7. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 7 — BANA NE?
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 7 — BANA NE?
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Başvuruyu gönderdikten sonra insanın rahatlayacağını düşünüyordum.
Yanlışmış.
Başvuruyu göndermeden önce kontrol ettiğim şeyler şunlardı:
CV.
Motivasyon mektubu.
Transkript.
Referans.
Dil belgesi.
Yayın listesi.
Başvuruyu gönderdikten sonra kontrol ettiğim tek şey vardı:
E-posta.
Sürekli.
Sabah uyandığımda.
Dişlerimi fırçalarken.
Kahvaltıda.
Kırmızı ışıkta.
Laboratuvara yürürken.
Bilgisayar açılırken.
Bilgisayar açıldıktan sonra.
Bilgisayar açıkken.
Bir noktada Aslı beni yakaladı.
Saat on bir on yediydi.
Gelen kutumu yeniliyordum.
Yanımdan geçti.
Bir şey demedi.
Saat on bir yirmi üçte tekrar yeniledim.
Yine yanımdan geçti.
Bu kez durdu.
"Kaçıncı?"
"Neyin?"
"Mail kontrolü."
"İlk."
Yüzüme baktı.
Ben de ona baktım.
"Bugün?"
dedim.
Başını hafifçe yana eğdi.
"Devrim."
"Tamam, bilmiyorum."
Baran masanın öbür tarafından kafasını kaldırdı.
"Ben sayıyorum."
Ona döndüm.
"Sen niye sayıyorsun?"
"Bilimsel çalışma."
"Kaç?"
"Dokuz."
"Yalan."
"On."
"Az önce dokuzdu."
"Şimdi yine baktın."
Elimi fareden çektim.
"Bakmadım."
"Refresh'e bastın."
"Refleks."
Aslı kahvesinden bir yudum aldı.
"Almanlar her yenilediğinde başvurunu biraz daha hızlı inceliyormuş."
Baran ciddiyetle başını salladı.
"Evet. Hatta on beşinci kontrolde Berlin'den biri arıyor."
"Başvurduğum yer Berlin değil."
"Demek yeterince kontrol etmemişsin."
İkisine de baktım.
"İkinizden nefret ediyorum."
Baran:
"Bu da stres belirtisi."
dedi.
Kalemimi ona fırlatmayı düşündüm.
Sonra geçen sefer geri getirmediğini hatırlayıp vazgeçtim.
Tam o sırada arkamdan Selim Hoca'nın sesi geldi.
"Devrim."
Omuzlarım dikleşti.
"Efendim hocam?"
"Başvuruyu gönderdin mi?"
"Evet hocam."
"Tamam."
Bir süre bekledim.
Selim Hoca da bana baktı.
"Başka?"
dedi.
"Şey..."
"Ne?"
"Ne kadar sürede cevap gelir sizce?"
"Programın takviminde yazıyor."
"Biliyorum."
"Ee?"
"Belki erken..."
"Gelmez."
Başımı salladım.
"Tamam hocam."
Bilgisayarıma dönüyordum ki:
"Devrim."
"Efendim?"
"Başvuruyu gönderdin."
"Evet."
"Artık tezine dön."
Arkamdan Baran'ın boğuk kahkahasını duydum.
Selim Hoca ona döndü.
"Sen de."
Kahkaha anında kesildi.
Bu kez ben güldüm.
Adalet.
***
Öğleden sonra annem aradı.
Telefonu açtım.
"Efendim anne?"
"Ne yapıyorsun?"
"Üniversitedeyim."
"Akşam işin var mı?"
Şüphelendim.
Annemin "Akşam işin var mı?" sorusu hiçbir zaman yalnızca akşam işim olup olmadığını öğrenmek için sorulmazdı.
Bu bir giriş cümlesiydi.
Arkasında mutlaka görev vardı.
"Ne oldu?"
"Bir şey olmadı."
"Anne."
"Bir şey isteyeceğim."
İşte.
"Nedir?"
"Abinle çarşıya geçseniz."
Gözlerimi kapattım.
"Niye?"
"Bir şeyler alınacak."
"Ne alınacak?"
"Liste yaparım."
"Ne için?"
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra annem son derece normal bir sesle:
"Nermin Abla'nın doğum günü."
dedi.
Gözlerimi açtım.
"Ne?"
"Doğum günü."
"Biz niye hazırlık yapıyoruz?"
"Apartmanda küçük bir şey yapacağız."
"Küçük?"
"Ufak."
Bizim mahallede "ufak" kelimesinin karşılığı en az yirmi beş kişiydi.
"Anne..."
"Kadın kaç yaşına geldi."
"Kaç?"
"Bilmiyorum."
"Doğum gününü kutladığımız insanın kaç yaşında olduğunu bilmiyor muyuz?"
"Kadına yaşı sorulur mu?"
"Pastaya kaç mum koyacağız?"
"Bir tane."
Mantıklı.
Annem devam etti.
"Akşam yedi gibi herkes gelir."
"Herkes kim?"
"Biz."
"Başka?"
"Münevverler."
"Başka?"
"Rıza Amca."
"Başka?"
"Bir iki kişi."
Bu "bir iki kişi"nin on beş kişi olduğunu biliyordum.
"Tamam."
"Abin seni alsın."
"Anne, arabam var."
"Aküsü bozuk."
"Çalışıyor."
"Yine bozulur."
Altay'ın sesi kafamda yankılandı.
*Aküyü yine de kontrol ettir.*
Sinirlendim.
Herkes arabamın bana karşı birleştiğine inanıyordu.
"Çalışıyor anne."
"Abinle git."
"Tamam."
Telefonu kapatacaktım ki annem:
"Bir de..."
dedi.
İşte asıl mesele.
"Ne?"
"Nermin Abla'nın kuzeninin kızı da gelecekmiş."
Bir saniye sustum.
"Kim?"
"Selin."
Tanımamazlıktan gelmem çok kötüydü.
Çünkü gayet iyi biliyordum.
"Ha."
dedim.
Sadece ha.
Annem de sustu.
Ben sustum.
Sonra:
"Ee?"
dedim.
"Ne ee?"
"Niye bana söylüyorsun?"
"Bil diye."
"Neyi bileyim?"
"Selin gelecek."
"Tamam."
"Tamam."
Telefonu kapattı.
Ekrana baktım.
Annem bazen insanın aklına bir bomba bırakıp hiçbir şey olmamış gibi gidiyordu.
Telefonu masaya koydum.
Aslı yan masadan:
"Ne oldu?"
dedi.
"Nermin Teyze'nin doğum günü."
"Kim?"
"Mahalle istihbarat teşkilatı."
"Haa."
Daha önce anlatmıştım.
"Kutlama varmış."
"Güzel."
"Selin de geliyormuş."
Aslı'nın yüzü değişti.
"Selin?"
Başımı kaldırdım.
"Diş hekimi."
Bir saniye.
Sonra gözleri büyüdü.
"Altay'a..."
"Sus."
"Daha bir şey demedim."
"Diyecektin."
"Altay da gelecek mi?"
"Bilmiyorum."
Bilmiyordum.
Gerçekten.
Ve öğrenmek gibi bir niyetim de yoktu.
Kesinlikle yoktu.
***
Doruk beni üniversiteden beş buçukta aldı.
Arabaya biner binmez:
"Niye senin arabanla gitmiyoruz?"
dedim.
Doruk bana baktı.
"Bu benim arabam."
"Onu diyorum."
"Ne diyorsun?"
Bir saniye düşündüm.
"Boş ver."
Emniyet kemerimi taktım.
Doruk arabayı hareket ettirdi.
"Annem liste attı mı?"
"Attı."
Telefonunu bana uzattı.
Listeyi açtım.
Balon.
Mum.
Peçete.
Karton tabak.
Meyve suyu.
Soda.
Çay.
Kahve.
Pasta için rakamlı mum yerine tek büyük mum.
Çiçek.
"Bu küçük kutlama mı?"
dedim.
Doruk direksiyona bakıyordu.
"Annemin küçük organizasyon anlayışını bilmiyor musun?"
"Kaç kişi olacak?"
"Otuz."
Başımı ona çevirdim.
"OTUZ?"
"Belki otuz beş."
"Bu kadın düğün yapıyor."
Doruk güldü.
"Sen Nermin Teyze'nin doğum gününü küçümsüyorsun."
"Kaç yaşına giriyor?"
"Bilmiyorum."
"Kimse bilmiyor."
"Babam bir kere sormuş."
"Ne olmuş?"
"Annem üç gün konuşmamış."
Kahkaha attım.
Çarşıya doğru giderken radyoyu açtım.
Doruk kapattı.
"Niye kapatıyorsun?"
"Bu şarkıyı sevmiyorum."
"Ben seviyorum."
"Ben kullanıyorum."
"Arabada demokrasi yok mu?"
"Yok."
Tekrar açtım.
Kapattı.
Açtım.
Kapattı.
Üçüncüde elime vurdu.
"Çocuk musun?"
"Sen çocuk musun?"
"Ben büyüğüm."
"Altı dakika."
"Üç yaş."
"Zihinsel olarak değil."
Doruk bana baktı.
Ben güldüm.
Bir süre sonra radyoyu kendisi açtı.
Başka şarkı.
"Pislik."
dedim.
"Teşekkür ederim."
***
İlk mağazadan çıktığımızda iki poşetimiz vardı.
İkinci mağazadan çıktığımızda dört.
Üçüncüde Doruk:
"Annem bizi evden attı bence."
dedi.
"Yeni hayat kuruyoruz."
"Balonla mı?"
"Başlangıç."
Çiçekçiye yürüyorduk.
Doruk bir süre sessiz kaldı.
Sonra hiçbir şey yokmuş gibi:
"Sen Altay'la ne ara mesajlaşmaya başladın?"
Ayağım kaldırım taşına takıldı.
Gerçekten.
Neredeyse düşüyordum.
Doruk kolumdan tuttu.
"Önüne bak."
Kolumu çektim.
"Bakıyorum."
"Az önce kaldırıma saldırdın."
"Taş yamuktu."
"Taş sabitti."
"Ne sordun sen?"
Doruk omuz silkti.
"Altay."
"Ne olmuş Altay'a?"
"Mesajlaşıyorsunuz."
"Ee?"
"Bir şey demedim."
Yürümeye devam ettim.
"Arabam bozulduğundan beri arada."
"Hı."
Durup ona döndüm.
"Bak!"
"Ne?"
"Yine hı."
Doruk'un yüzünde gerçekten masum bir ifade vardı.
"Hı dedim."
"Ne demek o?"
"Hı."
"Anlamı?"
"Anladım."
"Başka?"
"Yok."
"Yemin et."
Kahkahayı patlattı.
"Sen niye gerildin?"
"Gerilmedim."
"Gerildin."
"Sen saçma sorular soruyorsun."
"Altay'la mesajlaşıyor musun diye sordum."
"Mesajlaşıyorum."
"Tamam."
"Tamam."
Yürüdük.
Üç adım sonra:
"Ne konuşuyorsunuz?"
Ona döndüm.
"Doruk!"
Güldü.
"Tamam lan."
"Araba. Almanya. Nermin Teyze."
"Nermin Teyze?"
"Selin."
Doruk başını geriye atıp güldü.
"Adamın başına bela oldunuz."
"Ben bir şey yapmadım."
"Geçen gün camdan 'Altay utanıyor' diye bağıran kimdi?"
"Toplumsal hizmet."
"Senin yüzünden adam sokağa giremiyor."
"Abartma."
Çiçekçiye girdik.
Konu kapandı.
Gerçekten.
Doruk bir daha sormadı.
Ben de üzerinde durmadım.
Ama eve dönerken radyoda bir şarkı çalarken camdan dışarı bakıp bir anda:
*Sen Altay'la ne ara mesajlaşmaya başladın?*
cümlesini hatırladım.
Ne ara?
Bilmiyordum.
Daha doğrusu biliyordum.
Arabam bozulduğunda.
Ama mesele o değildi.
Eskiden Altay'ın numarası telefonumda vardı.
Şimdi...
Altay telefonumda konuştuğum insanlardan biriydi.
Küçük bir farktı.
Saçma derecede küçük.
Camdan dışarı baktım.
Sonra Doruk'a döndüm.
"Akşam Altay geliyor mu?"
Soru ağzımdan çıktı.
Önce çıktı.
Sonra beynim yetişti.
Doruk direksiyona bakıyordu.
"Bilmem."
"Ha."
"Niye?"
"Hiç."
Bu kez Doruk bana döndü.
Ben hemen:
"Nermin Teyze yüzünden sordum."
dedim.
Doruk'un ağzının kenarı kıvrıldı.
"Bir şey demedim."
"Nefret ediyorum senden."
***
Saat yediyi on geçe Nermin Teyze'nin apartmanının önünde insan kalabalığı vardı.
Şaşırdım mı?
Hayır.
Münevver Teyze sandalye taşıyordu.
Rıza Amca masa açıyordu.
Annem elinde iki tepsiyle bir yerlere emir veriyordu.
Babam uzatma kablosu arıyordu.
Bir grup çocuk balonları patlatmaya çalışıyordu.
Nermin Teyze ise bütün bunlardan habersiz olması gereken doğum günü insanı olarak ikinci kat balkonundan aşağı bağırıyordu.
"SEVİL, MASAYI DUVARA YAKLAŞTIRIN!"
Sürpriz parti.
Evet.
Doruk arabadan inerken başını kaldırdı.
"Nermin Teyze!"
"Efendim oğlum?"
"Sürpriz bozuldu!"
"Ne sürprizi?"
Doruk bana baktı.
"Ben bu mahalleyi anlamıyorum."
"Geç kaldın."
Poşetleri aldık.
Annem bizi görür görmez:
"Balonlar?"
dedim.
"Burada."
"Mum?"
"Burada."
"Çiçek?"
Doruk uzattı.
Annem çiçeği aldı.
"Bu ne?"
İkimiz de çiçeğe baktık.
"Çiçek."
dedim.
"Niye sarı?"
Doruk gözlerini kapattı.
"Anne..."
"Ben pembe demiştim."
"Listede çiçek yazıyor."
"Ben içimden pembe düşündüm."
Doruk bana baktı.
"Telepatiyi geliştiremedik."
Gülmemek için dudağımı ısırdım.
Annem bizi kovdu.
"Git masaları kur."
"Hangimiz?"
"İkiniz de."
Hayat.
***
Sekize doğru sokak gerçekten küçük bir düğün alanına dönmüştü.
Masalarda börekler.
Sarmalar.
Kısırlar.
Kurabiyeler.
Pastalar.
Çaylar.
Mahallede herhangi bir kutlamanın temel kuralı şuydu:
Aç kalmak yasaktı.
İstemeseniz bile yerdiniz.
"Ben tokum." cümlesi kabul edilmiyordu.
"Bir tane al." ile başlar, üç tabak sonra kendinizi neden nefes alamadığınızı düşünürken bulurdunuz.
Nermin Teyze aşağı indiğinde hepimiz alkışladık.
Elini göğsüne koydu.
"Aaa!"
dedi.
Sanki yarım saattir balkondan organizasyonu yönetmiyormuş gibi.
"Hiç beklemiyordum!"
Doruk kulağıma eğildi.
"Yalancı."
Dirseğimle dürttüm.
Nermin Teyze anneme sarıldı.
Sonra bana.
Sonra Doruk'a.
Doruk'un yanağını sıktı.
"Sen ne zaman evleniyorsun?"
Doruk'un yüzü düştü.
Kahkahayı zor tuttum.
İlahi adalet ikinci kez.
Tam o sırada sokağın başında bir araba durdu.
Bakmadım.
Gerçekten.
Sonra Doruk:
"Altay geldi."
dedi.
Baktım.
Refleks.
İnsan ismi söylenince bakar.
Altay arabadan indi.
Üzerinde koyu renk bir kazak vardı.
Bir elinde küçük bir çiçek, diğerinde paket.
Nermin Teyze onu görür görmez Doruk'u unuttu.
"ALTAY!"
Altay olduğu yerde durdu.
Yüzündeki ifade uzaktan bile okunuyordu.
*Kaç.*
Ama artık çok geçti.
Nermin Teyze ona doğru yürüdü.
Altay çiçeği uzattı.
"Doğum gününüz kutlu olsun Nermin Teyze."
"Canım benim!"
Kadın Altay'ın iki yanağından öptü.
Sonra koluna girdi.
Kelimenin tam anlamıyla.
Koluna girdi.
Doruk yanıma geldi.
"Adam kaçamayacak."
"Sen kurtarsana."
"Niye?"
"Arkadaşın."
"Doğal seçilim."
Güldüm.
Altay bize doğru baktı.
Doruk el salladı.
Ben de gülümsedim.
Altay'ın yüzünde:
*Sizi öldüreceğim.*
ifadesi vardı.
İçimden:
*Haklı.*
dedim.
Sonra Nermin Teyze onu masalara doğru sürükledi.
Ve o anda kapının önünde başka biri belirdi.
İlk önce tanımadım.
Uzun koyu renk saçları vardı.
Üzerinde sade, krem rengi bir ceket ve siyah pantolon vardı.
Elinde pasta kutusu taşıyordu.
Nermin Teyze'nin yüzü aydınlandı.
"SELİN!"
Ha.
Selin.
İşte.
Fotoğraftakinden daha güzeldi.
Bu hoşuma gitmedi.
Hayır.
Yanlış söyledim.
Hoşuma gitmemesi için hiçbir sebep yoktu.
Sadece...
Nermin Teyze'nin fotoğraf seçme konusunda dürüst olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.
Selin gerçekten güzeldi.
Ve daha kötüsü...
Gülümsemesi de güzeldi.
Kadın yanımıza geldi.
Nermin Teyze onu herkese tanıştırmaya başladı.
"Kuzenimin kızı Selin. Diş hekimi. Kendi muayenehanesi var."
Selin gözlerini kapattı.
"Nermin Teyze, lütfen her seferinde özgeçmişimi okuma."
Güldüm.
O da bana baktı.
"Sen Devrim'sin değil mi?"
Şaşırdım.
"Evet."
"Doktora yapan."
Başımı Nermin Teyze'ye çevirdim.
Selin güldü.
"Benim özgeçmişim okunuyorsa seninki de okunuyor."
İstemeden kahkaha attım.
"Memnun oldum."
"Ben de."
Ve yaklaşık on saniye içinde Selin'i sevdim.
Bu da hiç işime gelmedi.
***
Nermin Teyze'nin planı çok geçmeden ortaya çıktı.
Daha doğrusu hiçbir zaman gizli değildi.
Selin'i kolundan tuttu.
Altay'ın yanına götürdü.
Ben o sırada masaya tabak diziyordum.
Yani bakmıyordum.
Sadece...
Tam karşımdaydılar.
Görmemek için kafamı yere sokmam gerekirdi.
"Nermin Teyze..."
dedi Selin.
Altay da aynı anda:
"Nermin Teyze..."
dedi.
Doruk yanımda belirdi.
"Çok güzel."
dedim.
"Ne?"
"Bu."
"Ne?"
Başımı hafifçe onlara çevirdim.
Doruk baktı.
Sonra sırıttı.
"Nermin Teyze şeytan."
"Kadın organizasyon yapmış."
Altay'la Selin birbirlerine baktılar.
Sonra ikisi de güldü.
Neden güldüler?
Duymadım.
Biraz daha yaklaşsam duyabilirdim.
Yaklaşmadım.
Tabak dizmeye devam ettim.
Bir tabak.
İki tabak.
Üç.
"Devrim."
Doruk'un sesine irkildim.
"Ne?"
"Aynı yere üç tabak koydun."
Baktım.
Gerçekten.
Üst üste üç tabak.
"Yer yok."
dedim.
Doruk etrafa baktı.
Masa bomboştu.
"Tabii."
Ona sert baktım.
Tabakları dağıttım.
Karşı taraftan Selin'in kahkahası geldi.
İstemeden başımı kaldırdım.
Altay bir şey söylemişti.
Selin gülüyordu.
Altay da gülümsüyordu.
Normal.
İnsanlar konuşur.
İnsanlar güler.
İki yetişkin insan tanıştırılır ve sohbet eder.
Bunda garip hiçbir şey yoktu.
Tabakları aldım.
Mutfak tarafına yürüdüm.
Annem:
"Nereye?"
dedi.
"İçeri."
"Niye?"
"Tabak."
"Tabaklar dışarıda lazım."
Durup elimdeki tabaklara baktım.
"Su alacağım."
"Su da dışarıda."
Anneme baktım.
Annem bana baktı.
"Tuvalet."
dedim.
"Git."
Zafer.
***
Tuvalete gitmedim.
Apartmanın girişinde birkaç saniye durdum.
Kendime sinirlendim.
Ben ne yapıyordum?
Hiçbir şey.
Gerçekten hiçbir şey.
Altay biriyle konuşuyordu.
Beni ilgilendirmezdi.
Nermin Teyze'nin haftalardır bahsettiği kadını ilk kez görmüştüm.
Merak etmem normaldi.
Hepsi buydu.
"Kaçıyor musun?"
Başımı çevirdim.
Selin.
Elinde iki boş bardak vardı.
"Ne?"
"Gürültüden."
"Oh."
Rahatladım.
"Biraz."
Yanıma geldi.
"Ben de."
Güldük.
Bardakları pencerenin kenarına bıraktı.
"Nermin Teyze'yi seviyorum ama..."
"Devamını söylemene gerek yok."
Kahkaha attı.
"Sen alışkınsın."
"Doğuştan eğitimliyim."
"Ben yılda birkaç kez görüyorum. Her görüşmemizde hayatımı planlıyor."
"Bugün bizim mahalleye hoş geldin."
"Sağ ol."
Bir an sustu.
Sonra bana döndü.
"Bu arada."
Başladık.
"Efendim?"
"Altay Bey meselesi..."
İçimde çok küçük bir şey hareket etti.
Ne olduğunu önemsemedim.
"Benim hiçbir ilgim yok."
dedim hemen.
Selin bana baktı.
Bir saniye.
İki.
Sonra kahkahayı patlattı.
"Sen niye yemin eder gibi söyledin?"
Ağzımı açtım.
Kapattım.
"Şey..."
Gülmeye devam ediyordu.
"Ben Nermin Teyze adına özür diliyorum."
"Sen mi sorumlusun?"
"Mahalle adına yetkilendirildim."
"Anladım."
Ben de güldüm.
Sonra Selin başını hafifçe dışarı çevirdi.
"Altay Bey gayet kibar biri."
"Hı."
Hı mı?
Ben ne zaman Doruk oldum?
Selin devam etti.
"Yakışıklı da."
Bu kez cevap vermedim.
"Nermin Teyze'nin neden heveslendiğini anladım."
Gülümsedi.
"Fakat ben böyle tanıştırılmaktan pek hoşlanmıyorum."
Bir an ona baktım.
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten."
"Niye?"
"Çünkü insan kendini iş görüşmesinde gibi hissediyor."
Güldüm.
"Haklısın."
"Zaten o da çok rahat görünmüyordu."
"Altay mı?"
"Yani... Nermin Teyze yanımızda durup sürekli 'İkiniz de bekârsınız' deyince adam ne desin?"
Kahkahayı tutamadım.
Gözümün önüne geldi.
"Keşke görseydim."
Selin kaşını kaldırdı.
"Görmedin mi?"
"Şey..."
Tabaklar.
Üst üste üç tabak.
"Bir kısmını."
Selin gülümsedi.
"Her neyse. İyi biri gibi duruyor ama Nermin Teyze'nin evlilik projesine gönüllü değilim."
İçimde bir şey gevşedi.
Gerçekten.
Çok küçücük.
Ama oldu.
Ve bunu fark ettiğim anda bütün vücudum gerildi.
Niye rahatlamıştım?
Selin konuşmaya devam ediyordu.
"Ben zaten şu ara ilişki falan düşünmüyorum. Muayenehaneyi yeni büyüttüm. Hayatım başımdan aşkın."
Başımı salladım.
"Anlıyorum."
"Sen de Almanya'ya başvurmuşsun."
Yine Nermin Teyze.
"Evet."
"Umarım kabul alırsın."
Gülümsedim.
"Teşekkür ederim."
"Git bence."
"Bakalım."
"Ciddi söylüyorum. Altı ay göz açıp kapayıncaya kadar geçer."
Sonra omzuma hafifçe dokundu.
"Ve insan bazen kendi çevresinden çıkınca kendini daha iyi tanıyor."
Bu cümle hoşuma gitti.
"Ben de biraz onun için istiyorum galiba."
"Git o zaman."
Gülümsedim.
"Önce kabul etsinler."
"Ederler."
"Nereden biliyorsun?"
"Bilmiyorum. Moral veriyorum."
Güldüm.
İşte.
Bir de iyi insandı.
Harika.
Nermin Teyze hayatında ilk kez mantıklı bir eşleştirme yapmış olabilirdi.
Bu düşünce...
Hoşuma gitmedi.
Yine.
Ve bu kez neden hoşuma gitmediğini düşünmek istemedim.
***
Dışarı döndüğümüzde pasta kesiliyordu.
Nermin Teyze pastanın önünde durdu.
Hepimiz "İyi ki doğdun" söyledik.
Mumunu üfledi.
Doruk kulağıma eğildi.
"Kaç yaş?"
"Sus."
"Pastada yazmıyor."
"Ölmek mi istiyorsun?"
Nermin Teyze sanki bizi duymuş gibi baktı.
İkimiz de sustuk.
Pasta dağıtılırken Altay yanıma geldi.
"Kaçtın."
Elimdeki tabağa baktım.
"Nereye?"
"Az önce."
"Tuvalete gittim."
Kaşını kaldırdı.
"Selin'le mi?"
Bir an durdum.
"Sen nereden gördün?"
"İkiniz birlikte geldiniz."
"Ha."
Pastadan bir parça aldım.
Altay beni izliyordu.
"Çok eğlendin mi?"
"Neye?"
"Bu akşam."
"Çok."
"Belli."
"Nermin Teyze'nin doğum günü. Eğlenmeyeceğim de ne yapacağım?"
"Bütün akşam yüzünde garip bir ifade vardı."
Çatalım havada durdu.
"Benim yüzüm normaldi."
"Değildi."
"Sen niye benim yüzüme bakıyorsun?"
Soru ağzımdan çıkınca ikimiz de sustuk.
Ben hemen pastaya baktım.
Altay'ın cevabı gecikmedi.
"Karşımdaydın."
Normal.
Mantıklı.
Tabii ki.
"Ha."
dedim.
Pastadan yedim.
Sessizlik oluşmasın diye mi bilmiyorum, ağzımdan:
"Selin çok tatlı biri bu arada."
çıktı.
Altay başını salladı.
"Evet, öyle."
Çatalım tabağa hafifçe çarptı.
Ona baktım.
"Evet mi?"
Altay'ın kaşları çatıldı.
"Evet."
"Ha."
"Ne?"
"Bir şey yok."
"Niye şaşırdın?"
"Şaşırmadım."
"Şaşırdın."
"Hayır."
"Devrim."
"Altay."
Birkaç saniye birbirimize baktık.
Sonra Doruk uzaktan bağırdı.
"ALTAY!"
Altay başını çevirdi.
Doruk masa taşımaya çalışıyordu.
"Gel şunu tut."
Altay bana tekrar baktı.
"Sonra görüşürüz bilim insanı."
"Git masanı taşı Avukat Bey."
Gitti.
Ben olduğum yerde kaldım.
Elimde pasta.
Ağzımda anlamsız bir tat.
*Evet, öyle.*
Ne vardı bunda?
Selin tatlı biriydi.
Ben de aynı şeyi söylemiştim.
Altay da söylemişti.
Bitti.
Pastamı yedim.
***
Gece on bir buçukta eve döndük.
Yorgundum.
Gerçekten yorgundum.
Üzerimi değiştirdim.
Yüzümü yıkadım.
Yatağa girdim.
Telefonumu şarja taktım.
Işığı kapattım.
Gözlerimi kapattım.
Uyuyacaktım.
Uyumadım.
Sağa döndüm.
Sonra sola.
Yastığın soğuk tarafını çevirdim.
Gözlerimi yeniden kapattım.
Ve beynim, bütün gün düşünebileceği binlerce şey arasından şunu seçti:
*Evet, öyle.*
Gözlerimi açtım.
Tavana baktım.
"Allah'ım ya."
Neden bunu düşünüyordum?
Selin güzeldi.
Akıllıydı.
Komikti.
Kendi muayenehanesi vardı.
Üstelik gerçekten tatlıydı.
Altay'ın da bunu fark etmesi dünyanın en normal şeyiydi.
Belki numarasını almıştı.
Bir an durdum.
Niye bunu düşündüm?
Belki almamıştı.
Bana ne?
Telefonuma uzandım.
Saat on bir kırk yedi.
WhatsApp'ı açmadım.
Gerçekten.
Instagram'ı açtım.
Daha kötü.
Altay'ın hesabına girmedim.
Bunu özellikle belirtiyorum.
Girmedim.
Telefonu tekrar bıraktım.
Sonra aklıma başka bir şey geldi.
Selin'in:
*Altay Bey gayet kibar biri.*
deyişi.
Sonra:
*Yakışıklı da.*
Yastığı yüzüme kapattım.
"Bana ne?"
dedim.
Sesli.
Odamda.
Tek başıma.
Bana ne?
Gerçekten.
Altay biriyle tanışabilir.
Birinden hoşlanabilir.
Sevgilisi olabilir.
Evlenebilir.
Otuz iki yaşında adam.
Elbette hayatında biri olacaktı.
Bir gün zaten olacaktı.
Bu kadar normal bir şey neden beynimde dönüp duruyordu?
Yastığı yüzümden çektim.
Tavana baktım.
Belki mesele Altay değildi.
Belki mesele değişimdi.
Son zamanlarda her şey değişiyordu.
Ben Almanya'ya başvurmuştum.
Hayatım başka bir yere gidebilirdi.
Doruk büyümüştü.
Ben büyümüştüm.
Altay'ın da kendine ait bir hayatı vardı.
Belki yıllardır onu sadece bizim evin içinde, Doruk'un yanında, annemin sofrasında görmeye alıştığım için başka bir hayatı olduğunu görmek tuhaf geliyordu.
Evet.
Kesinlikle buydu.
Mantıklıydı.
Rahatladım.
Gözlerimi kapattım.
Üç saniye sonra yeniden açtım.
Ama...
Altay birinden gerçekten hoşlansa...
Ben bunu bilmek ister miydim?
Sessiz kaldım.
Odanın karanlığında tavana baktım.
Cevap vermedim.
Çünkü bazı soruların tehlikeli olduğunu anlamak için cevabını bilmeniz gerekmiyordu.
Telefonum tam o sırada titredi.
Kalbim...
Hayır.
Kalbim hiçbir şey yapmadı.
Normal attı.
Telefonu aldım.
**Doruk:** Yarın arabayı 9'da alıcam anahtarı aşağı bırak
Gözlerimi kapattım.
Tabii.
**Ben:** Sana araba yok.
**Doruk:** yat uyu
**Ben:** sen yat
Telefonu kapattım.
Bu kez gerçekten uyumaya karar verdim.
Altay'ı düşünmedim.
Selin'i de.
Nermin Teyze'yi hiç düşünmedim.
En azından kendime öyle söyledim.
Ve son zamanlarda fark ettiğim kadarıyla...
Kendime söylediğim şeyler konusunda giderek daha az güvenilir bir kaynağa dönüşüyordum.
Bölüm etkileşimi
