Biz Büyürken kitap kapağı

16. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ

Almanya’ya gitmeme beş hafta dört gün kalmıştı.

Bunu ben hesaplamamıştım.

Annem hesaplamıştı.

Hatta yalnızca gün olarak değil, öğün olarak da hesaplamış olabileceğinden şüpheleniyordum.

Kabul mailinin üzerinden dört gün geçmişti ve evimiz yavaş yavaş uluslararası bir lojistik merkezine dönüşüyordu. Salon masasının üzerinde çıktısı alınmış belgeler, vize için gereken evrakların listesi, pasaport fotokopileri, konaklama seçeneklerinin notları ve annemin bunların hepsinden daha önemli olduğuna inandığı, kendi el yazısıyla hazırlanmış üç sayfalık başka bir liste duruyordu.

Listenin başlığı:

**DEVRİM ALMANYA**

Altında maddeler vardı.

Kalın mont.

Bot.

Termal içlik.

İlaç.

Vitamin.

Terlik.

Havlu.

Çorap.

Şemsiye.

İğne-iplik.

Tarhana.

Ben tarhananın üzerini çizmiştim.

Annem tekrar yazmıştı.

Bu kez büyük harflerle.

**TARHANA.**

“Anne.”

“Hı?”

“Altı aylığına araştırmaya gidiyorum.”

“Biliyorum.”

“Göç etmiyorum.”

“Göç eden de insan.”

“Bu nasıl bir argüman?”

“Orada hasta olunca anlayacaksın.”

“Almanya’da çorba var.”

Annem yüzüme, kişisel olarak Alman mutfağı tarafından kandırılmışım gibi baktı.

“Ne çorbası?”

“Bilmiyorum. Çorba.”

“İşte.”

Ne “işte” olduğunu bilmiyordum.

Babam gazetesinin arkasından:

“Sevil, Almanya’da market var.”

dedi.

Annem hiç düşünmeden:

“Bizimki gibi mi?”

diye sordu.

Babam gazeteyi indirdi.

Bir süre karısına baktı.

Sonra tekrar kaldırdı.

Otuz yıllık evlilik insana hangi savaşların kazanılamayacağını öğretiyordu.

Ben henüz o seviyeye ulaşamamıştım.

“Ben yemek yapabiliyorum.”

dedim.

Annem listeyi bırakıp bana baktı.

“Ne yapabiliyorsun?”

“Makarna.”

“Başka?”

“Yumurta.”

“Başka?”

Düşündüm.

“Makarna çok geniş bir kategori.”

Annem gözlerini kapattı.

“Allah’ım.”

“Domates soslu var. Kremalı var. Sebzeli var.”

“Altı ay makarna mı yiyeceksin?”

“İtalyanlar yiyor.”

“Sen İtalyan değilsin.”

“Almanya’ya gidiyorum zaten.”

“Ben bugün sana yemek yaptıracağım.”

“Anne—”

“Yaptıracağım.”

Bu ses tonunun hukuken itiraz yolu kapalıydı.

Tam o sırada kapı açıldı.

Doruk’un sesi geldi.

“Biz geldik.”

Arkasından Altay:

“Kolay gelsin.”

Başımı salon kapısına çevirdim.

Doruk’un koltuğunun altında rulo hâlinde birkaç çizim vardı. Altay’ın elinde de dosya. Belli ki yine Doruk’un devam eden konut projesiyle ilgili sözleşme işlerinden geliyorlardı.

Altay’ı görünce aklıma dört gece önceki bahçe geldi.

Daha doğrusu gelmemesi için özel bir çaba göstermeme rağmen geldi.

Sarılmamız.

Başımı kaldırdığımda yüzünün çok yakın olması.

Benim gözlerimin...

Hayır.

O kısmı düşünmüyorduk.

Dört gündür Altay’la mesajlaşmıştık. Gayet normal. Almanya evraklarını sormuştu. Ben Doruk’un çocukken apartmanın girişindeki cama top atıp kırdığı başka bir hikâyeyi öğrenmiştim. O da benim annemin tarhana planını öğrenmiş ve yalnızca:

**Haklı.**

yazmıştı.

Ben de:

**Seni engelleyeceğim.**

demiştim.

O da:

**Almanya’dan mı?**

diye cevap vermişti.

Yani her şey normaldi.

Şimdi de içeri girmişti.

Bana baktı.

“Selam.”

“Selam.”

Bu kadar.

İnsanlar birbirlerine sarıldıktan sonra da selam verebiliyordu.

Bilim bunu destekliyordu.

Doruk dosyaları masaya bıraktı.

“Ne bu?”

Annem gururla listeyi gösterdi.

“Devrim’in alacakları.”

Doruk listeyi aldı.

İlk birkaç maddeyi okudu.

Sonra:

“Tarhana?”

dedi.

“Sen karışma.”

“Ben bir şey demedim.”

Altay listeye uzandı.

Doruk vermedi.

“Sen de destekleme.”

Altay:

“Ben tarhanayı destekliyorum.”

“Teşekkür ederim Altay.”

Annemin yüzü aydınlandı.

Ben Altay’a baktım.

“Hain.”

“Gerçekçi.”

“Altı ay boyunca valizimde çorba mı taşıyacağım?”

“Valizde taşımayacaksın. Orada bırakacaksın.”

“Çok zekisin.”

“Sağ ol.”

“İltifat değildi.”

“Ben öyle aldım.”

Annem bir anda Altay’a döndü.

“Sen yemek yapabiliyor musun?”

Altay ceketini çıkarırken:

“Yapıyorum.”

dedi.

Ben istemsizce:

“Sen niye yapabiliyorsun?”

dedim.

Üç kişi bana baktı.

Altay kaşını kaldırdı.

“Otuz iki yaşındayım.”

“Ben de yirmi yediyim.”

“Demek ki yaşla ilgili değilmiş.”

Doruk güldü.

Ben Altay’a baktım.

“Çok komiksin.”

“Sağ ol.”

Annem bunu kaderin gönderdiği bir fırsat olarak değerlendirdi.

“Gel o zaman.”

Altay durdu.

“Nereye?”

“Mutfağa.”

“Anne.”

“Sen sus. Altay göstersin.”

“Altay aşçı mı?”

Altay:

“Bir anda neden ben sorumlu oldum?”

dedi.

Annem çoktan mutfağa yürüyordu.

“Sen biliyormuşsun.”

Doruk koltuğa oturdu.

“Kolay gelsin.”

Ona döndüm.

“Sen de gel.”

“Ben mimarım.”

“Ne alaka?”

“Bilmiyorum ama profesyonel sınırlarım var.”

“Senin profesyonel sınırlarını—”

Annem mutfaktan:

“DEVRİM!”

diye seslendi.

“Geliyorum!”

Altay yanımdan geçerken alçak sesle:

“Bilim insanı mutfağa çağrılıyor.”

dedi.

“Senin yüzünden.”

“Ben daha yeni geldim.”

Maalesef doğruydu.

***

Annem bize mercimek çorbası değil, en azından benim için daha güvenli olduğunu düşündüğü bir sebzeli tavuk yemeği öğretmeye karar verdi.

“Bunu yaparsın.”

dedi.

“Yaparım.”

“Bakmadan söyle, ne koyduk?”

“Tavuk.”

“Başka?”

“Tencere.”

Altay başını çevirdi.

Gülmemek için dudağını ısırdığını gördüm.

“Gül.”

dedim.

“Gülmüyorum.”

“Gözlerin gülüyor.”

“Onlara karışamıyorum.”

Annem tezgâhın üzerine sebzeleri dizdi.

“Şunları doğra.”

Bıçağı aldım.

Altay karşı tarafta tavuklarla uğraşıyordu.

Annem ocağın başındaydı.

Ben havucu kesmeye başladım.

Birinci parça biraz kalındı.

İkincisi biraz ince.

Üçüncüsü geometrik olarak herhangi bir sınıfa dahil edilemeyecek durumdaydı.

Altay yan taraftan baktı.

“Onlar aynı yemekte mi pişecek?”

“Evet.”

“Emin misin?”

“Neden?”

“Biri pişene kadar öbürü püre olacak.”

Bıçağı bıraktım.

“Sen yap.”

“Sen öğreneceksin.”

“E eleştirme.”

“Eleştirmiyorum. Gözlem.”

“Avukatlar gözlem yapmaz.”

“Yapar.”

“Hayır.”

“Bunu neye dayanarak söylüyorsun?”

“Şu an sinirime.”

Annem:

“Altay, sen göster şuna.”

dedi.

“Anne, ben—”

Telefon çaldı.

Annem ellerini kuruladı.

“Nermin.”

“Şaşırdım.”

dedim.

Annem bana ters ters bakıp telefonu açarak salona çıktı.

Doruk da mutfağın kapısından bir parça havuç çalmaya çalıştı.

Elinin üzerine vurdum.

“Git.”

“Bir tane.”

“Git.”

“Ev benim de evim.”

“Şu an mutfak benim.”

“Beş dakika önce zorla geldin.”

Altay:

“Doruk.”

dedi.

Doruk ona döndü.

“Hı?”

“Git.”

Doruk ikimize baktı.

Sonra sırıttı.

“Peki şef.”

Çıktı.

“Niye seni dinliyor?”

dedim.

Altay yanıma geldi.

“Karizma.”

“Hayır.”

“Saygı.”

“Kesinlikle hayır.”

Elimdeki bıçağa baktı.

“Ver.”

“Yapabilirim.”

“Yap.”

Tekrar havuca döndüm.

Bıçağı indirdim.

“Dur.”

Altay bu kez gerçekten yanıma geldi.

“Ne?”

“Bıçağı öyle tutma.”

“Nasıl tutayım?”

“Şöyle.”

Yanıma geçeceğini düşündüm.

Geçmedi.

Arkamda durdu.

Bir an ne yaptığını anlamadım.

Sonra sağ eli benim bıçağı tuttuğum elimin üzerine geldi.

Diğer eli bileğimi hafifçe kavradı.

“Parmaklarını biraz içeri al.”

Beynim havucu bıraktı.

Tavuğu bıraktı.

Almanya’yı da geçici olarak askıya aldı.

Altay arkamdaydı.

Göğsü sırtıma tam değmiyordu ama aramızdaki mesafe, akademik çalışmalar için gereğinden azdı.

Eli elimin üzerindeydi.

“Böyle.”

dedi.

“Hı.”

“Gördün mü?”

“Evet.”

Hiçbir şey görmemiştim.

Tezgâhta havuç olduğunu bile unutmak üzereydim.

“Şimdi kes.”

“Kendin çekilmeden mi?”

Altay bir an sustu.

“Rahatsız mı oldun?”

Soru doğrudan gelince bütün sistemim çöktü.

“Hayır.”

Fazla hızlı söyledim.

Altay’ın nefes verirken hafifçe güldüğünü duydum.

Kulağıma gereğinden yakındı.

“E o zaman kes.”

Bıçağı indirdim.

Bu kez havuç gerçekten düzgün kesildi.

“Gördün mü?”

“Tesadüf.”

“Bir tane daha.”

Kestim.

Yine düzgün.

“Tesadüf devam ediyor.”

“Bilimde olur.”

“Olmaz.”

“Sen mühendis değilsin.”

“Sen de aşçı değilsin.”

“Şu an senden daha yakınım.”

Haklıydı.

Hem yemek konusunda hem fiziksel olarak.

İkinci kısmı düşünmemeyi tercih ettim.

Altay sonunda ellerini çekti.

Bir adım uzaklaştı.

Ben fark ettirmeden nefes aldım.

Normal.

Gayet normal.

Bir insan başka bir insana bıçak kullanmayı öğretebilirdi.

Özellikle diğer insanın parmak bütünlüğü tehlikedeyse.

Bunda hiçbir şey yoktu.

Sonraki birkaç dakika gerçekten yemek yaptık.

Ben sebzeleri doğradım.

Altay tavuğu hazırladı.

Bir ara aynı anda tuza uzandık.

Ellerimiz değdi.

Ben çektim.

Altay çekmedi.

Tuzluğu aldı.

“Teşekkürler.”

dedi.

“Ben alacaktım.”

“Yavaş kaldın.”

“Sen elimden aldın.”

“Rekabet dünyası.”

“Bir tuzluk için mi?”

“Her yerde.”

İstemeden güldüm.

Sonra un kabına uzandım. Annem yemeğin sosu için çok az kullanmamızı söylemişti. Paketi açarken elim kaydı ve tezgâha biraz döküldü.

“Harika.”

Altay:

“Almanya hazır değil.”

“Sus.”

Elimle temizlemeye çalıştım.

“Daha kötü yapıyorsun.”

“Sen her şeye karışmak zorunda mısın?”

“Şu an evet.”

“Niye?”

“Annen görev verdi.”

“Annem seni fazla seviyor.”

“Ben de onu seviyorum.”

“Beni değil onu evlat edinsin.”

Altay bana baktı.

“Geç kaldın.”

“Neye?”

Cevap vermedi.

“Altay?”

“Hiç.”

“Bir şey söyledin.”

“Yemeğe bak.”

Sinir bozucu adam.

Tencereye döndüm.

Altay bir anda:

“Dur.”

dedi.

“Ne?”

Bana doğru eğildi.

Refleksle geri çekilmedim.

Belki çekilmem gerekiyordu.

Elini kaldırdı.

Başparmağı yanağımın kenarına değdi.

Sustum.

Altay parmağını yanağımda bir kez gezdirip çekti.

Parmağının ucunda beyaz bir iz vardı.

“Un.”

dedi.

Birkaç saniye ona baktım.

Sonra tezgâhın üzerindeki peçeteye.

Sonra tekrar Altay’a.

“Peçete vardı.”

Cümle ağzımdan çıktıktan sonra ne söylediğimi fark ettim.

Altay da peçeteye baktı.

Sonra bana.

“Vardı.”

Dediği tek şey buydu.

Özür dilemedi.

“Görmedim” demedi.

“Refleks” demedi.

Sadece:

**Vardı.**

Yüzümün ısındığını hissettim.

Hem de anında.

Altay’ın bakışları yüzümde kaldı.

“Yüzün kızardı.”

İşte bu gerekli değildi.

“Hayır.”

“Kızardı.”

“Mutfak sıcak.”

Altay başını çevirip fırına baktı.

Sonra bana.

“Fırın kapalı.”

Allah belasını versindi.

“Ocak açık.”

“Bir göz.”

“Isı yayılır.”

“Üç metreye mi?”

“Konveksiyon diye bir şey var.”

“Tabii.”

“Ben mühendisim.”

“Biliyorum.”

“Isı transferi konusunda senden daha fazla şey bildiğim kesin.”

“Olabilir.”

“Olabilir değil.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Dudaklarının kenarı kalktı.

“Nasıl diyeyim?”

“Hiç deme.”

“Tamam.”

“Altay!”

Güldü.

Tam o sırada annem mutfağa girdi.

İkimize baktı.

Sonra tezgâha.

“Daha havuçta mısınız?”

“Anne, çok şey oldu.”

Altay öksürdü.

Ona baktım.

Gülmemeye çalışıyordu.

Annem:

“Ne oldu?”

dedi.

“Hiç.”

dedim hemen.

Altay tencereye dönüp:

“Yemek yapıyoruz.”

dedi.

Annem şüpheyle ikimize baktı.

Sonra havuçlara.

“Bunları kim kesti?”

“Ben.”

“Bak, isteyince oluyormuş.”

Altay:

“Biraz yardım ettim.”

dedi.

Dirseğimle koluna vurdum.

Annem görmedi.

Altay gördü.

Ve yine güldü.

***

Üç gün sonra Aslı’yla bir alışveriş merkezinin ortasında mont tartışıyorduk.

“Bu güzel.”

dedi Aslı.

“Bu beni yetmiş yaşında gösteriyor.”

“Abartma.”

“Aynaya bak.”

“Bakıyorum.”

“Benim yüzüme değil, monta.”

Aslı güldü.

“Bence güzel.”

“Almanya’ya gidiyorum diye Alman emeklisine dönüşmem gerekmiyor.”

“Alman emeklileri seni duysa üzülür.”

Telefonumdaki listeyi açtım.

Annem listeyi güncellemişti.

Artık beş sayfaydı.

Aslı omzumun üzerinden baktı.

“Tarhana hâlâ var.”

“Üç kere sildim.”

“Annen kararlı.”

“Annem Avrupa Birliği’nden daha kararlı.”

Mont mağazasından çıktık.

Bot bakacaktık.

Sonra kazak.

Sonra valiz.

Sonra adaptör.

Sonra benim ruhumu teslim etmem gerekiyordu.

Yürürken Aslı bir anda yavaşladı.

Bakışları omzumun üzerinden bir yere kaydı.

Yüzündeki ifadeyi gördüm.

“Ne?”

“Hiç.”

“Bu ailede ve arkadaş çevremde ‘hiç’ kelimesini yasaklayacağım.”

“Karşına bak.”

Döndüm.

Doruk.

Ve yanında Altay.

İkisi karşıdan geliyordu.

Durduk.

Doruk bizi görünce şaşırdı.

“Aslı?”

Aslı:

“Merhaba.”

dedi.

Bu “merhaba”nın benim abime söylenmiş bir merhaba olması sinir bozucu derecede farklıydı.

Doruk gülümsedi.

“Ne yapıyorsunuz?”

Ben cevap verdim.

“Kutup seferine hazırlanıyoruz.”

Aslı:

“Alışveriş.”

dedi.

Doruk bana baktı.

“Sen ne yapıyorsun burada?”

“AVM’de alışveriş yapıyorum.”

“Ben de onu soruyorum zaten.”

“Sen?”

“Bir mağazadan numune bakacağım.”

Sonra başıyla Altay’ı gösterdi.

“Bunu da yolda buldum.”

Altay:

“Ofisten beraber çıktık.”

dedi.

“Detay.”

Doruk’un dikkati tekrar Aslı’ya döndü.

“Sen de mi alışveriş yapıyorsun?”

“Devrim’e yardım ediyorum.”

“Kolay gelsin.”

“Sağ ol.”

İkisini izledim.

Altay yanıma geldi.

“Selam.”

Başımı ona çevirdim.

Mutfak.

Başparmağı.

Yanağım.

**Vardı.**

Beynimın bunları hatırlaması için gerçekten hiçbir sebep yoktu.

“Selam.”

dedim.

Bakışları bir saniye yüzümde kaldı.

Sonra elimdeki poşete baktı.

“Başladınız mı?”

“Bir saattir buradayız.”

“Bir poşet mi?”

“Mont alamadım.”

“Neden?”

“Hiçbiri güzel değil.”

Doruk araya girdi.

“Bence siz devam edin. Biz de şu mağazaya bakacağız.”

Aslı’ya döndü.

“İstersen sen de gel, geçen bahsettiğim şeyi göstereyim.”

Aslı bana baktı.

O bakışta soru vardı.

Ben:

“Git.”

dedim.

“Emin misin?”

“Yirmi yedi yaşındayım.”

Altay yanımdan:

“Bu argümanın geçen gün işe yaramadı.”

dedi.

Ona baktım.

“Sen karışma.”

Aslı gülümseyerek Doruk’un yanına geçti.

Doruk da Altay’a:

“Biz on dakikaya geliriz.”

dedi.

“Tamam.”

Sonra ikisi gittiler.

Ben arkalarından baktım.

“Beni bıraktı.”

Altay:

“Ben varım.”

dedi.

Başımı çevirdim.

Cümle son derece normaldi.

Benim beynim normal değildi.

“Maalesef.”

dedim.

“Mont?”

“Ne montu?”

“Alamadığın.”

“Sen gerçekten benimle mont mu bakacaksın?”

“Beş haftaya Almanya’ya gidiyorsun.”

“E?”

“Annen beni sorumlu tutar.”

“Her şeyi anneme bağlıyorsun.”

“Güçlü bir kadın.”

Buna itiraz edemedim.

***

İlk montu giydim.

Perdeyi açtım.

Altay dışarıda bekliyordu.

Beni baştan aşağı süzdü.

“Olmamış.”

Kaşlarımı kaldırdım.

“Bu kadar hızlı mı?”

“Evet.”

“Nesi olmamış?”

“Büyük.”

“Oversize.”

“İçinde kaybolmuşsun.”

Aynaya baktım.

Biraz kaybolmuştum.

Bunu kabul etmeyecektim.

“Moda anlayışın yok.”

“Olabilir.”

“Kesimi böyle.”

“Tamam.”

“Beğenmedin yani.”

“Bunu söyledim.”

Perdeyi kapattım.

“Senin fikrini niye sordum bilmiyorum.”

Dışarıdan:

“Sen sordun.”

diye seslendi.

“Sus.”

İkinci mont daha sadeydi.

Koyu renk, beli hafif oturan, dizimin biraz üzerinde biten bir modeldi.

Giydim.

Aynada kendime baktım.

Ben beğenmiştim.

Perdeyi açtım.

Altay telefonuna bakıyordu.

Başını kaldırdı.

Bu kez hemen konuşmadı.

Bakışları üzerimde bir an dolaştı.

Ben fark ettim.

Fark etmemeyi isterdim.

Ama fark ettim.

“Bu?”

dedim.

“Bu olur.”

“Ne kadar büyük bir onay.”

“Almanya’ya gidiyorsun, defileye değil.”

“Biraz daha övebilirdin.”

“İyi.”

“İyi mi?”

“Gayet iyi.”

“Romantizmin öldü.”

Cümle ağzımdan çıkınca durdum.

Altay’ın kaşı kalktı.

Ben hemen aynaya döndüm.

“Genel olarak.”

“Tabii.”

“Ne tabii?”

“Bir şey demedim.”

“Yüzün dedi.”

“Benim yüzümü son zamanlarda çok okuyorsun.”

Cevap vermedim.

Çünkü bunun devamı tehlikeliydi.

Montu aldım.

***

Atkılara bakarken hata yaptım.

Birini boynuma doladım.

Sonra bir daha.

Sonra ucu saçma bir yerde kaldı.

Altay karşıdan izliyordu.

“Öyle bağlanmaz.”

“Bağlandı.”

“Boğulmuşsun.”

“Moda.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Gel.”

“Niye?”

Cevap vermedi.

Atkının iki ucundan tuttu.

Ve hafifçe çekti.

Bir adım öne gitmek zorunda kaldım.

Aramızdaki mesafe kapandı.

“Altay.”

“Hı?”

Atkıyı çözdü.

Sonra yeniden boynumun etrafından geçirdi.

Parmakları boynumun iki yanına değdi.

Bir an.

Sonra tekrar.

Ben nefes almayı unutmadım.

Özellikle.

Mutfaktaki gibi yüzümün kızardığını da hissetmemeye çalıştım.

Altay atkının ucunu düzeltti.

“Böyle.”

“Ben de yapardım.”

“Yapmadın.”

“Yapacaktım.”

“Tabii.”

Yüzüne baktım.

“Son zamanlarda bu ‘tabii’ kelimesini çok kullanıyorsun.”

“İşe yarıyor.”

“Sinir bozuyor.”

“Onu da fark ettim.”

Atkıyı çıkarmaya uzandım.

Altay elimden aldı.

“Bu güzel.”

“Sen mi seçtin?”

“Sen seçtin.”

“E o zaman niye söylüyorsun?”

“Fikir belirtmek yasak mı?”

“Biraz önce montuma ‘olmamış’ dedin.”

“O olmamıştı.”

“Bunda standartların neden düştü?”

Bakışları yüzümde kaldı.

“Düşmedi.”

Bu kez ben sustum.

Altay atkıyı koluna attı.

“Bunu al.”

“Emir verme.”

“Öneri.”

“Emir tonuyla.”

“Mesleki.”

“Avukatlar böyle mi öneri veriyor?”

“İşe yarıyor.”

Aldım.

Çünkü gerçekten güzeldi.

Kesinlikle başka bir sebebi yoktu.

***

Doruk’tan mesaj geldi.

**Biraz uzayacak. Siz devam edin.**

Telefonu Altay’a gösterdim.

“Bizi terk ettiler.”

“Mutlular.”

“Benim arkadaşımı aldı.”

“Sen de onun arkadaşını aldın.”

Bir an durdum.

“Ben seni almadım.”

Altay bana baktı.

“Doğru.”

Nedense bu cevap hoşuma gitmedi.

“Sen kaldın.”

“Evet.”

“Niye?”

“Gitmemi mi istiyorsun?”

Bu sorunun cevabını düşünmem gerekmemeliydi.

“Hayır.”

dedim.

Altay’ın yüzünde belli belirsiz bir şey oldu.

Belki gülümseme.

Belki benim hayal gücüm.

“E o zaman?”

dedi.

Yürümeye devam ettik.

***

Bir mağazada kazaklara bakarken yorulmuştum.

Aslı olsa beş farklı renk getirirdi.

Altay bir tanesini eline aldı.

“Bunu dene.”

Kazağa baktım.

“Sen mi seçtin?”

“Evet.”

“Riskli.”

“Niye?”

“Zevkini gördüm.”

“Montu ben seçmedim.”

“Eleştirdin.”

“Dene.”

Kazağı aldım.

“Beğenmezsem?”

“Almazsın.”

“Bu kadar mı?”

“Bu kadar.”

Kabine girdim.

Kazağı giydim.

Rengi düşündüğümden daha güzeldi.

Üzerime de iyi oturmuştu.

Perdeyi açtım.

Altay birkaç metre ötede telefonuna bakıyordu.

“Nasıl?”

Başını kaldırdı.

Sustu.

Bir saniye.

İki.

Bu kez bakışının üzerimde kaldığından emindim.

“Altay?”

“Güzel.”

Aynaya döndüm.

“Rengi mi?”

“Sen.”

Elim kazağın eteğinde durdu.

Aynadan ona baktım.

Altay da bana bakıyordu.

Sonra sanki cümlesini yeniden düzenler gibi:

“Yani sende güzel durdu.”

Ah.

Tamam.

Tabii.

Gayet normal.

“Anladım.”

dedim.

Sesim bana aitmiş gibi çıkmadı.

“Alacak mısın?”

“Bilmiyorum.”

“Al.”

“Neden?”

“Güzel.”

“Rengi mi?”

Bunu bilerek sordum.

Neden yaptığımı bilmiyordum.

Altay’ın gözleri kısıldı.

Bir an bana baktı.

Sonra:

“Devrim.”

dedi.

“Ne?”

“Al şu kazağı.”

Perdeyi kapattım.

Yüzümde oluşan aptal gülümsemeyi görmedi.

Umarım.

***

Kahve molası verdiğimizde elimizde artık birkaç poşet vardı.

Altay çoğunu taşımayı kendisi üstlenmişti.

“Ben taşıyabilirim.”

“Biliyorum.”

“E ver.”

“Hayır.”

“Niye?”

“Ben taşıyorum.”

“Bu cevap değil.”

“Şu an poşetler bende olduğuna göre yeterli.”

Masaya oturduk.

Kahvemi aldım.

Telefonumdan annemin listesini açtım.

“Bot kaldı.”

“Valiz?”

“Var.”

“Adaptör?”

“Alacağım.”

“İlaç?”

“Anne?”

Altay güldü.

“Listeyi ezberledim.”

“Hayatımın yönetimini neden herkes üstlendi?”

“Çünkü sen böbrek taşıyla iki gün dolaşıp kimseye söylemedin.”

“Bir daha yapmayacağım.”

“İyi.”

“Sen de şu su meselesini bırak.”

“Bırakmam.”

“Niye?”

“İşe yarıyor.”

Kahvemden içtim.

Bir şey anlatmaya başladım. Almanya’daki kurumun gönderdiği konaklama seçeneklerinden biri kampüse çok yakındı ama odası küçüktü. Diğeri daha uzaktı fakat daha iyi görünüyordu. Altay dinliyordu.

Konuşurken saçımın bir tutamı yüzüme düştü.

Başımı hafifçe oynattım.

Gitmedi.

Konuşmaya devam ettim.

“Bir de ikinci yerde mutfak ortakmış ama—”

Altay elini kaldırdı.

Cümlem yarıda kaldı.

Parmakları saçımın kenarına değdi.

Tutamı yüzümden aldı.

Yavaşça kulağımın arkasına yerleştirdi.

Sustum.

Bu kadar.

Dünyanın en küçük hareketlerinden biriydi.

Bir insanın saçını yüzünden çekmek.

Ama Altay’ın parmakları kulağımın kenarından geçerken bütün dikkatim oraya toplandı.

Elini hemen çekmedi.

Parmaklarının arkası yanağıma hafifçe değdi.

Bir saniye.

Belki iki.

Sonra çekti.

Altay:

“Ortak mutfak?”

dedi.

Ben ona baktım.

“Ne?”

“Ortak mutfak dedin.”

“Dedim mi?”

“Evet.”

“Ha.”

Beynim durmuştu.

Altay kahvesinden içti.

Ben de içtim.

Yanlışlıkla fazla sıcak olduğu için dilimi yaktım.

Yüzümü buruşturdum.

“Ne oldu?”

“Hiç.”

“Yaktın mı?”

“Hayır.”

“Devrim.”

“Biraz.”

Önündeki suyu bana itti.

İçtim.

Sonra Altay bana bakmaya devam etti.

“Ne?”

dedim.

“Hiç.”

“Bakıyorsun.”

“Bakıyorum.”

Bu kadar rahat söylemesi sinir bozucuydu.

“Niye?”

Kaşı hafifçe kalktı.

“Yüzün yine kızardı.”

Kalbim aşağı düştü.

“Yüzüm kızarmadı.”

“Kızardı.”

“Kahve sıcak.”

“Daha içmeden önce de kızarmıştı.”

Sustum.

Bu adam son zamanlarda gereğinden fazla veri topluyordu.

“Sen benim yüzümü neden bu kadar inceliyorsun?”

dedim.

Cümle ağzımdan çıktı.

Geri alamadım.

Altay’ın bakışları değişmedi.

Birkaç saniye yüzüme baktı.

Sonra çok sakin:

“Bakıyorum demek ki.”

dedi.

Nefes aldım.

Vermeyi unuttum.

“Bu cevap değil.”

“Bence cevap.”

“Niye bakıyorsun?”

İşte.

Bu soruyu sormamalıydım.

Altay’ın gözleri yüzümde kaldı.

Bir an cevap verecek sandım.

Sonra kahvesini aldı.

“Ortak mutfağı anlat.”

Korkak.

Bunu söylemedim.

Sadece düşündüm.

Belki ben de korkaktım.

Çünkü sormuştum ama cevabı gerçekten duymaya hazır olup olmadığımı bilmiyordum.

“İkinci seçenekte ortak.”

dedim.

Sesim biraz boğuk çıktı.

Altay hiçbir şey olmamış gibi dinledi.

Ben de hiçbir şey olmamış gibi anlattım.

İkimiz de çok başarılıydık.

***

Doruk ile Aslı yaklaşık kırk dakika sonra bize katıldı.

Doruk’un elinde küçük bir mağaza poşeti vardı.

Aslı’nın elinde yoktu.

Poşete baktım.

“Ne aldın?”

Doruk:

“Bir şey.”

“Ne?”

“İşimle ilgili.”

Aslı gülümsedi.

Yalan.

Kesinlikle yalan.

Ama sorgulamadım.

Henüz.

Bot aldık.

Adaptör aldık.

Annemin listesinde bulunan termal çoraplardan da aldım.

Altay bunları görünce:

“Tarhana kaldı.”

dedi.

“Sen eve git.”

Doruk:

“Ne tarhanası?”

“Annem.”

Doruk başını salladı.

“Onu götüreceksin.”

“Sen kimin tarafındasın?”

“Annemin. Hayatta kalmak istiyorum.”

Aslı güldü.

Altay da.

Ben yanlış insanlarla çevriliydim.

***

Otoparka indiğimizde ellerimiz doluydu.

Doruk ile Aslı birkaç metre önden gidiyordu. Doruk ona bir şey anlatıyor, elleriyle havada bir şey çiziyordu. Muhtemelen mimari bir şeydi. Aslı da gerçekten dinliyordu.

“Bu kız abimi gerçekten seviyor olabilir.”

dedim.

Altay yanımdan:

“Niye şaşırdın?”

“Sen otuz yıldır tanıyorsun.”

“E?”

“Şaşırmıyor musun?”

“Doruk iyi adam.”

“Abim diye demiyorum, iyi adam.”

“Ben de onu diyorum.”

“Biraz sinir bozucu.”

“Sen de öylesin.”

Başımı ona çevirdim.

“Ben?”

“Evet.”

“Ben çok kolay bir insanım.”

Altay güldü.

“Tabii.”

“Yine başladın.”

Tam o sırada karşıdan hızlı yürüyen biri omzuyla bana çarpacak gibi oldu.

Ne olduğunu anlamadan Altay’ın eli belime geldi.

Beni kendine doğru çekti.

Adam yanımızdan geçti.

Ben Altay’ın yanına doğru kaymıştım.

“Pardon.”

dedi adam.

“Önemli değil.”

dedim.

Sonra yürümeye devam etmedim.

Çünkü Altay’ın eli hâlâ belimdeydi.

Tehlike geçmişti.

Adam gitmişti.

Ben düşmüyordum.

Kimse bize çarpmıyordu.

Altay’ın eli hâlâ oradaydı.

Aşağı baktım.

Sonra yüzüne.

Altay da bana baktı.

“Tehlike geçti.”

dedim.

“Fark ettim.”

Gözlerim tekrar eline kaydı.

“Elin?”

Altay aşağı baktı.

Kendi eline.

Sonra tekrar bana.

Bir saniye.

İki.

Dudaklarının kenarında çok hafif bir hareket oldu.

“Onu da fark ettim.”

Yüzüm alev aldı.

Gerçekten.

Bu kez ne fırın vardı.

Ne ocak.

Ne sıcak kahve.

Hiçbir şey.

Altay elini belimden çekti.

Ama bunu aceleyle yapmadı.

Sanki ben söylemesem biraz daha orada kalabilirmiş gibi.

Ben bir şey söylemedim.

Söyleyemedim.

Tam o sırada Doruk arkasını döndü.

“Geliyor musunuz?”

“Geliyoruz.”

dedim fazla hızlı.

Aslı da döndü.

Bakışları önce bana geldi.

Sonra Altay’a.

Sonra tekrar bana.

Gözlerini hafifçe kıstı.

Hayır.

Hayır.

Hayır.

O bakışı biliyordum.

Başımı çok hafif iki yana salladım.

**Sakın.**

Aslı’nın dudaklarının kenarı kalktı.

Hiçbir şey söylemedi.

Daha kötü.

Yanlarına vardık.

Doruk:

“Ne oldu?”

dedi.

“Hiç.”

dedim.

Altay yanımdan:

“Hiç.”

dedi.

Aslı öksürük numarası yaparak yüzünü çevirdi.

Arkadaş değiştirmem gerekiyordu.

***

Eve geldiğimde annem aldığım her şeyi tek tek kontrol etti.

Montu beğendi.

Botu beğendi.

Atkıyı çok beğendi.

Kazağı eline aldı.

“Bu güzelmiş.”

“Evet.”

“Rengi sana yakışmış.”

Kazağa baktım.

**Sen.**

“Evet.”

“Ne oldu?”

“Hiç.”

Annem bana baktı.

Sonra kazağa.

“Yoruldun mu?”

“Biraz.”

“Altaylar nasıl denk geldi?”

İşte.

Soru son derece masumdu.

Annemin yüzü son derece masum değildi.

“Tesadüf.”

“İyi olmuş.”

“Niye?”

“Poşetleri taşımıştır.”

“Taşıdı.”

“İyi.”

“Anne.”

“Hı?”

“Bir şey mi söyleyeceksin?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Devrim, montuna bakıyorum.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Başımı ona çevirdim.

Annem hiçbir şeyden habersiz kazağı katlıyordu.

Bu cümle artık ailemize yayılıyordu.

Tehlikeliydi.

Eşyaları alıp yukarı çıktım.

Yatağın üzerine dizdim.

Mont.

Atkı.

Kazak.

Bot.

Adaptör.

Bir anda odanın içinde Almanya daha gerçek görünmeye başladı.

Beş hafta sonra bunları valize koyacaktım.

Sonra havaalanına gidecektim.

Sonra uçağa binecektim.

Sonra altı ay boyunca burada olmayacaktım.

Kazağı elime aldım.

Aynanın karşısına geçtim.

Üzerime tutup baktım.

“Güzel.”

dedim kendi kendime.

Rengi.

Kesimi.

Kazak.

Kesinlikle kazak.

Telefonum titredi.

Ekrana baktım.

Altay.

Mesajı açtım.

**Altay:** Montu aldın mı?

Kaşlarımı çattım.

**Ben:** Sen yanımdaydın.

**Altay:** Kasaya kadar takip etmedim.

**Ben:** Aldım.

**Altay:** İkinciyi?

**Ben:** Evet.

**Altay:** İyi.

Telefonu bıraktım.

Sonra tekrar aldım.

Neden yaptığımı bilmiyordum.

**Ben:** Kazağı da aldım.

Gönderdim.

Üç nokta çıktı.

**Altay:** Hangisini?

Sinirlendim.

Gayet iyi biliyordu.

**Ben:** Hatırlamıyorsan boş ver.

Bu kez cevap biraz geç geldi.

**Altay:** Hatırlıyorum.

Bir mesaj daha.

**Altay:** Güzel olanı.

Ekrana baktım.

Parmaklarım hareket etti.

**Kazak mı?**

Yazdım.

Göndermedim.

Baktım.

Sonra sildim.

Telefonu yatağın üzerine bıraktım.

İki dakika sonra tekrar aldım.

Altay’dan başka mesaj yoktu.

İyi.

Zaten istemiyordum.

Kesinlikle.

Yatağa uzandım.

Tavana baktım.

Sorun Altay’ın bana dokunması değildi.

Yirmi yıldır dokunuyordu.

Kolumdan tutmuştu.

Saçımı çekmişti.

Çocukken beni bisikletten kaldırmıştı.

Kalabalıkta kendine çekmişti.

Kolyemi saçlarımdan kurtarmıştı.

Bunların hepsi bir şekilde açıklanabilirdi.

Sonra sorun benim bunları fark etmeye başlamam olmuştu.

Bunun da açıklaması vardı.

Büyümüştük.

Ben değişmiştim.

Bakışım değişmişti.

Ece öyle demişti.

Ama şimdi daha kötü bir ihtimal vardı.

Mutfakta yanağımdaki unu peçeteyle silebilirdi.

Silmemişti.

Saçımı yüzümden çekmesine gerek yoktu.

Çekmişti.

Elinin belimde kaldığını fark etmemiş olabilirdi.

Ama etmişti.

Kendi ağzıyla söylemişti.

**Onu da fark ettim.**

Yastığı yüzüme çektim.

Bir süre öyle kaldım.

Sonra indirdim.

Hayır.

Bunun için de açıklamalar bulunabilirdi.

Altay rahat bir insandı.

Beni yıllardır tanıyordu.

Fiziksel mesafe konusunda hiçbir zaman çok dikkatli olmamıştı.

Belki ben hâlâ her şeyi gereğinden fazla düşünüyordum.

Bu bilimsel olarak güçlü bir ihtimaldi.

Ama bir cümle bütün teoriyi bozuyordu.

**Sen benim yüzümü neden bu kadar inceliyorsun?**

Ve Altay'ın cevabı.

**Bakıyorum demek ki.**

Gözlerimi kapattım.

Eskiden Altay’ın bana dokunması normaldi.

Sonra benim bunu fark etmem anormal olmuştu.

Şimdiyse çok daha kötü bir ihtimal vardı.

Altay benim fark ettiğimi fark etmişti.

Ve...

**geri çekilmiyordu.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.