4. bölüm / 22
Biz BüyürkenBÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK
- 1 BÖLÜM 1 — BİZİM SOKAK3.564 kelime
- 2 BÖLÜM 2 — MAHALLEDE NORMAL BİR GÜN3.514 kelime
- 3 BÖLÜM 3 — YANLIŞ YERDE TANIDIK BİR YÜZ2.624 kelime
- 4 BÖLÜM 4 — ALTAY’IN HABERİ YOK3.218 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BÖLÜM 5 — SADECE YİRMİ DAKİKA3.028 kelime
- 6 BÖLÜM 6 — HERKESİN BİR HAYATI VAR2.727 kelime
- 7 BÖLÜM 7 — BANA NE?2.763 kelime
- 8 BÖLÜM 8 — EKSİK SANDALYE2.126 kelime
- 9 BÖLÜM 9 — ESKİDEN BÖYLE DEĞİLDİN2.749 kelime
- 10 BÖLÜM 10 — ESKİSİ GİBİ3.226 kelime
- 11 BÖLÜM 11 — GAYET NORMAL4.099 kelime
- 12 BÖLÜM 12 — GİTMİYORUM4.064 kelime
- 13 BÖLÜM 13 — BİR ŞEY DEĞİŞTİ2.443 kelime
- 14 BÖLÜM 14 — BAHANE YOKTU3.760 kelime
- 15 BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN3.008 kelime
- 16 BÖLÜM 16 — BAKIYORUM DEMEK Kİ3.450 kelime
- 17 BÖLÜM 17 — RAHATSIZ DEĞİLİM3.735 kelime
- 18 BÖLÜM 18 — ÖRNEKLEM YETERSİZ3.497 kelime
- 19 BÖLÜM 19 — ON BİR3.194 kelime
- 20 BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM3.729 kelime
- 21 BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)3.317 kelime
- 22 BÖLÜM 22 — HERKES GELİYOR3.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hayatımın kontrolünün bende olduğunu düşündüğüm dönemler olmuştu.
Çok uzun sürmemişti.
Çünkü insan bizim mahallede yaşıyorsa hayatının kontrolünün tamamen kendisinde olması zaten teorik olarak mümkün değildi.
Siz sabah evden yalnızca üniversiteye gitmek için çıkardınız.
Öğlene kadar Nermin Teyze sizi birisiyle evlendirmiş olurdu.
Akşama Münevver Teyze ayrıldığınızı duyardı.
Ertesi sabah bakkal neden ayrıldığınızı sorardı.
Siz ise hâlâ ilişkinin diğer tarafının kim olduğunu bilmiyor olurdunuz.
Bu yüzden bizim mahallede kişisel hayat değil, ortak kullanım alanı vardı.
Fakat o sabah henüz bunların hiçbirini düşünmüyordum.
Çünkü daha büyük bir problemim vardı.
Bilgisayar ekranımda duran e-posta.
Gönderen:
Prof. Dr. Selim Arslan
Konu:
Araştırma Programı
Mesajı üçüncü kez okuyordum.
Sonra dördüncü.
Beşinciyi okumamak için kendimi tuttum.
Devrim,
Dün konuştuğumuz çalışmayla bağlantılı olarak Almanya’daki araştırma grubunun açtığı misafir araştırmacı programının sana uygun olabileceğini düşünüyorum.
Program altı aylık.
Başvuru süresi önümüzdeki ay sona eriyor.
İlgileniyorsan bugün konuşalım.
Altı ay.
Almanya.
Misafir araştırmacı.
Ekrana baktım.
Sonra sandalyemde geriye yaslandım.
Sonra tekrar ekrana baktım.
Metin değişmemişti.
Hâlâ Almanya yazıyordu.
Hâlâ altı ay yazıyordu.
Hâlâ sana uygun olabileceğini düşünüyorum yazıyordu.
Kalbimin içinde küçük bir şey hareket etti.
Heyecan mı?
Korku mu?
İkisi de.
Muhtemelen ikisi de.
Ben yıllardır akademide ilerlemek istediğimi söylüyordum.
Yurt dışında çalışmak.
Başka araştırma grupları görmek.
Yeni yöntemler öğrenmek.
Kendi alanımda daha iyi olmak.
Bunların hepsi kafamda vardı.
Hatta bilgisayarımda adını son derece yaratıcı biçimde:
GELECEK
koyduğum bir klasörüm bile vardı.
İçinde araştırma programları, burslar, üniversiteler, makaleler, konferanslar...
Ve hiçbirine henüz ciddi biçimde başvurmamıştım.
Çünkü insan bazen bir şeyi çok isterken aynı zamanda ondan korkabiliyordu.
İstemek kolaydı.
Gerçekleşme ihtimali ortaya çıktığında işler biraz karışıyordu.
"Niye öyle bakıyorsun?"
Başımı kaldırdım.
Baran karşı masadan beni izliyordu.
"Nasıl?"
"Sanki bilgisayar sana evlenme teklif etti."
Aslı da sandalyesini çevirdi.
"Ne oldu?"
Hiçbir şey söylemeden bilgisayarı onlara doğru çevirdim.
İkisi ekrana yaklaştı.
Önce Aslı okudu.
Sonra Baran.
Sonra aynı anda bana baktılar.
Aslı'nın ağzı açıldı.
"Devrim!"
Baran:
"Vay be."
dedi.
Bilgisayarı tekrar kendime çevirdim.
"Abartmayın. Sadece başvuru."
Aslı sandalyesini masama doğru çekti.
"Sadece başvuru ne demek?"
"Daha kabul edilmedim."
"Başvurmadın bile."
"Onu diyorum."
"Başvuracaksın."
Omuz silktim.
"Bilmiyorum."
İkisi birden:
"Ne?"
dedi.
Laboratuvardaki diğer iki kişi bize baktı.
Sesimi alçalttım.
"Bağırmayın."
Aslı yüzüme baktı.
"Sen yıllardır böyle bir şey istemiyor musun?"
"İstiyorum."
"E?"
"Altı ay."
Baran kaşlarını çattı.
"Evet?"
"Uzun."
Baran bana birkaç saniye baktı.
"Devrim."
"Ne?"
"Doktora yapıyorsun."
"Evet."
"Yıllardır bitmiyor."
"Teşekkür ederim."
"Altı ay sana uzun mu geldi?"
Aslı kahkahayı patlattı.
Baran'ın üzerine kalemimi fırlattım.
Yakaladı.
"Şaka yapıyorum."
"Çok komiksin."
Aslı hâlâ bana bakıyordu.
"Gerçekten neden tereddüt ettin?"
Bu kez cevap vermedim.
Çünkü tam olarak bilmiyordum.
Ailem burada olduğu için mi?
Hayatım burada olduğu için mi?
Mahalle?
Arkadaşlarım?
Alıştığım düzen?
Yoksa sadece insanın yıllardır kurduğu bir hayalin önüne gerçekten çıkması korkutucu olduğu için mi?
"Bilmem."
dedim sonunda.
Aslı yüzünü yumuşattı.
"Önce Selim Hoca'yla konuş."
Başımı salladım.
"Haklısın."
Baran kalemimi masama bıraktı.
"Sonra başvur."
Ona baktım.
"Kararı sen mi veriyorsun?"
"Evet."
"Neden?"
"Sen gidince masanı alacağım."
Bir saniye yüzüne baktım.
Sonra sandalyesine tekme attım.
***
Selim Hoca'yla görüşmem beklediğimden uzun sürdü.
Program iyiydi.
Hatta çok iyiydi.
Çalıştıkları konu benim tezimin bir kısmıyla doğrudan bağlantılıydı.
Oradaki araştırma grubunun başındaki profesör, Selim Hoca'nın daha önce birlikte çalıştığı biriydi.
Başvurmam hâlinde referans olabileceğini söyledi.
"Kesin kabul alırsın diyemem," dedi.
"Tabii hocam."
"Ama güçlü bir başvuru olur."
İşte o cümle beni korkuttu.
Çünkü ihtimal bir anda gerçek olmuştu.
Dosyalarımı toplarken Selim Hoca gözlüğünün üzerinden bana baktı.
"Tereddütlü görünüyorsun."
"Biraz."
"Neden?"
Gülümsedim.
"Altı ay uzun geldi."
"Akademik hayat için değil."
"Biliyorum."
"Gitmek zorunda değilsin."
Başımı kaldırdım.
"Ama?"
Gülümsedi.
"Ama bazen alıştığın yerde kalmakla istediğin yere gitmek arasında seçim yapman gerekir."
Bir şey söylemedim.
Çünkü insanın hocası arada böyle cümleler kurunca akademik toplantı bir anda kişisel gelişim seminerine dönüşebiliyordu.
"Başvuruyu düşün."
"Tamam hocam."
"CV'ni de güncelle."
İçimden inledim.
İşte romantizm bitti.
Gerçek hayat geri geldi.
CV.
***
Üniversiteden çıktığımda saat beşi geçmişti.
Hava birkaç gün öncesine göre daha serindi.
Kampüsün ağaçları iyice sararmıştı. Rüzgâr çıktıkça yapraklar kaldırımlarda sürükleniyor, öğrenciler montlarının yakalarını kaldırarak otobüs duraklarına doğru yürüyordu.
Ben merdivenlerde durup telefonumu çıkardım.
Ekranda annemden iki cevapsız arama vardı.
Bir de mesaj.
Annem: Eve gelirken ekmek al.
Altı aylık uluslararası araştırma programı.
Akademik kariyer.
Yurt dışı.
Ve ekmek.
Hayat insanı dengede tutmayı biliyordu.
Devrim:Tamam.
Telefonu cebime koydum.
Almanya meselesini anneme nasıl söyleyeceğimi düşündüm.
Sonra vazgeçtim.
Önce kendim düşünmeliydim.
Annem duyduğu anda:
"Altı ay ne yiyeceksin?"
diye sorardı.
Babam:
"İyi fırsatsa git."
derdi.
Doruk önce:
"Oh be, oda bana kalır."
derdi.
Sonra gerçekten gideceğimi anlayınca muhtemelen surat yapardı.
Altay...
Dur.
Kaşlarımı çattım.
Altay nereden çıktı?
Onun fikrini sormayacaktım ki.
Kafamın içinde kendi kendime:
"Saçmalama."
dedim.
Yanımdan geçen iki öğrenci bana baktı.
Artık toplum içinde kendi kendime konuşmayı bırakmam gerekiyordu.
***
Mahallenin başındaki fırından ekmek aldım.
Poşeti koluma geçirip eve doğru yürüdüm.
Hava kararmaya başlamıştı.
Sarı sokak lambaları henüz tam belirgin değildi ama dükkânların ışıkları yanmıştı.
Bakkalın önünde Rıza Amca oturuyordu.
Yanında iki adam daha.
Üçü aynı anda bana baktı.
"İyi akşamlar."
dedim.
"İyi akşamlar kızım."
Rıza Amca poşeti gösterdi.
"Ekmek mi?"
Poşete baktım.
"Evet."
Ne cevap vermem gerekiyordu bilmiyordum.
Rıza Amca başını salladı.
"Fırından mı?"
Bu soru daha zordu.
"Yok, eczaneden."
Bir saniyelik sessizlik oldu.
Sonra yanındaki adamlardan biri kahkahayı patlattı.
Rıza Amca da güldü.
"Sen de çok dil oldun ha."
Gülümsedim.
"İyi akşamlar."
Yürümeye devam ettim.
Apartmana yaklaştığımda içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu.
Bunun sebebini bilmiyordum.
Sonra gördüm.
Bizim mutfak balkonunda iki kişi vardı.
Annem.
Ve Nermin Teyze.
Durup yukarı baktım.
Nermin Teyze de aşağı baktı.
Göz göze geldik.
El salladı.
Ben sallamadım.
Çünkü insan bazen yaklaşan felaketi uzaktan görebiliyordu.
***
Kapıyı açtığım anda Nermin Teyze'nin sesi geldi.
"Devrim geldi!"
Ben kendi evime geldiğim için neden misafir tarafından ilan ediliyordum?
Ayakkabılarımı çıkardım.
"Evet, geldim."
Mutfağa girdim.
Annem çay koyuyordu.
Nermin Teyze masada oturmuştu.
Önünde telefon.
Yanında küçük bir tabak kek.
Masaya baktım.
Sonra ikisine.
"Ne yapıyorsunuz?"
Annem:
"Çay içiyoruz."
dedi.
Nermin Teyze:
"Seni bekliyorduk."
dedi.
Ben anneme baktım.
Annem bana bakmadı.
Ekmek poşetini tezgâha bıraktım.
"Beni neden bekliyorsunuz?"
Nermin Teyze telefonu eline aldı.
"Gel."
İçimdeki bütün içgüdüler:
**KAÇ.**
dedi.
Ama insan kendi evinde nereye kaçabilirdi?
Yavaşça masaya yaklaştım.
Nermin Teyze telefonunu bana uzattı.
Ekranda bir kadın fotoğrafı vardı.
Güzel bir kadın.
Koyu renk uzun saçları vardı.
Beyaz önlük giymişti.
Bir klinikte çekilmiş gibiydi.
Gülümsüyordu.
Fotoğrafa baktım.
Sonra Nermin Teyze'ye.
"Kim?"
Nermin Teyze yüzünü buruşturdu.
"Anlattım ya."
Bir saniye düşündüm.
Sonra anladım.
"Yok artık."
Annem gülmemek için dudağını ısırdı.
Nermin Teyze gururla:
"Kuzenimin kızı."
dedi.
Başımı iki yana salladım.
"Gerçekten fotoğraf mı getirdin?"
"Getirmedim. Telefonda."
"Onu demiyorum."
Sandalyeye oturdum.
"Adı ne?"
Bu soruyu sorduğum anda pişman oldum.
Nermin Teyze'nin gözleri parladı.
"Selin."
Annem de oturdu.
"Diş hekimiymiş."
Annem bunu bana yeni bilgiymiş gibi söyledi.
"Anne, biliyorum."
"Nereden biliyorsun?"
"Nermin Teyze dün söyledi."
"Haa."
Nermin Teyze fotoğrafı büyüttü.
"Bak ne kadar güzel."
Baktım.
Gerçekten güzeldi.
Bunu inkâr etmek için hiçbir sebebim yoktu.
"Güzel."
"Değil mi?"
"Evet."
"Altay'a da uygun."
İşte anlamadığım kısım buydu.
"Nasıl karar verdin?"
"İkisi de okumuş."
Gözlerimi kapattım.
Yine aynı matematik.
"Nermin Teyze, ülkede milyonlarca üniversite mezunu var."
"Ee?"
"Hepsi birbirine uygun mu?"
"Bunlar uygun."
"Neden?"
"Güzel çocuk. Güzel kız."
Mantık gelişmişti.
Artık eğitim + fiziksel görünüm.
Biraz daha konuşursak burçlara geçecektik.
"Altay'ın haberi var mı?"
Nermin Teyze bana sanki çok saçma bir soru sormuşum gibi baktı.
"Yok."
"Selin'in?"
"Onun da yok."
Bir süre sustum.
"Yani şu an iki insanın da haberi olmadan onları evlendiriyoruz."
Annem güldü.
Nermin Teyze:
"Evlenmiyorlar canım. Tanışacaklar."
"Onu da bilmiyorlar."
"Öğrenirler."
Başımı masaya koydum.
"Ben niye buradayım?"
Annem saçımı okşadı.
"Çay iç."
"İstemiyorum."
"Kek?"
"Hayır."
Nermin Teyze hâlâ fotoğrafa bakıyordu.
"Altay bugün gelir mi?"
Başımı hızla kaldırdım.
"Niye?"
"Bir görsün."
"Fotoğrafı mı?"
"Evet."
"Nermin Teyze, sen Altay'a kız kataloğu mu hazırlıyorsun?"
Annem kahkahayı patlattı.
Nermin Teyze bana kızdı.
"Ne kataloğu kızım?"
"Şu an yaptığın şey."
"Bir tanışsınlar."
"Adamın kendisinin haberi yok ama düğün salonunu da seçtiniz mi?"
Annem bu kez masaya tutunarak gülüyordu.
"Devrim!"
"Ne?"
Nermin Teyze dudaklarını büktü.
"Dalga geç sen."
"Geçmiyorum."
"İyi niyet."
"Altay'ın iyiliğini mi düşünüyorsun?"
"Tabii."
"Altay seni bu göreve atadı mı?"
"Sen çok konuşuyorsun."
"Onu annem de söylüyor."
Annem:
"Doğru."
dedi.
Ona döndüm.
"Sen hangi taraftasın?"
"Ben kimsenin tarafında değilim."
"Az önce fotoğrafa bakıyordun."
"Merak ettim."
Nermin Teyze anneme döndü.
"Yakışmazlar mı?"
Annem yeniden telefona baktı.
Bir an gerçekten değerlendirdi.
"Yakışırlar."
Ağzım açık kaldı.
"Anne!"
"Ne?"
"Siz adamı katalogdan eş mi seçiyorsunuz?"
"Abartma."
"Ben mi abartıyorum?"
Tam o sırada dış kapı açıldı.
Üçümüz sustuk.
Koridordan Doruk'un sesi geldi.
"Anne, yemek var mı?"
Nermin Teyze hemen telefonu masaya koydu.
Gözlerimi kıstım.
Bu hareketi hiç sevmedim.
Doruk mutfağa girdi.
Bizi gördü.
Durdu.
"Nermin Teyze."
"Oğlum hoş geldin."
"Hoş buldum."
Sonra masadaki atmosfere baktı.
"Biri mi öldü?"
"Hayır."
dedim.
"Henüz."
Annem bana sertçe baktı.
Doruk bu kez masadaki telefona baktı.
Ekran hâlâ açıktı.
Kadının fotoğrafını gördü.
"Kim bu?"
İki kadın aynı anda canlandı.
Ben:
"Sakın."
dedim.
Doruk telefonu aldı.
"Kim?"
Nermin Teyze:
"Altay'a düşünüyoruz."
dedi.
Doruk'un yüzündeki ifade görülmeye değerdi.
Önce Nermin Teyze'ye baktı.
Sonra anneme.
Sonra bana.
Sonra tekrar telefona.
"Altay'a mı?"
"Evet."
Doruk fotoğrafı yaklaştırdı.
"Bu mu?"
Ben ellerimi havaya kaldırdım.
"Bak işte başladı."
Doruk sandalye çekip oturdu.
Kadının birkaç fotoğrafına baktı.
Nermin Teyze heyecanla:
"Diş hekimi."
dedi.
Doruk başını salladı.
"Güzelmiş."
Nermin Teyze zafer kazanmış gibi bana baktı.
Ben:
"Ben çirkin demedim."
dedim.
Doruk telefonu biraz daha inceledi.
Sonra:
"Ama Altay bunu beğenmez."
dedi.
Mutfak sessizleşti.
Nermin Teyze'nin yüzü düştü.
"Neden?"
Doruk omuz silkti.
"Tipi değil."
Ben kaşlarımı çattım.
"Altay'ın tipi ne?"
Soru ağzımdan çıktı.
Bir saniye.
İki saniye.
Doruk yavaşça bana baktı.
Ben ona baktım.
Annem bana baktı.
Nermin Teyze bana baktı.
Allah kahretsin.
Çaydanlık bile bana bakıyor gibiydi.
Hemen ekledim.
"Yani neye göre söylüyorsun?"
Doruk hâlâ yüzüme bakıyordu.
"Tanıyorum."
"Ne alaka? Güzel kız."
Doruk'un kaşı kalktı.
"Sen niye savunuyorsun?"
"Ben savunmuyorum."
"Az önce 'güzel kız' dedin."
"Güzel çünkü."
"Ee?"
"Ee'si yok."
Nermin Teyze ikimizin arasına baktı.
Sonra Doruk'a döndü.
"Nasıl kızlardan hoşlanıyor?"
İşte şimdi gerçekten katalog hazırlıyorduk.
Doruk düşündü.
Ben istemediğim hâlde cevabı bekledim.
Bunu fark edince kendime sinirlendim.
Doruk sonunda:
"Bilmem."
dedi.
Elimdeki peçeteyi ona fırlattım.
"On dakikadır ahkâm kesiyorsun!"
"Ne bileyim? Sevgililerini bana raporlamıyor."
Nermin Teyze hemen öne eğildi.
"Sevgilileri oldu mu?"
Doruk gözlerini kapattı.
Ben kahkahayı patlattım.
Artık sıra ondaydı.
"Ben yukarı çıkıyorum."
dedi.
Nermin Teyze kolundan tuttu.
"Dur oğlum."
"Nermin Teyze..."
"Bir Altay'a göster."
"Ben mi?"
"Evet."
"Yok."
"Niye?"
"Ben yaşamak istiyorum."
Bu kez annemle birlikte ben de güldüm.
***
Saat yedi buçukta Nermin Teyze hâlâ gitmemişti.
Bu artık ziyaret değil, işgaldi.
Ben odama çıkmıştım.
Bilgisayarımın başında Almanya programının şartlarını okuyordum.
Dil belgesi.
Araştırma önerisi.
Referans mektubu.
CV.
Yayın listesi.
Niyet mektubu.
Her maddeyi okudukça heyecanım biraz artıyor, midem biraz daha sıkışıyordu.
Altı ay.
Başka bir ülke.
Başka bir üniversite.
Kimsenin beni tanımadığı bir yer.
Nermin Teyze'nin olmadığı bir yer.
Bu son madde başvuru motivasyonumu ciddi şekilde artırdı.
Telefonum titredi.
Ece.
**Ece:** Ne yapıyorsun?
**Devrim:** Almanya'ya taşınıyorum.
Üç saniye sonra telefon çaldı.
Açtım.
"GERÇEKTEN Mİ?"
Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.
"Bağırma."
"Ne Almanya'sı?"
"Altı aylık araştırma programı."
"Başvurdun mu?"
"Hayır."
"Devrim."
"Ne?"
"Niye bana taşınıyorum yazıyorsun o zaman?"
"İlgi çekmek istedim."
"Gerizekâlı."
Güldüm.
Programı anlattım.
Ece hiç düşünmeden:
"Başvur."
dedi.
"Herkes niye bunu söylüyor?"
"Çünkü istiyorsun."
"Altı ay."
"Altı ay ne?"
"Uzun."
"Devrim, yirmi altı yıldır aynı mahalledesin."
"Ne olmuş?"
"Biraz dünyayı gör."
"Mahallemize laf etme."
"Mahallende şu an ne oluyor?"
Bir an sustum.
Sonra aşağıdan Nermin Teyze'nin sesi geldi.
"SEVİL, FOTOĞRAFI ALTAY'A SEN GÖSTER!"
Ece telefonda sustu.
Ben de sustum.
Sonra Ece:
"Bu ne?"
dedi.
Derin bir nefes aldım.
"Altay'a kız buluyoruz."
Telefonun öbür ucunda çığlık gibi bir kahkaha patladı.
"NE?"
"Nermin Teyze kuzeninin kızını Altay'a ayarlıyor."
"İdil'e ne oldu?"
"Ben nereden bileyim Ece?"
"Sen takip etmiyor musun?"
"Hayır!"
"Tamam, tamam."
Aşağıdan kapı zili çaldı.
Ardından annemin:
"Devrim, kapıya bakar mısın?"
sesi geldi.
"Anne yukarıdayım!"
"Benim elim ıslak!"
Nermin Teyze oradaydı.
Doruk oradaydı.
Babam gelmişti.
Ama kapıyı ben açmalıydım.
İşte bu evde adalet yoktu.
Ece'ye:
"Sonra ararım."
dedim.
"Kim geldi?"
"Bilmem."
"Altay'sa haber ver."
"Ece!"
Telefonu kapattım.
***
Merdivenlerden indim.
Kapı zili tekrar çaldı.
"Geliyorum!"
Kapıyı açtım.
Altay.
Elinde bir dosya çantası vardı.
Üzerinde koyu renk pantolon, açık mavi gömlek ve siyah mont vardı.
Yüzünde günün yorgunluğu belli oluyordu.
Beni görünce:
"Niye beş dakikada açtın?"
dedi.
Kapının kenarına yaslandım.
"Ben üçüncü kattaydım."
"Evde beş kişi var."
"Ben de bunu sorguluyorum."
Ayakkabılarını çıkardı.
"Annen Doruk burada dedi."
"Burada."
Bir adım içeri girdi.
Sonra durdum.
O da durdu.
Çünkü aklıma içeride onu bekleyen şey geldi.
Altay kaşlarını çattı.
"Ne?"
"Hiç."
"Niye öyle bakıyorsun?"
"Nasıl?"
"Bir şey biliyorsun."
"Ben çok şey biliyorum."
"Devrim."
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Hoş geldin."
Yanından geçtim.
Arkamdan:
"Bu kız kesin bir şey yaptı."
diye söylendiğini duydum.
Ben yapmamıştım.
Bu kez gerçekten masumdum.
***
Altay salona girdiğinde Nermin Teyze'nin yüzündeki ifadeyi gördüm.
Kadın resmen hedef tespit etmişti.
Ben salonun kapısında kaldım.
Doruk koltukta telefonuyla oynuyordu.
Babam televizyondaydı.
Annem mutfaktan çay getiriyordu.
Altay:
"İyi akşamlar."
dedi.
Nermin Teyze normalden iki ton daha neşeli:
"Altay oğlum!"
dedi.
Altay durdu.
Bana baktı.
Ben yüzümü çevirdim.
Gülmemeliydim.
"Nasılsın Nermin Teyze?"
"İyiyim oğlum. Sen nasılsın?"
"İyiyim."
"İşler?"
"Yoğun."
"Büro?"
"İyi."
"Sağlık?"
"İyi."
"Yaş kaç oldu?"
Doruk öksürük numarasıyla gülüşünü sakladı.
Ben kapının kenarına tutundum.
Altay'ın kaşları hafifçe çatıldı.
"Otuz iki."
Nermin Teyze başını salladı.
"Gelmiş."
Altay:
"Nereye?"
dedi.
Ben artık dayanamıyordum.
Arkamı dönüp mutfağa gittim.
Kahkaha atarsam Nermin Teyze beni öldürebilirdi.
Mutfakta tezgâha tutunup sessizce gülerken Doruk yanıma geldi.
"Başlıyor."
diye fısıldadı.
"Sus."
"Birazdan fotoğraf çıkar."
"Bahse girelim mi?"
"Beş dakika."
"Ben üç diyorum."
Salondan Nermin Teyze'nin sesi geldi.
"Benim bir kuzenin kızı var."
Doruk'la birbirimize baktık.
"Otuz saniye."
dedim.
İkimiz de gülmeye başladık.
Sonra Altay'ın sesi geldi.
"Nermin Teyze..."
Kadın devam etti.
"Diş hekimi."
Doruk kulağıma eğildi.
"Mesleği öne sürdü."
"Sus."
"Muayenehanesi de var."
Ben ağzımı kapattım.
Altay:
"Çok güzel."
dedi.
Nermin Teyze:
"Fotoğrafını göstereyim."
Doruk duvara yaslandı.
"Kaçamaz."
Ben:
"Camdan atlar."
dedim.
"Birinci kat."
"Hayatta kalır."
Tam o sırada Altay mutfak kapısında belirdi.
İkimiz de sustuk.
Altay bize baktı.
"Çok eğleniyorsunuz."
Doruk ciddi bir yüz yaptı.
"Ne oldu?"
Altay ona baktı.
"Sen bilmiyor muydun?"
"Hayır."
Yalancı.
Altay bana döndü.
"Sen?"
Başımı iki yana salladım.
"Ben de az önce öğrendim."
Bu teknik olarak yalandı.
Ama sabah öğrenmemiştim.
Bugün öğrenmiştim.
Altay gözlerini kıstı.
"İkinizin de yüzü güven vermiyor."
Salondan Nermin Teyze seslendi.
"Altay oğlum, gel bak!"
Altay gözlerini kapattı.
Doruk omzuna dokundu.
"Geçmiş olsun."
Altay ona baktı.
"Senin yüzünden bu eve geliyorum."
Doruk:
"Ben çağırmadım."
dedi.
Mutfaktan annemin sesi geldi.
"Ben çağırdım."
Altay tavana baktı.
Ben yine gülmeye başladım.
Sonra bana döndü.
"Sen niye gülüyorsun?"
"Komik."
"Çok komik."
"Biraz."
Nermin Teyze tekrar seslendi.
"ALTAY!"
Altay derin bir nefes aldı.
"Ben duruşmada bu kadar gerilmiyorum."
Sonra salona döndü.
Doruk'la ben arkasından baktık.
Doruk:
"Kızı beğenir mi?"
diye sordu.
Ona döndüm.
"Sen az önce beğenmez dedin."
"Belki beğenir."
"Bana ne?"
Doruk yüzüme baktı.
"Neden sinirlendin?"
"Sinirlenmedim."
"Sesin yükseldi."
"Çünkü sen saçmalıyorsun."
"Tamam."
"Ne tamam?"
"Hiç."
O "hiç"i sevmedim.
Ama cevap vermedim.
***
On dakika sonra Nermin Teyze gitti.
Gitmeden önce Altay'ın telefon numarasını istemeye çalıştı.
Altay:
"Doruk'ta var."
diyerek topu Doruk'a attı.
Doruk:
"Ben vermem."
dedi.
Nermin Teyze:
"Niye?"
diye sorunca:
"KVKK."
dedi.
Hayatımda Doruk'un ağzından çıkan en mantıklı hukuk terimi buydu.
Altay o kadar güldü ki suyu boğazına kaçtı.
Nermin Teyze giderken:
"Ben Sevil'le konuşurum."
dedi.
Bu tehdit miydi bilmiyordum.
Ama Altay'ın yüzüne bakılırsa öyle algılamıştı.
Kapı kapanınca salonda birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra babam:
"Kız güzel miydi?"
diye sordu.
Hepimiz ona döndük.
Babam omuz silkti.
"Merak ettim."
Doruk kahkahayı patlattı.
Altay koltuğa oturdu.
"Ben bir daha buraya gelmeyeceğim."
Annem mutfaktan:
"Yarın börek yapacağım."
dedi.
Altay hiç düşünmeden:
"Ne böreği?"
Hepimiz sustuk.
Altay yüzümüze baktı.
Sonra kendi hatasını fark etti.
"Tamam."
Ben gülmekten koltuğa oturdum.
"Senin hiç iraden yok."
Altay bana baktı.
"Sen konuşma."
"Neden?"
"Bütün gün eğlendin."
"Ben bir şey yapmadım."
"Fotoğrafı gördün mü?"
Bir an durdum.
"Belki."
"Nasıl?"
"Nermin Teyze gösterdi."
Altay başını iki yana salladı.
"Mahalle manyak."
Babam:
"Biz de o mahalledeyiz."
dedi.
Altay:
"Hakan Amca, sizi ayrı tutuyorum."
Babam memnuniyetle başını salladı.
"İyi."
Doruk:
"Beni?"
Altay ona baktı.
"Seni özellikle dâhil ediyorum."
***
Gece ilerledi.
Nermin Teyze konusu kapandı.
Babam uyumaya gitti.
Annem mutfağı topladı.
Altay'la Doruk salonda bir dosya hakkında konuşmaya başladılar.
Ben yukarı çıktım.
Almanya programı hâlâ bilgisayarımda açıktı.
Sandalyeye oturdum.
Ekrana baktım.
Biraz önceki kahkahalar aşağıdan hâlâ geliyordu.
Ev sıcaktı.
Tanıdıktı.
Her şey yerli yerindeydi.
Masam.
Kitaplarım.
Koridordaki gıcırtılı tahta.
Annemin mutfakta tabakları gereğinden sesli yerleştirmesi.
Doruk'un aşağıdan gelen kahkahası.
Mahallenin dışarıdaki uğultusu.
Bütün hayatım burada gibiydi.
Sonra ekrandaki kelimeye baktım.
**Almanya.**
Altı ay.
İlk defa bunun sadece akademik bir fırsat olmadığını düşündüm.
Gitmek, biraz da bütün bunlardan uzaklaşmak demekti.
Belki büyümek böyle bir şeydi.
Sevdiğiniz yerlerden nefret ettiğiniz için değil...
Onları sevmenize rağmen gidebilmek.
***
Gece yarısına doğru su almak için aşağı indim.
Ev sessizleşmişti.
Altay gitmişti.
Annemle babam yatmıştı.
Salondaki televizyon kapanmıştı.
Mutfakta ışık yanıyordu.
Doruk masada oturmuş tost yiyordu.
Saat gece on ikiydi.
"Sen ciddi misin?"
Başını kaldırdı.
"Ne?"
"Akşam yemek yedin."
"Acıktım."
Buzdolabından su aldım.
"Bir gün metabolizman senden intikam alacak."
"Benim metabolizmam beni seviyor."
Karşısındaki sandalyeye oturdum.
Bir süre sessizce tostunu yedi.
Sonra bana baktı.
"Senin bir şeyin var."
"Yok."
"Var."
"Nereden anladın?"
"Abinim."
"Bu sana doğaüstü güç vermiyor."
"Veriyor."
Su şişesini masaya bıraktım.
Bir an tereddüt ettim.
Sonra:
"Almanya'da bir program var."
dedim.
Doruk çiğnemeyi bıraktı.
"Ne programı?"
"Üniversite."
"Ne kadar?"
"Altı ay."
Yüzündeki ifade değişmedi.
"Sen mi gideceksin?"
"Başvurursam."
"Başvuracak mısın?"
"Bilmiyorum."
Bir süre sustu.
Sonra tostundan bir ısırık daha aldı.
"Git."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Bu kadar mı?"
"Ne diyeyim?"
"Bilmem."
"İyi bir şey mi?"
"Evet."
"İstiyor musun?"
"Evet."
"Git o zaman."
Ona baktım.
"Hiç üzülmeyecek misin?"
Doruk anında:
"Hayır."
dedi.
"Pislik."
"Altı ay kafa dinlerim."
Peçeteyi yüzüne fırlattım.
Güldü.
"Gerçekten."
"Ne?"
"Git."
Bu kez sesi daha sakindi.
"Sonra keşke dersin."
Önümdeki su şişesiyle oynadım.
"Annem ne der?"
"İlk üç gün ağlar."
"Üç gün?"
"Belki dört."
Güldüm.
"Babam?"
"'Git kızım' der."
"Sen?"
Doruk omuz silkti.
"Ben odanı alırım."
"Benim odamı niye alıyorsun?"
"Boş kalacak."
"Altı aylığına gidiyorum, evden taşınmıyorum."
"Belli olmaz."
"Elini sürme odama."
"Bilgisayarını da kullanırım."
"Öldürürüm."
Güldü.
Sonra bir süre sessiz kaldık.
Doruk tostunun son lokmasını yedi.
Tabağı kenara itti.
Ben kalkacakken:
"Ev sessiz olur ama."
dedi.
Durup ona baktım.
Doruk masadaki kırıntılarla oynuyordu.
"Ne?"
"Sen gidersen."
Bir şey söylemedim.
Başını kaldırmadan devam etti.
"Annem seni arar durur. Babam görüntülü konuşmayı beceremez. Ben de bunlarla uğraşırım."
Gülümsedim.
"Yani beni özlemezsin."
"Yok."
"Tabii."
"Rahat ederim."
"Hı hı."
"Çok."
"Anladım."
Ayağa kalktım.
Yanından geçerken saçını karıştırdım.
Elimi itti.
"Git."
Kapıya doğru yürüdüm.
Arkamdan sesi geldi.
"Devrim."
Döndüm.
"Ne?"
Bu kez bana baktı.
"Başvur."
Bir saniye sustum.
Sonra başımı salladım.
"Tamam."
Yukarı çıktım.
***
O gece yatağa girmeden önce başvuru sayfasını bir kez daha açtım.
Formun en üstünde bir buton vardı.
**Başvuruya Başla.**
Fareyi üzerine getirdim.
Duraksadım.
Sonra tıkladım.
Ekranda yeni sayfa açıldı.
Ad.
Soyad.
Doğum tarihi.
Üniversite.
Bölüm.
Basit şeyler.
Doldurmaya başladım.
Alt katta herkes uyuyordu.
Sokak sessizdi.
Nermin Teyze muhtemelen Altay için ikinci adayını düşünüyordu.
Doruk benim odamı işgal etmenin planlarını yapıyordu.
Annem yarınki böreğin iç harcını kafasında hazırlıyordu.
Altay ise büyük ihtimalle kendi evinde, bugün tanıştırılmaya çalışıldığı diş hekiminden tamamen habersiz şekilde dosya okuyordu.
Ben ise ilk kez mahallemden gerçekten uzaklaşabileceğim bir şeyin ilk satırına adımı yazıyordum.
Garip olan şuydu:
Heyecanlıydım.
Korkuyordum.
Ama mutluydum da.
Belki insan büyüdüğünü böyle anlıyordu.
Bir zamanlar bütün dünyanız birkaç sokaktan ibaretken...
Bir gün önünüze başka bir ülkenin adı çıkıyordu.
Ve siz ilk kez gerçekten gitmeyi düşünüyordunuz.
Formun sonuna gelmedim.
O gece başvuruyu göndermedim.
Ama kaydettim.
Bilgisayarımı kapatmadan önce ekranda küçük bir yazı belirdi:
**Taslağınız kaydedildi.**
Gülümsedim.
Henüz hiçbir yere gitmiyordum.
Henüz hiçbir şey değişmemişti.
Ama bazı değişiklikler böyle başlıyordu zaten.
Bir bavulla değil.
Bir uçak biletiyle değil.
Bir vedayla hiç değil.
Bazen sadece...
**“Başvuruya Başla”**
yazan küçücük bir butona basarak.
Ve o gece ben ilk kez bastım.
Bölüm etkileşimi
