Biz Büyürken kitap kapağı

20. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 20 — BENİM SEVGİLİM

Almanya’ya gitmeme on gün kalmıştı.

On günün insan hayatında ne kadar kısa bir süre olduğunu o sabah annemin valizimin üzerine oturarak fermuarını kapatmaya çalışmasını izlerken anladım.

“Anne.”

“Bir dakika.”

“Anne, kalk.”

“Oluyor.”

“Olmuyor.”

“Sen çek.”

“Neyi çekeyim?”

“Fermuarı.”

“Patlayacak.”

“Patlamaz.”

“Bu valiz fizik kurallarına tabi.”

Annem başını kaldırıp bana baktı.

“Sen mühendis değil misin?”

“Evet.”

“Çöz.”

Hayatım boyunca aldığım eğitimin beni getirdiği nokta buydu.

Annem valizin üzerine oturuyordu.

Ben fermuar çekiyordum.

İçeride tarhana vardı.

“Bunu çıkarırsak kapanır.”

dedim.

Annem yüzünü buruşturdu.

“Neyi?”

“Tarhanayı.”

“Başka bir şey çıkar.”

“Ne?”

“Kazağı.”

“ALMANYA’YA GİDİYORUM.”

“E?”

“SOĞUK.”

“Orada kalorifer yok mu?”

Kapıda babam belirdi.

Elinde çay.

Bize baktı.

Valize baktı.

Annemin valizin üzerindeki hâline baktı.

“Ben karışmayayım.”

dedi.

“Baba yardım et.”

“Annenin tarafındayım.”

“Daha ne olduğunu bilmiyorsun.”

“Bilmem gerekmiyor.”

“Baba.”

“Evlilik böyle bir şey kızım.”

Annem memnuniyetle başını salladı.

Babam odadan çıktı.

İhanet bazen insanın kendi ailesinden geliyordu.

Telefonum titredi.

Altay.

Ekrana baktım.

**Altay:** Akşam müsait misin?

Gülümsedim.

Annem hemen fark etti.

“Kim?”

Telefonu kapattım.

“Kim ne?”

“Mesaj atan.”

“İnsan.”

“Onu anladım.”

“İyi.”

“Kim?”

“Anne, valiz.”

Annem bana baktı.

Ben valize baktım.

Annem tekrar bana baktı.

Sonra hiçbir şey söylemeden valizin üzerinden kalktı.

Bu kadının son zamanlarda susması, konuşmasından daha tehlikeliydi.

Telefonumu açtım.

**Ben:** Kaçta?

**Altay:** Yedi?

**Ben:** Nerede?

Bu kez cevap biraz geç geldi.

**Altay:** Seni alırım.

**Ben:** Bu soruma cevap değildi.

**Altay:** Farkındayım.

**Ben:** Avukat.

**Altay:** Bilim insanı.

**Ben:** Nereye gidiyoruz?

**Altay:** Akşam öğrenirsin.

Kaşlarımı çattım.

Altay sürpriz yapan bir insan değildi.

En azından benim bildiğim Altay değildi.

Fakat son birkaç haftadır “benim bildiğim Altay” kategorisi ciddi biçimde güvenilirliğini kaybetmişti.

***

Akşam yediyi üç dakika geçe kapının önündeydi.

Bunu biliyordum çünkü saat yedide mesaj atmıştı.

**Geldim.**

Ben de:

**Üç dakika.**

yazmıştım.

Cevabı:

**Yalan.**

olmuştu.

Haklıydı.

Yedi dakika sonra aşağı indim.

Arabaya bindiğimde bana baktı.

“Üç dakika.”

“Kadınların zaman algısı farklı.”

“Bilimsel mi?”

“Kesinlikle.”

“Kaynak?”

“Kendim.”

Emniyet kemerimi taktım.

“Güvenilmez.”

“Sen nereye gidiyoruz onu söyle.”

Arabayı hareket ettirdi.

“Yemek.”

“Bunu tahmin ettim.”

“Güzel.”

“Nerede?”

“Biraz sabret.”

“Beni kaçırıyor musun?”

“On gün sonra kendi isteğinle başka ülkeye gidiyorsun. Seni kaçırmanın verimli bir yatırım olduğunu düşünmüyorum.”

“Romantizm.”

“Rica ederim.”

Camdan dışarı baktım.

İstanbul akşam trafiği her zamanki gibi insanın yaşama sevincini test ediyordu. Bir süre Doruk’tan, Aslı’dan, üniversiteden, Altay’ın o günkü duruşmasından konuştuk. Sonra konuşmadık.

Ama sessizlik artık eskisi gibi değildi.

Altay’ın yanında sessiz kalmak yıllardır rahattı.

Şimdi rahatlığın içine başka bir şey karışmıştı.

Elini vitesin yanından çekip benim elimin üzerine koyduğunda şaşırmadım.

Parmaklarımı çevirdim.

Elini tuttum.

Altay yola bakmaya devam etti.

Ben de camdan dışarı.

Bu kadar küçük bir hareketin insanın içine bu kadar büyük yerleşmesi mantıksızdı.

Ama son zamanlarda mantıkla ilişkim zaten sallantıdaydı.

***

Beni Boğaz’a bakan küçük bir restorana götürdü.

Gösterişli değildi.

Sessizdi.

Masanın üzerindeki mumları görünce oturmadan önce Altay’a baktım.

“Ne?”

dedi.

“Bir şey mi yaptın?”

“Yemek yiyeceğiz.”

“Burada mum var.”

“Restoran koymuş.”

“Sen mi istedin?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Devrim, restoranı ben işletmiyorum.”

Oturdum.

“Şüpheli.”

“Seninle dışarı çıkmak çok yorucu.”

“Daha gitmedim.”

Bu cümleyi söyledikten sonra ikimiz de bir an sustuk.

Daha gitmedim.

On gün.

Garson geldi.

Sipariş verdik.

Konu değişti.

Ama masanın üzerinde görünmeyen bir geri sayım cihazı varmış gibi hissediyordum.

Bir ara Altay:

“Konaklamadaki diğer iki kişinin bilgisi geldi mi?”

diye sordu.

“Geldi.”

Bakışları bana döndü.

Gülümsedim.

“Bir kadın, bir erkek.”

Yüzünde hiçbir şey değişmedi.

“Tamam.”

“Bu kadar mı?”

“Ne diyeyim?”

“Bilmiyorum.”

“Kadının adı?”

Şaşırdım.

“Sofia.”

“Erkeğin?”

“Jonas.”

Başını salladı.

“Tamam.”

“Jonas’ı özellikle sormayacak mısın?”

“Az önce sordum.”

“Hayır. Şey olarak.”

“Ne olarak?”

“Kıskanç erkek.”

Altay su bardağını aldı.

“Devrim.”

“Hı?”

“Altı ay boyunca aynı binada gördüğün her erkek için bana rapor vermeyeceksin.”

Biraz utandım.

“Şaka yapıyordum.”

“Biliyorum.”

“Biraz kıskanabilirsin ama.”

Suyu içerken gözlerini bana çevirdi.

“Bunu neden istiyorsun?”

“Bilmiyorum.”

“Bence biliyorsun.”

“Psikolojik analiz yapma.”

“Avukatım.”

“Psikolog değilsin.”

“Doğru.”

Bardağı bıraktı.

Sonra son derece sakin:

“Merak ederim.”

dedi.

“Neyi?”

“Kimlerle vakit geçirdiğini.”

“E?”

“Bazen kıskanırım muhtemelen.”

Gülümsememi durduramadım.

“Ama?”

“Aması yok.”

“Yasaklamayacak mısın?”

Altay kaşlarını kaldırdı.

“Ne haddime?”

İşte bu yüzden gülümsemem büyüdü.

“İyi cevap.”

“Sınav mıydı?”

“Belki.”

“Geçtim mi?”

“Şimdilik.”

“Almanya’dan dönünce sonuç açıklanır mı?”

“Performansına bağlı.”

Başını salladı.

“Zor kadın.”

“Daha erken.”

“Ne için?”

“Bunu öğrenmen için.”

Güldü.

***

Yemekten sonra yürüdük.

Hava serindi.

Boğaz’dan gelen rüzgâr saçlarımı yüzüme vuruyordu. Altay bir ara eliyle saçımı yana aldı.

Eskiden olsa bütün sistemim çökerdi.

Şimdi yalnızca ona baktım.

“Ne?”

dedi.

“Hiç.”

“Benden çalıyorsun.”

“Ne?”

“Cümlelerimi.”

“Kanıtla.”

“Avukatım.”

“Yeter.”

Bir süre daha yürüdük.

Sonra Altay durdu.

Ben iki adım ilerledikten sonra fark edip döndüm.

“Ne oldu?”

Elini ceketinin cebine attı.

Bir an gerçekten ne yaptığını anlamadım.

Sonra küçük, koyu renk bir kutu çıkardı.

Kutuyu görünce durdum.

“Bu ne?”

“Bomba.”

“Altay.”

Bana uzattı.

“Al.”

“Ne bu?”

“Devrim.”

“Açmadan önce bilmek istiyorum.”

“Öyle çalışmıyor.”

Kutuyu aldım.

Küçüktü.

Fazla küçük.

“Altay.”

“Hı?”

“Bu yüzük kutusu değil, değil mi?”

İlk kez gerçekten afalladı.

Sonra yüzüme baktı.

“Hayır.”

Rahat bir nefes verdim.

“Tamam.”

“Bu kadar mı korktun?”

“On gün sonra Almanya’ya gidiyorum, sen bir anda Boğaz’da cebinden kutu çıkarıyorsun. İnsan korkar.”

“Ben de şimdi korktum.”

Güldüm.

Kutuyu açtım.

İçinde ince, sade bir kolye vardı.

Küçük bir yıldız.

Gösterişli değildi.

Tam tersine o kadar sadeydi ki birkaç saniye yalnızca baktım.

“Altay...”

“Beğenmedin mi?”

“Beğendim.”

Parmağımla ucuna dokundum.

“Çok beğendim.”

Başımı kaldırdım.

“Niye?”

“Ne niye?”

“Niye aldın?”

Bir an sustu.

Sonra:

“Sevgilime bir şey almak istedim.”

Beynim durdu.

Gerçekten.

Birkaç saniye boyunca Boğaz’ın sesi, arabalar, insanlar, her şey arka plana gitti.

“Kime?”

Altay yüzüme baktı.

“Sana.”

“Ben ne zaman sevgilin oldum?”

“Olmadın.”

“Az önce—”

“Olmanı istiyorum.”

Sustum.

Altay’ın yüzünde şaka yoktu.

Kaçış yoktu.

Bakışını kaçırmadı.

“Benimle sevgili olur musun?”

Bütün romantik komedilerde bu soruya insanlar neden anında cevap veriyordu bilmiyordum.

Benim beynim aynı anda on sekiz farklı dosya açtı.

Altay.

Almanya.

On gün.

Altı ay.

Doruk.

Ailem.

Yirmi yıl.

Uludağ.

Öpüşmelerimiz.

Dün gece.

Erken.

Kolye.

Yıldız.

“On gün sonra gidiyorum.”

dedim.

Altay’ın yüzünde çok hafif bir ifade oluştu.

“Takvim kullanıyorum Devrim.”

“Altı ay.”

“Onu da biliyorum.”

“Bunu gerçekten şimdi mi yapmak istiyorsun?”

“Evet.”

Hiç düşünmeden söyledi.

“Niye?”

Bu kez birkaç saniye sustu.

“Çünkü on gün sonra gidiyor olman, bugün istediğim şeyi değiştirmiyor.”

Kalbim sıkıştı.

“Uzak mesafe olacak.”

“Evet.”

“Zor olabilir.”

“Olabilir.”

“Her gün konuşamayabiliriz.”

“Bunu konuştuk.”

“Ben çok çalışacağım.”

“Umarım.”

“Senin de işin var.”

“Var.”

Kaşlarımı çattım.

“Ben neden seni vazgeçirmeye çalışıyorum?”

Altay’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Bilmiyorum.”

Bir adım yaklaştı.

“Ben vazgeçmiyorum.”

Bir süre ona baktım.

Sonra elimdeki kutuya.

Sonra tekrar ona.

“Tamam.”

Altay kaşını kaldırdı.

“Öyle tamam deme.”

Gülmeye başladım.

“Sen de mi?”

“Evet.”

Derin bir nefes aldım.

“Evet.”

Bekledi.

“Ne evet?”

“Şımarma.”

“Netlik istiyorum.”

“Meslek hastalığı mı?”

“Bu sefer değil.”

Gülümsedim.

“Evet Altay.”

Bir an durdum.

“Sevgilin olurum.”

İnsan bazı cümleleri söyledikten sonra dünyanın değişmesini bekliyor.

Dünya değişmedi.

Boğaz aynıydı.

Arabalar geçmeye devam etti.

Rüzgâr hâlâ soğuktu.

Ama Altay bana öyle bir baktı ki...

Belki de dünyanın değişmesine gerek yoktu.

Kutuyu elimden aldı.

“Takayım mı?”

Arkamı döndüm.

Saçlarımı topladım.

Parmakları enseme değdiği anda aklıma aylar önce doğum günümde dolaşan kolyem geldi.

Altay arkamda durmuştu.

Parmakları enseme değmişti.

Ben neden nefesimin değiştiğini anlamamıştım.

Şimdi anlıyordum.

Kolyenin klipsini kapattı.

Parmakları bir an ensemde kaldı.

Sonra saçlarımı omzuma bıraktı.

Döndüm.

“Nasıl?”

Altay baktı.

“Güzel.”

Kolye ucunu tuttum.

“Kolye mi?”

Bakışları yüzümde kaldı.

“Sen.”

Bekledim.

Düzeltmesini.

**Sende güzel durdu** demesini.

Demedi.

İçimde bir şey eridi.

“Niye yıldız?”

“Beğendim.”

“Yalan.”

“Değil.”

“Altay.”

Bir süre sustu.

Sonra yıldızın ucuna parmağıyla hafifçe dokundu.

“Nereye gidersen git bulabilesin diye.”

“Neyi?”

“Yolunu.”

Boğazım düğümlendi.

“Çok romantik bir şey söyledin.”

Yüzü hemen normale döndü.

“Kimseye anlatma.”

Güldüm.

“Özellikle Kerem’e anlatacağım.”

“Kolye geri.”

“Artık benim.”

“Pişman oldum.”

“Geç.”

Yakasından tutup kendime doğru çektim.

Bu kez onu ben öptüm.

Sevgilimi.

Kelimeyi içimden geçirince bile tuhaf geldi.

**Sevgilim.**

Altay Karahan benim sevgilimdi.

Hayat gerçekten kontrolden çıkmıştı.

Ve ben bundan hiç rahatsız değildim.

***

Arabada eve dönerken kolyenin ucuna yaklaşık on yedi kez dokundum.

Altay on sekizincide:

“Orada.”

dedi.

“Nerede?”

“Kolye.”

“Biliyorum.”

“Kontrol ediyorsun.”

“Düşmüş mü diye.”

“Üç dakikada bir mi?”

“Güvenlik.”

“Bilimsel?”

“Kesinlikle.”

Bir süre sonra:

“Doruk’a söylemem lazım.”

dedi.

Elim kolyede kaldı.

“Ne?”

“Doruk’a.”

“Niye hemen?”

“Çünkü öğrenmesi lazım.”

“Beraber söyleriz.”

Altay yola baktı.

“Önce ben konuşayım.”

“Hayır.”

“Devrim.”

“Hayır. Benim ilişkim de bu.”

“Biliyorum.”

“E o zaman?”

“Doruk benim yirmi beş yıllık arkadaşım.”

“Ben de kardeşiyim.”

“Bu yüzden önce benimle kavga etsin.”

Güldüm.

“Niye kavga etsin?”

Altay cevap vermedi.

Gülüşüm biraz azaldı.

“Altay.”

“Hı?”

“Doruk gerçekten sorun çıkarır mı?”

“Bilmiyorum.”

“Geçen gün sana benim abim gibisin dedi.”

“Hatırlatma.”

İstemeden güldüm.

“Altay Abi.”

“Devrim.”

“Efendim abi?”

Kırmızı ışıkta durduk.

Bana döndü.

“Akıllanmadın.”

“Hayır.”

“Belli.”

Gülüyordum.

O sırada bunun birkaç gün sonra hiç komik gelmeyeceğini bilmiyordum.

***

Ertesi gün üniversitede öğleden sonra laboratuvardaydım.

Hayatımın ilk resmi sevgililik gününü spektrometre çıktılarıyla geçiriyordum.

Romantizm seviyesi gerçekten yüksekti.

Baran yan masada bir şeyler hesaplıyordu.

Aslı o gün Doruk’un ofisine uğrayacağını söylemişti.

Telefonum titredi.

Altay’dan mesaj bekleyerek baktım.

Aslı.

Arıyordu.

Açtım.

“Efendim?”

“Devrim.”

Sesini duyduğum anda doğruldum.

“Aslı?”

“Sen neredesin?”

“Üniversitedeyim. Ne oldu?”

“Şey...”

“Aslı.”

Arka plandan sert bir ses geldi.

Bir şey devrildi.

Sonra Kerem’in sesini duydum.

“DORUK YETER!”

Ayağa kalktım.

“Aslı.”

“Tamam, panik yapma.”

“Panik yapma diye başladığın hiçbir cümle iyi bitmedi. Ne oluyor?”

Bir saniye sustu.

Sonra:

“Doruk’la Altay kavga ediyor.”

Beynim cümleyi kabul etmedi.

“Ne?”

“Devrim—”

“Ne demek kavga ediyor?”

“Bildiğin kavga.”

“NE DEMEK BİLDİĞİN KAVGA?”

Baran başını kaldırdı.

Çantamı aldım.

“Sen neredesin?”

Aslı adresi söyledi.

Doruk’un ofisi.

Telefonu kapatmadan koşmaya başladım.

“Ne oldu?”

diye bağırdı Baran arkamdan.

“İKİ TANE GERİZEKÂLI!”

dedim.

Bu açıklama yeterliydi.

***

Oraya nasıl gittiğimi tam hatırlamıyorum.

Hatırladığım tek şey, Doruk’u yaklaşık on iki kez aradığım.

Açmadı.

Altay’ı aradım.

O da açmadı.

Aslı’ya mesaj attım.

**Ayırın şunları.**

Cevap:

**ÇALIŞIYORUZ.**

Çoğul.

Bu daha da kötüydü.

Doruk’un ofisinin kapısını açtığımda ilk gördüğüm şey yerdeki sandalye oldu.

İkinci gördüğüm şey Kerem’di.

Ceketini çıkarmış, Altay’ın bir kolundan tutuyordu.

Üçüncü gördüğüm şey Aslı’ydı.

Doruk’un önünde durmuştu.

Ve dördüncü...

Altay’ın kaşının kenarında kan vardı.

Doruk’un dudağı patlamıştı.

Bir saniye boyunca kimse beni fark etmedi.

Doruk:

“BIRAK ASLI.”

diye bağırdı.

Aslı:

“BIRAKMIYORUM!”

Altay Kerem’in elinden kurtulmaya çalıştı.

“Kerem bırak.”

“Bırakırsam birbirinizi öldüreceksiniz.”

“Öldürmeyeceğim.”

Doruk:

“Gelsin!”

Altay’ın yüzü değişti.

“Ben buradayım.”

“İKİNİZ DE GERİZEKÂLI MISINIZ?”

Sesim odada yankılandı.

Herkes sustu.

Doruk bana baktı.

Yüzündeki ifade öfkeliydi.

“Sen niye geldin?”

Bir an ağzım açık kaldı.

“Sen ciddi misin?”

“Aslı niye aradın?”

Aslı:

“Çünkü birbirinizi dövüyorsunuz!”

“Ben hallederdim.”

“Çok güzel halletmişsin.”

dedim.

Altay’a baktım.

Kaşı kanıyordu.

Dudak kenarı kızarmıştı.

Sonra Doruk’a baktım.

Onun da hâli farklı değildi.

“Ne yaptınız?”

Kimse cevap vermedi.

“NE YAPTINIZ?”

Doruk eliyle yüzünü sildi.

“Dev, sen eve git.”

Sessizlik.

Gerçekten birkaç saniye ne dediğini anlayamadım.

“Ne?”

“Şimdi değil. Eve git. Sonra konuşacağız.”

Yavaşça çantamı yere bıraktım.

“Bir daha söyle.”

“Devrim—”

“Bir daha bana eve git de.”

Aslı gözlerini kapattı.

Doruk sinirle nefes verdi.

“Şu an seninle tartışmak istemiyorum.”

“Ne güzel. Ben istiyorum.”

“Bu bizim aramızda.”

Altay:

“Doruk.”

“Sen sus!”

Doruk tekrar bana döndü.

“Eve git.”

“Ben yirmi yedi yaşındayım.”

“Biliyorum!”

“Belli olmuyor.”

“Dev—”

“Ne oldu?”

Göğsüm hızla inip kalkıyordu.

“Kavga ne hakkında?”

Cevabı biliyordum.

Ama onun söylemesini istedim.

Doruk sustu.

Sonra:

“Ben bu ilişkiyi istemiyorum.”

Oda sessizleşti.

Bir an gerçekten güleceğimi sandım.

“Sen...”

Başımı hafifçe yana eğdim.

“Sen bu ilişkiyi istemiyorsun.”

“Evet.”

“Tamam.”

Doruk’un yüzündeki gerilim çok az gevşedi.

Sonra:

“Neyse ki sevgilisi sen değilsin.”

dedim.

Kerem başını çevirdi.

Aslı dudağını ısırdı.

Altay’ın ağzının kenarı çok hafif oynadı.

Doruk gördü.

“Bir de gülüyor musun sen?”

Altay:

“Gülmedim.”

“GÜLDÜN.”

“Doruk şu an mesele bu mu?”

“Sen konuşma.”

“Benim hakkımda konuşuyorsun.”

“BENİM KARDEŞİMDEN BAHSEDİYORUZ.”

Altay’ın yüzü sertleşti.

“Biliyorum.”

“Bilmiyorsun!”

“Yirmi yıldır tanıyorum!”

Doruk bir adım attı.

Aslı önüne geçti.

“O ZAMAN DAHA KÖTÜ!”

Altay sustu.

Doruk’un sesi bu kez daha düşüktü ama daha ağırdı.

“Sen onun çocukluğunu gördün.”

İçimde bir şey sıkıştı.

Altay’ın çenesi gerildi.

“Çocukluğundaki Devrim’le birlikte değilim.”

“Benim için fark etmiyor.”

Altay’ın sesi sertleşti.

“Benim için ediyor.”

Doruk Aslı’nın yanından sıyrıldı.

“Sen benim yüzüme baka baka—”

“Ne yaptım Doruk?”

“Gizli gizli kardeşimle—”

Altay bir anda öne çıktı.

Kerem tekrar kolunu tuttu.

“Cümleni düzgün kur.”

Doruk güldü.

Ama komik değildi.

“Ne olacak?”

“Devrim hakkında konuşurken düzgün konuş.”

“Şimdi bir de onu benden mi koruyorsun?”

“Senden değil. Kullandığın dilden.”

Doruk’un yüzü iyice kızardı.

“Sen benim ailemdendin.”

İşte o cümlede herkes sustu.

Altay bile.

Doruk devam etti.

“Babam seni oğlum diye gördü. Annem seni kendi çocuğu gibi evine aldı. Ben seni kardeşim bildim.”

Altay’ın sesi bu kez daha sakindi.

“Bunların hiçbirini inkâr etmiyorum.”

“Sonra benim kardeşimle sevgili olduğunu gelip bana söylüyorsun.”

“Evet.”

“Bir de benden bunu normal karşılamamı bekliyorsun.”

“Normal karşılamanı beklemedim.”

“Ne bekledin?”

“Dinlemeni.”

Doruk sertçe güldü.

“Dinledim.”

Altay kaşındaki kanı elinin tersiyle sildi.

“Hayır. Bağırdın.”

Doruk ona doğru hamle yaptı.

Aslı tekrar önüne geçti.

“Yeter artık!”

“Aslı karışma.”

Aslı'nın yüzü bir anda değişti.

“Bana bir daha karışma deme.”

“Aslı, şimdi—”

“Hayır. Şimdi dinleyeceksin. Devrim yirmi yedi yaşında. Senin iznine ihtiyacı yok.”

“Sen anlamıyorsun.”

“Gayet iyi anlıyorum. Kız kardeşini seviyorsun. Şu an bunu bahane edip onun adına karar veriyorsun.”

“Ben onun adına—”

“Veriyorsun!”

Doruk bana baktı.

Sonra Altay’a.

“On gün sonra gidiyor.”

Altay:

“Biliyorum.”

“Altı ay yok.”

“Biliyorum.”

“Şimdi mi aklına geldi?”

Altay’ın yüzünde bir şey değişti.

“Bunu ben seçmedim.”

“Ne demek seçmedin?”

“Ne zaman farklı görmeye başladığımı seçmedim.”

Kalbim bir an hızlandı.

Doruk:

“O zaman bekle.”

Altay sustu.

“Gitsin. Altı ayını yaşasın. Dönsün. Hâlâ aynı şeyi istiyorsanız o zaman ne yapıyorsanız yapın.”

Sinirim bir anda yükseldi.

Altay benden önce konuştu.

“Buna sen karar veremezsin.”

Doruk:

“Ben bu ilişkiye izin vermiyorum.”

Altay bu kez hiç yükseltmeden:

“Hayır.”

Doruk afalladı.

“Ne hayır?”

“Bitmedi.”

“Ben seninle konuşuyorum.”

“Ben de seninle konuşuyorum. Ama bu konuda karar verecek iki kişi var.”

Kısa bir sessizlik.

“Ve ikimiz de sen değilsin.”

Doruk’un yumruğu sıkıldı.

“Ben onun abisiyim.”

Altay’ın sesi bu kez buz gibiydi.

“Sahibi değilsin.”

Doruk bir anda üzerine yürüdü.

Kerem araya girdi.

“YETER!”

Doruk Kerem’i itti.

Altay da öne çıktı.

“Dokunma ona.”

“Ne yapacaksın?”

“Doruk.”

“NE YAPACAKSIN?”

Ben bağırdım.

“YETER!”

Ama bu kez beni dinlemediler.

Doruk Altay’ın yakasına yapıştı.

“Sen onun abisi gibiydin.”

Altay Doruk’un ellerini yakasından söktü.

“Değilim.”

“Yirmi yıldır öylesin!”

“Sen öyle gördün.”

Doruk yumruğunu kaldırdığı anda Kerem araya girmeye çalıştı.

Tam göremedim.

Bir anda her şey birbirine girdi.

Doruk.

Altay.

Kerem.

Aslı’nın bağırması.

Benim bağırmam.

Bir sandalye tekrar devrildi.

Sonra Altay’ın yumruğunun Doruk’un yüzüne geldiğini gördüm.

“ALTAY!”

Doruk sendeledi.

Bir saniye durdu.

Sonra tekrar üzerine yürüdü.

Bu kez Kerem Altay’ı geriye itti.

Aslı Doruk’un koluna asıldı.

Ben aralarına girdim.

“YETER ARTIK!”

Doruk:

“Çekil Dev.”

“ÇEKİLMİYORUM.”

“Bu adam—”

“Bu adam benim sevgilim!”

Sessizlik.

Kendi sesim bile kulağıma yabancı geldi.

Doruk bana baktı.

Altay bana baktı.

Ben de ilk kez söylediğim kelimenin ağırlığını hissettim.

Ama geri almadım.

“Altay benim sevgilim.”

dedim tekrar.

Daha sakin.

Daha net.

“Ve buna sen karar vermiyorsun.”

Doruk'un yüzü kapandı.

“Ben kabul etmiyorum.”

“O zaman etme.”

“Devrim.”

“Ne?”

“On gün sonra gidiyorsun. Ne yaptığının farkında değilsin.”

Sinirden güldüm.

“Uçak biletini ben aldım Doruk.”

“Onu demiyorum.”

“Ne diyorsun?”

“Altı ay yoksun. Sonra ne olacak?”

“Bilmiyorum!”

“İşte!”

“Ne işte?”

Sesim yükseldi.

“Bilmemem Altay’la birlikte olamayacağım anlamına mı geliyor? Ben Almanya’ya gitmekten vazgeçtim mi?”

Doruk sustu.

“Programı bıraktım mı?”

Sessizlik.

“Altay bana kal dedi mi?”

Doruk'un gözleri Altay’a kaydı.

“Dedi mi?”

“Hayır.”

“E o zaman?”

“Dev, sen anlamıyorsun.”

Bu cümle.

Hayatım boyunca birinin bana söyleyebileceği en yanlış cümlelerden biriydi.

“Ben anlamıyorum.”

“Öyle demedim.”

“Dedin.”

“Ben sadece—”

“Hayır. Sen sadece benim adıma karar veriyorsun.”

“Ben senin abinim.”

“Evet.”

Gözlerim dolmadı.

Sesim titremedi.

Sadece çok sinirliydim.

“Abimsin. Babam değilsin. Sahibim değilsin. Benim yerime karar verecek kişi hiç değilsin.”

Doruk sustu.

Odadaki sessizlik bu kez farklıydı.

Aslı kolunu bıraktı.

Doruk ona baktı.

“Gidiyoruz.”

Aslı kıpırdamadı.

“Aslı.”

“Hayır.”

Doruk'un yüzü değişti.

“Ne?”

“Sen git.”

“Aslı.”

“Şu an seninle aynı arabaya binmek istemiyorum.”

“Ciddi misin?”

“Gayet.”

Doruk bir süre ona baktı.

Sonra bana.

Sonra Altay’a.

Kapıya yöneldi.

Yanımdan geçerken durdu.

“Seninle sonra konuşacağız.”

“Ben istersem.”

Yüzü sertleşti.

Bir şey söylemedi.

Kapıyı açtı.

Çıktı.

Kapı kapandı.

Ve hayatımda ilk kez Doruk’un gidişinin ardından odadaki herkes rahat bir nefes aldı.

***

Yaklaşık on dakika sonra olayın ilk kısmını Aslı’dan öğrendim.

Altay yan odadaydı.

Kerem kaşındaki kesiğe bakıyordu.

Ben Aslı’yla ofisin küçük mutfağında duruyordum.

“Kim başladı?”

dedim.

Aslı bana baktı.

“Fiziksel olarak mı?”

“Evet.”

“Doruk.”

Gözlerimi kapattım.

“Tabii.”

“Altay ilkinde karşılık vermedi.”

“İlkinde mi?”

“İki kere vurdu.”

“İKİ—”

Sesimi düşürdüm.

“Niye?”

Aslı iç çekti.

“Ben konuşmanın tamamında yoktum. Geldiğimde sesleri yükselmişti.”

“Ne duydun?”

“Doruk ‘sen onun abisi gibiydin’ dedi.”

Başımı salladım.

“Sonra?”

“Altay ‘Değilim’ dedi.”

Bunu duymuştum.

“Daha öncesi?”

“Kerem söyledi. Doruk, ‘Ben bu ilişkiyi istemiyorum’ demiş.”

“Onu da söyledi.”

“Altay da ‘İsteyip istememen gereken bir ilişki değil’ demiş.”

Gözlerimi kapattım.

Altay.

Tabii ki.

“Asıl ilk yumruk neden?”

Aslı yüzüme baktı.

“Altay ona ‘Devrim senin kardeşin olabilir ama senin karar vereceğin biri değil’ demiş.”

Sessiz kaldım.

“Doruk da ‘Bana kardeşimle ilgili ders verme’ demiş.”

“Sonra?”

“Altay ‘Vermek zorunda bırakma’ demiş.”

“Ve Doruk vurmuş.”

“Evet.”

Başımı tezgâha yasladım.

“İki tane otuz yaş üstü adam.”

“Evet.”

“Biri avukat.”

“Evet.”

“Biri mimar.”

“Evet.”

“Yükseköğrenim hiçbir işe yaramıyor.”

Aslı istemeden güldü.

Ben de.

Sonra gülüşümüz hemen söndü.

“Aslı.”

“Hı?”

“Doruk sana da öyle davranmamalıydı.”

Yüzü ciddileşti.

“Biliyorum.”

“Özür dilemeden—”

“Devrim.”

“Ne?”

“Ben hallederim.”

Bir an durdum.

Sonra başımı salladım.

Haklıydı.

Doruk benim abimdi.

Ama Aslı'nın sevgilisiydi.

Onların ilişkisini Aslı halledecekti.

İnsanların adına karar vermeme konusunda ailece hızlandırılmış eğitimden geçiyorduk.

***

Altay’ı gördüğümde sinirim yeniden yükseldi.

Kerem kaşına küçük bir bant yapıştırmıştı.

Dudak kenarı şişmeye başlamıştı.

Beni görünce:

“Bir şey yok.”

dedi.

“Bunu söylemeyi bırak.”

Durdu.

“İyi değilsin. İyi olacaksın. İkisi farklı şey.”

Bir an yüzü değişti.

Cümleyi hatırladı.

Ben de hatırladım.

Aylar önce hastanede bana söylemişti.

Kerem ikimize baktı.

“Ben... dışarı çıkıyorum.”

dedi.

Akıllı adam.

Kapı kapandı.

Altay sandalyeye oturdu.

Ben karşısına geçtim.

Pamuğa antiseptik döktüm.

“Sen de geri zekâlısın.”

“Biliyorum.”

Kaşının kenarına dokundum.

Yüzünü buruşturdu.

“Canım acıyor.”

“İyi.”

“Şefkatli.”

“Niye vurdun?”

“Sinirlendim.”

“Harika savunma Avukat Bey.”

“Mesleki değildi.”

Pamuğu biraz daha sert bastırdım.

“Devrim.”

“Ne?”

“Bilerek yapıyorsun.”

“Evet.”

Elimi tuttu.

“Tamam.”

“Ne tamam?”

“Haklısın.”

Biraz sakinleştim.

“İlkinde karşılık vermemişsin.”

“Vermedim.”

“İkincide?”

Sustu.

“Altay.”

“Vurdum.”

“Gördüm.”

“E niye soruyorsun?”

“Belki halüsinasyon gördüm.”

“Görmedin.”

Elimi çekmeye çalıştım.

Bırakmadı.

“Bana kızgın mısın?”

“Evet.”

“Çok mu?”

“Şu an yüzüne pamuk basacak kadar.”

“Bu ölçü birimi değil.”

“Ben mühendisim. Yeni birim tanımlarım.”

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Gülme. Orası da patlamış.”

“Senin abin vurdu.”

“Sen de benim abime vurdun.”

“Doğru.”

“İkiniz de salaksınız.”

“Muhtemelen.”

Bir süre sessiz kaldık.

Sonra:

“Doruk düzelmeyecek.”

dedim.

Altay bana baktı.

“Düzelir.”

“Nereden biliyorsun?”

Sustu.

Sonra:

“Bilmiyorum.”

İşte bu cevap daha gerçekti.

Başımı eğdim.

Kolyenin yıldızı göğsümün üzerinde sallandı.

Altay’ın bakışı oraya indi.

Sonra yüzüme döndü.

“Pişman mısın?”

Başımı kaldırdım.

“Neye?”

“Bugüne.”

Bir an düşündüm.

Kolyeye dokundum.

Doruk’un yüzünü düşündüm.

Kavgayı.

Bağırışları.

On gün sonra gidecek olmamı.

“Hayır.”

dedim.

“Sen?”

“Hayır.”

“Doruk'a yumruk attığına?”

Altay sustu.

“Altay.”

“Biraz.”

“BİRAZ MI?”

“Tamam. Ona pişmanım.”

“Güzel.”

“İlişkiye değil.”

Bu kelime içimde başka bir yere dokundu.

Elindeki pamuğu aldım.

“Tamam.”

Altay kaşını kaldırdı.

“Öyle tamam deme.”

İstemeden güldüm.

“Kes.”

Elimi tuttu.

“Gel.”

“Hayır.”

“Devrim.”

“Dudağın patlak.”

“Öpmeyeceğim.”

“Ne yapacaksın?”

Elimi çekti.

Dengesizce ona doğru bir adım attım.

Başımı göğsüne yasladı.

Sarılmak.

Sadece sarılmak.

Bir an bütün öfkem indi.

Kollarımı beline doladım.

Altay çenesini başımın üzerine koydu.

Bir süre öyle kaldık.

“Sevgili olduğumuz ilk gün kavga çıkardın.”

dedim.

“İkinci gün.”

“Daha kötü.”

“Ben çıkarmadım.”

Başımı kaldırdım.

“Savunmaya geçme.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Güldü.

Sonra:

“Çok kızgın sevgilim var.”

dedi.

Donup kaldım.

Başımı kaldırdım.

“Ne dedin?”

“Çok kızgın dedim.”

“Sonrasını.”

“Var.”

“Altay.”

Yüzüme baktı.

Biliyordu.

Bilerek yapıyordu.

“Sevgilim.”

Kalbimin yaptığı şey gerçekten utanç vericiydi.

Bütün kavga.

Doruk.

Almanya.

Kaşındaki bant.

Hepsi bir saniyeliğine arka plana gitti.

“Bir daha söyle.”

Bu kez gülümsedi.

“Sevgilim.”

“Şu an romantik olmanın sırası değil.”

“Sen istedin.”

“Doğru.”

Tekrar göğsüne yaslandım.

Bir süre sonra:

“Doruk’la düzelteceksin.”

dedim.

“Düzelteceğim.”

“Bugün değil.”

“Bugün değil.”

“Yarın da değil.”

“Muhtemelen.”

“Almanya’ya gitmeden?”

Bu kez hemen cevap vermedi.

Kolları hâlâ etrafımdaydı.

“Bilmiyorum.”

Gözlerimi kapattım.

İlk kez Almanya’ya gitmekle ilgili içimdeki düğüm başka bir yerden sıkıldı.

Çünkü geride bırakacağım şeylerin arasına yeni bir şey eklenmişti.

Altay’la başlamış bir ilişki.

Doruk’la Altay’ın ortasında kırılmış yirmi beş yıllık bir dostluk.

Aslı'yla Doruk'un arasına giren ilk ciddi çatlak.

Ve benim hiçbirini çözmek için yeterli zamanım yoktu.

On gün.

Sadece on gün.

***

O gece eve döndüğümde Doruk'un odasının kapısı kapalıydı.

Işığı yanıyordu.

Kapının önünde durdum.

Elimi kaldırdım.

Vurmadım.

O da dışarı çıkmadı.

Ben de odama gittim.

Annem koridorda beni gördü.

“Doruk’un dudağına ne oldu?”

Durup baktım.

“Ne dedi?”

“Kapıya çarptım dedi.”

Bir an sessiz kaldım.

Sonra:

“Yalan söylemiş.”

Annemin yüzü değişti.

“Ne oldu?”

“Anne...”

Yorgundum.

Gerçekten çok yorgundum.

“Yarın konuşsak?”

Annem bir süre yüzüme baktı.

Sonra başını salladı.

“Tamam.”

Merdivene yöneldi.

Sonra durdu.

Gözü boynumdaki kolyeye takıldı.

Baktı.

Bana baktı.

Hiçbir şey sormadı.

Sadece:

“Güzelmiş.”

dedi.

Parmaklarımı yıldızın üzerine kapattım.

“Altay aldı.”

Annemin yüzünde hiçbir şaşkınlık olmadı.

İşte bu daha şaşırtıcıydı.

“Öyle mi?”

“Anne.”

“Hı?”

“Biz Altay’la sevgiliyiz.”

Söyledim.

Bir günde ikinci kez.

Bu kez sesim çok daha küçük çıktı.

Annem birkaç saniye bana baktı.

Sonra Doruk’un kapalı kapısına.

Sonra tekrar bana.

Ve yalnızca:

“Anladım.”

dedi.

“Bu kadar mı?”

“Şimdilik.”

“Sen biliyor muydun?”

“Bilmiyordum.”

“Şüpheleniyor muydun?”

Annem hafifçe gülümsedi.

“Ben anneyim.”

Bu hiçbir soruma cevap değildi.

Ama bütün sorularıma cevap gibiydi.

“Doruk bu yüzden mi kavga etti?”

Sustum.

Annemin yüzündeki gülümseme kayboldu.

“Altay’la mı?”

Başımı salladım.

Annem gözlerini kapattı.

Derin bir nefes aldı.

“İki tane koca adam.”

“Ben de aynısını söyledim.”

“Yarın konuşuruz.”

“Tamam.”

Odama girdim.

Kapıyı kapattım.

Telefonum titredi.

Altay.

**Altay:** Eve girdin mi?

Gözlerimi devirdim.

**Ben:** Hayır. Başka ülkeye kaçtım.

**Altay:** Almanya’ya 9 gün erken gittin yani.

Ekrana baktım.

Dokuz.

Gece yarısını geçmişti.

On gün bitmişti.

**Ben:** Anneme söyledim.

Mesajın yanında hemen *okundu* yazdı.

**Altay:** Ne dedi?

**Ben:** Anladım.

**Altay:** Bu kadar mı?

**Ben:** Aynısını sordum.

Bir süre sonra:

**Altay:** Doruk?

Kapalı kapısına baktım.

**Ben:** Konuşmadık.

Cevap biraz gecikti.

**Altay:** Tamam.

**Ben:** Öyle tamam deme.

Üç nokta çıktı.

Kayboldu.

Tekrar çıktı.

**Altay:** İyi geceler sevgilim.

Ekrana uzun süre baktım.

Sonra istemeden gülümsedim.

Bütün günün ardından bile.

**Ben:** İyi geceler sevgilim.

Gönderdim.

Telefonu bıraktım.

Almanya’ya gitmeme dokuz gün kalmıştı.

Dokuz gün önce en büyük problemim valizime kaç kazak sığacağıydı.

Şimdi bir sevgilim vardı.

Abim sevgilime yumruk atmıştı.

Sevgilim abime yumruk atmıştı.

Abimin sevgilisi abime kızmıştı.

Annem muhtemelen hepimizden daha fazlasını anlamıştı.

Ve babam henüz hiçbir şey bilmiyordu.

Bilimsel açıdan değerlendirildiğinde sistem kararsızdı.

Çok fazla değişken vardı.

Çok az zaman vardı.

Ve ilk kez gitmeden önce her şeyi düzeltmek isteyip istemediğimden bile emin değildim.

Çünkü bazı şeyleri ben bozmamıştım.

Bazı şeyleri benim düzeltmem gerekmiyordu.

Doruk benim abimdi.

Altay benim sevgilimdi.

İkisini de seviyordum.

Ama birbirlerini dövmeleri benim sorumluluğum değildi.

Bunu kendime üç kez söyledim.

Dördüncüde biraz inandım.

Sonra boynumdaki küçük yıldızı avucumun içine aldım.

Dokuz gün sonra gidecektim.

Doruk kabul etse de.

Etmese de.

Altay’la aramız düzelmiş olsa da.

Olmasa da.

Çünkü hayatım ilk kez birbirini aynı anda seven ama aynı anda birbirine çok kızgın insanların arasında durmuştu.

Ve galiba büyümek biraz da buydu.

Herkesi aynı anda mutlu edemeyeceğini öğrenmek.

Telefonum yeniden titredi.

Altay.

**Su iç.**

Ekrana bakıp kahkaha attım.

Dokuz gün kalmıştı.

Ve sevgilim hâlâ geri zekâlıydı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.