Biz Büyürken kitap kapağı

19. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 19 — ON BİR

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 19 — ON BİR

Almanya’ya gitmeme on iki gün kalmıştı.

Bunu ben hesaplamamıştım.

Bu kez annem de hesaplamamıştı.

Telefonum hesaplamıştı.

Sabah alarmı kapatmak için ekrana baktığımda takvim uygulamasının gönderdiği bildirim, insanın güne başlamadan önce psikolojik olarak çökertilmesinin teknolojik olarak mümkün olduğunu kanıtlıyordu.

**Uçuş — 12 gün sonra.**

Ekrana baktım.

On iki gün.

Bir insanın hayatını toparlaması için uzun bir süre gibi görünüyordu.

Benim hayatımı toparlamam için değildi.

Odamın ortasında açık duran valiz, iki gündür ilerleme kaydetmemişti. Yatağımın üzerinde kıyafetler vardı. Masamın bir köşesinde Almanya belgeleri, diğer köşesinde gitmeden bitirmem gereken akademik işler duruyordu. Sandalyenin üzerinde annemin benim bilgim dışında hazırladığı bir poşet vardı.

Poşeti açtım.

Tarhana.

Gözlerimi kapattım.

“ANNE!”

Aşağıdan:

“NE?”

“TARHANAYI ÇIKARMIŞTIM!”

“BEN GERİ KOYDUM!”

“NİYE?”

“LAZIM OLUR!”

“ALMANYA’DA YEMEK VAR!”

“BİLİYORUM!”

“E O ZAMAN?”

Cevap gelmedi.

Tartışmayı kaybettiğimi anladım.

Telefonum titredi.

Altay.

**Altay:** Uyandın mı?

Yatağa tekrar oturdum.

**Ben:** Hayır.

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Uykunda mesaj atıyorsun.

**Ben:** Akademik yetenek.

**Altay:** Etkileyici.

**Ben:** Günaydın.

Birkaç saniye.

**Altay:** Günaydın bilim insanı.

Gülümsedim.

Sonra gülümsediğimi fark edip yüzümü normale döndürdüm.

Odada yalnızdım.

Bunun hiçbir anlamı yoktu.

Yine de insanın kendi kendine yakalanması da mümkündü.

Son birkaç gündür hayatımın içine yeni ve oldukça tehlikeli bir düzen yerleşmişti.

Altay sabah mesaj atıyordu.

Ben gün içinde ona yazıyordum.

Bazen o arıyordu.

Bazen ben.

Birbirimizi gördüğümüzde öpüşüyorduk.

Bu son cümleye hâlâ alışamamıştım.

**Altay Karahan’la öpüşüyordum.**

Yirmi yıldır tanıdığım Altay.

Doruk’un Altay’ı.

Bizim evin buzdolabını kendi eviymiş gibi açan Altay.

Annemin “oğlum” diye seslendiği Altay.

Ve artık beni gördüğünde bazen kimsenin bakmadığından emin olup belimden kendine doğru çeken Altay.

Hayat gerçekten insanı hiç beklemediği yerden sınıyordu.

Telefon yeniden titredi.

**Altay:** Bugün kaçta büroya geliyorsun?

Bir anda romantik düşüncelerim öldü.

Evrak.

Evet.

Bugün Altay’ın bürosuna gidecektim.

Almanya’daki konaklamam için gönderilen son belgelerden birinde imza ve onay işi vardı. Figen Hanım çeviri kısmını tamamlamıştı. Ben de son nüshayı kontrol edip imzalayacaktım.

**Ben:** 14.00 gibi.

**Altay:** Tamam.

**Ben:** Sen orada mısın?

Mesajı gönderdikten sonra kendime kızdım.

Bürosu.

Tabii ki orada olabilirdi.

**Altay:** Olmamı ister misin?

Ekrana baktım.

Bu adam son birkaç haftada mesaj kullanmayı fazla öğrenmişti.

**Ben:** İş yerin olduğu için sordum.

**Altay:** Tabii.

**Ben:** Öyle tabii deme.

**Altay:** 14.00’te oradayım.

İstemeden gülümsedim.

***

Üniversitede sabahın tamamı gitmeden önce bitirmem gereken işlerle geçti.

Selim Hoca araştırma planının son hâlini gönderdi.

Aslı iki kez odama uğradı.

Birinde gerçekten işi vardı.

İkincisinde Doruk’tan bahsetmek için gelmişti.

“Dün beni annene çağırdı.”

Bilgisayardan başımı kaldırdım.

“Kim?”

“Doruk.”

“Annemin evine?”

“Evet.”

“Bizim ev yani.”

“Evet Devrim.”

“Bunu ‘annene çağırdı’ diye söyleyince sanki Doruk ayrı bir hanenin reisiymiş gibi oldu.”

Aslı güldü.

“Sevil Teyze de aradı zaten.”

“Annem seni aradı mı?”

“Evet.”

“Ne dedi?”

“Akşam yemeğe gel dedi.”

Gözlerimi kapattım.

“Geçmiş olsun.”

“Neden?”

“Artık kurtulamazsın.”

“Ben memnunum.”

Bunu söylerken yüzünde oluşan ifadeyi görünce sustum.

Aslı gerçekten mutluydu.

Bu da beni mutlu etti.

Sonra aklıma Doruk geldi.

“Doruk sana düzgün davranıyor mu?”

Aslı kaşlarını kaldırdı.

“Sen benim arkadaşım mısın, onun ablası mı?”

“İkisi de.”

“Sen küçüksün.”

“Duygusal olarak büyüğüm.”

“Emin değilim.”

“Terbiyesiz.”

Kapı açıldı.

Baran kafasını uzattı.

“HOCAM.”

“Bağırma.”

“Hayatta kalma kitine ekleme yaptım.”

Elinde küçük bir paket vardı.

Masama bıraktı.

Açtım.

Küçük bir Türk kahvesi paketi.

“Baran.”

“Alman kahvesine mahkûm olma.”

“Almanya’da Türk kahvesi satılıyor.”

“Bizimki gibi değildir.”

Başımı kaldırdım.

“Sen annemle gerçekten sendika kurmuşsun.”

Aslı güldü.

Baran gururla:

“Sevil Teyze beni anlıyor.”

dedi.

“Bu cümle beni korkutuyor.”

“Bir de su şişesi alacağım.”

“Almayacaksın.”

“Altay Abi—”

“Altay’ı bu işe karıştırma.”

Baran sustu.

Aslı bana baktı.

Ben Aslı’ya baktım.

Baran ikimize baktı.

“Ne?”

dedi.

“Hiç.”

Aslı’nın dudaklarının kenarı kıvrıldı.

Bu kadından da yakında kurtulmam gerekecekti.

Neyse ki Almanya’ya gidiyordum.

***

Saat ikiye birkaç dakika kala **KARAHAN & AKSOY HUKUK BÜROSU**’na girdim.

Derya beni görünce gülümsedi.

“Hoş geldiniz Devrim Hanım.”

“Hoş buldum. Figen Hanım geldi mi?”

“Çeviriyi bıraktı. Altay Bey’in odasında.”

Altay Bey.

Bu büroda insanların ona Altay Bey demesine hâlâ alışamamıştım.

Bizim evde aynı adam annemden börek istiyordu.

“Tamam.”

Tam koridora dönecektim ki Kerem odasından çıktı.

“Almanya!”

“Benim adım Devrim.”

“Şimdilik.”

“Ne demek şimdilik?”

“Yakında seni göremeyeceğiz.”

“Altı ay sonra döneceğim.”

“Altay öyle demiyor.”

Duraksadım.

“Altay ne diyor?”

Kerem’in yüzünde anında şeytani bir ifade oluştu.

“Bak nasıl yakaladım.”

“Kerem Bey.”

“Kerem de.”

“Altay ne diyor?”

“Bir şey demiyor. Şaka yaptım.”

Sinirle baktım.

“Avukatlar neden böyle?”

“Nasıl?”

“Sinir bozucu.”

“Meslek hastalığı.”

Bir an durdum.

Sonra:

“Bu büroda başka şaka bilmiyor musunuz?”

dedim.

Kerem anlamadı.

Koridordan Altay’ın sesi geldi.

“Kerem, işin yok mu?”

Kerem bana baktı.

Sonra Altay’a.

“Var.”

“Git yap.”

“Sen bugün niye bu kadar iyi huylusun?”

Altay kaşlarını çattı.

“Kerem.”

Kerem bana dönüp:

“Ben de onu soruyorum zaten.”

dedi ve odasına girdi.

“Arkadaş seçimin kötü.”

dedim.

Altay bana baktı.

“Doruk’u da ben seçtim.”

“Daha kötü.”

“Gel.”

Odası daha önce geldiğimde gördüğüm gibiydi.

Masa.

Dosyalar.

Bilgisayar.

Raflar.

Ama ben aynı değildim.

Bu nedenle oda da aynı görünmüyordu.

Kapı kapanınca Altay bana baktı.

Ben de ona.

Bir saniye.

İki.

“Merhaba.”

dedi.

“Dışarıda söyledin.”

“Bir daha söyledim.”

Bu adamın yeni huyuydu.

Tekrarlar.

İyi geceler.

Merhaba.

Rahatsız değilim.

Sanki bazı şeyleri bir kez duymak yetmiyordu.

“Merhaba.”

dedim.

Masasının önüne geçtim.

Altay dosyayı açtı.

“Figen Hanım çevirdi. Ben de kontrol ettim. Şurada sadece tarih ve imza.”

Belgeyi önüme çevirdi.

Derya kapıyı tıklatıp içeri girdi.

Elinde bir kalem vardı.

“Buyurun.”

“Teşekkür ederim.”

Kalemi alacaktım.

Sonra durdum.

Çantamı açtım.

İç cebinden koyu renk kalemi çıkardım.

Altay’ın Almanya kabulümü kutlamak için verdiği kalemi.

Derya’nın uzattığı kalemi nazikçe geri verdim.

“Bende varmış.”

Derya çıktı.

Kapağı açtım.

Altay bana bakıyordu.

“Ne?”

“Hiç.”

“Yine hiç.”

“Kalemi kullanıyorsun.”

Elimdeki kaleme baktım.

“Sen vermiştin.”

“Hatırlıyorum.”

“Önemli bir şeye imza atarsın demiştin.”

Altay’ın gözleri belgeden bana döndü.

“Hatırlıyorum.”

“Bu sayılır mı?”

Belgeye baktı.

Sonra bana.

“Atıyorsun.”

İmzamı attım.

Garip bir biçimde boğazım düğümlendi.

Altı ay önce olsa bu sadece bir imzaydı.

Şimdi başka bir ülkedeki odamı, laboratuvarımı, yeni hayatımı biraz daha gerçek yapan bir çizgiydi.

Kalemin kapağını kapattım.

Altay dosyayı aldı.

“Bitti.”

“Bitti mi?”

“Bu evrak bitti.”

“Bir an bütün Almanya işi bitti sandım.”

“Onun bitmesine on iki gün var.”

Başımı kaldırdım.

“Sen de mi sayıyorsun?”

Altay dosyayı düzenlemeye başladı.

“Takvimde var.”

“Benimki de takvimde.”

“Demek ikimiz de saymıyoruz.”

“Demek.”

İkimiz de yalan söyledik.

***

Bürodan çıkmadan önce Kerem beni kahve içmeye zorladı.

Zorladı derken bana sormadan kahve söyledi.

Altay da masaya geldi.

Derya telefonlarla ilgileniyordu. Kerem bir dosyadan şikâyet ediyor, Altay yarım kulakla onu dinliyor, ben de kahvemi içiyordum.

Bir noktada Kerem:

“Sen Almanya’dayken bu adam daha da çekilmez olur.”

dedi.

Kahvem neredeyse yanlış yere gitti.

Altay:

“Ben niye çekilmez oluyorum?”

“Genel.”

“Genel diye hukuk terimi yok.”

“Şu an hukuk konuşmuyoruz.”

Kerem bana baktı.

“Sen de rahatlayacaksın.”

“Ben neden?”

“Her gün su içtin mi diye soran olmayacak.”

Altay çok sakin:

“Oradan da sorabilirim.”

dedi.

Kerem güldü.

Ben fincanıma baktım.

Bu cümlede romantik hiçbir şey yoktu.

Böbrek sağlığı vardı.

Yine de içimde bir şey hareket etti.

Çünkü Almanya, konuşmalarımızda artık Altay’ın olmadığı bir yer olarak geçmiyordu.

Sadece uzakta olacağım bir yerdi.

Arada fark vardı.

***

O akşam eve geldiğimde Doruk ve Altay salondaydı.

Bu adamı gün içinde ikinci kez görmem normal değildi.

Daha kötüsü, bundan hoşlanıyordum.

Kapıyı açtığımda Doruk’un sesi geldi.

“Dev geldi.”

Ayakkabılarımı çıkarırken:

“Benim gelişimi niye ilan ediyorsun?”

dedim.

“Altay seni soruyordu.”

Donup kaldım.

Salona girdim.

Altay Doruk’a baktı.

Doruk bana baktı.

Ben Altay’a baktım.

“Beni niye sordun?”

Altay hiç bozulmadı.

“Evrak işini hallettin mi diye.”

“Senin yanında hallettim.”

“Doğru.”

Doruk kaşlarını çattı.

“Bugün beraber miydiniz?”

“Büroya gittim.”

“Ha.”

Bu kadar.

Ayakkabılarımı çıkarırken içimden Doruk’a teşekkür ettim.

Şüphe konusunda gerçekten başarısızdı.

Mutfağa su almaya giderken salondan konuşmaları geliyordu.

Doruk yeni projesindeki sözleşmeden bahsediyordu.

Bardağa su doldurdum.

Sonra Doruk’un sesi değişti.

“Bu arada.”

Altay bir şey söyledi ama duymadım.

Doruk:

“Dev’le son zamanlarda bayağı takılıyorsunuz.”

Elimdeki bardak havada kaldı.

Sessizlik.

İçimdeki bütün ahlaki değerler bana dinlememem gerektiğini söyledi.

Mutfaktan çıkmadım.

“Gidecek.”

dedi Altay.

Sesi sakindi.

“Biliyorum.”

“Gitmeden görüşüyoruz.”

“İyi oluyor aslında.”

Doruk’un sesi yaklaştı.

“İlk zamanlar zorlanır belki. Sen Almanya’yı da biliyorsun. İyi oluyor.”

Rahatladım.

Doruk hiçbir şey anlamamıştı.

Sonra:

“Zaten sen hep onun abisi gibiydin.”

dedi.

Su yanlışlıkla nefes boruma kaçtı.

Öksürdüm.

Salonda sessizlik oldu.

Doruk:

“Dev?”

diye seslendi.

“İYİYİM!”

Boğularak ölmek üzereydim ama konu bu değildi.

**Abisi.**

Altay benim abim gibiydi.

Uludağ’da öpüştüğüm adam.

Mutfakta gömleğinden tuttuğum adam.

Abim.

Doruk’un biyolojik kardeşlik algısını ciddi biçimde sorgulamamız gerekiyordu.

Salondan birkaç saniye ses gelmedi.

Sonra Altay:

“Doruk.”

dedi.

“Ne?”

Yine sessizlik.

“Hiç.”

“Ne diyecektin?”

“Bir şey.”

“E söyle.”

“Boş ver.”

Bardağımı aldım.

Salona girdim.

Altay’la göz göze geldik.

Yüzümdeki ifadeyi gördüğü anda anlamış olmalıydı.

Doruk telefona bakıyordu.

Ben koltuğun kenarına oturdum.

“Altay Abi.”

dedim.

Altay’ın başı bana döndü.

Doruk telefonundan:

“Hı?”

dedi.

“Sen değil.”

“Ben Altay değilim zaten.”

“Biliyorum.”

Altay’ın bakışları inceldi.

Ben masumca su içtim.

“Altay Abi, bana şu dosyayı uzatır mısın?”

Doruk sonunda başını kaldırdı.

“Sen Altay’a ne zamandır abi diyorsun?”

“Bugün içimden geldi.”

Altay dosyayı aldı.

Bana uzatmadı.

“Gel al.”

“Abi versene.”

Doruk:

“İğrenç oldu.”

dedi.

İçimden:

**Sen başlattın.**

dedim.

Ayağa kalktım.

Dosyayı almak için Altay’ın yanına gittim.

Dosyayı tuttu.

Ben de tuttum.

Bırakmadı.

Doruk telefonuna geri dönmüştü.

Altay çok alçak sesle:

“Bir daha abi de.”

dedi.

Gülümsememi zor tuttum.

“Ne olacak?”

“Dene.”

“Altay A—”

Dosyayı bir anda çekti.

Dengemi kaybedip ona doğru bir adım attım.

Elini dirseğime koydu.

Bakışı yüzümdeydi.

“Devam et.”

dedi.

Yutkundum.

“Dosyayı ver.”

“Abi?”

“Kes.”

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

Dosyayı verdi.

Doruk başını kaldırdı.

“Ne yapıyorsunuz?”

“Hiç.”

dedim.

Altay:

“Dosya verdim.”

dedi.

Doruk:

“Siz son zamanlarda çok garipsiniz.”

Kalbim bir saniyeliğine durdu.

Sonra Doruk devam etti.

“Almanya stresi herhalde.”

“Kesin.”

dedim.

Altay bana bakmadan:

“Kesin.”

dedi.

***

İki gün sonra Altay’ın evine ilk kez tek başıma gittim.

Sebebim son derece romantikti.

Kitap.

Arabasında unutmuştum ve ertesi gün üniversitede ihtiyacım vardı.

“Getirir misin?”

diye mesaj attım.

**Altay:** Evdeyim. Gel al.

**Ben:** Emir mi?

**Altay:** Rica.

**Ben:** Rica böyle yazılmaz.

**Altay:** Lütfen gel al.

Sonra konum gönderdi.

Sanki evini bilmiyordum.

Biliyordum.

Elbette biliyordum.

Ama bilmekle kapısının önünde tek başına durmak aynı şey değildi.

Zile bastım.

Kapı birkaç saniye sonra açıldı.

Altay ev hâlindeydi.

Koyu renk bir tişört.

Eşofman.

Saçları her zamankinden biraz dağınık.

Bir an ona baktım.

Altay kaşını kaldırdı.

“Ne?”

“Hiç.”

“Öyle bakma.”

Bu kez güldüm.

“Nasıl?”

“Biliyorsun.”

İçeri girdim.

Ayakkabılarımı çıkardım.

“Kitabım nerede?”

“Merhaba demeyecek misin?”

“Merhaba.”

“Merhaba.”

Kapıyı kapattı.

Birbirimize baktık.

Sonra beni kısa bir kez öptü.

Geri çekildiğimde:

“Kitap?”

dedim.

“Salonda.”

“Ben onun için geldim.”

“Biliyorum.”

“Böyle davranma.”

“Nasıl?”

“Evine beni öpmek için çağırmışsın gibi.”

“Kitabı gerçekten unuttun.”

“İyi.”

Salona geçtim.

Ve ilk kez gerçekten etrafa baktım.

Altay’ın evi beklediğimden daha yaşanmıştı. Dağınık değildi ama dergi çekiminden çıkmış gibi de değildi. Koltuğun bir kenarında ceketi vardı. Sehpanın üzerinde yarısı okunmuş bir hukuk dergisi, iki kitap ve kahve fincanı duruyordu. Rafların büyük kısmını hukuk kitapları doldurmuştu ama aralarda romanlar da vardı.

“Roman mı okuyorsun?”

Altay mutfaktan:

“Hayır, dekor.”

dedi.

Bir kitabı çektim.

“Bunu okudun mu?”

“Okudum.”

“Şaşırdım.”

“Niye?”

“Bilmiyorum. Senin boş zamanlarında dava dosyası okuduğunu düşünüyordum.”

Mutfaktan çıktı.

“Çok renkli bir insan olduğumu öğreniyorsun.”

“Yavaş yavaş.”

Buzdolabında gerçekten yemek olduğunu da kontrol ettim.

Pilavı kendisinin yaptığını iddia etti.

Kanıt talep ettim.

Bana yememi söyledi.

Reddettim.

Sonra rafın üstündeki küçük çerçevelere gözüm takıldı.

Doruk’la üniversiteden bir fotoğraf.

Kerem’le büro açılışından bir kare.

Ailesiyle çekilmiş bir fotoğraf.

Ve biraz arkada bizim bahçede yıllar önce çekilmiş eski bir fotoğraf.

Babam mangalın başındaydı. Annem masanın yanında. Doruk ergenliğinin en çirkin saç kesimlerinden biriyle kameraya bakıyordu. Altay çok gençti.

Ben muhtemelen on iki ya da on üç yaşındaydım.

Elimde dondurma vardı ve Doruk’a bağırıyor gibiydim.

Çerçeveyi elime aldım.

“Bunu niye saklıyorsun?”

“Herkes var.”

“Ben de varım.”

“Sen de herkesin içindesin.”

“Romantizm seviyen gerçekten etkileyici.”

“Teşekkür ederim.”

“İltifat değildi.”

“Biliyorum.”

Fotoğrafı yerine koydum.

Ama içimde garip bir his kaldı.

Ben Altay’ın hayatını hep bizim hayatımızın uzantısı gibi düşünmüştüm.

Bizim ev.

Bizim mahalle.

Doruk.

Annem.

Babam.

Altay hep bizim fotoğraflarımızdaydı.

Onun evine gelip bizim fotoğrafımızı görmek farklıydı.

Burada biz misafirdik.

Ve yine de yıllardır buradaydık.

***

Kitabımı sehpanın üzerinde buldum.

Alıp gitmedim.

Altay kahve yaptı.

Ben koltuğun bir ucuna oturdum.

O diğerine.

Almanya’daki odamın fotoğraflarını gösterdim. Masanın yerini beğendi. Ben pencereye bakarken onun ilk masaya bakmasıyla dalga geçtim. Ortak mutfağı gösterdim. İki ev arkadaşım olacağını söyledim.

“Kim?”

dedi.

“Bilmiyorum.”

“Kadın mı erkek mi?”

Başımı kaldırdım.

“Ne oldu?”

“Hiç.”

“Altay.”

“Merak ettim.”

Gülümsemeye başladım.

“Avukat Bey.”

“Hı?”

“Kıskandınız mı?”

“Hayır.”

“Çok hızlı cevap verdin.”

“Normal cevap verdim.”

“Bence hızlıydı.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Kaldığın yeri bilmek istiyorum.”

Şakam biraz dağıldı.

“Henüz bilmiyorum.”

“Öğrenince söylersin.”

“Sana rapor mu vereceğim?”

“İstersen verme.”

Üstelemedi.

Bu yüzden:

“Söylerim.”

dedim.

“Tamam.”

Bir süre sonra telefonumu masaya bıraktım.

“Altay.”

“Hı?”

“Ben gidince ne yapacağız?”

“Ne yapmak istiyorsun?”

“Ben sordum.”

“Ben de sana soruyorum.”

“Bilmiyorum.”

“Ben de bilmiyorum.”

Kaşlarımı çattım.

“Çok faydalısın.”

“Her şeye cevap uydurmamı mı istiyorsun?”

“Hayır.”

“E o zaman.”

Kahvemi bıraktım.

“Altı ay uzun.”

“Biliyorum.”

“Başka ülkede olacağım.”

“Biliyorum.”

“Hayatım tamamen değişecek.”

“Umarım.”

“Neden umarım?”

“Bunun için gidiyorsun.”

Sustum.

Altay arkasına yaslandı.

“Sen oraya benimle telefonda konuşmak için gitmiyorsun.”

“Biliyorum.”

“Çalışacaksın. Yeni insanlar tanıyacaksın. Gezeceksin. Tek başına yaşayacaksın.”

“Evet.”

“Bunları yap.”

Bir süre yüzüne baktım.

“Sen?”

“Ben burada olacağım.”

“Hayat devam edecek yani.”

“Edecek.”

Nedense biraz canımı acıttı.

Bunu fark etmiş olmalıydı.

Çünkü birkaç saniye sonra:

“Ama kaybolmak istemiyorum.”

dedi.

Gözlerimi kaldırdım.

“Ne?”

“Altı ay boyunca birbirimizi görmezden gelmek istemiyorum.”

“Ben de istemiyorum.”

“Her gün konuşuruz diye söz vermeyeceğim.”

“Niye?”

“Çünkü hayatın olacak.”

“Senin de.”

“Evet.”

“Bazen konuşamayız.”

“Sonra konuşuruz.”

Gülümsedim.

“Çok romantik.”

“Telefon icat edildi.”

“Daha da romantik.”

“Görüntülü arama da var.”

“Kes.”

Güldü.

Sonra yüzü ciddileşti.

“Git.”

Tek kelime.

“Yaşa. Çalış. Gez.”

Bakışları benimkilerde kaldı.

“Ama beni de ara.”

İçimde bir şey düğümlendi.

“Sen de beni ara.”

“Ararım.”

Sessizlik oldu.

Sonra Altay elimi tuttu.

Başparmağı elimin üzerinde yavaşça hareket etti.

Baktım.

Bu hareketi son zamanlarda çok yapıyordu.

Ama artık her dokunuşta beynimde alarm çalmıyordu.

Bazılarında başka bir şey oluyordu.

Daha sessiz.

Daha sıcak.

Ve belki daha tehlikeli.

Başımı kaldırdığımda Altay bana bakıyordu.

“Ne?”

dedim.

“Hiç.”

“Yine.”

“Bu sefer gerçekten hiç.”

“İnanmadım.”

“İnanma.”

Elimi bırakmadı.

Ben de çekmedim.

Bir süre sonra ne konuştuğumuzu unuttum.

Çünkü aramızdaki mesafe fark etmeden azalmıştı.

Önce omzum koluna değdi.

Sonra dizim dizine.

Bunların hiçbirini düzeltmedik.

Altay’ın eli elimin üzerinden bileğime çıktı.

Parmakları orada durdu.

Başımı ona çevirdim.

“Yine başladın.”

“Rahatsız mısın?”

“Bu soruyu bırak artık.”

“Cevap değişirse bilmek isterim.”

Bir an sustum.

“Değişmedi.”

Bakışı dudaklarıma indi.

Bu kez ilk hareketi kimin yaptığını gerçekten bilmiyorum.

Belki o yaklaştı.

Belki ben.

Belki ikimiz de.

Öpüştüğümüzde bunun önceki öpüşmelerimizden farklı olduğunu hemen anladım.

Kısa değildi.

Şaka araya girmedi.

Kimse bizi çağırmıyordu.

Doruk üst katta değildi.

Birazdan annem kapıdan girmeyecekti.

İlk kez önümüzde bizi durduracak hiçbir şey yoktu.

Altay’ın eli enseme geldi.

Ben tişörtünün önünü tuttum.

Sonra neden tuttuğumu bilmiyormuş gibi bırakmadım.

Aksine biraz daha yaklaştım.

Öpüşme derinleşti.

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki Altay’ın hissetmemesi mümkün değildi.

Bir ara geri çekilip nefes aldım.

Ama aramızda birkaç santimden fazla mesafe bırakmadım.

Altay’ın alnı benimkine değdi.

“İyi misin?”

diye sordu.

Başımı salladım.

“İyiyim.”

“Emin misin?”

“Altay.”

“Hı?”

“Beni her otuz saniyede bir sorgulama.”

Dudaklarının kenarı kıvrıldı.

“Meslek hastalığı.”

“Şimdi gerçekten vuracağım.”

“Tamam.”

“Öyle—”

Yine öptü.

Cümlemi bitiremedim.

Elim bu kez omzuna çıktı.

Altay’ın eli belime geldi ve beni biraz daha kendine çekti.

Aramızdaki son mesafe de kapandı.

Nefesim değişti.

Bunun farkına vardığım anda Altay’ın da fark ettiğini anladım.

Elinin belimdeki baskısı bir an arttı.

Sonra yavaşladı.

Ben geri çekilmedim.

Aksine parmaklarım ensesine gitti.

Bunu yaptığım an kendi hareketim beni bile şaşırttı.

Ama durmadım.

Altay da durmadı.

Bir süre sonra sırtım koltuğun kenarına yaslandı.

Altay hemen geri çekildi.

Tamamen değil.

Sadece yüzüme bakabilecek kadar.

“Devrim.”

“Hı?”

Sesim normal çıkmadı.

Bu sinir bozucuydu.

“Bir dakika.”

“Ne oldu?”

Cevap vermedi.

Nefesini düzenlemeye çalışıyordu.

Ben de.

Sonra başparmağı yanağımın üzerinden geçti.

“Erken.”

Tek kelime.

Ne demek istediğini anlamamak mümkün değildi.

İlk tepkim utanmak oldu.

Sonra hemen:

“Ben de farkındayım.”

dedim.

Altay’ın kaşları çok hafif kalktı.

“Öyle söylemedim.”

“Nasıl söyledin?”

“Sanki sadece ben duruyormuşum gibi bakma.”

“Bakmıyorum.”

“Bakıyorsun.”

“Sen benim yüzümü okumayı bırak.”

“Onu yapamıyorum.”

Gözlerimi devirdim.

Ama haklıydı.

Ben de durmamız gerektiğini biliyordum.

Sadece...

durmak istemekle durmanın doğru olduğunu bilmek aynı şey değildi.

Bu cümle bana tanıdık geldi.

Hayatımın her alanı aynı temaya bağlanmaya başlamıştı.

Almanya.

Altay.

Gitmek.

Kalmak.

İstemek.

Doğru olanı bilmek.

Derin bir nefes aldım.

“Erken.”

dedim bu kez ben.

Altay başını salladı.

“Erken.”

“İyi.”

“İyi.”

Birbirimize baktık.

Sonra istemeden gülmeye başladım.

Altay da güldü.

“Ne?”

dedi.

“Bilmiyorum.”

“Pişman mısın?”

“Hayır.”

Cevabım çok hızlı çıktı.

“Sen?”

“Hayır.”

Bir an durdum.

“Biraz utandım.”

“Niye?”

“Bilmiyorum.”

“Devrim.”

“Ne?”

“Yirmi yedi yaşındasın.”

Gözlerimi kıstım.

“Bu cümleyi bugün ikinci kez duydum.”

“Kim söyledi?”

“Aslı.”

“Akıllı kadın.”

“Doruk’a söyleyeceğim.”

“Ne söyleyeceksin?”

“Sevgilin benim tarafımı tutmuyor diye.”

Cümle ağzımdan çıktıktan sonra sustum.

**Sevgilin.**

Doruk ile Aslı için söylemiştim.

Ama sevgili kelimesi bir anda odada gereğinden fazla yer kapladı.

Altay da fark etmiş olmalıydı.

Birbirimize baktık.

Ben hemen:

“Bizim için demedim.”

dedim.

“Biliyorum.”

“İyi.”

“Panikleme.”

“Paniklemiyorum.”

“Panikliyorsun.”

“Sen çok konuşuyorsun.”

Altay güldü.

Ben ayağa kalktım.

“Ben gideyim.”

Bakışları yüzümde kaldı.

“Kaçıyor musun?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Altay.”

“Tamam.”

Çantamı aldım.

Sonra durdum.

Gerçekten gitmek istemiyordum.

Ama gitmek doğru geliyordu.

Belki bu geceyi burada bitirmek, bir sonraki adımı yalnızca Almanya’ya on iki gün kaldığı için aceleyle atmamak...

ikimizin de istediği şeydi.

Altay da ayağa kalktı.

Kapıya kadar beraber yürüdük.

Ayakkabılarımı giydim.

Doğrulduğumda karşımdaydı.

“Kitabını unutma.”

dedi.

Bir an durdum.

Sonra ikimiz de sehpanın üzerindeki kitaba baktık.

Bütün geliş sebebim.

Hâlâ oradaydı.

Kahkaha attım.

“Gerçekten unutuyordum.”

Altay gidip aldı.

Bana uzattı.

“Bilim insanı.”

“Sus.”

Kitabı çantama koydum.

Kapıyı açtı.

Tam çıkacaktım.

Sonra döndüm.

Altay’a baktım.

“Ne?”

dedi.

Bir adım geri attım.

Yakasından tutup kendime doğru çektim ve onu kısa ama hiç de masum olmayan bir kez daha öptüm.

Geri çekildiğimde bu kez şaşıran oydu.

İçimde anlamsız bir memnuniyet oluştu.

“İyi geceler Avukat Bey.”

Dudaklarının kenarı yavaşça kıvrıldı.

“Erken demiştik.”

“Bu vedaydı.”

“Tabii.”

“Öyle tabii deme.”

“Eve girince yaz.”

“Emredersiniz Altay Abi.”

Yüzündeki ifade değişti.

Kapı kapanmadan kaçtım.

Koridorda kendi kendime gülerken hayatımda ilk kez bir apartmanın merdivenlerini bu kadar hızlı indim.

***

Beni bırakmasına gerek yoktu.

Kendi arabamla gelmiştim.

Bu da anneme açıklama yapma problemimi ortadan kaldırıyordu.

Eve girdiğimde saat henüz çok geç değildi.

Annem salondaydı.

Başını kaldırdı.

“Kitabını aldın mı?”

Çantamı biraz daha sıkı tuttum.

“Aldım.”

“İyi.”

Bu kadar.

Merdivenlere yöneldim.

“Devrim.”

Durup döndüm.

“Hı?”

Annem örgüsüne bakarak:

“Yüzün niye kızarmış?”

Kalbim durdu.

“Hava soğuk.”

Annem başını kaldırdı.

Burnuma baktı.

Bu ailede herkes burnum konusunda uzmanlaşmıştı.

Sonra hiçbir şey söylemeden:

“Hı.”

dedi.

“Hı ne?”

“Bir şey demedim.”

“Anne.”

“Ne?”

“Öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

Altay’la aynı cümleleri kuruyorlardı.

Bu korkunçtu.

“Hiç.”

dedim.

Odama kaçtım.

***

Ertesi sabah telefonum titrediğinde gözlerimi zor açtım.

Altay.

Tek mesaj.

**11.**

Bir süre ekrana baktım.

Sonra anladım.

**Ben:** Sen gerçekten saymaya mı başladın?

Mesaj okundu.

Cevap biraz gecikti.

**Altay:** Annenden bulaştı.

Gülümsedim.

İnanmadım.

Çünkü annem o sabah henüz kaç gün kaldığını söylememişti.

Altay söylemişti.

Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.

Tavana baktım.

Almanya’ya gitmeme on bir gün kalmıştı.

On bir gün sonra başka bir ülkede, başka bir odada, başka bir hayatın içinde uyanacaktım.

Bunun için yıllardır çalışmıştım.

Hâlâ gitmek istiyordum.

Yeni laboratuvarı görmek istiyordum.

Kendi başıma yaşamayı istiyordum.

Başka bir dilin içinde kaybolup yolumu kendim bulmak istiyordum.

Kimsenin kızı, kardeşi, arkadaşı olmadan yalnızca Devrim olmanın nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum.

Ama ilk kez zamanın iki farklı yönde akmasını istiyordum.

Almanya için hızlansın.

Altay için yavaşlasın.

Ve dün gece Altay’ın evinden çıkarken bir şeyi daha anlamıştım.

Aramızdaki mesele artık yalnızca merak değildi.

Birbirimize dokunmayı seviyorduk.

Birbirimizi öpmeyi seviyorduk.

Ve yalnız kaldığımızda nerede durmamız gerektiğini ikimiz de düşünmek zorunda kalıyorduk.

Durmuştuk.

Çünkü istemediğimiz için değil.

Tam tersine.

Belki de biraz fazla istediğimiz için.

Bilim insanı olarak bunun son derece riskli bir değişken olduğunu biliyordum.

Devrim olarak ise...

deneyi yarıda bırakmış gibi hissediyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.