Biz Büyürken kitap kapağı

21. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 21 — GIRLS NIGHT (+ BARAN)

Almanya’ya gitmeme dokuz gün kalmıştı ve hayatımda ilk kez dokuz günün aynı anda hem çok uzun hem de hiçbir şeye yetmeyecek kadar kısa olabileceğini öğreniyordum.

Doruk’la kavganın üzerinden iki gün geçmişti.

İki gün boyunca aynı evde yaşayıp toplam on iki kelime konuşmuştuk.

Bunların dördü “Tuzu uzatır mısın?” cümlesine aitti.

Üçü “Banyo boş mu?” sorusuydu.

Geri kalan beşini hatırlamıyordum ama hiçbirinin kardeşlik tarihimize altın harflerle yazılacak nitelikte olmadığına emindim.

Altay eve gelmiyordu.

Bu, beklediğimden daha tuhaftı.

Altay’ın bizim eve gelmesi üzerine düşünülmesi gereken bir olay değildi. Altay gelirdi. Bazen Doruk’la birlikte, bazen tek başına. Bazen annem arardı, bazen babam bir şey sorardı, bazen Doruk’un işi olurdu, bazen hiçbir sebep olmazdı. Kapı açılır, ayakkabısını çıkarır, mutfağa girer, buzdolabını açar, annem “Elini yıkadın mı?” diye bağırır, o da otuz iki yaşında bir adam olmasına rağmen “Yıkadım Sevil Teyze,” derdi.

İki gündür gelmiyordu.

Ve bir insanın yokluğunun, daha önce ne kadar çok var olduğunu bu kadar açık gösterebilmesi sinir bozucuydu.

Annem de fark etmişti.

Babam henüz hiçbir şey bilmiyordu.

Bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini bilmiyordum.

Doruk’un patlak dudağını “kapıya çarptım” diye açıklamasına babam inanmıştı.

Babam zeki bir adamdı.

Ama bazen aile huzurunu korumak adına beyninin belirli bölgelerini bilinçli olarak kapattığından şüpheleniyordum.

O sabah kahvaltıda Doruk karşıma oturdu.

Dudağının kenarındaki morluk hâlâ duruyordu.

Bakmamaya çalıştım.

Başaramadım.

Doruk fark etti.

“Ne?”

“Hiç.”

“Bakıyorsun.”

“Bakmıyorum.”

“Bakıyorsun.”

Çayımı aldım.

“Kapı sert vurmuş.”

Doruk'un bakışı sertleşti.

Annem önümüze peynir tabağını bıraktı.

“Sabah sabah başlamayın.”

“Ben başlamadım.”

dedik aynı anda.

Birbirimize baktık.

Eskiden gülerdik.

Gülmedik.

İşte en çok o canımı sıktı.

Telefonum titredi.

Ekrana baktım.

Aslı.

Gruba yazmıştı.

**Aslı:** Bu akşam içiyoruz.

Ece hemen cevap verdi.

**Ece:** Evet.

Ben:

**Ben:** Bu bir soru mu?

**Aslı:** Hayır.

**Ben:** Neyi kutluyoruz?

Üç nokta çıktı.

**Aslı:** Erkeklerden bıkmış olmamızı.

Başımı kaldırıp Doruk’a baktım.

Doruk zeytin yiyordu.

**Ben:** Geliyorum.

***

Öğleden sonra laboratuvarda Baran’a bu planı söylememem gerekiyordu.

Bunu sonradan anladım.

Aslı’yla telefonda konuşuyordum.

“Sekiz buçuk gibi çıkarız.”

dedim.

“Ece direkt gelecekmiş.”

Aslı bir şey söyledi.

“Tamam, ben konumu atarım.”

Telefonu kapattım.

Arkamdan:

“Nereye gidiyoruz?”

dedi Baran.

Döndüm.

“Biz gidiyoruz.”

“Kim biz?”

“Ben, Aslı, Ece.”

“Ben?”

“Sen yoksun.”

“Neden?”

“Girls night.”

Baran kendine baktı.

Sonra bana.

“Ben sorun çıkarmam.”

“Girls kısmı?”

Bir an düşündü.

“Ruhen destekliyorum.”

“Hayır.”

“HOCAM.”

“Hayır.”

“Ben de son zamanlarda çok stresliyim.”

“Senin stresin ne?”

“Tezim.”

“Tez yazmıyorsun.”

“Başlamam gerektiği için stresliyim.”

Aslı kahkahayı bastı.

Baran bunu destek olarak algıladı.

“Bak Aslı da istiyor.”

Aslı hemen:

“Ben hiçbir şey demedim.”

“Güldün.”

“Senin hâline.”

“Aynı şey.”

Telefonum tekrar titredi.

Ece.

**Ece:** Baran gelmesin.

Telefonu Baran’a gösterdim.

“Demokrasi.”

dedim.

Baran kendi telefonunu çıkardı.

“Ece’ye yazıyorum.”

“Yazma.”

Yazdı.

Yaklaşık otuz saniye sonra telefonum titredi.

**Ece:** Tamam gelsin ya.

Baran ellerini açtı.

“Halk konuştu.”

“Ece halk değil.”

“Demokrasinin sesi.”

“Pişman olacağız.”

Aslı çantasını toplarken:

“Kesin.”

dedi.

Baran:

“Bu akşam hepiniz beni iyi ki çağırmışız diyeceksiniz.”

Üç saat sonra hiçbirimiz bunu demedik.

Ama hakkını yemeyeyim.

Yaklaştı.

***

Mekânı Ece seçmişti.

Kadıköy tarafında, ara sokakta, dışarıdan küçük görünen ama içeri girince arkaya doğru uzayan bir yerdi. Masalar birbirine yakın, ışıklar loş, müzik konuşmayı engellemeyecek kadar yüksek, insanın iki saat sonra kaç kadeh içtiğini unutmasına yetecek kadar rahattı.

Baran bizden önce gelmişti.

Bunu nasıl başardığını bilmiyordum.

Masada oturmuş menüyü inceliyordu.

Bizi görünce el salladı.

“Girls!”

Ece montunu sandalyeye bırakırken:

“Bunu bir daha söylersen gidiyorsun.”

“Tamam.”

Baran bana döndü.

“Hocam.”

“Onu da deme.”

“Bu gece çok kural var.”

Aslı karşıma oturdu.

Ece yanıma.

İlk içkiler geldiğinde Aslı bardağını kaldırdı.

“Hadi.”

“Neye?”

dedim.

Aslı düşündü.

“Erkeklerin bizi sinir etmesine rağmen hayatta kalmamıza.”

Ece bardağını kaldırdı.

“Buna içerim.”

Ben de kaldırdım.

Baran kaldırdı.

Üçümüz ona baktık.

“Ne?”

dedi.

Ece:

“Sen erkek değil misin?”

Baran bir an düşündü.

“Bu akşam tarafsız gözlemciyim.”

Kadehlerimizi tokuşturduk.

İlk yarım saat gerçekten güzeldi.

Doruk yoktu.

Altay yoktu.

Almanya evrakı yoktu.

Annemin tarhanası yoktu.

Vize yoktu.

Valiz yoktu.

Uçuş saati yoktu.

Sadece biz vardık.

Aslı üniversitedeki bir hocanın üç kez aynı maili farklı başlıklarla gönderdiğini anlattı. Ece geçen hafta iş yerinde yaşadığı saçma bir toplantıdan bahsetti. Baran laboratuvarda kırdığı ama henüz kimseye söylemediği bir cam malzemeyi itiraf etti.

“NE KIRDIN?”

dedim.

“Şu an önemli değil.”

“BARAN.”

“Girls night’ta iş konuşmuyoruz.”

“Yarın seninle görüşeceğiz.”

“İşte o zaman iş konuşuruz.”

İkinci içkiler geldi.

Ben gerçekten iki kadehten fazla içmeyecektim.

Bunu kendime söylemiştim.

Hatta Altay’a da söylemiştim.

Altay.

Telefonuma baktım.

Mesaj yoktu.

Niye mesaj beklediğimi bilmiyordum.

Telefonu ters çevirdim.

Tam o sırada Ece'nin gözü boynuma takıldı.

Bakışı değişti.

Elini uzattı.

“Bu yeni.”

Parmaklarım refleksle yıldızın üzerine gitti.

“Evet.”

“Nereden?”

“Şey...”

Aslı bardağını ağzına götürdü.

Onun yüzündeki ifadeyi gördüm.

“Aslı.”

“Ne?”

“Gülme.”

“Gülmüyorum.”

“Gülüyorsun.”

Ece yavaşça bana döndü.

Gözlerini kıstı.

“Kim aldı?”

“Ne önemi var?”

“Devrim.”

“Ece.”

“Kim aldı?”

Bir yudum içtim.

Ece'nin gözleri büyüdü.

“Altay mı aldı?”

Sessizlik.

Baran patates kızartmasını ağzına götürmek üzereydi.

Havada kaldı.

Ece masaya doğru eğildi.

“ALTAY MI ALDI?”

“Bağırma.”

“ALTAY ALDI.”

“Evet.”

Baran:

“Altay Abi mi?”

Başımı ona çevirdim.

“Sen abi deme.”

Masada sessizlik oldu.

Aslı önce dudaklarını kapattı.

Sonra dayanamadı.

Kahkahayı bastı.

Ece'nin ağzı açıldı.

Baran'ın patatesi hâlâ havadaydı.

Ece:

“Yok artık.”

dedi.

Ben içtim.

“YOK ARTIK.”

“Ece.”

“NE?”

“Ses.”

“ULUDAĞ.”

Gözlerimi kapattım.

“Ne Uludağ?”

dedi Baran.

Ece beni gösterdi.

“Ben biliyordum.”

“Neyi biliyordun?”

“Bir şey olduğunu.”

“Bir şey yoktu.”

“VARDI.”

“O zaman yoktu.”

“ŞİMDİ Mİ VAR?”

Aslı artık masaya kapanmış gülüyordu.

Baran bana bakıyordu.

Ben üçüncü içkimi sipariş ettim.

Ece bunu gördü.

“Devrim.”

“Ne?”

“Ne oldu?”

“Bu konu için yeterince alkol almadım.”

Baran elindeki patatesi sonunda yedi.

“Ben de alayım mı?”

Üçümüz:

“HAYIR.”

dedik.

***

Anlatmam yaklaşık yirmi dakika sürdü.

Her şeyi anlatmadım.

Bazı şeyler benimdi.

Bazı şeyler Altay’la benim aramdaydı.

Ama Uludağ’ı anlattım.

Ece zaten o gün yüzümün neden kızardığını anlamıştı.

“BEN SANA BURNUN KIZARMAMIŞ DEDİM.”

“Evet.”

“ÖPÜŞMÜŞSÜNÜZ.”

“Evet.”

“BEN YAN ODADAYDIM.”

“Bunun olayla ilgisi yok.”

“VAR.”

İstanbul’daki kahveyi anlattım.

İkinci öpüşmeyi.

Mutfaktaki olayı anlatınca Ece'nin yüzü değişti.

“Dur.”

“Ne?”

“Fırın.”

Bardağımı aldım.

Aslı yeniden gülmeye başladı.

Ece masaya vurdu.

“FIRIN O YÜZDEN MİYDİ?”

Büyük bir yudum aldım.

Baran kaşlarını çattı.

“Fırında ne oldu?”

Üçümüz aynı anda ona döndük.

“SEN SUS.”

Baran iki elini kaldırdı.

“Tamam.”

Altay’ın evine gittiğimi söyledim.

Orada konuştuğumuzu.

Biraz yakınlaştığımızı.

Durduğumuzu.

Ece gözlerini kıstı.

“Biraz ne?”

“Ece.”

“Tamam.”

“Detay yok.”

“Saygı duyuyorum.”

İki saniye sustu.

“Ne kadar biraz?”

“ECE.”

Aslı kahkahayla bardağına uzandı.

“Ben de merak ettim.”

“İkinizden nefret ediyorum.”

Baran:

“Ben hiçbir şey sormuyorum.”

“İlk kez doğru bir şey yapıyorsun.”

Sonra sevgililik teklifini anlattım.

Kolye.

Yıldız.

“Nereye gidersen git yolunu bul.”

Ece'nin yüzü bir anda yumuşadı.

“Bunu Altay mı söyledi?”

“Evet.”

“Bizim Altay?”

“Babam gibi konuşma.”

Aslı:

“Ben de şaşırdım.”

“Çok romantik.”

dedi Ece.

Sonra gözleri tekrar büyüdü.

“Bir dakika.”

“Ne?”

“Sevgilisiniz.”

“Evet.”

“Resmen?”

“Resmen.”

“Ne zamandır?”

“İki gündür.”

“İKİ GÜN?”

“Bağırmayı bırak.”

“Sen bana aylardır bir şey yok diyorsun, sonra iki gün görüşmüyoruz, SEVGİLİ OLUYORSUN.”

“Hayat hızlı.”

“Sen dokuz gün sonra ülke değiştiriyorsun.”

“Onu da biliyorum.”

Baran:

“Ben hâlâ Altay Abi kısmında kaldım.”

“Abi deme dedim.”

Baran sustu.

Sonra:

“Altay Bey.”

“Daha kötü.”

***

Ece nihayet sakinleştiğinde Aslı'nın bardağı boşalmıştı.

Ece ona döndü.

“Peki Doruk?”

Masadaki hava bir anda değişti.

Aslı bardağıyla oynadı.

Ben önüme baktım.

Ece ikimizin yüzünü inceledi.

“Ne oldu?”

Aslı:

“Sen anlat.”

dedi.

“Niye ben?”

“Senin abin.”

“Senin sevgilin.”

Baran aramızda gidip gelen tenis maçı izler gibi başını çevirdi.

Ece:

“Biri anlatsın.”

İç çektim.

“Doruk Altay’ın kaşını açtı.”

Ece birkaç saniye tepki vermedi.

“Ne?”

“Altay da Doruk’un dudağını patlattı.”

Ece'nin ağzı açıldı.

Baran'ın gözleri parladı.

“Altay Bey dövüşebiliyor muymuş?”

“Baran.”

“Meraktan.”

Aslı son derece ciddi:

“Gayet dövüşüyor.”

Ona döndüm.

“Övme.”

“Övmüyorum. Gördüm.”

Ece iki elini masaya koydu.

“Ben bir hafta sizi yalnız bıraktım.”

“Bir hafta değildi.”

“DEYİM.”

“Tamam.”

“Niye kavga ettiler?”

Bir süre sustum.

Sonra anlattım.

Doruk’un “Ben bu ilişkiyi istemiyorum” deyişini.

Bana “Eve git” demesini.

Altay’a “Sen onun abisi gibiydin” diye bağırmasını.

Altay’ın “Değilim” cevabını.

“Sahibi değilsin.”

Yumrukları.

Ece dinledikçe yüzündeki şaşkınlık kayboldu.

Yerine sinir geldi.

“Doruk sana gerçekten eve git mi dedi?”

“Evet.”

“Sen?”

“Gitmedim.”

Baran bardağını kaldırdı.

“Gurur duydum hocam.”

“İndir.”

İndirdi.

Aslı sessizdi.

Ece ona döndü.

“Sen iyi misin?”

Aslı omuz silkti.

“Sinirliyim.”

“Doruk’la konuştun mu?”

“Hayır.”

“Hiç?”

“Aradı.”

“Kaç kere?”

Aslı telefonunu açtı.

Ekrana baktı.

“Bugünle birlikte on yedi.”

Gözlerim büyüdü.

“ON YEDİ Mİ?”

“Dokuzu ilk gece.”

“Niye söylemedin?”

“Ne söyleyecektim?”

“Aslı.”

“Dev.”

“Adamı süründürüyorsun.”

Aslı'nın yüzü değişti.

“Bana karışma dedi.”

Sustum.

Ece de sustu.

Aslı bardağını masaya bıraktı.

“Biliyor musunuz, beni kavga etmesi bile o kadar sinirlendirmedi.”

“Neye sinirlendin?”

dedim.

“Bir anda hepimizin adına karar vermeye başlamasına.”

Gözleri bana geldi.

“Senin adına.”

Sonra kendini gösterdi.

“Benim adıma.”

“Altay’ın adına.”

Bir süre sustu.

“Ben Doruk’u öyle tanımıyordum.”

Ece yumuşak bir sesle:

“Belki o da kendini öyle tanımıyordu.”

dedi.

Aslı ona baktı.

“Bu onu haklı yapmıyor.”

“Yapmıyor.”

“Biliyorum.”

Aslı derin bir nefes aldı.

“Ben ondan ayrılmak istemiyorum.”

“Kimse sana ayrıl demiyor.”

dedim.

“Ama hiçbir şey olmamış gibi de davranmayacağım.”

“Davranma.”

Telefonu masanın üzerinde bir kez titredi.

Hepimiz baktık.

**Doruk.**

Aslı ekranı ters çevirdi.

Baran:

“On sekiz.”

dedi.

Aslı ona baktı.

“Sayma.”

“Tamam.”

İki saniye sonra:

“On sekiz.”

“BARAN.”

***

Dördüncü içkinin kimin fikri olduğunu bilmiyorum.

Benim olmadığını iddia edebilirim.

Ama elimde bulunması savunmamı zayıflatıyordu.

Müzik biraz yükselmişti.

Masa dağılmıştı.

Patatesin yarısı bitmiş, diğer yarısı Baran tarafından sistematik biçimde yok ediliyordu.

Bir ara Ece çok sessizleşti.

İlk başta fark etmedim.

Aslı fark etti.

“Sen niye sustun?”

Ece başını kaldırdı.

“Ben mi?”

“Evet.”

“Dinliyorum.”

“Sen yarım saattir dinliyorsun.”

Ece bardağına baktı.

“Bir şey yok.”

Ben güldüm.

“Bu masada artık o cümle yasak.”

Ece bana baktı.

“Ne?”

“Bir şey yok.”

“Gerçekten—”

“Ece.”

Sustum.

O da sustu.

Bir süre sonra:

“Ben de Ankara’ya taşınıyorum galiba.”

dedi.

Bardağımı masaya bıraktım.

“Ne?”

Aslı doğruldu.

Baran patatesi bıraktı.

Ece hafifçe güldü.

“Bakışlarınız çok korkunç.”

“Sen ne dedin?”

“İş teklifi aldım.”

“Ne zaman?”

“Üç hafta önce.”

Bir şey içimde sertçe düştü.

“Üç haftadır bana söylemedin mi?”

“Dev—”

“ÜÇ HAFTA?”

“Sen Almanya’yla uğraşıyordun.”

“E ne olmuş?”

“Bilmiyorum.”

“Ece.”

Omuzlarını kaldırdı.

“Sen gidiyordun zaten.”

Cümle beni susturdu.

“Bunun benim gitmemle ne ilgisi var?”

“Yok.”

“Var ki söyledin.”

Ece bardağını iki eliyle tuttu.

“İş iyi.”

“Ne kadar iyi?”

diye sordu Aslı.

“Çok iyi.”

“Maaş?”

“Buradan daha iyi.”

“Pozisyon?”

“Daha iyi.”

“Kariyer?”

Ece başını salladı.

“Daha iyi.”

Baran:

“Problem ne?”

Ece ona baktı.

“Ankara.”

Baran:

“Ankara kötü değil.”

Ece:

“Şehirle problemim yok.”

“E?”

Ece birkaç saniye sustu.

Sonra gözlerini bize çevirdi.

“Herkes bir yere gidiyor.”

İşte o cümlede masadaki bütün komedi bir anlığına sustu.

Ece bana baktı.

“Sen Almanya’ya gidiyorsun.”

Aslı’ya baktı.

“Senin hayatında Doruk var.”

Aslı ağzını açacak gibi oldu ama sustu.

“Ben de gidersem...”

“Ne?”

dedim.

Ece başını salladı.

“Bilmiyorum.”

“Bil.”

“Dev.”

“Üç haftadır bana söylemedin. Şimdi bile bilmiyorum diyorsun.”

Bir an bana kızacak sandım.

Kızmadı.

“Döndüğünde hiçbir şey aynı olmayacakmış gibi geliyor.”

Bu kez sustum.

Ece'nin gözleri dolmuştu.

“Sen altı ay sonra döneceksin. Belki Altay’la her şey başka olacak. Aslı'yla Doruk belki...”

Aslı:

“Önce şu anki hâlini atlatsın.”

Ece hafifçe güldü.

Sonra bana döndü.

“Ben burada kalırsam da sanki herkes büyürken ben aynı yerde duruyormuşum gibi geliyor.”

İçimde bir yer acıdı.

Elimi uzattım.

Elini tuttum.

“Zaten hiçbir şey aynı olmayacak.”

Ece bana baktı.

“Çok yardımcı oldun.”

“Bitirmedim.”

Başparmağımı elinin üzerinde gezdirdim.

“Aynı olmayacak.”

Bir an durdum.

“Ama kötü olmak zorunda değil.”

Ece'nin gözlerinden biri taştı.

“Ben seni çok özleyeceğim.”

İşte o anda benim de gözlerim doldu.

“Ben de seni çok özleyeceğim.”

“Altı ay çok uzun.”

“Bana da uzun gelmeye başladı.”

“Gitme demiyorum.”

“Biliyorum.”

“Git.”

“Gideceğim.”

“Sinir bozucusun.”

“Sen de.”

Ece güldü.

Sonra bana sarıldı.

Aslı:

“Ben ağlamayacağım.”

dedi.

Baran burnunu çekti.

Üçümüz ona döndük.

Ece:

“Sen niye ağlıyorsun?”

“Ben ağlamıyorum.”

“Gözlerin dolmuş.”

“Gözüme duman geldi.”

Aslı etrafına baktı.

“İçeride sigara içilmiyor.”

Baran:

“Atmosfer.”

Kahkaha attık.

Ağlarken gülmek insanı daha çok ağlatıyordu.

Bir süre sonra Baran:

“Ben olsam giderdim.”

dedi.

Ece başını kaldırdı.

“Ne?”

“Ankara’ya.”

“Sen ciddi bir şey mi söyledin?”

Baran omuz silkti.

“Arada oluyor.”

Hepimiz sustuk.

Baran önündeki peçeteyi katladı.

“Burada kalınca insanlar kalmıyor ki.”

Kaşlarımı çattım.

“Ne demek?”

“Devrim gidiyor. Belki Ece gider. Belki ben iki sene sonra başka üniversiteye giderim. Aslı başka bir proje bulur.”

Başını kaldırdı.

“Mekânı koruyarak insanları koruyamıyorsun.”

Sessizlik.

Gerçekten sessizlik.

Baran bize baktı.

“Ne?”

“Baran.”

dedim.

“Hı?”

“Bunu sen mi söyledin?”

Bardağını kaldırdı.

“İçtim.”

Ece güldü.

Sonra ağladı.

Sonra hepimiz yeniden güldük.

***

Bir noktada konuşma tekrar bana döndü.

Bunun nasıl olduğunu bilmiyorum.

Muhtemelen Ece'nin suçu.

“Peki.”

dedi.

“Ne?”

“Mutlu musun?”

“Neyle?”

“Altay’la.”

Soruyu duyduğum anda normalde yapacağım şeyi yapmadım.

Analiz etmedim.

Düşünmedim.

Almanya’yı hesaba katmadım.

Doruk’u hesaba katmadım.

Altı ayı düşünmedim.

“Çok.”

dedim.

Aslı gülümsedi.

Ece'nin yüzü yumuşadı.

“Çok mutluyum.”

dedim tekrar.

Sonra neden söylediğimi hâlâ bilmiyorum.

Muhtemelen dördüncü içkinin suçu.

Kolyenin yıldızını tuttum.

“Bir de çok güzel öpüşüyor.”

Masada ölüm sessizliği oldu.

Ece çığlık attı.

Aslı kahkahayla öne eğildi.

Ben ağzımı kapattım.

“Ben bunu söylemedim.”

Ece:

“SÖYLEDİN.”

“Hayır.”

“SÖYLEDİN.”

Baran sandalyesini geriye itti.

“Ben lavaboya gideyim.”

“Git.”

Ayağa kalktı.

Ceketini düzeltti.

“Bu konuşma çalışma ortamımızı değiştirdi.”

“BARAN GİT.”

Gitti.

Telefonum titredi.

Altay.

Gülümsedim.

Ece anında gördü.

“Bakışından belli oluyor.”

“Ne?”

“Altay.”

“Saçmalama.”

Telefonu açtım.

**Altay:** Nasılsınız?

Yazdım.

**Ben:** kızlarlayım

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Baran da orada.

Masaya dönen Baran’a baktım.

**Ben:** honorary girl

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** İçtin mi?

**Ben:** hayır

**Altay:** Devrim.

Ekrana bakıp güldüm.

**Ben:** biraz

**Altay:** Ne kadar biraz?

Başımı kaldırdım.

“Ben ne kadar içtim?”

Ece:

“Üç.”

Aslı:

“Dört.”

Baran:

“Bilimsel olarak üç buçuk.”

Telefona yazdım.

**Ben:** örneklem yetersiz

Altay'ın cevabı:

**Altay:** Araba kullanmıyorsun.

**Ben:** hayır

**Altay:** Dönüşte haber ver.

**Ben:** tamam

Bir an ekrana baktım.

Sonra parmaklarım benden bağımsız hareket etti.

**Ben:** beni seviyor musun

Gönderdim.

Ekrana baktım.

Beynim mesajı yaklaşık iki saniye sonra işledi.

Donup kaldım.

“Ben ne yaptım?”

Ece:

“Ne yaptın?”

Telefonu göğsüme bastırdım.

“Ben ne yaptım?”

Aslı telefonu almaya çalıştı.

“Göster.”

“Hayır.”

“DEV.”

“Hayır.”

Ece diğer taraftan uzandı.

Telefonu kurtarmaya çalışırken ekran açıldı.

Ece okudu.

Ağzı açıldı.

“DEV—”

“BAĞIRMA.”

Aslı:

“Ne yazdı?”

Ece bana baktı.

Ben Ece’ye baktım.

Baran:

“Ne oldu?”

Ece fısıldadı.

“Beni seviyor musun yazmış.”

Aslı'nın ağzı açıldı.

Baran:

“Mesaj geri çekilebilir.”

Telefonu açtım.

Okundu.

“OKUDU.”

Hepimiz sustuk.

Ekranda üç nokta belirdi.

Kayboldu.

Tekrar belirdi.

“Yazıyor.”

dedim.

Ece:

“Susun.”

Aslı:

“Zaten susuyoruz.”

Baran öne eğildi.

“Ne yazacak?”

“NEREDEN BİLEYİM?”

Mesaj geldi.

**Altay:** Bunu ayıkken sor.

Ağzım açık kaldı.

Ece telefonu elimden aldı.

“Adam cevap vermedi.”

“Kaçtı.”

dedim.

Aslı:

“Kaçmadı.”

“Kaçtı.”

Telefonu geri aldım.

**Ben:** korktun

Cevap:

**Altay:** Hayır.

**Ben:** korktun

Bir süre sonra:

**Altay:** Yarın sor.

Telefonu masaya bıraktım.

“Kaçtı.”

Baran:

“Teknik olarak süre istedi.”

Ona baktım.

“Sen niye geri geldin?”

“Patatesim vardı.”

***

Gece ilerledikçe zaman hızlandı.

Bir ara müziğe eşlik ettik.

Ece'nin Ankara teklifini yeniden konuştuk.

Aslı sonunda Doruk’un on dokuzuncu aramasını açmadı.

Baran bir ara gerçekten bizimle fotoğraf çektirdi ve Ece fotoğrafın altına:

**GIRLS NIGHT (+ Baran)**

yazdı.

Baran bunu kişisel başarı kabul etti.

Saat gece yarısını geçtiğinde kalkmaya karar verdik.

Ece:

“Ben Aslı’yla giderim.”

dedi.

Aslı:

“Bende kal.”

“Tamam.”

Baran:

“Ben taksi çağırdım.”

Ben telefonumu çıkardım.

“Ben de—”

Ekranda Altay’dan mesaj vardı.

**Altay:** Neredesin?

**Ben:** mekanda

**Altay:** Konum.

**Ben:** niye

**Altay:** Yakındayım. İstersen bırakırım.

Ece ekrana baktı.

“Gönder.”

“Ben taksiyle giderim.”

Aslı:

“Gönder.”

Baran:

“Hocam gönder.”

Üçüne baktım.

“Hepiniz neden sevgilimin tarafındasınız?”

Ece:

“SEVGİLİM DEDİ.”

“Sus.”

Konumu gönderdim.

Altay yirmi dakika sonra geldi.

Mekânın önünde bekliyordu.

Siyah montunun altında kaşındaki küçük bant hâlâ görünüyordu.

Onu görünce içimde aptalca bir sıcaklık oluştu.

Ece yanıma geldi.

Altay’a baktı.

Sonra bana.

Sonra tekrar Altay’a.

“Ben sana kızgınım.”

dedi.

Altay şaşırdı.

“Niye?”

“Bana hiçbir şey söylemediniz.”

Altay bir an düşündü.

“Benim söylemem biraz tuhaf olmaz mıydı?”

Ece de düşündü.

“Doğru.”

Aslı güldü.

Sonra Altay’ın kaşına baktı.

“Doruk daha kötü.”

Altay:

“İyi.”

Aslı kaşını kaldırdı.

“Bu iltifat değildi.”

“Ben de öyle anlamadım.”

Baran elini kaldırdı.

“İyi geceler Altay B—”

Bana baktı.

“Bey.”

Altay kaşlarını çattı.

“Ne oldu?”

“Hiç.”

“Kesin bir şey oldu.”

Üçümüz aynı anda:

“Hiç.”

dedik.

Altay bana baktı.

“Sen ne kadar içtin?”

“Örneklem yetersiz.”

Gözlerini kapattı.

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Ece kahkahayı bastı.

***

Arabaya bindiğimde emniyet kemerini takmaya çalıştım.

Birinci deneme.

Olmadı.

İkinci.

Olmadı.

Üçüncüde Altay bana baktı.

“Ben takabilirim.”

dedi.

“Ben takabilirim.”

“Tak.”

Deniyorum.

Olmuyor.

Altay uzandı.

Kemeri aldı.

Klik.

Taktı.

Yüzü yüzüme yakındı.

Ona baktım.

“Sen benim sevgilimsin.”

“Farkındayım.”

“Garip.”

“Pişman mısın?”

“Hayır.”

Cevabım o kadar hızlı çıktı ki yüzü yumuşadı.

Kaşındaki banda baktım.

Parmağımı yaklaştırdım.

“Kaşın hâlâ kötü.”

“Abin sağ olsun.”

“Sen de vurdun.”

“Biliyorum.”

“Salaksınız.”

“Bunu da biliyorum.”

Arabayı çalıştırdı.

Bir süre sessiz gittik.

Başımı cama yasladım.

Cam soğuktu.

Vazgeçtim.

Altay’ın omzuna yaslandım.

Bir eli direksiyondaydı.

Diğerini uzatıp elimi buldu.

Parmaklarımızı birbirine geçirdim.

“Doruk bana kızgın.”

“Biliyorum.”

“Ben de ona kızgınım.”

“Biliyorum.”

“Onu seviyorum.”

“Onu da biliyorum.”

Başımı kaldırdım.

“Sen her şeyi biliyor musun?”

“Hayır.”

“Mesela?”

Bir süre cevap vermedi.

Yola baktı.

Sonra:

“Dokuz gün sonra ne olacağını.”

Sarhoşluğumun içinden bile cümle beni buldu.

Elini biraz daha sıkı tuttum.

“Ben gideceğim.”

“Biliyorum.”

“Gerçekten gideceğim.”

“Git.”

“Beni özleyecek misin?”

Bu kez bana baktı.

Kırmızı ışıkta durmuştuk.

“Evet.”

Gülümsedim.

“Ben de.”

Işık yeşile döndü.

Başımı yeniden omzuna yasladım.

Bir süre sonra gözlerimi kapattım.

“Altay.”

“Hı?”

“Beni seviyor musun?”

Sessizlik.

Bekledim.

Cevap gelmedi.

Gözlerimi açmak istedim.

Açmadım.

Çünkü gerçekten çok uykum vardı.

Ve biraz da korkaktım.

***

Eve geldiğimizde Altay beni kapıya kadar çıkardı.

“Ben yürüyebiliyorum.”

“Yürü.”

“Yürüyorum.”

“Farkındayım.”

“Beni sarhoş sanıyorsun.”

“Hayır.”

“Yalancı.”

“Biraz içtin.”

“Örneklem yetersiz.”

“Bu cümleyi bugün son kez duyuyorum.”

Kapının önüne geldik.

Anahtarımı çıkarmaya çalıştım.

Çantamda bulamadım.

Altay:

“Ver.”

“Ne?”

“Çantayı.”

“Hayır.”

“Devrim.”

“Bağımsız kadınım.”

Kapı içeriden açıldı.

İkimiz de durduk.

Doruk.

Bir an hiç kimse konuşmadı.

Doruk’un dudağındaki morluk daha belirgindi.

Altay’ın kaşında bant vardı.

İki gün önce birbirine yumruk atan iki adam kapının iki tarafında duruyordu.

Ben ortalarındaydım.

Hayatım gerçekten çok saçmaydı.

Doruk önce bana baktı.

Sonra Altay’a.

“İçmiş.”

dedi.

Altay:

“Biraz.”

“Ben içmedim.”

dedim.

İkisi de bana baktı.

“Tamam. Biraz.”

Doruk kapıyı biraz daha açtı.

“Ben alırım.”

Altay’ın eli sırtımdaydı.

Bir an durdu.

Sonra elini çekti.

“Tamam.”

Kaşlarımı çattım.

“Ben paket miyim?”

İkisi aynı anda:

“Hayır.”

dediler.

İkisine de baktım.

“Sinir bozucusunuz.”

Doruk kolumdan tutmadı.

Sadece kapıda bekledi.

Altay bana baktı.

“Su iç.”

“Sen git.”

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Bir an ona sarılmak istedim.

Doruk’un önünde yapmadım.

Bunu neden yapmadığımı bilmiyordum.

Belki o gece yeni bir kavga istemediğim için.

Belki de bazı şeylerin hâlâ zamana ihtiyacı olduğu için.

Altay merdivene yöneldi.

Doruk:

“Altay.”

dedi.

Altay durdu.

Ben de durdum.

Kalbim saçma bir umutla hızlandı.

Altay döndü.

Doruk birkaç saniye ona baktı.

“Arabayı sen kullandın değil mi?”

Altay:

“Evet.”

Doruk başını salladı.

“Tamam.”

Altay da başını salladı.

“İyi geceler.”

“İyi geceler.”

Barışmadılar.

Özür dilemediler.

Hiçbir şeyi çözmediler.

Ama iki gün sonra ilk kez birbirlerine bağırmadan dört kelime söylemişlerdi.

Şu an için başarı ölçütümüz buydu.

Eve girdim.

Doruk kapıyı kapattı.

Birlikte koridorda yürüdük.

“Eğlendin mi?”

diye sordu.

Şaşkınlıkla ona baktım.

“Evet.”

“İyi.”

Merdivenlere geldik.

“Doruk.”

Durdu.

“Ne?”

Bir an ona baktım.

Söylemek istediğim çok şey vardı.

Hiçbirini söylemedim.

“İyi geceler.”

Yüzündeki sertlik bir anlığına azaldı.

“İyi geceler Dev.”

İki gün sonra bana ilk kez **Dev** demişti.

Odamın kapısını kapattığımda bunun beni neden bu kadar duygulandırdığını düşünmek istemedim.

***

Sabah uyandığımda başımın içinde Baran deney yapıyordu.

Gözlerimi açmadan telefonumu aradım.

Bulamadım.

Yastığın altındaydı.

Nasıl girdiğini bilmiyordum.

Ekranı açtım.

Saat on bir.

Üç mesaj.

Altay.

**Altay:** Günaydın.

Bir dakika sonra:

**Altay:** Su iç.

Gözlerimi devirdim.

Üçüncü mesajı açtım.

**Altay:** Ve dün gece sorduğun soruyu hatırlıyorsan, ayıkken tekrar sor.

Kaşlarımı çattım.

Hangi soru?

Dün gece ne sormuştum?

Girls night.

Ece.

Ankara.

Aslı.

Baran.

Altay’ın gelmesi.

Araba.

Doruk.

Sonra...

Bir an beynim durdu.

Yatakta doğruldum.

**Beni seviyor musun?**

Telefonu elimden düşürdüm.

“Hayır.”

dedim boş odaya.

Sonra dün gece masada yazdığım mesajı hatırladım.

Bir de arabada sorduğumu.

İki kere.

İKİ KERE.

Yüzümü ellerimin arasına aldım.

Başım ağrıyordu.

Midem hafif bulanıyordu.

En yakın arkadaşım Ankara’ya taşınmayı düşünüyordu.

Abim sevgilime hâlâ kızgındı.

Aslı abime hâlâ kızgındı.

Almanya’ya gitmeme sekiz gün kalmıştı.

Ve ben sevgilime sarhoşken iki kez beni sevip sevmediğini sormuştum.

Telefon tekrar titredi.

Altay.

**Altay:** Hatırladın.

Ekrana baktım.

**Ben:** Nereden biliyorsun?

Cevap hemen geldi.

**Altay:** Yazma hızından.

Gözlerimi kapattım.

**Ben:** Unut.

**Altay:** Hayır.

**Ben:** Altay.

**Altay:** Devrim.

**Ben:** Dün alkollüydüm.

**Altay:** Fark ettim.

**Ben:** O soru geçersiz.

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Bence değil.

Kalbim bir kez sertçe vurdu.

Üç nokta çıktı.

Kayboldu.

Tekrar çıktı.

Ve yeni mesaj geldi.

**Altay:** Ayıl. Su iç. Sonra konuşuruz.

Telefonu göğsüme bıraktım.

Tavana baktım.

Sekiz gün.

Sadece sekiz gün.

Ve görünüşe göre Almanya’ya gitmeden önce çözmem gerekenler listesine yeni bir madde daha eklemiştim.

Altay Karahan beni seviyor muydu?

Daha kötüsü...

Ben cevabı gerçekten duymaya hazır mıydım?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.