Biz Büyürken kitap kapağı

15. bölüm / 22

Biz Büyürken

BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN

Vaveyla Yazarı: Melisa Nur Yıldız

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 22Şu an: BÖLÜM 15 — BİR KERE DE GİTME DESEYDİN

Maili açmadım.

Yaklaşık on saniye boyunca sadece ekrana baktım.

Sonra on saniye daha.

Aslı sandalyesinden kalktı.

“Devrim?”

“Bir dakika.”

Baran da ayağa kalktı.

“Almanya mı?”

“Evet.”

“E açsana.”

Ona baktım.

“Farkındayım.”

“Niye açmıyorsun?”

“Bilmiyorum.”

Bu, son derece mantıksızdı.

Haftalardır bu maili bekliyordum.

Günde ortalama insan onuruna aykırı sayıda mail kutusu kontrolü yapıyordum.

Spam klasöründe kendimi kaybetmiştim.

Almanya’daki insanların çalışma saatlerini hesaplamıştım.

Mülakatı tekrar tekrar kafamda yaşamıştım.

Şimdi sonuç önümdeydi.

Ve ben tıklayamıyordum.

Aslı yanıma geldi.

Elini sandalyemin arkasına koydu.

“İstersen yalnız bırakalım.”

“Hayır.”

Baran:

“Ben açabilirim.”

İkimiz aynı anda:

“Hayır.”

dediğimiz için alındı.

“Yardım etmeye çalışıyorum.”

Derin bir nefes aldım.

Mouse’u hareket ettirdim.

Maili açtım.

İlk satırı okudum.

Sonra ikinciyi.

Sonra ilk satıra geri döndüm.

İngilizce biliyordum.

Oldukça iyi biliyordum.

Ama insan beyni bazı anlarda bildiği bütün dilleri reddedebiliyormuş.

Aslı omzumun üzerinden ekrana baktı.

Elini ağzına götürdü.

Baran:

“Ne yazıyor?”

dedi.

Cevap veremedim.

Bir daha okudum.

**We are pleased to inform you...**

Gerisini görmeme gerek yoktu.

Ama gördüm.

Araştırma programına kabul edilmiştim.

Altı ay.

Başlangıç tarihi.

Oryantasyon.

Belgeler.

Konaklama seçenekleri.

Sonraki adımlar.

Her şey oradaydı.

Gerçekti.

“Devrim?”

Aslı’nın sesi uzaktan geliyor gibiydi.

Başımı ona çevirdim.

“Kabul edilmişim.”

Bir saniye sessizlik oldu.

Sonra Aslı çığlık attı.

Gerçekten.

Laboratuvarın ortasında.

“AAAA!”

Bana sarıldı.

Sandalye arkaya kaydı.

Ben gülmeye başladım.

Baran bilgisayara doğru eğildi.

“Ciddi mi?”

“Evet!”

“HOCAM ALMANYA!”

“BARAN!”

O da sarıldı.

Üçümüz birbirimize girmiştik.

Yan odadan biri kapıyı açtı.

“Bir şey mi oldu?”

Baran:

“ALMANYA OLDU!”

Adamın yüzünde hiçbir şey anlamadığı belliydi.

“Tamam.”

deyip kapıyı kapattı.

Aslı’nın gözleri dolmuştu.

“Sen niye ağlıyorsun?”

“Bilmiyorum!”

“Ben ağlamıyorum.”

“Sen şoktasın.”

“Değilim.”

Baran masadan su şişemi aldı.

“İç.”

Ona baktım.

“Şu an mı?”

“Heyecan böbreğe vurmasın.”

Kahkahayı bastım.

Bu, bütün büyülü anı mahvetmeliydi.

Mahvetmedi.

Suyu aldım.

İçtim.

Sonra ekrana yeniden baktım.

Altı ay.

Almanya.

Ben.

Gerçekten gidiyordum.

***

Haberi ilk Selim Hoca’ya verdim.

Bu akademik hiyerarşiydi.

Sonra aile grubuna yazmayı düşündüm.

Yazamadım.

Bunu mesajla söylemek istemiyordum.

Annemi aradım.

İkinci çalışta açtı.

“Efendim kızım?”

“Anne.”

Sesimden bir şey anlamış olacak ki sustu.

“Ne oldu?”

“Kabul gelmiş.”

Sessizlik.

“Ne kabulü?”

Gözlerimi kapattım.

“Almanya.”

Bir saniye.

İki.

Sonra:

“Ay!”

Telefonu kulağımdan uzaklaştırdım.

“ANNE.”

“Gidiyor musun yani?”

Sesindeki sevinçle başka bir şey birbirine karışmıştı.

“Gidiyorum.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

“Dur babanı arayayım.”

“Anne, telefonu kapatma—”

Telefon kapandı.

Aslı karşımdan gülüyordu.

“Annem yüzüme kapattı.”

“Heyecandan.”

Bir dakika sonra aile grubunda hareket başladı.

Babam:

**Aferin kızım benim. Gurur duyuyorum.**

Ardından üç tane yanlış emoji.

Bir tanesi balıktı.

Neden bilmiyordum.

Doruk:

**LAN**

Hemen arkasından:

**CİDDİ Mİ**

**Ben:** Ciddi.

Telefonum çaldı.

Doruk.

Açtım.

“Gidiyor musun?”

“Evet.”

“Altı ay mı?”

“Evet.”

“Vay be.”

Sesi değişti.

Çok hafif.

Sonra toparladı.

“Odana geçiyorum.”

“Ne?”

“Altı ay boş.”

“DORUK.”

Kahkaha attı.

“Şaka yapıyorum.”

“Dolabımı açarsan seni öldürürüm.”

“Almanya’dan mı geleceksin?”

“Uçak var.”

“Doğru.”

Sonra daha sakin:

“Helal olsun Dev.”

Gülümsedim.

“Sağ ol.”

“Akşam kutlama var.”

“Kim karar verdi?”

“Annem.”

“Ne ara?”

“Şu an Nermin Teyze’yi arıyor.”

Gözlerimi kapattım.

“Allah kahretsin.”

“Geçmiş olsun. Akşama bütün mahalle biliyor.”

Telefonu kapattığımda gerçekten mutluydum.

Bunu kendime özellikle söylemem gerekmiyordu.

İçimdeydi.

Aylarca uğraştığım şey olmuştu.

Başarmıştım.

Gidecektim.

Yeni bir laboratuvar.

Yeni insanlar.

Yeni bir şehir.

Altı ay boyunca kendi başıma başka bir ülkede yaşayacaktım.

On yaşındaki Devrim bunu duysa muhtemelen çok havalı olduğumu düşünürdü.

Sonra telefonum elimde kaldı.

Ece’ye yazdım.

**Ben:** Kabul.

Cevap beş saniyede geldi.

**Ece:** ŞAKA YAPIYORSUN

**Ben:** Hayır.

Telefon çaldı.

Açmadım.

Çünkü çığlık atacağını biliyordum.

Ardından Baran’ın telefonu titredi.

Sonra Aslı’nın.

“Gruba yazdım.”

dedi Ece.

Ben güldüm.

Ve sonra...

Telefonumun ekranına baktım.

Bir isim aradım.

Yoktu.

Altay henüz bilmiyordu.

Parmağım sohbetimizin üzerinde durdu.

Bir an aile grubundan Doruk’un ona söylemesini bekleyebileceğimi düşündüm.

Sonra bu düşünce hoşuma gitmedi.

Haberi benden duymasını istiyordum.

Bu farkındalıkla yaklaşık üç saniye uğraştım.

Sonra aradım.

Mesaj atmadım.

Aradım.

İkinci çalışta açtı.

“Efendim?”

Arka planda ses vardı.

Ofisteydi.

“Meşgul müsün?”

“Toplantıya gireceğim. Ne oldu?”

Bir anda gülümsedim.

“Mail geldi.”

Sessizlik.

Arka plandaki sesler devam ediyordu.

Altay konuşmadı.

Sonra:

“Ve?”

Bunu bilerek yaptığını biliyordum.

“Ve...”

Biraz uzattım.

“Devrim.”

Güldüm.

“Kabul edilmişim.”

Bir saniyelik sessizlik.

Sonra ses tonu değişti.

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

“Altı ay?”

“Altı ay.”

Nefes verdiğini duydum.

“Bilim insanı.”

“Hı?”

“Tebrik ederim.”

Gülümsedim.

“Sağ ol.”

“Ne zaman gidiyorsun?”

Maildeki tarihi söyledim.

“Yaklaşık altı hafta var.”

“Azmış.”

Bu iki kelimeyi neden bu kadar dikkatli dinlediğimi bilmiyordum.

“Evet.”

“Akşam evde misiniz?”

“Annem kutlama yapıyormuş.”

“Tabii yapıyor.”

“Nermin Teyze muhtemelen şu an pankart bastırıyor.”

Güldü.

“Akşam uğrarım.”

“Tamam.”

“Toplantıya girmem lazım.”

“Git.”

Bir an durdu.

“Devrim?”

“Hı?”

“Cidden tebrik ederim.”

Sesindeki şeyi tanımlayamadım.

Belki sadece gururdu.

Belki mutluluk.

Belki hiçbir şey.

“Sağ ol Altay.”

Telefon kapandı.

Ekrana birkaç saniye baktım.

Aslı karşımdan beni izliyordu.

“Ne?”

dedim.

“Hiç.”

“Öyle bakma.”

“Nasıl?”

“Ece gibi.”

Aslı gülümsedi.

“Bir şey demedim.”

Bu çevredeki herkesin en tehditkâr cümlesi hâline gelmişti.

***

Akşam eve geldiğimde annem gerçekten kutlama hazırlamıştı.

“Anne, kabul geleli dört saat oldu.”

“E?”

“Bu masa ne?”

“Ne var masada?”

Masada kısır vardı.

Börek vardı.

Sarma vardı.

Pasta vardı.

Kurabiye vardı.

Ve nereden geldiğini bilmediğim küçük Alman bayrakları vardı.

Birini elime aldım.

“Bunları nereden buldun?”

Annem mutfaktan seslendi.

“Nermin aldı.”

Tabii.

Başka kim olabilirdi?

Nermin Teyze salondan çıktı.

“İnternetten söyledim.”

“Nermin Teyze, dört saatte internetten nasıl geldi?”

“Bakkalın oğlunda varmış.”

“Bakkalın oğlunda neden Alman bayrağı var?”

Omuz silkti.

“Dünya küçük.”

Bu mahallede bazı soruların cevabı yoktu.

Babam işten erken gelmişti.

Beni kapıda görünce sarıldı.

“Gurur duyuyorum kızım.”

Bu kez sesi telefondakinden daha farklı geldi.

Başımı omzuna yasladım.

“Sağ ol baba.”

“Altı ay çabuk geçer.”

Henüz gitmeden bunu söylemesi kalbimi biraz sıktı.

“Geçer.”

Annem mutfaktan çıktı.

Bana sarıldı.

Sonra geri çekilip yüzüme baktı.

“Orada yemek yiyeceksin.”

Gözlerimi kapattım.

“Anne.”

“Almanlar ne yiyor?”

“Yemek.”

“Bizim gibi değil.”

“İnsan onlar da.”

“Ben sana tarhana koyarım.”

“Uçağa tarhana mı sokacağım?”

“Neden sokmayasın?”

Doruk kapıdan girdi.

“Bence sucuk da koy.”

“Sen karışma.”

Bana sarıldı.

Bu kez dalga geçmedi.

Biraz uzun tuttu.

“Helal olsun.”

“Sağ ol.”

Kulağıma:

“Odaya yine de geçebilirim.”

dedi.

Karnına dirseğimi vurdum.

Romantik aile anımız dört saniye sürmüştü.

***

Saat yediye doğru ev dolmaya başladı.

Ece geldi.

Kapıdan girer girmez bana sarıldı.

“ALMANYA!”

“Ece, ülkenin adı değişmedi.”

“Sen gidiyorsun ama!”

Aslı geldi.

Baran da geldi.

Baran’ın elinde küçük bir hediye poşeti vardı.

Şüpheyle baktım.

“Ne aldın?”

“Bir şey.”

“Yine kupa mı?”

“Beni ne sanıyorsun?”

Poşetten küçük bir masa bayrağı çıkardı.

Alman bayrağı.

Altında:

**HOCAM INTERNATIONAL**

yazıyordu.

Bir süre baktım.

“Sen bunu ne ara yaptırdın?”

“Hazırlıklıydım.”

“Ya kabul almasaydım?”

Baran durdu.

“B planım yoktu.”

“Gerizekâlı.”

“Teşekkür ederim.”

Doruk bayrağı aldı.

“Bunu ofise koyacağım.”

“Benim hediyem.”

“Sen gidiyorsun.”

“Altı aylığına!”

Aslı gülüyordu.

Doruk onun yanına geçti.

Bunu çok doğal yaptı.

Aslı da ona doğru hafifçe döndü.

Eskiden olsa bu hareketi üç farklı açıdan analiz ederdim.

O akşam sadece fark ettim.

Sonra başka bir şeye baktım.

Kapıya.

Altay henüz gelmemişti.

Bunu fark ettiğim için kendime kızdım.

On dakika sonra kapı çaldı.

Başımı çevirmedim.

Özellikle.

Annem açtı.

“Altay!”

Başımı çevirdim.

Tabii ki.

Üzerinde ofisten geldiği belli olan koyu renk takım elbisesi vardı ama kravatı yoktu. Ceketini koluna almıştı.

Elinde küçük bir paket vardı.

Salona girdi.

Önce babamla selamlaştı.

Doruk’la.

Sonra gözleri beni buldu.

Gülümsedi.

Ben de.

“Alman.”

dedi.

Kaşlarımı kaldırdım.

“Henüz değil.”

“Altı ay sonra aksanla dönersin.”

“Senin Almancandan iyi olur.”

“Şimdiden şımardı.”

Yanıma geldi.

Elindeki paketi uzattı.

“Bu ne?”

“Rüşvet.”

“Ne için?”

“Oradan dönünce büroya Alman müvekkil getirirsin.”

Paketi açtım.

İçinden kaliteli, koyu renk bir kalem çıktı.

Sade.

Ağır.

Üzerinde hiçbir yazı yoktu.

“Altay.”

“Beğenmedin mi?”

“Beğendim.”

“E?”

“Niye aldın?”

Omuz silkti.

“İmza atarsın.”

“Neye?”

“Bilmiyorum. Önemli bir şeye.”

Bir an cevap veremedim.

Sonra:

“Sağ ol.”

dedim.

“Yine teşekkür.”

“Bugün özel gün.”

“Belli.”

Annem birkaç metre öteden bize bakıyordu.

Göz göze geldik.

Hemen Aslı’ya döndü.

Ben hiçbir şey görmemiş gibi yaptım.

***

Kutlama beklediğimden daha eğlenceli geçti.

Baran, Almanya’da beni ziyaret etmek için şimdiden vize araştırdığını söyledi.

“Gelme.”

“Niye?”

“Türkiye’den kaçıyorum.”

“Benden mi?”

“Özellikle.”

Ece bana Almanya’da âşık olmamam gerektiğini söyledi.

“Niye?”

“Dönmezsin.”

“Bilim için gidiyorum.”

“Tabii.”

Altay tam o sırada su içerken hafifçe öksürdü.

Baktım.

O da bana baktı.

Ece’ye döndüm.

“Kes.”

Ece gülümsedi.

“Bir şey demedim.”

Aslı ile Doruk mutfakta tabak taşıyorlardı.

Bir ara Doruk Aslı’nın kulağına bir şey söyledi.

Aslı güldü.

Baran bana eğildi.

“Bence bunlar oldu.”

“Ne oldu?”

“Oldu işte.”

“Hiçbir şey olmadı.”

“Sen inkâr konusunda genel olarak başarılısın.”

Başımı ona çevirdim.

“Ne demek o?”

Baran gözlerini büyüttü.

“Doruk ve Aslı’dan bahsediyorum.”

“Öyle de.”

“Başka ne olacak?”

“Hiç.”

“Tamam.”

Bu kelimeyi hayatımdan çıkarmak istiyordum.

***

Pasta kesildi.

Babam yine video çekmeye çalışırken ön kamerayı açtı.

Nermin Teyze Alman bayrağını ters tuttu.

Annem benim daha gitmeden zayıflayacağıma karar verdi.

Doruk Almanya’ya geldiğinde evimde kalacağını ilan etti.

“Ben yurtta kalırsam?”

“Otelde kalırım.”

“E kal.”

“Kalırım.”

“Niye tehdit gibi söylüyorsun?”

“Sen niye kavga çıkarıyorsun?”

Aslı araya girdi.

“İkiniz kaç yaşındasınız?”

İkimiz de aynı anda:

“O başlattı.”

dedik.

Sonra birbirimize baktık.

Altay karşıdan güldü.

Her şey normaldi.

Çok normal.

Belki de fazla normal.

Çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde insanlar yavaş yavaş dağılırken içimde tuhaf bir huzursuzluk oluşmaya başladı.

Ece gitti.

Baran gitti.

Nermin Teyze pastanın neredeyse dörtte birini “ziyan olmasın” diyerek eve götürmeye çalıştı.

Annem:

“Nermin, yarın biz yeriz.”

dedi.

Nermin Teyze:

“Siz zaten yediniz.”

dedi.

Bu mantık karşısında kimse direnemedi.

Aslı hâlâ bizdeydi.

Doruk onu bırakacağını söylemişti.

Babam mutfağı toplamak için anneme yardım ediyordu.

Altay ise Doruk’la salonda bir şey konuşuyordu.

Ben bir anda kalabalıktan yorulduğumu hissettim.

Bahçeye çıktım.

***

Hava serindi.

Üzerimde ince bir kazak vardı ama üşütmüyordu.

Bahçedeki sandalyelerden birine oturmadım.

Duvarın kenarında durdum.

Sokaktan ara sıra araba sesi geliyordu.

Bizim evin salonundan insanların boğuk konuşmaları duyuluyordu.

Altı hafta.

Sonra gidecektim.

Bu evden.

Bu sokaktan.

Bu mahalleden.

Üniversiteden.

Annemin sabah sesinden.

Babamın gazetesinden.

Doruk’un kapımı çalmadan girmesinden.

Nermin Teyze’nin hayatıma anayasal yetkisi varmış gibi müdahale etmesinden.

Ece’den.

Aslı’dan.

Baran’dan.

Ve...

Kapı açıldı.

Arkamı dönmedim.

Ayak sesinden kimin geldiğini bilmiyordum.

Bilmemem gerekiyordu.

Ama bildim.

Altay yanıma geldi.

Elinde iki bardak vardı.

Birini uzattı.

“Su.”

Bardağa baktım.

“Sen de mi?”

“Böbrek.”

Gözlerimi devirdim.

Ama aldım.

“Bu kelimeyi bana karşı silah olarak kullanıyorsunuz.”

“İşe yarıyor.”

Yanımda durdu.

Bir süre ikimiz de konuşmadık.

“Üşüdün mü?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Altay.”

“Tamam.”

Suyu içtim.

Bahçeye baktım.

“Gerçek oldu.”

dedim.

“Hı.”

“Gidiyorum.”

“Evet.”

“Altı ay.”

“Biliyorum.”

Başımı ona çevirdim.

Altay da bana baktı.

Yüzünde sakin bir ifade vardı.

Fazla sakin.

Nedense sinirlendim.

“Sen hiç üzülmedin.”

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Ne?”

“Hiç.”

“Ne için?”

“Gidiyorum.”

“Biliyorum.”

“Onu söylemeyi bırak.”

“Ne söylememi istiyorsun?”

İşte.

Soru buydu.

Ne söylemesini istiyordum?

Bilmiyordum.

Daha doğrusu biliyordum ama bilmek istemiyordum.

“Hiç.”

dedim.

Altay birkaç saniye yüzüme baktı.

“Devrim.”

“Ne?”

“Bir şey söylemek istiyorsan söyle.”

“Ben söylüyorum.”

“Hayır. Kavga çıkarıyorsun.”

Ağzım açıldı.

“Kavga çıkarmıyorum.”

“Şu an bana niye kızdığını sen de bilmiyorsun.”

Bu doğruydu.

Bu yüzden daha fazla sinirlendim.

“Gayet iyi biliyorum.”

“Neden?”

“Çünkü...”

Duraksadım.

Altay bekledi.

“Çünkü herkes bir şey yaptı.”

“Ne yaptı?”

“Annem ağladı. Babam daha gitmeden altı ay çabuk geçer dedi. Doruk bugün üç kere dalga geçti ama sarılırken resmen kaburgamı kırdı. Ece beni görüntülü arayacağını söyledi. Baran Almanya’ya gelmek için vize bakıyor.”

“Onu engelleriz.”

“Altay.”

“Tamam.”

“Sen ise gayet normalsin.”

Yüzündeki ifade değişti.

Çok az.

“Ne yapmamı istiyorsun?”

Bu kez cevabım düşünmeden çıktı.

“Bir kere de gitme deseydin.”

Sessizlik.

Cümle havada kaldı.

Ben söyledim.

Altay duydu.

Ben de duydum.

Ve yaklaşık yarım saniye içinde hayatımdaki bütün kararları sorguladım.

“Yani—”

Altay:

“Desem kalacak mısın?”

dedi.

Sustum.

Cevap belliydi.

“Bu başka.”

“Değil.”

“Altay.”

“Kalacak mısın?”

Ona baktım.

“Hayır.”

“E.”

Bu tek harf beni sinirlendirdi.

“E ne?”

“Kalma zaten.”

Yüzümü çevirdim.

“Harikasın.”

“Devrim.”

“Gerçekten. Çok güzel konuşuyorsun.”

“Bana bak.”

“Bakmıyorum.”

“Fark ettim.”

“Git.”

Bir an sessizlik oldu.

Sonra:

“Az önce gitme dememi istiyordun.”

İstemeden güldüm.

Hemen yüzümü düzelttim.

“Komik değil.”

“Biraz.”

“Değil.”

“Tamam.”

“Öyle tamam deme.”

Bu kez o güldü.

Ben de istemeden gülümsedim.

Ama içimdeki şey geçmemişti.

Altay birkaç saniye sustu.

Sonra sesi değişti.

Daha sakin.

“Benden bunu isteme.”

Ona döndüm.

“Neyi?”

“Gitme dememi.”

“Neden?”

Bakışları yüzümdeydi.

Bu kez kaçmadı.

“Çünkü gitmeni istemediğimi söylemek kolay.”

Nefesim bir an durdu.

Altay devam etti.

“Senin yine de gitmen gerektiğini bilmek daha zor.”

Hiçbir şey söylemedim.

Söyleyemedim.

Bahçenin kapısından dışarı baktım.

Sokağın lambası yanıyordu.

Bir yerden televizyon sesi geliyordu.

Evimizin içinden annemin kahkahası duyuldu.

Her şey aynıydı.

Ama ben değildim.

“Sen...” dedim.

Sesim beklediğimden daha düşük çıktı.

“Ne?”

“Gerçekten gitmemi istemiyor musun?”

Sorduğum anda kalbim hızlandı.

Bu, tehlikeli bir soruydu.

Altay bir süre cevap vermedi.

Sonra:

“Altı ay uzun.”

dedi.

Bu cevap değildi.

Ama aynı zamanda cevaptı.

“Bu kadar mı?”

“Ne kadar söylememi istiyorsun?”

Bilmiyordum.

Bir adım ona yaklaştım.

Bunu yapmayı planlamadım.

Gerçekten.

Bir saniye önce aramızda normal bir mesafe vardı.

Sonra yoktu.

Altay’ın yüzündeki ifade değişti.

Bunu gördüm.

Ama geri çekilmedim.

“Teşekkür ederim.”

dedim.

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Ne için?”

“Hastane.”

Bir şey söylemedi.

“Mülakat.”

Hâlâ söylemedi.

“Defter.”

Bakışları yüzümdeydi.

“Bugün.”

Sesim biraz daha düştü.

“Her şey için.”

Sonra sarıldım.

Ben.

Altay’a.

Kendi isteğimle.

Hiçbir şey olmadan.

Düşmüyordum.

Canım acımıyordu.

Kalabalık yoktu.

Boynumdaki kolye hiçbir yere takılmamıştı.

Beni kimse ona doğru çekmemişti.

Sadece bir adım attım.

Kollarımı ona sardım.

İlk saniye Altay kıpırdamadı.

O bir saniyede hayatımın en kötü kararını verdiğimi düşündüm.

Sonra kolları etrafıma geldi.

Bir eli sırtımdaydı.

Diğeri biraz daha yukarıda.

Başım göğsüne yaslanmıştı.

Ve dünya...

Durmadı.

Kalbim de durmadı.

Bahçenin dışında araba geçti.

Evden tabak sesi geldi.

Bir köpek havladı.

Her şey devam etti.

Sadece ben, birkaç saniyeliğine hiçbir şey düşünemedim.

Bu nadir bir olaydı.

Bilimsel olarak belgelenmesi gerekebilirdi.

Altay’ın gömleği yanağıma değiyordu.

Parfümünün kokusunu alıyordum.

Tanıdık bir kokuydu.

Bunu daha önce de yüzlerce kez almış olabilirdim.

Ama artık sorun buydu.

Her şey eskiden de vardı.

Ben yeni fark ediyordum.

Bir sarılmanın normal süresinin kaç saniye olduğunu bilmiyordum.

Bununla ilgili mutlaka araştırma yapılmıştı.

İnsanlık gerçekten gerekli gereksiz her şeyi araştırıyordu.

Ama o an telefonumu çıkarıp bakamayacağıma göre kendi verime güvenmek zorundaydım.

Ve kendi verime göre...

Bu sarılma biraz uzun sürmüştü.

Daha kötüsü:

İkimiz de bitirmek için acele etmiyorduk.

Bunu fark ettiğim anda başımı kaldırdım.

Altay da biraz geri çekildi.

Ama tamamen değil.

Kollarım hâlâ onun üzerindeydi.

Ellerinden biri hâlâ sırtımdaydı.

Aramızda çok az mesafe kalmıştı.

Fazla az.

Başımı kaldırdığım için yüzünü net görebiliyordum.

Gözlerini.

Burnunun kenarındaki küçücük çizgiyi.

Çenesini.

Ve...

Bakışım aşağı kaydı.

Bir saniye bile değildi.

Belki yarım.

Belki daha az.

Ama Altay’ın dudaklarına baktım.

Bunu yaptım.

Beynim bunu kaydetti.

Hemen gözlerine geri döndüm.

Kalbim artık bilimsel çalışmalara uygun olmayan bir hızdaydı.

Altay bana bakıyordu.

Gördü mü?

Bilmiyordum.

Görmediyse sorun yoktu.

Gördüyse...

Ülkeyi altı hafta erken terk edebilirdim.

Kimse konuşmadı.

Altay’ın eli sırtımda çok hafif hareket etti.

Nefes aldım.

O da aldı.

Bir şey olacaktı.

Ne olduğunu bilmiyordum.

Ama—

Evin içinden Doruk’un sesi geldi.

“DEV!”

Gözlerimi kapattım.

Tabii.

“NE?”

“PASTAYI NERMİN TEYZE GÖTÜRÜYOR!”

Altay’ın alnı hafifçe eğildi.

Gülüyordu.

Kollarımı hemen çektim.

“NE?”

Doruk tekrar bağırdı.

“PASTAYI DİYORUM!”

“ANNEM NEREDE?”

“ANNEM VERİYOR ZATEN!”

“E O ZAMAN NİYE BANA SÖYLÜYORSUN?”

“BİLMİYORUM!”

Altay artık açıkça gülüyordu.

Ona döndüm.

“Gülme.”

“Gülmüyorum.”

“Dişlerini görüyorum.”

Bu kez daha çok güldü.

Ben de dayanamayıp güldüm.

Az önce olan şey bir anda havaya karışmıştı.

Ama tamamen gitmemişti.

Bunu hissediyordum.

Altay kapıya doğru başıyla işaret etti.

“Pastanı kurtar.”

“Sen de gel.”

Cümle yine düşünmeden çıktı.

Altay bana baktı.

Sonra:

“Geliyorum.”

dedi.

Birlikte içeri girdik.

***

Nermin Teyze pastayı gerçekten götürdü.

Kurtaramadım.

Hayat bazen kazanılamayacak savaşlardan oluşuyordu.

Aslı ile Doruk biraz sonra çıktı.

Doruk onu bırakacaktı.

Baran çoktan gitmişti.

Babam televizyonu açtı.

Altay da yaklaşık yarım saat sonra kalktı.

Ben salonda oturuyordum.

Kapıda ayakkabılarını giyerken bakmadım.

Sonra baktım.

O da bana baktı.

“İyi geceler.”

dedi.

“İyi geceler.”

Bir saniye.

İki.

“Devrim.”

“Hı?”

Gülümsedi.

“Altı ay çabuk geçer.”

Kalbim yine saçma bir şey yaptı.

“Daha gitmedim.”

“Biliyorum.”

“Beni göndermeye çok meraklısın.”

“Başlama yine.”

Gülümsedim.

“Git.”

Kaşını kaldırdı.

“Emin misin?”

Bu adamı öldürecektim.

“ALTAY.”

Gülerek kapıyı açtı.

“İyi geceler bilim insanı.”

“İyi geceler avukat bey.”

Kapı kapandı.

Arkamı döndüm.

Annem koltukta oturuyordu.

Bana bakıyordu.

Durduğum yerde kaldım.

“Ne?”

Annem başını iki yana salladı.

“Hiç.”

“Anne.”

“Ne?”

“Öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Bilmiyorum ama bakma.”

Gülümsedi.

“Ben bir şey demedim.”

“Demeyin zaten.”

Merdivenlere yürüdüm.

Arkamdan:

“Devrim.”

diye seslendi.

Döndüm.

“Ne?”

“Mutlusun değil mi?”

Soru beni hazırlıksız yakaladı.

Bir an Almanya’yı düşündüm.

Maili.

Laboratuvarı.

Gideceğim şehri.

Altı ayı.

Sonra birkaç dakika önce bahçede olan şeyi düşündüm.

“Mutluyum.”

dedim.

Annem başını salladı.

“İyi.”

Başka hiçbir şey söylemedi.

***

Odama çıktığımda kapıyı kapattım.

Sırtımı kapıya yasladım.

Ve yaklaşık on saniye tavana baktım.

Sonra:

“Ben ne yaptım?”

diye fısıldadım.

Kimse cevap vermedi.

İyi.

Yatağa oturdum.

Telefonumu aldım.

Bildirim yoktu.

Kendime kızdım.

Ne bekliyordum?

**Sarılma için teşekkürler** mesajı mı?

Telefonu bıraktım.

Sonra tekrar aldım.

Hayır.

Bu hastalıktı.

Yatağa uzandım.

Gözlerimi kapattım.

Ve tabii ki beynim tam o an bahçedeki sahneyi yüksek çözünürlükte yeniden oynatmaya karar verdi.

**Bir kere de gitme deseydin.**

Bunu gerçekten söylemiştim.

Yastığı yüzüme kapattım.

“Allah kahretsin.”

Sonra Altay’ın cevabı.

**Desem kalacak mısın?**

Hayır.

Kalmayacaktım.

Bunu ikimiz de biliyorduk.

Sonra:

**Benden bunu isteme.**

Ve:

**Çünkü gitmeni istemediğimi söylemek kolay. Senin yine de gitmen gerektiğini bilmek daha zor.**

Yastığı indirdim.

Tavana baktım.

Bunun üzerinde düşünmeyecektim.

Kesinlikle.

Başka bir şeyi düşündüm.

Sarılmayı.

Daha kötü.

Çünkü bu kez hiçbir savunmam yoktu.

Asansörde Altay beni çekmişti.

Doğum gününde kolyem saçlarıma takılmıştı.

Hastanede zaten hasta ve korkmuştum.

Bunların hepsine bir açıklama bulabilirdim.

Ama bu gece...

Ona ben sarılmıştım.

Kimse beni çekmemişti.

Düşmüyordum.

Canım acımıyordu.

Kalabalık değildi.

Boynumdaki kolye hiçbir yere takılmamıştı.

Ortada açıklayabileceğim tek bir fiziksel zorunluluk yoktu.

Altay’a sarılmak istemiştim.

Bunu düşününce kalbim yeniden hızlandı.

Ve bundan daha kötüsü...

Ayrılmak için acele etmemiştim.

Daha da kötüsü vardı.

Ayrıldığımızda ona bakmıştım.

Gerçekten bakmıştım.

Gözlerine.

Sonra...

Yastığı tekrar yüzüme kapattım.

“Hayır.”

Dudaklarına bakmıştım.

Bu bilgiyle yaşayamazdım.

Almanya’ya gitmek artık kariyer planı olmaktan çıkmıştı.

Kaçış planına dönüşebilirdi.

Telefonum titredi.

Yastığı attım.

Ekranı açtım.

Altay.

Kalbim yine hızlandı.

Mesajı açtım.

**Altay:** Bugün güzeldi.

Bir süre baktım.

Cumartesi kahveden sonra aynı şeyi ben söylemiştim.

**Bugün güzeldi.**

O da:

**Güzeldi.**

demişti.

Şimdi kendisi yazmıştı.

Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu.

**Ben:** Güzeldi.

Gönderdim.

Üç nokta çıktı.

Kayboldu.

Tekrar çıktı.

Sonra mesaj geldi.

**Altay:** Tebrik ederim tekrar.

**Ben:** Teşekkür ederim tekrar.

**Altay:** Alışıyorum.

Gülümsedim.

**Ben:** Zor demiştin.

Bir süre cevap gelmedi.

Sonra:

**Altay:** Bazı şeylere alışılıyor.

Ekrana baktım.

Bu cümlenin normal bir anlamı vardı.

Kesinlikle vardı.

İnsanlar teşekkür duymaya alışabilirdi.

Konuşmaya alışabilirdi.

Birbirlerine yazmaya alışabilirdi.

Kahve içmeye.

Beraber yürümeye.

Birinin hayatında daha fazla yer kaplamaya.

Birinin varlığını aramaya.

Birine sarılmaya.

Telefonu göğsümün üzerine bıraktım.

Hayır.

Son ikisini ben eklemiştim.

Altay öyle bir şey söylememişti.

Ama ilk kez sorun Altay’ın ne söylediği değildi.

Sorun bendim.

Çünkü artık kendime şunu söyleyemiyordum:

**Hiçbir şey değişmedi.**

Bir şey değişmişti.

Bunu biliyordum.

Sadece henüz adını koyamıyordum.

Belki koymak istemiyordum.

Ama altı hafta sonra Almanya’ya gidecektim.

Ve ilk kez altı hafta...

**çok kısa geliyordu.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.