2. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

YAZGI ɣ PROLOG BÖLÜM

Feride Y. Z.

Yazgı Bloom Allison...

Küçük bir kız çocuğuyken, gençliğe adım adım yürürken, ablasıyla el eleyken koparılan narin bir çiçek...

Orkide mi, çiçeklerin atası olan yoksa bir kadife papatya mı beyazından sarısından...

Yazgı Bloom Allison...

Balköpüğü gözlü, sarı bir civciv yavrusu... Uzun, tıpkı annesi Bahar gibi, dalgalı güneş parçası saçları olan sarı civciv.

Peter Parker'ın Mary Jane'i...

Bir gün doğup büyüdüğü, dilini ana dili yaptığı bir topraktan koparılıp hayatının gerçekleriyle sert bir biçimde yüzleşeceği ve bir savaşın ortasında kalacağından habersiz Yazgı Bloom Allison.

Ünlü Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy'un da dediği gibi: "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insanın yolculuğa çıkmasıyla ya da şehre bir yabancının gelmesiyle."

Yazgı Bloom Allison, koparıldığı vatan dediği topraklardan esas vatanına, Ankara'ya, ayak basmıştı. Ve Ankara'nın iliklere işleyen soğuk günlerine on yedisinde bir yabancı gelmişti.

Artık sarı civciv takvim yapraklarını koparmaya başlamıştı.

🐣🐣🐣

Gözlerimi açtığımda Amerika'daydım. Ana dilim İngilizce ikinci dilimse Türkçe olmuştu. Annem Türk babamsa Amerikalı bir iş adamıydı. En azından ben öyle sanıyordum ama hayat işte, her zaman bir yalana inanmamızı sağlamıyordu. Bu yalana sonsuza dek inanmak ister miydim orası da ayrı bir meseleydi zaten.

İlk ablamı kaybettiğimi düşündüğümüzde evimizden bir cenaze çıkmıştı ve ben bir daha eskisi gibi olamamıştım. Bir insanın evinden değil de hayatından birisi ebediyen gidince sanırım en olmadık bir ruh haline bürünebiliyormuş. Eskiden neşeliydim, sosyaldim, aktiftim, yapmayı sevdiğim şeyler vardı içimde ama o ilk haberde her şey bir anda silinmişti ve ben yaşamaya devam etmiştim.

Ablam bir bombalı saldırıda ölmüştü ve annem de bir morgda vücudu tanınmaz halde olan ama DNA eşleşmelerinde ablam olduğu anlaşılan bir bedenle dizleri üzerine çökmüş, yıkılmıştı. Dağ gibi olan annem de yıkılmıştı ve bir daha asla toparlayamamıştı. Sonra aylar geçmişti aradan ve birisi bana annemin de ebediyete göç ettiğini, yaşadığı bu acıyı artık kaldıramadığı için onu mazur görmem gerektiğini söylemişti. Güçlü olmam gerektiği söylenmişti ama ben daha on dört yaşındayken nasıl güçlü olacağımı bilmiyordum.

On dört yaşındayken kimse güçlü olmayı bilemezdi zaten. Ben de bilememiştim.

Ablam hayattaydı ve annem bunu bilmeden intihar etmişti. Bu haber var olan acımı daha da derinlere gömerek sırtıma saplanan milyonlarca okun acısını bile unutturmuş bana. Ablamla yaşama tutunmaya çalışsam da bu kez kanını taşıdığım adam ölmeden beni diri diri toprağa gömmüştü.

İçimden tekrar ettiğim tek şey bunları hak etmediğimdi. Babamın bir terörist oluşunu, annemin intihar edişini, ablamın kanserle başa çıkmak yerine yavaş yavaş ölmeyi beklemesini hak etmemiştim. Ailemi kaybetmeyi hak etmemiştim. Terk edilmeyi hiç mi hiç hak etmemiştim.

Yaşama sevincimi yaşarken kaybetmiştim ben. Benim yazgım kara bir lekeydi. Son üç yıldır o kara lekeden kurtulamamıştım ve Payam bana lanetli gibi gelmeye başlamıştı. Her şey buraya ayak bastığım andan beri gerçekleşiyordu. Belki de başka bir yerde yepyeni bir sayfa açmalıydım. Zira intihar etmenin hiçbir şeye çözüm olmadığını, geride kalanlara altından kalkamayacağı bir acı bıraktığını biliyordum.

"Ben gidiyorum," dedim ablamla annemin mezar taşına bakarak. Saatlerdir buradaydım, sıcaktan tenim kavrulmuştu ama ben bir saatin sonunda bir cümle kurabiliyordum.

Anneme de ablama da gülümseyerek baktım ve bir adım daha yaklaştım mezarlarına. Kalbim paramparçaydı onları kaybettiğim için. Gözyaşlarımı tutamıyordum zira yanımda kimse yoktu. Güçlüymüş gibi yapmak da zorunda değildim.

"Size hala çok kırgınım. Beni burada tek başıma bırakıp gittiğiniz için sizi hiç affetmeyeceğim..." Gözyaşlarım sular seller gibi yanaklarımı ıslatırken hıçkırmamak için dudağımı dişledim. Bir süre beyaz mermere kazınmış siyah isimlerine baktım ve nefes aldım.

Mezarlık kokusunu çam ağaçlarının kokusuyla birleştirmişti aklım. Artık nerede çam ağacı görsem kalbim burkulur olmuştu. İçime annemle ablamın bıraktığı milyonlarca kırgınlık doldurur olmuştu. İçimde bana bile yer yoktu sanki. Kocaman bir kırık yumağına bakıyor, kendime ve hislerime yer arıyordum.

"Ha-hayatıma devam etmek istiyorum ben anne," dedim güç bela ve tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Canım acırsa fiziksel acı manevi acımı bastırırdı belki. "Bana kız-kızmayacağını biliyorum. Sen bana hiç kızmadın. Gidiyorum diye kızacaksın belki ama artık her şey bittiğine göre, herkes iyi ve mutlu olduğuna göre kendi mahvolan hayatımı da bir yerden toplamam gerekiyor öyle değil mi?" Küskün bir edayla omuz silkerek mezar taşlarına dokundum. Sıcacıktı... Güneş ağaçların arasından sızarak tam da onların üzerine vuruyordu.

Bu benim onlara temelli vedamdı. Buraya bir daha ne zaman gelecektim ya da gelir miydim bilmiyorum ama şimdilik temelli gider gibi gidiyordum buradan. Burası bana nefesten çok ölüm olmuştu. Ailemi buraya gömmüştüm şimdi başka topraklarda yeşermeye ve alnımdaki bu kara yazgıyı bozmaya gidiyordum.

Mezar taşlarından bir bir öpüp ezberlediğim dualardan birkaç tane okudum ve başımdaki siyah örtüyü sıyırıp mezarlıktan sessizce ayrıldım. Yolum çok uzundu, yine engebe doluydu. Ve ben bu engebeli uzun yola kalbim paramparça edilmiş, elinden birçok şey alınmış bir hayatla başlayacaktım. Yine bir şeyler kaybedebilirdim ama yaşamak zorundaydım. Ben bu mahvolmuş hayata veda edemeyecek kadar korkak, yaşamayı hala isteyecek kadar gençtim.

İçimdeki ses tam olarak şunu diyordu şimdi:

Anneni ve ablanı kaybetmiş olabilirsin, o çok güvendiğin baban da hain birisi çıkmış olabilir ama bu dünyanın sonu geldiği anlamına gelmez. En çıkmaz sokaklardan bile bir kurtuluş yolu her zaman vardır. Gerekirse o önünü kapatan duvarları yık ama yeter ki çabala. Çabalamazsan hiçbir şey sana altın tepside sunulmayacak. Yeter ki çabala. Nefes aldığın müddetçe hayat her zaman senden yana olacak. Canın yansa bile. Evet, canın yansa bile hayat hep senden yana. Gözyaşı dökmeden gülümsemeyi öğrenemezsin.

🐣🐣🐣

Hoşşş geldiniz sarı civcivler! Umarım bu yolculukta beni yalnız bırakmayıp, yorumlarınızla ve oylarınızla yoluma ışık tutarsınız.

Dipnot: Yazgı, Yavru Vatan: Payam serimizdeki en küçük karakterimizdi. Güneş'i saymazsak tabii. Ama bu kitabı seriden bağımsız bir şekilde okuyabilirsiniz.

Türümüz aksiyon, romantizm ve gençlik olacaktır.

Yazgı'yı merak edenler, 17 Şubat'ta ilk bölümde görüşmek dileğiyle! Kendinize çoook iyi bakın, sağlıkla kalın. :))