33. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

31. BÖLÜM

Feride Y. Z.

31. BÖLÜM

Yazgı Bloom Allison

İnsanlar delirdiğimi, kafayı yediğimi düşünsün istiyordum artık. Bazen ne oluyor biliyor musunuz? Üzerinizde size hükmetmeye çalışan insanlar görüyorsunuz. Sonra durup bir baştan aşağı süzüyorsunuz. Gerçek mi bu ya diye soruyorsunuz. Sağlı sollu şöyle iyice bir evirip çevirip baktıktan sonra gerçek olduğunu anladığınızda şaşırmamak işten bile değil. O hafif alaylı ama gerçeklerin acısını taşıdığınız bir tebessümle gülümsüyorsunuz. O size her istediğini yaptırmak isteyen insanlara karşı en iyi silah nedir bilir misiniz? Kontrolü kaybetmiş gibi davranarak kontrolü daima elinizde tutmak. Aksi halde sizden kontrolü almaya çalışırlar, hiç de bırakmazlar. Ama hayat benim ya... Bu hayat benim. Biraz son hız sürmüştüm belki arabayı, bilmem ama hayat benim. Belki frenleri bozulmuştu ama duvarlara sürterek belki durmaya çalışmıştım. Belki takla da atmıştım, belki ters dönen o araçtan çıkmıştım da... Yaralarım da vardı, yok değildi. Belki yoluma sonradan yayan devam ediyordum. Ama hayat benim ya, neden kontrolü başkasına verecektim?

On yedi yaşında olmak, reşit olmamak, birilerinin beni böyle baskılayıcı bir şekilde sahiplenmesi ne de yaralayıcıydı. Ben üç yaşında da olsam on yaşında da olsam yürüdüğüm yolda tektim. Annem babam olsa arkamda olurlardı belki. Dostlarım çevremde olurdu ama kimse beni tutup da sürükleyemezdi. Sürüklenmemeliydik. En azından yaralarımıza tuzlar basılmamalıydı bizim gibilerin. Bizim gibiler dediğimde çokça kaybetmişlerin. Hep kaybetmişlerin belki de. Peki ya kaybedip de kazananların? Kazanan ben miydim ondan da emin değildim ya.

Berkay Bey gelip de beni bu odadan çıkarmak istediğinde dokuz gündür burada olduğumu öğrendim. Dokuz günlük tutsaklığın sonunda delirmemiştim ama delirdiğime inandırmıştım. O dokuz günün ve delirmişliğin sonunda ablamla öz kardeş olduğumu öğrenmiştim. Babamsa onun babasıydı. Annemin ne yaşadığını asla öğrenemeyecektim. Bu yalana neden inandırıldığımı da... Levent'le görüşmeme asla izin verilmeyecekti. Bana neden böyle bir kötülük yapıldı ben asla bilemeyecektim. Bilmek de istemiyordum. Ben bu saatten sonra bir baba veya akraba istemiyordum çevremde. Ben Ankara'ya gitmek istiyordum. Evime. Bana bakacak olanlar, beni kontrol etmek isteyenler ancak beni göndererek o çok sevdikleri kontrollerine kaldıkları yerden devam edebilirlerdi.

Ben dokuz gündür özlediğim insanların yanında olmak istiyordum. Şimdi beni buraya hapsettikleri gibi çıkarmalarına izin vermeyecektim. Ben buradan çıktığımda hiçbir samimiyetimin olmadığı elli yaşında olduğunu tahmin ettiğim bir adama öylece baba deyip sarılmayacaktım. Kollarım sarmazdı. Alışıktım ben kimsesizliğe, bırakıp gidilmelere. O da gitse hatta hiç olmasa pek bir şey fark etmezdi. Yokluğuna alışamayacağım insanlar vardı. Ankara'da. Ben bir tek onları görmek istiyordum. Evime gitmek, uyumak, uyanmak, yemek yiyip okula gitmek, yine Türkçeden bir şey anlamasam da testlerini çözmek istiyordum. Belki yine buz pateni yapardık Kubilay'la. Ya da Ezgi'yle giderdim bir dahakine. Ezgi daha iyiydi. Kubilay buzda sabit bile duramıyordu.

Bu düşünce bir an beni güldürdü. Sonra kapı sesi duydum. Yüz ifadem anında değişti, öfkeyle harmanlandı. Bakmadım kapıdan yana. Pencereden sızan aydınlık ışığa karşı yere oturmuştum. Yatakta yatmaktan sırtımda yatak yarası çıkacaktı sanırım. Dizlerimi kendime çekmiş, duvara sinmiştim iyice. Bu beyaz kıyafetlerin kirlenip kirlenmemesi umurumda değildi. İçeride bir sürü vardı ve kahretsin ki sinir bozucu bir şekilde her şey beyazdı. Deli miydim ben? Delirtmek mi istiyorlardı beni?

"Günışığım?" dedi o çok tanıdık, bir kere rüyama giren ses. Kaşlarım çatıldı ama gözlerimi daldığı yerden alamadım. Dizimi eşeleyen ellerim daha çok kasıldı sanki. Delirmiş miydim sonunda? Kubilay'ın sesini mi duyuyordum? Allah'ım sen yardım et. Berkay Bey gelecekti en son.

Adım sesleri yanıma kadar geldi. Ben yerdeki beyaz küçük fayanslara dalmışken önümde bir gölgelik oluştu. Her zaman sıktığı parfümün tanıdık kokusu doldu burnuma. Göz kapaklarım titreşti, gözlerimi kırpmadığımdan içleri yanıyordu ama tamamen dalgınlıktandı bu. O kokuyu hissettiğimde gözlerim o zaman kapandı. İçi yanan gözlerim saniyeler içinde sulandığında geri açtım. Gölgesi hala üzerimdeydi. Bir de yere bağdaş kurup tam karşıma oturunca aldığım zayıf nefes bile tıkandı boğazıma. Gözlerimi daha sıkı yumdum.

"Yazgı, ben geldim. Kubilay," dedi yine. Problem ondan çok giydiklerindeydi. Gözlerim kamaşıyordu ona bakarken. Simsiyahtı bu beyazlığın içinde ve renkler gözlerimi alıyordu. Siyah insanın gözünü alır mıydı hiç? Bu kadar beyazlıkta alıyordu demek ki?

Kubilay varla yok arası bir hisle koluma dokununca baştan aşağı bir titreme sardı bedenimi. Tırnağımı dizime daha çok batırdığımda elimi kavradı. Elleri ne güzel sıcacıktı. Ben burada kalın kalın giyinsem de donuyordum. Yerler sıcaktı beton olmasına rağmen ama ruhum çok üşüyordu.

"Yazgı ben geldim," dedi yine kısık bir sesle. Özlemin ne kadar berbat olduğunu annemi ve ablamı özlerken anlamıştım. Ölen birini özlemek çaresiz bir hastalıktı. İnsan kafayı yemiyordu özlemekten ama kafayı yemek istiyordu. Peki, hayattaki birini özlemek nasıl bir his? Ona ulaşabilirim ama ulaşamıyorum. Ona sarılabilirim ama özlemeye mahkûm edilmişim. Bu ölü birini özlemekten katbekat berbat bir histi.

"Hadi aç gözlerini," diye seslendi bana kısa bir sessizliğin ardından, "Ben seni çok özledim. Sen beni özlemedin mi? Niye kapattın gözlerini?"

Telaşla nefesimi bırakıp yenisini aldım ve gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerim sulanıyordu ama bu daha çok gözlerim kamaştığındandı. Günlerdir beyazdan farklı bir renk görmemiştim. Gözüm öyle çok alışmıştı ki bu renge şimdi kopkoyu bir renk görünce başım ağrımıştı adeta.

Kubilay'ı başta biraz bulanık görsem de düzeldi görüntüsü. Kazağına baktım şöyle. Lacivert miydi siyah mıydı ayırt edemedim ama rengi gidip geliyordu. Sonra bakışlarım pantolonuna kaydı. Giydiği bol paça pantolonu siyaha yakındı. Antrasit miydi? Gözlerimi tekrar kapatıp tekrar araladım. Kaşlarımı çatmak benim elimde değildi. Sanki pasparlak bir güneşe bakıyordum. Simsiyah bir güneşe.

"Sarılalım mı?" deyip öteki elimden de tutunca yerden destek alıp dizlerimin üzerinde doğruldum ve birisi girse şu odaya bizi ayıramasın diye sımsıkı sarıldım boynuna. Kubilay hiç şaşırtmadı, kolları belimi kavrayıp beni kendine hapsederken gözlerimi kapattım beyazı görmemek için. Beyaz renkten nefret ediyordum artık.

"Ne demek bu?" dedi güler gibi, "Çok özledim mi demek?" diye sordu muzip bir sesle.

Ağlamaklı bir ifadeyle gülerek acıyan dizlerimde doğrulmayı kestim ama onu da bırakacak kadar kafayı yememiştim. Bacaklarımı da hiç çekinmeden, odaya girecekleri umursamadan, beline doladım. Bu kadar özlemesem belki öyle yakınına sokulmazdım hiç ama gerçek mi hayal mi kafamda oturtamadığım bu çocuğu özlemiştim. Hayalse de hayalimde sarılırdım.

"Çok özledim diye alıyorum ben bunu," deyip dudaklarını boynuma bastırdığında boynuna biraz daha sıkı sardım. Kalp atışlarım normalin üzerine çıkmıştı. Sanki az sonra kalbim duracakmış gibi öylesine hızlı atıyordu ki. Hislerim hep tepe taklak edilmişti. Bu bir sanrı olmasın diye dua ediyordum. Onun kollarını belimde hissetmek, dudaklarını her bir yanıma bastırması, saçlarıma dokunması sanrı olmasın... Ne olur.

"Se-sen," dedim çatlayan bir sesle. Kaç gündür kimseyle konuşmuyordum. Kendi sesimi kaybettiğimi düşünüyordum artık. "Gerçeksin de-değil mi?" Boğazımdaki gıcıkla yutkundum. Ayrılmadım Kubilay'dan. Hiç o kadar kafayı yemedim. "Kubilay'sın değil mi?"

"Benim," dedi derin bir nefes verirken, "Benim civciv yavrusu. Ben geldim. Gerçekten benim. Yemin ederim ben geldim."

Onun bir sanrı olduğuna inanıp tutunmak istemeyen yanım bu yeminle paramparça oldu ve gerçekliğinden iliklerime kadar emin oldum. Gözlerimi kapatıp yaşların süzülmesine izin verdim artık. Sık sık soluklandım, şükrettim. Payam bana o kadar ev değildi ki henüz üç aydır yaşadığım Ankara'dan sevgilim geldi diye evimde hissediyordum kendimi. Henüz üç aydır tanıdığım, bir kere ayrıldığım çocuk geldi diye evime gelmiş gibi hissediyordum.

"Beni eve bırakır mısın?" diye sordum bu kez. Buradan çıkıp gidebilir miydik?

"Ha-hangi eve?" dedi Kubilay da. Sesi titremişti.

Başımı başına yaslayarak mırıldandım. "Ankara'ya, evime götürür müsün? Bir de... Bir de... Biraz. Benimle az bir şey... Uyutur musun beni? Uyuyamıyorum, çok uykum var," dediğimde Kubilay omzumdan kavradı beni. Benden ayrılacağını anladığımda bırakmadım, sarılmaya devam ettim. Kubilay çözümü bilir gibi elini bel çukuruma indirdiğinde hafif bir dürtüyle gıdıklandığımı hissettim ve kollarım ani bir refleksle çözüldü. O da bundan faydalanarak benden birazcık uzaklaştı ve yüzüne gelen saçlarımı çekti usulca. Gözlerime baktı gözlerindeki yıkımla. O yıkım da bana aitmiş gibi geldi nedense. Gülümsemeye çalıştım her şeye rağmen.

"Kaç gündür uyuyamıyorsun?"

"Bilmiyorum," dedim dürüstçe. Hatırlamıyordum. Burada ne takvim vardı ne de saat. Sadece gece mi gündüz mü olduğunu anladığım bir pencere vardı o kadar. "Bugün günlerden ne? Kaçıncı gün?" dememle Kubilay öfkeyle aldığı nefesi gözlerini kapatarak bıraktı. Şakağı şakağıma denk düştüğünde nefesi saçlarımın arasında yol oldu.

"Bugün 1 Aralık," deyince zihnimde bir düşünce tutuştu öylece. Dokuz gündü sanırım gerçekten. "On gün. On gündür yoksun günışığım. Kafayı yedirttin sonunda bana."

Güldüm istemsizce. Sonra yorgun düştüğünü hissettiğim anda başımı omzuna yatırdım usulca. Kollarımı beline doladım bu kez. Burada bu halde bile uyuyabilirdim sanırım.

"On gündür sen de yoksun," dedim ama asla suçlayıcı bir ifade değildi bu. Gözlerimi kapattım yorgunluğum daha da bastırırken. "Kubilay, beni almak isterlerse vermezsin değil mi?" diye sordum umutla. "On yedi yaşındayım ya. Reşit değilim."

Bu düşünceyle göğsüme yeni yeni korkular yayılırken Kubilay bir elini taranmış saçlarıma götürdü, parmakları saçlarımın arasında uyuşturucu bir madde gibi gezindi. Her dokunuşu uykuya gömdü hücrelerimi.

"Vermem seni kimselere. On yedi yaşında ol. Senin fikrin ve isteğin hepsinden üstün civciv yavrusu. Ama buradan çıkınca direkt Ankara'ya gidemeyebiliriz," deyince tenime diken batmış gibi kafamı kaldırdım, yüzüne baktım hemen. Korkudan çatıldı kaşlarım. Burası benim için cehennem çukuru gibi bir şeydi.

Tek soluktan, "Neden?" dedim. Elleri belime yerleşti usulca. Dudakları yanağıma dokundu. Yanağımdan öpüp çekildiğinde hala sorguluyordum.

"Çünkü dışarıda teyzenler var. Herkes seni merak ediyor. Bizimkiler de burada. Baban da..." dedi son kelimede biraz tereddüt ederek. Gözleri aradığını bulamamış olmalı ki tedirginliği sürdü. "Hafta sonuna kadar kalacak şekilde geldik," dediğinde yanağımı ısırdım sertçe. Kanatmadım ama ısırdım, düşündüm. İyi bir yere koymak istedim bunu. Baskılanıyor gibi hissetmek istemedim. Kubilaylar da olacaktı yanımızda.

"Tamam, ben de sizinle kalırım ama. Sonra yine sizinle gelirim Ankara'ya," dedim uysal bir tavırla.

Kubilay'ın o tedirginliği sözlerimle birlikte dağıldı sanki. Dudaklarında keyifli bir tebessüm zuhur ederken eli şefkatle saçlarıma gitti. Usulca geriye doğru çekti. Gözleri yüzümün her zerresinde öyle tatlı dolaştı ki içimdeki kötü hisler birisi tarafından süpürüldü sandım.

"Çıkalım mı o zaman şu beyaz odadan? Dışarıda daha seni görmek isteyen çok insan var. Gönül isterdi ki seni kendime saklayayım ama bencil bir insan değilimdir," dedi böbürlenerek. Bu hallerine olan özlemim o an o kadar kuvvetliydi ki ne yaptığımı sorgulamadan yüzünü kavrayıp hızlı hızlı öpücükler kondurdum yüzüne. Her öpüşümde Kubilay'ın yüzündeki tebessümü de büyürken ifadesine gülmeye başladım.

"Keşke," dedim bir kere daha öpmeden önce. Çenesinden öptüm ve doğruldum. Gözlerini açtı. "Bencil olsan bazen," deyip tekrar öptüğümde bu kez hesap edemediğim bir şekilde dudağının kenarından öpüverdim yine. Onun dudaklarını da kendi tenimde hissedince geri çekilmek çok zor geldi. Orada soluklandım sanki. Tüm kokusu ciğerlerime doldu, gülümsedim. Saçlarım yüzüne doğru dökülürken belimden tutan elleri bir anda sıkılaştı, bir eli sırtımı sardı. Sonra ayırdım dudaklarımızı, bu benim için büyük bir savaştan galibiyetle ayrılmakken Kubilay'ın ensemden tutup dudaklarını dudaklarıma bastırmasıyla yenilgiyle sonuçlandı. Belki de en güzel galibiyetti. Hiç düşünmedim. Duran dünyama kaptırdım kendimi yine. En güzel duruşlardı.

İlk öpücüğümüze göre daha farklı hissettim. Kalbim yine hızlıydı, soluklarım hiç yetmiyordu. Zaten nefes almaya ihtiyacım yokmuş gibi bu yakınlığın bütün vücudumu nasıl da heyecanlandırdığını, hücrelerimin en küçüğüne kadar beni nasıl dirilttiğini hissediyordum. İlki bilinçsizse bu en bilinçli olanıydı. Daha bilinçli, daha farkında olduğum bir öpücük gelir miydi bilmem ama en dünyanın dışına çıktığımı hissettiren buydu. Zihnim ne beyazlık düşünüyordu ne de başka bir şey. Bir tek iliklerime kadar sevgiyi, aşkı, bağlılığı hissediyordum. Kubilay'ın sahiplenici dudakları kısa bir an soluklanmak için ayrılsa da bırakmadı beni. Bıraksaydı geri çekilirdim ama kollarına attım suçu. Beni böyle sahiplenmemeliydi belki de. Raydan çıkacak kadar dengesizdim çünkü. Raydan çıkmakta ben sorun görmezdim de o görür müydü? Dudaklarını içimdeki dürtüyle bir kere daha kavradığımda verdiği iliklerimi eriten karşılıkla anladım anlayacağımı. Kubilay da pek umursamıyordu raydan çıkmış olmayı sanırım. Son süratle çıkıyorduk çünkü. Dudaklarımızın içinde hapsolmuştuk ve bu his gitgide yoğunlaşıyor, bambaşka bir şeye dönüşüyordu. Mideme doğru bir sıcaklığın tamamen beni ele geçirdiğini hissetmeye başladığımda başparmağımla şakağına bastırdım. Ayrılmak için kendimi geri çekerken Kubilay da benden pek farklı değildi. Kıpkırmızı kesilen ve hafif kabaran dudakları aralık, gözleri yüzüme tırmanmışken tek kelime etmedi. Ben de pek konuşacak halde değildim zaten. Başparmağı çeneme dokunduğunda vücudumdan bir elektrik akımı geçip gitti. Sonra o dokunuşunun altında alt dudağımı ezdi. Gözlerinin rengi bile gözlerimi alacak derecede koyulaşıyordu. Öylece bir süre birbirimizin gözlerinde kaybolduk ama bana bir şeyler yetmedi. Hedefini şaşıran bir kurşun misali dudaklarımdaki yangıyı yanağında gidermek istedim. Dudaklarından sonra orası pek bir kifayetsiz kaldı.

"Ben," dedi dakikalar sonra nefesi biraz daha düzene girmişken. Dudakları hala tenimdeydi. Gırtlaktan çıkan yoğun sesi kalbimde yeni kapılar açıyordu. Saçlarını okşadım garip bir dürtüyle. "Biraz daha bencil olsam?" deyip yanağımdan öptüğünde göz kapaklarım daha da ağırlaştı. Dudaklarını hiç çekmeden sayısız öpücük bıraktı oraya. Alnımı gıdıkladı yumuşacık saçları. Tebessümüm büyüdü. Aramızda atılan düğümlere bir yenisi daha eklenmiş gibi hissettim. Kubilay kesinlikle benim en zayıf noktamdı.

"Ol..." diye mırıldandım çenesini kavrarken. Yüzlerimizi hizaladım ve gözlerinin altından usulca öptüm. Göz kapakları titreşti. Kollarımı boynuna sardım hafifçe. Onun tek eli sırtımdan çok ensemi okşuyordu. "Sen hep bencil ol."

Dudaklarımız arsızca tekrar birleştiğinde kendime yeni nefes alma şekli bulmuştum sanki. Bıraksam kalbim kanatlanıp uçacaktı ama ben yaşamaya devam edecektim. Doyumsuz bir çocuk gibi birbirimize karışıp kaybolurken kalbimdeki çatlaklara kadar ulaştı bu his. Ve kapatmaya kalkıştı. Beni Kubilay'a dakikalarca hapsetti. En çok ona mahkûm olmak beni uysallaştırdı.

***

Adli tıp'tan çıktığımızda her şey gözlerimi o kadar alıyordu ki kendimi gözlerimi sıkı sıkı kapatırken buluyordum her seferinde. Ben böyle yaptıkça teyzemde hafif öfke belirtileri doğuyordu. Özdemir amcaya, babama, sinirlendiğini duymuştum ama yanımda öyle yükselmemişti. Onun yerine beni her seferinde sarıp sarmalamak istiyordu ama ben bir an olsun Kubilay'ın elini bırakmıyordum. Benim bu çekingenliğimi ve odadan çıkınca tekrar zuhur eden sessizliğimi gören herkes bir adım geri duruyordu benden. Sanki beni buraya, bu istemediğim yere hapsedebilirlermiş gibi Kubilay'ın yanına doğru gidip bir adım arkasında ya da bazen aynı hizada yürüyordum. Hızlı hızlı.

Neyle nereye gideceğimizin bilinçsizliğiyle açık havaya çıkar çıkmaz biraz değişik oldum. Odadayken pencereyi açamıyordum. Temiz havayı soluduğumda sanki öksürür gibi verdim nefesimi. Dışarıdaki ferah koku karşısında boştaki elim göğsüme gittiğinde Kubilay bana döndü göz ucuyla. Odadayken yaşadığımız ve ciddi anlamda sınırlarımı ayaklar altına aldığım yakınlaşmanın etkisi yüzünden hiç okunmuyordu. Yeterince ciddi dursa da ben öyle duramıyordum. Her seferinde beni zorla öpmüş gibi yanaklarım kızarıp renk atıyordu ama ona davetiye çıkaran bendim. İstemesem beni öpmeyeceğini biliyordum.

Kubilay, "İyi misin?" diye beni sorguladığında teyzemin bir elini omzumda hissettim.

"Bebeğim su iç, su," deyip elindeki bir şişe suyu bana uzatınca teyzemin yakasındaki güneş gözlüğü dikkatimi çekti. Hava ne kadar soğuk da olsa gökyüzü pürüzsüz ve aydınlıktı. Nereye baksam gözlerim kamaşıyordu.

"Gözlüğünü..." dediğimde cümlenin devamını dinlemedi bile. Hemen yakasındaki gözlüğü çıkardı.

"Al bir tanem. Kaç gündür beyaz renk görüyorsun. Berkay bahsetmişti. Gözlerin kamaşıyordur," diyerek dikkatlice gözlerime yerleştirince gözlerimi kırpıştırdım. Herkes bana bakıyormuş gibi hissediyordum.

Ezgi karşıma geçip, "İyi misin Yazgı?" diye sorunca daha iyi hissettiğim bir gerçekti.

"İyiyim. Böyle daha iyi. Kime gideceğiz?" dediğimde tekrar yürümeye başladı Özgür abiyle Yavuz amca. Babam olan adam da yanımızdaydı lakin konuşmuyordu benimle. Sanki ona ihanet etmişim gibi aramızda gergin bir hat vardı. Bazı şeylerin onu sarstığını biliyordum ama benim kadar olabilir miydi bilmiyorum. O da ailesini kaybetmişti ben de.

"Bana gidelim," dedi teyzem hemen, "Ben bakarım bebeğime. Odanı bozmadım zaten. Dilediğin gibi kalabilirsin."

Başımı çevirip kısa bir an Ezgi'ye baktım. Onlar da benimle kalmalıydı. Ben onlardan ayrılmazdım.

"Anne, aslında Sanat gençler için bizim evi ayarladı. Eğer müsaaden olursa bizde kalsınlar birkaç gün. Sanat işlerine de ara verdi. Yazgı'yla ilgilenmek istiyor," diye açıkladı Özgür abi. Otoparkta siyah bir araca yaklaştığımızda durmuştuk. Özgür abi elinde anahtarla kapıları açtığında ben de teyzeme döndüm.

"Gi-gidebilir miyim?" diye sorduğumda teyzem ilk kez ona karşı yaşadığım manasız çekimserliğe omuzlarını düşürmüştü.

"O nasıl laf bir tanem?" Kollarını sırtıma doladığında benim iki kolum da kalkmadı. Bir elimle Kubilay'ın elini tutuyordum zaten, bırakmam söz konusu dahi değildi ve bunu herkes görüyordu. Rahatsız olsalar da muhtemelen benden ötürü bir şey demiyorlardı. "Ablana da gidebilirsin tabii. Ben bizde daha rahat edersin dedim ama sen nasıl istersen öyle olsun. Ama bize de uğra olur mu? Hiç gelmezlik yapma," deyip benden ayrıldı. Mavi harelerinde beliren hüzün tanelerine uzun süre bakamayıp belli belirsiz kafamı salladım ve kapısı çoktan açılan arabaya yöneldim. Kubilay, Ezgi ve ben arka koltuğa geçtiğimizde ön koltuğa babam oturdu. Onun oturmasıyla birlikte gerginliğim biraz olsun artmıştı yine. Onunla konuşmak istemiyordum nedense.

"Ahmetler nerede?" diye sorduğumda Özgür abim arkasına dönmeden cevap verdi.

"Onları da arkamızdan Efe abinle Kağan abin getirecek."

Başım önüme düşerken Kubilay bir an elimi bırakınca boşluğa düşer gibi oldum. İrkildiğimde o çoktan kolunu boynuma atıp beni göğsüne yatırdı. Görmesem de Özgür abimin bakışlarını keskin bir şekilde üzerimizde hissederken biraz daha eğilip dizine yattım. Ezgi'nin elini sırtımda hissedince biraz olsun yüzümü ona döndüm. Kubilay kız kardeşini de çekerken Ezgi de benim kalça kemiğime doğru uzandı. Domino taşı gibi devrilmiştik ve bizi kollarıyla saran Kubilay'dı. Bir eli saçlarımdayken öteki eli bizim üzerimizde koruyucu bir kalka gibi geriliyordu.

"Yazgı, fıstığım diyorum ki ben akşama daha saatler var. Yani yetişir herhalde. Bir mangala ne dersin? Bizim bahçede yakarız yine. Arkadaşların da bizimle hem. Ömer'le Begüm de bizdeler bu gece. İrem ablan da seni soruyordu," dedi Özgür abim. Kapalı gözlerimi aralasam da güneş gözlüğü hala gözlerimdeydi.

O an mangalı filan düşünemedim hiç. Ömer ve Begüm deyince aklıma Zühre abla geldi.

"Zühre abla nasıl?" diye mırıldandım. Altı aydır kanserle mücadele ediyordu. Tedavi için yurt dışında çıkmıştı bir ara. Bebekleri yanında götürmüştü ama Ömer'le Begüm buradaysa onlar da buradadır diye düşünmüştüm.

"Zühre ablan biraz zor zamanlar geçiriyor ama durumu stabil. Belki eşlik edemeyebilir ama bebekler var. Dünden beri bizdeler. Seni görünce coşacaklarına eminim. Bizimkilerin favori oyun arkadaşı sensin."

Dudaklarıma sinen tebessümle gözlerimi usulca kapattım.

"Hava soğuk ama. Mangalda üşürüz," desem de Özgür abim kabul edeceğimi anlamış olmalı ki coşkuyla elini kaldırdı.

"Ohoo kızım bizde çözümler tükenir mi sandın? Dışarıda olmayız biz de. Mangalı yakar içeride yeriz. Koskoca ev sonuçta."

"Bugün 1 Aralık mı?" diye sordum bu kez. Tarih kafamda tekerrür ediyordu.

"Evet 1 Aralık," dedi Özgür abim. Gözlerimi sakinlikle kapatıp açtım ve bir yıl öncesine çok da zahmetsizce gittim.

"Ömer ve Begüm'ün yarın doğum günü. Yarın yakalım mı mangalı? Doğum günlerini kutlarız, pasta alırız belki. Bir yaşındalar artık," dediğimde arabada kısacık bir an sessizlik oluştu. En son bebekleri bıraktığımda altı aylıklardı. Şimdi yürümeye başlamış bile olabilirlerdi.

Sonra Özgür abim nefesini sesli bir şekilde vererek konuştu. "Olur. Olur çok iyi düşündün. Yarın ikizlerin de doğum günü. Yarın yapalım doğum gününü. Çocuklar size anlattı mı Yazgı? Bizim mangal adetlerimiz öyle hafife alınacak cinsten değildir."

Kubilay'ın saçlarımda dolaşan eli iyice yavaşlamıştı. Uykumu getiriyordu.

"Bahsetmişti aslında biraz. İlk zamanlar. Semaverdeki çaydan. Öyle güzel bir aile geleneğiniz varmış," yanıtını verince tebessümüm büyüdü. Evime ilk kez geldikleri gün bahsettiğimi hatırladım. Saçlarımda dolanan parmaklarının tersiyle yüzümü okşadığında içim titredi bir an.

"Sen bizim sosyal kelebeğimize de bak hele," dedi Özgür abim imayla ama bu imanın altında bir azarlama yoktu. Tamamen benimle sohbet etme amacı güdüyordu. "Demek arkadaşlarına bahsettin. Eh evin ne hale geleceğinden de bahsetmişsindir. Gençler varken şimdi içim daha rahat. Mangalın tadına doyasıya varırız," deyince sesli bir şekilde nefes verdim.

"Misafiriz biz," dedim utanmadan. Ezgi'nin kıkırtısını işitince, "Destek at," diye fısıldadım.

Özgür abim, "Kızım ne misafiri ya? Sen evin kızısın kızı. Arkadaşların da evin sahibi. Misafir filan yok aramızda," diyordu ama asıl niyetini benden başka kimse anlamıyordu.

"Yoook!" diye karşı çıktım anında. Keyfim az da olsa yerine gelmişti, "Misafiriz biz. Hiç ev sahibi gibi duruyor muyuz? Ev sahibiysek yolu bilirdik. Yolu biliyor musunuz?" diye diğerlerine sorunca Ezgi cıkladı.

"Ben ilk kez geliyorum Payam'a, abi sen?"

Kubilay, "Ne önemi var ilk kez gelmenin? Birlikteyiz ya ona şükür," deyince yanağımda dolanan elini çekip avuç içinden öptüm. Neyse ki önümüzde koltuk vardı da gören olmadı. Sessizce gülüştük.

"Sevdim lan ben seni," dedi Özgür abim yeni bir şey keşfetmiş gibi. Gülerek elini daha sıkı kavradım ve kısa aralıklarla avuçlarına sessiz öpücükler kondurmaya başladım. Yol boyu artık mangaldan çok Özgür abimin Payam hakkında verdiği bilgilerle geçti. Bir buçuk saat sonra araç nihayet durunca el freninin sesi de eş zamanlı olarak geldi.

"Evet! Yuvaya hoş geldiniz çocuklar," dedi Özgür abim, bir grup anaokulu öğrencisi getirmiş gibi.

Kemerini çözerken Ezgi kalktı önce üzerimden. Sonra ben de kalktım ve gözlüklerimi düzelttim. Etrafa sızan ikindin güneşi gözlerimde gözlük olmasa gözlerimi nasıl acıtır hissedebiliyordum. Saçlarımı düzelttikten sonra boynumu kütürdettim. Ezgi arabadan indikten sonra arkasından da ben indim, benim arkamdan da Kubilay inince hemen elinden yakaladım. Gülümseyerek beni kendine doğru çekti ama sarılmadı Özgür abim ve babamdan ötürü.

Kısa bir an babamla gözlerimiz denk düşse de sanki gözlerimi görüyormuş gibi eve baktım. Özgür abim bizi eliyle çağırırken arkamızdan gelen araç da durdu bahçede. Ahmet ve Erenler de bize katılırken hepsi de evi izliyordu. İki katlı geniş bahçeli müstakil bir evdi. Bu ev Sanat ablamın hayalini kurduğundan daha büyük bir evdi. Genelde toplaşacaksak bu evde toplaşırdık.

"Askerler bu kadar maaş alıyorlar mı kanka?" diye fısıldadı Ahmet. Ona bakıp bıyık altından güldüm.

"Bu kadar değil ama bu evde teyzemin de desteği var. Bir de Özgür abim sınır ötesinde uzun süre çalıştı. Maaşı biraz fazla o yüzden. Önemli bir asker. İstiklal madalyası var," dediğimde eve geçiyorduk birlikte.

"Ooouuu," gibi garip bir ses çıkaran Eren'e hep birlikte kıs kıs güldük. İstiklal madalyası deyince herkes bir miktar şaşırmıştı. Bu devirde istiklal madalyasına sahip asker sayısı bir elin parmağını geçmiyordu.

"Abilerim," dedi Ahmet yanımızda gelen Kağan abiye. Efe abi yoktu ama yine de çoğul konuşuyordu. Ahmet eliyle Özgür abimi gösterdi. "Yanlış anlamazsanız sizin de var mı öyle madalya falan filan... Sanki askerlik arkadaşısınız Özgür abimizle gibi geldi bana? Çok havalı bir beysiniz zannımca?"

Kağan abi bana göz kırparak Ahmet'e döndü ve kolunun altına aldı kıskıvrak.

"Anka Timi'ni duymuş muydun daha önce koçum?" diye sordu Kağan abi ama Ahmet cıklayarak cevap verdi. Nereden duysundu? "İyi! Bundan sonra unutma. Şu anda Anka Timinden Özgür Komutanımın mabedine ayak basıyorsunuz. Burası öyle herkesin görebileceği herhangi bir yer değil. Bu muhite öyle giremezsiniz de. Bir zahmet havalıyız zaten. O Allah'ın emri," deyip elini havaya kaldırınca gülüşüm ölçülü bir şekilde büyüdü. Bahçeden yürüyüp eve girdiğimizde Özgür abim kapıyı anahtarla açmıştı. Babam ve kendisi önden geçerken salondan Ömer'in paytak paytak koştuğunu gördüm.

"Ama! Amma! Ama!" diyerek Özgür abime koşturduğunda Güneş de beni gördüğünde adeta çığlık attı.

"Yass!" diye bastırarak söyledi adımı. O da bana doğru koşarken bir an Kubilay'ın elini bırakıp Güneş'i kucağıma aldım hemen. Küçücük kollarını boynuma sarmıştı sıkı sıkı. "Yas ösletim," deyince dudaklarım büzüldü anında. O bebeksi kokusu doldu burnuma.

"Ben de çok özledim bebeğim. Begüm nerede?" deyip başımı hafifçe yana yatırdığımda Begüm de gülücükler saçarak paytak adımlarla yürüyordu. Ağzından taşan salyaları ve zeytin gözlerini görünce gözlerimi kırpıştırdım. Son görmemin üzerinden öyle tatlı, yumuk yumuk bir şey olmuştu ki. Zühre ablanın adeta kopyası olmuştu.

"Beyüm o!" dedi Güneş kıkırdayarak. Benden ayrılıp eliyle arkasını gösterince ayakkabılarımı girişte çıkardım. Sanat ablam da Begüm'ü kucağına alıp hızla bana geldiğinde kucağımızda bebekler olsa da sarıldık.

"Ölüp ölüp dirildim kızım ya. Çok şükür sağ salim gördüm seni karşımda. Canım benim," diyerek yanaklarımdan bir bir öptüğünde huzurla gülümsedim. İçim biraz daha rahatladı bu sözlerle.

Sanat ablamdan ayrılırken, "Misafirlerimiz de var abla," deyip girişi açtığımda Sanat ablam aynı sevecenlikle Kubilaylara bakıyordu.

Güneş benden hemencecik sıkılmış gibi kucağımdan kayarak indi ve yürüyüp Ezgi'ye yanaştı. "Esti tel," diyerek elinden tutunca şaşırmamak elde değildi.

"Pabucun dama atıldı," dediğini duydum Kubilay'ın. Bundan tuhaf bir zevk aldığı sesinden belliydi. Ona dirsek atıp gülerken Sanat ablam herkesi eve buyur etmişti bile.

"Ay ne kadar güzelsiniz ya siz!" diyerek hepimize ışıl ışıl baktı Sanat ablam, "Ne güzel bir sürü genç. Bayılırım ben gençlere. Gel bakalım Eren. Gözüme seni kıstırdım," deyip elini kaldırınca Eren şaşırarak Sanat ablama yaklaştı. Sanat ablam hiç düşünmeden Begüm'ü Eren'in kollarına bıraktı ama Eren bebek tutmaktan aciz kızı belinden kavrayıp havada tuttu beceriksizce.

"Abla çok küçük bu!" diye dişlerini sıktı Eren ama Sanat ablam umursamadı bile.

"Alışırsın alışırsın. Aşkım ver Ömer'i de?" deyip arkasında kalan Özgür abimden Ömer'i alıp gözlerini bizim üzerimizde gezdirdi. Ben Kubilay'ı elinden tutup arkama çekerken Sanat ablam son anda bizi yakalayıp gözlerini kıstı ama yönü Ahmet'e döndü. Hiç teklif etmeden Ömer'i deli gibi sallanan bacaklarıyla Ahmet'e verdi. "Hadi bakalım. Eğlenin şimdi. Hadi!" deyip eliyle mutfağı işaret ettiğinde Kağan abi Ahmet'le Eren'in omzuna bir abi gibi vurdu.

"Allah yar ve yardımcınız olsun gençler. Sizin parkurunuz genelde şu oda. Koca bir oyun odası. Hadi bakalım göreyim," diyerek o da mutfağa ilerlediğinde biz antrede öylece kalakaldık.

Eren, Begüm'ü hala kollarının altından tutarken yanına gidip bebeği göğsüne bastırdım. "Havada tutma. Kız ağlayacak şimdi. Şöyle yatır bakalım," deyip kollarını beline sardım. Bir kolunu da düşmemesi için bacağının arasından geçirince şöyle böyle tutabildi. Ahmet'e de aynısını yapınca yüzü buruşmuştu.

"Yazgı bu bebekler çok küçük. Güneş'in kardeşleri mi vardı kızım? Hiç görmedik," deyip Ömer'in yanağından sıktı tatlı tatlı. Ömer elindeki oyuncak arabasına dalmış Ahmet'i hiç umursamıyordu.

"Kardeş değiller," dedim düz bir sesle. Bir yıl öncesi çok karışıktı ve çok korkunçtu. "Ömer İlhan Sezer ve Begüm Yıldız Sezer." Çocuklara baktım iç çekerek. Ömer'in elinden tuttum ve ucundan öptüm. Bebekken başlamıştı onların sınavı. "Zühre ablayla Çağatay abinin ikizleri. Çağatay abi aynı zamanda Özgür abimin silah arkadaşı. Riskli bir şekilde doğdular. Doğumdan altı ay sonra Zühre ablaya kanser dediler. Şimdi tedavi oluyor. Bazı zamanlar Sanat ablam bakıyor çocuklara. Bir hafta, iki hafta sürebiliyor... İlk doğum günlerinde sanırım anneleri ve babaları olmayacak yanlarında. Zühre abla hastanede olmalı."

Kubilay başımı göğsüne bastırırken Eren eğilip Begüm'ün yanağını okşadı şefkatle.

"Deme ya..." diye mırıldandı hüzünle, "Yazık lan bu bebelere. Daha el kadarlar. Allah annelerini babalarını bağışlasın."

"Âmin," dedim içimden gelerek, "İnşallah hiçbir zaman kimsesiz kalmazlar."

Benim gibi.

🐣🐣🐣

Aman Allah'ım!! Bölüm hakkında ne düşünüyorsunuz civcivlerrr?
Her şey birbirine girdi. Kubi ve Yazgı cephesinde beklenmedik bir yakınlaşma yaşanırken sizce ilişkileri nasıl evrilecek??

Bu arada SMUT mu merak edenlere toptan cevap veriyorum SMUT yok kitabımızda. Minik kissingler dışında. O da romantik dünyamız için elzemdir. Saygılarımla vndjvhdsjf

Bölümü yazarken o kadar kendimle çeliştim ki ama en sonunda böyle bir şey çıktı. Umarım beğenmişsinizdir. 💕🌻

Kitap hakkında sohbet etmek isteyen herkesi Instagram adresime beklerimmm. Bugün soru cevap yaptık, herkesi bekliyorummm.

Artık kitaplarım hakkında, karakterler hakkında, dertleşmek için de olabilir veya herhangi bir başka bir şey için bana Instagram hesabım üzerinden ulaşabilirsiniz. Sık kullanmıyordum ama bu sıralar içine girdim, çıkamıyorum. Her şeyin videosunu çekip atasım geliyor, bahar harika geçiyor çünkü.

Instagram: kahverengiajanda