6. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
4. BÖLÜM
4. BÖLÜM
Metrodan indiğimizde gözlerimden uyku akıyordu. Eve gidip bir an önce uyumak istiyordum ama bileğimdeki acıyla ne kadar uyuyabilirdim meçhuldü. Saat altıya geliyordu ve hava henüz kararmamıştı. Yorgunluktan olsa gerek metroya bindikten sonra ne Kubilay konuşmuştu ne de ben. İkimiz de boş bulduğumuz bir yere oturmuş ve evime kadar uyuklamıştık. Şimdiyse evime giden yolda ayaklarımızı sürüyorduk. Onun da yorulmuş olabileceğini düşünmemiştim hiç ama şimdi ayaklarımızdan çıkan sesten daha iyi anlıyordum ki yorgunduk.
Yaşadığım apartmanın önüne geldiğimizde durup arkamdan gelen Kubilay'a döndüm. Yol boyu çantamı hiç şikâyet etmeden taşımıştı. İçinde tuğla tuğla ders kitapları varken sesi hiç çıkmamıştı. Ona utangaç bir minnet beslemeye başladım içimde. İlk tohumdu bu benim için. Kalbimin ısındığı ilk andı belki de.
"Teşekkürler," dedim, kapüşonumu yüzüm görünecek şekilde geriye atarak. Kubilay, mahmur gözlerini hafif sezilen bir hayretle irileştirip karşımda durdu. Dudaklarımda mahcup bir tebessüm belirmişti o böyle bakınca. Bir adım atarak yaklaştım ona. "Telefonumun sonu 23 10. Sınıf grubuna Ezgi eklemişti oradan bulursun beni ama gerek olacağını sanmıyorum. Bu kadar yolu da ayrıca benimle geldiğin için teşekkürler. Çantam ağırdı, yordum seni de."
Kubilay sözlerime artık bütün bütün şaşırıp bu kez dağınık haldeki kaşlarını da kaldırınca gülüşüm istemsizce büyüdü. Kaba olan o değil de benmişim gibi hissettiriyordu ama gerektiği yerde teşekkür eden biriydim. Dışarıdan o kadar soğuk mu duruyordum gerçekten? Kubilay'ın yaşadığı şaşkınlığın bende bıraktığı izler buydu.
O an bu şaşkın bakışlarla ne yapacağımı bilemedim. "Gidiyorum ben, güle güle," diyerek merdivenlere tırmanırken Kubilay'ın seslenmesiyle durdum.
Kısık bir sesle, "Çantan..." diye mırıldanıp aynı zamanda çantamı uzatınca sersem bir tavırla alnıma vurdum hafifçe.
"Unutmuşum."
Hızlıca gidip çantamı aldım ve ağırlığını umursamadan omzumda sağlamlaştırdım.
"Şey... Bu kadar kitap getirmene gerek yok civciv. Ders kitabı isteyen hocaların kitaplarını getirsen yeter," dedi Kubilay, ufak adımlarla geriye çıkarken. Eliyle telefonu taklit ederek, "Arayacağım akşam, mutlaka aç," dedi. Başımı sallayarak onayladım ve yine elimi sallayarak ona veda ettim.
Apartmandan içeriye girdikten sonra arkama bakmadan soluğu evimde aldım. Sonra bir dürtüyle cama doğru yaklaştığımda apartmanın önüne baktım merakla. Kubilay arkasını dönmüş, kafasına benim gibi siyah ceketinin kapüşonunu geçirmiş serseri tavırlarla gidiyordu. Adımları yavaş ve sakindi. Bir elini cebine atmış ve öylece metroya doğru yürüyordu. Dudaklarımdan sesli bir iç çekişin kaçmasına mani olamayıp geriye çıktım ve küçük salonumu aydınlattım. Sonra bileğime buz koydum ve ince ince sızlayan acının geçmesini umdum.
***
Ertesi güne kadar bileğimdeki sızlamadan ötürü uyuyamayınca Kubilay'ı aramadım ama Sanat ablamı aramak zorunda kaldım. Gecenin ikisinde bileğimdeki acıdan yatağımda kıvranırken onu aradığımda korkudan epey paniklemiş ama Özgür abim sağ olsun onu sakinleştirip durumumu da bir o kadar sakinlikle dinlemişti. Olayları derinlemesine anlatmayıp sadece bileğimin üzerine düştüğümü ve incittiğimi söylemiştim. Ne kadar buraya gelmek isteseler de izin vermemiştim. Sadece acımı dindirecek bir uygulama arıyordum ki bana bunu Özgür abimin timdeki silah arkadaşı aynı zamanda askeri doktor olan Kağan abi tarif etmişti.
Uykudan gözlerim kapanırken sabaha karşı bileğime Tuana Hanım'ın verdiği kremi sürüp Kağan abinin tarif ettiği gibi bir tane fularla iyice sarmıştım. Daha sonra üzerine buz koyup bileğimi yüksekte tutmak için boynuma kuşakla bağlamıştım. Sabahı sabah ettikten sonra okula gidemeyecek gibi hissetmeye başladım kendimi. Acıdan uyuyamadığım için kımıldayacak halim de yoktu. Üstelik Kağan abi de evde dinlenmemi söylemişti. Onu dinleyecektim sanırım. Okula gitmeyecektim bugün.
Sabaha karşı dört gibi içtiğim ağrı kesicinin etkisiyle uykuya daldığımda beş buçukta çalan alarmımı kapattım ve uyumaya devam ettim. Kaç saat uyudum bilmiyorum ama uzun bir uykunun en tatlı yerinden bu kez birinin aramasıyla sıyrıldım. Gözlerimi kırpıştırarak sol elimle telefonumu kavradım ve ekrana baktım. Dün yatmadan önce rehberime kaydettiğim Kubilay arıyordu ve saat dokuz buçuktu. İlk ders çoktan bitmiş olmalıydı.
"Efendim?" diyerek telefonu açtığımda sesim öylesine uykulu ve tarazlı çıkmıştı ki telefonu sessize alıp boğazımı öksürerek temizledim.
"Uyuyor musun sen?" diye sordu Kubilay. Sesindeki şaşkınlığı sezebiliyordum.
Saçma bir hisle başımı salladım sonra kendi kendime bunu nereden görsün diye söylenerek cevapladım. "Evet, şey... Gece pek uyuyamadım da. Uyanamadım sabah," dedim mahmurluğum sürerken. Acıdan okula gelmediğimi söylemedim elbette. Yatağımdan doğrulup sesi hoparlöre verdim ve boynumu kütürdettim. Az da olsa uyumak gece boyu sızlayan bileğime de bana da iyi gelmişti.
Kubilay bir süre üfledi sanırım. "Bileğin ne durumda peki? Hastane gerekiyor mu? Keşke okula gelseydin, bakardık," dedi sıkıntılı bir sesle.
Boynuma astığım ve düne göre biraz daha iyi olan bileğime bakıp iç çektim. Sanırım görmese daha iyiydi. Mükemmel sayılmadığına emindim. Bir gece içinde iyileşmeyi ummuyordum ama bu kadar ağrıyacağını da beklemiyordum. Üstelik bileğimdeki şişkinlik gözle görülür şekilde artmıştı. Bunun sonu umarım hastanede bitmezdi.
"İyiyim, bir sorun yok. Olsa arardım zaten. Şey... Başka bir şey diyor musun?"
Kubilay birkaç saniye sessizleşti ve ben de bulunduğu yerdeki gürültüyü dinledim. Huzursuzluğuna bir anlam veremiyordum. Belki de uykulu olduğumdandı.
"Yok... Demiyorum ama iyi olduğuna emin misin gerçekten? Bileğin acımıyor değil mi?"
"Acımıyor dedim ya. Hastane gerekirse ararım, gerçekten," dedim güven vermek istercesine. Aslında bu ağrıya ve şişkinliğe kesinlikle bir hastane gerekiyordu ama Kubilay'ı uğraştırmak istemiyordum. Kağan abi de bir doktordu. Askeri doktordu ama doktordu değil mi? Onca kurşun yarasına bakmış adamdı incinmeden ya da burkulmadan mı anlamayacaktı? Ama öte yandan şişkinliği artarsa, acısı dinmezse mutlaka hastaneye git de demişti.
Hiç hastane yüzü göresim yoktu ki.
"Tamam, sen bilirsin. Dikkat et kendine. Görüşürüz," dedi pek bir isteksiz gelen sesiyle. Umursamadım.
"Görüşürüz," dedim ve telefonu bir saniye bile beklemeden kapatıp kendimi yatağa geri attım. Sol bileğimi alnıma yerleştirip beyaz tavanıma baktım bir süre.
Az önce Kubilay'a söyleyemediğim şeyi kendi kendime mırıldandım. "Acıyor..." diye sızlanıp alt dudağımı mutsuz bir şekilde ısırdım ve soluma döndüm. Gözlerimi kapatıp biraz daha uyuyacaktım ama telefonumun bir kere daha çalmasıyla üfleyerek ayakucumda kalan telefonumu kendime ittirdim ve uzanıp elime aldım. Sanat ablamın aramasına cevap verdim hemen.
"Efendim Sanat abla?"
Sızlanıyordum adeta ama elimde değildi. Uyumak istiyordum sadece.
"Yazgı benim içime hiç sinmiyor canım benim," diyerek giriş yapınca gözlerimi kapattım.
"Ağrı kesici ve buz işe yaradı abla. Güneş'im nasıl? Görüntülü mü konuşsak?" dedim konuyu dağıtmak için. Zaten uykum mahvolmuştu.
Güneş elbette yan komşuları Begüm ve Ömer'le oynamak için Zühre ablanın evine gittiği için yoktu. Sanat ablamın da bana bir sürü tembihte bulunup telefonu kapatmasından sonra guruldayan midemi susturmak için ayağa kalktım. Ufak yatak odamdan ayaklarımı sürüyerek çıktım adeta. Bileğimdeki acıyı bastırmak için önce tahıldan oluşan bir kahvaltı yaptım, daha sonra ağrı kesiciden bir tane daha içip bileğime tekrar krem sürdüm. Gün içinde Kağan abi de arayıp benden askermişim gibi durum raporu istediği için pek boş geçmemişti. Telefonumu ya Kağan abi meşgul ediyordu ya da Sanat ablam. Arada fırsat buldukça Özgür abim de arıyordu.
Gün sonunda tek bir odası olan evimi biraz toplayıp kendimi yoracak kadar epey meşgul ettikten sonra Sanat ablam yine aramıştı ama bu kez görüntülü arıyordu. Güneş'in aradığını anladığım için direkt ufak L koltuğun ucuna kurulup telefona cevap verdim. Güneş, bıcır bıcır bir neşeyle kamerayı yüzüne soktuğu için pek yüzünü göremiyordum ama bir şekilde konuşmayı başarıyorduk. Ah, nasıl özlemiştim onu şimdiden. Doğumundan beri bir an bile yanımdan ayırmadığım bebekle şimdi başka ülkelerdeydik ve istediğim zaman onunla zaman geçiremiyor, bebek kokusunu duyamıyordum.
"Bebeğim uzak tut kamerayı. Bak böyle!" diyordu Sanat ablam.
İki yaşındaki bir bebeğe telefonu nasıl tutması gerektiğini anlatarak geçen yarım saatin sonunda pes ettim ve telefonun karşısında onu neşelendirmeye, aslında kendimi neşelendirmeye başladım. Şimdi yanımda olsaydı oyunlar oynardım onunla. Kafam dağılırdı tamamen ama bu kalıcı bir çözüm olur muydu, olmazdı. Uzunca bir süre onlarla da yaşamıştım. Ailemi tamamen kaybettikten sonra onların arka arkaya gidişine alışmak için Güneş en büyük avuntum olmuştu ama nereye kadar bu böyle devam edecekti? Bir noktadan sonra ayrılmam, kendi ayaklarım üzerinde durmam, duygusal anlamda kendimi diri tutmam gerekiyordu. Kaçamazdım bazı gerçeklerden. Aslında bütün gerçeklerden kaçamazdık. Ben de kaçmıyordum işte. Kendi hayatımı yaşıyordum ve bu hayatta tek başımaydım.
Güneş arada minik burnunu kameraya dayayıp adımı geveliyordu ve öyle tatlı şeyler görüyordum ki özlemim her şeyden ağır basıyordu.
"Yas yas yas!" diye çığlık atan Güneş'in elindeki telefona Sanat ablam da girince gülüşüm daha da büyüdü. Sanırım bu zamana kadar o savaş meydanında beni diri tutan Güneş'ti. Şimdi hiç bebek sesinin olmadığı bir yerde çırılçıplaktım sanki.
Sanat ablam, "Bir tanem bileğin nasıl, bakayım?" diyerek konuyu değiştirince baygın gözlerle kolumu kaldırdım ve hareket ettirdim.
"Abla vallahi iyiyim. Bir sorun yok. Güneş'e tutsana telefonu sabahtan beri yüzünü göremiyorum bebeğimin. Ağzını burnunu yerim ya benim güzelim!" dedim çocuksu bir sesle.
Sanat ablam üfleyerek Güneş'i kadraja aldığında tepesinde toplanmış sarı lüle saçlarını görünce adeta çıldırdım. "Ya yerim ben seni! Bu nasıl bir güzellik? Allah'ım! Kız o saçlar ne kadar uzamış iki haftada. Rapunzel mi olacaksın sen?"
"Yasss! Del! Anne! Yas del!" diye isyanlara geçti Güneş. Sesi de az çıkmıyordu. Neredeyse üst komşuma gidecek kadar bağırıp çağırabiliyordu.
Güneş huysuzlanıp telefonu eline almak istedikçe Sanat ablam onu kucağına oturtmaya çalışıyordu ama olmuyordu. Güneş telefonu kendi elinde istiyordu. Sanat ablam sonunda pes edip telefonu Güneş'in eline verdiğinde yine o minik kaşlarının ortasını görüyordum fakat benim bu eğlencem kapımdan gelen beklenmedik zil sesine dek sürmüştü. Kafamı kaldırıp sanki geleni görecekmiş gibi kapıya baktım ama kimin geleceğine dair bir fikrim dahi yoktu.
"Kapı mı çaldı Yazgı?" diye bağırdı Sanat ablam. Onlar beni gördüğü için kafamı salladım usulca.
"Ben bakıyorum abla, sonra ararım sizi yine!" dediğimde Sanat ablam daha da telaşlı bağırdı.
"Kapatma sakın! Kim geldiyse ben de bakacağım! Oralarda başına bir iş gelmesin yavru kuşum benim!"
Sanat ablamın paranoyak hallerine alıştığım için sorun etmeyip telefonu kapatmadım ama koltuğun üzerine bırakıp kapıya doğru ilerledim. O sırada hala telefonda olan Sanat ablam, Güneş'in sesi arasında, "Delikten bak!" diye uyardı. Gülerek kapı deliğinden baktım ve hiç beklemediğim yüzler gördüm.
Kubilay, Eren, Ahmet ve Ezgi.
Geriye çekilip hayretler içerisinde fildişi rengindeki çelik kapıya bakmayı sürdürdüm. Bu defa zil ısrarla çalmaya ve telefonda kalan Sanat ablam da kim diye bağırmaya devam edince kapıyı açıverdim.
"Doğru yere mi gel-" Beni görünce sözü yarım kalan Kubilay aradığını bulmuş olmalı ki her zamanki ukala sırıtışını takındı. "Doğru yermiş!" dedi zafer gülüşü yüzünü çevrelerken.
Kaşlarımı istemsizce çatmış ve anlamaya çalışarak karşımdaki dörtlüyü süzmeye başlamıştım. Dördü de üniformalarını çıkarmamış, muhtemelen okuldan çıktıkları gibi gelmişlerdi.
"Ne işiniz var burada? Dairemi nereden öğrendiniz ki?" diyerek sol elimle saçımı kaşıdığımda herkesin bakışı boynuma çiçek desenli bir kuşakla astığım fularlı elime değdi.
"İyiyim demiştin, iyi halin bu mu?" diye sordu Ezgi, hayretler içinde beni süzerek. Kapıyı ardına kadar açtım ve bocalamış halde onları içeriye davet ettim. Bu esnada Sanat ablam telefondan, "Kim geldi?" diye bağırıyordu ve ısrarla bir cevap istiyordu. Gelen arkadaşlarıma elimle bir dakika yaptım ve hızla koltuğun üzerine attığım telefonumu elime aldım. Güneş'imin kıvır kıvır saçlarını görüyordum ve maalesef telefonu çok sallıyordu.
"Sanat abla arkadaşlarım ziyaretime geldi! Sana haber edeceğim!"
Güneş iyice huysuzlanıp ağlamaklı bir sesle, "Yas del!" diye bağırınca telefonumu öptüm.
"Geleceğim bebeğim."
"Selam söyle arkadaşlarına bir tanem. Kendine de çok dikkat et ve saat başı Kağan abine rapor vermeyi unutma anlaştık mı? Arayacağım seni," dedi Sanat ablam ve telefon nihayet kapandı. Telefonun kapanmasıyla tüm sesler de kesilmiş oldu.
Telefonumu yine koltuğa atıp içeriye giren arkadaşlarıma döndüğümde dördü de ne yapacaklarını bilemez halde kısa koridorun oradan bana bakıyordu. Ben de evimde ilk kez sınıfımdan birilerini görüyordum. Evimde kalacak veya beni ziyaret edecek kişi olarak hep Sanat ablamı düşünürken bir anda sınıftaki dört kişinin çıkıp gelmesi şaşırtıcıydı. Biraz da endişe veriyordu zira hayatıma bu kadar yakın bir yerden bakacaklarını bilmiyordum.
"Yanlış bir zamanda gelmişiz gibi bir vibe aldım ben," dedi Ahmet elini hafifçe kaldırarak. Mahcup olmuştu biraz ama onlardan çok ben mahcuptum zira pijamalarım vardı üzerimde. Evim derli toplu olsa da dağınık olan bendim. Derin bir nefes alıp ciğerlerime hapsettim ve geri çekilerek köşedeki ufak L takımı gösterdim. Amerika'da yaşarken arkadaşlarımla oldukça rahat bir iletişimimiz vardı ama Türkiye gerçekten çok başkaydı. Bunun şokunu ilk Payam'da yeterince yaşamıştım. O yüzden henüz üç gündür tanıdığım bu dört kişinin karşısında en ev halimle durmak fazlasıyla rahatsız geliyordu.
"Rahatınıza bakın. Beklemiyordum sizi, kusura bakmayın biraz..." Tek toplamaya yetişemediğim yere, mutfağa göz attım utançla. "Dağınık ama."
"Esas sen kusura bakma Yazgı, biz çat kapı geldik ama arasak da başka biriyle görüştüğün için haber edemedik. Mesajlara da bakmadın. Ablanla mı konuşuyordun?" diye sordu Ezgi, beni rahatlatacak bir tebessümle.
Başımı salladım hızlıca. "Kuzenim oluyor aslında ama abla da diyebiliriz."
Eren ve Ahmet pencere önündeki sedire sığıştıklarında Ezgi de hemen L koltuğun az önce oturduğum ucuna geçti oturdu. Kubilay tek başına ayakta kalınca çenesiyle kolumu işaret etti.
"Bu askı ne iş? Güzel kombin olmuş aslında ama kolunu askıya alacağın kadar ne oldu? Arasaydın keşke," dedi. Darmaduman haldeki saçlarımı kaşıyıp parmaklarımı çıtlattım bir bir.
"Gece yarısıydı. Kuzenimin tanıdığı bir doktor var. Kağan abi. O ilgilendi sağ olsun. Ne yapmam gerektiğini de tarif etti. Hem ağrı kesici içince acısı da azaldı. Ne içersiniz bu arada? Ben size ne ikram edeyim?"
Evimde içecek çeşitleri boldu zira yemek yemekten çok sıvı tüketen, kahve meraklısı, çeşitli meyve sularını evde deneyen birisiydim. Okula gitmediğim dönemlerde de Sanat ablamın evinde olsun teyzemde olsun birçok tarif denemişliğim vardı ve sanırım bu hünerlerimi şu an sergilemenin tam sırasıydı.
"Seni görmeye geldik civciv yavrusu," dedi Kubilay beni gerecek kadar düz bir ifadeyle. Onlara bir şey ikram etmek istemem kötü bir şeymiş gibi hissettirmişti. "Bir şey içmeye gelmedik. Okula gelemeyecek kadar ciddiyse neden söylemedin bana?" diye bir kere daha sordu Kubilay. Bu kez sorusunda ciddi olduğundan konuşmak istemiyordum. İç çekip Ezgi'ye döndüm.
"İçecekleri tek başıma hazırlayamam Ezgi, yardım eder misin bana?" dedim nazikçe.
Ezgi oturduğu yerden bir anda kalkıp başını salladı ve onunla zaten hemen karşımızda olan ve arada ufak bir masadan başka bir engelin bulunmadığı mutfağa girdik. Kubilay'ın sorusu havada uçarken Erenler kendi içlerinde bir şeyler konuşmaya başlamıştı. Ben de mutfağımdaki dağınıklığa utanıp dolabı açtım ama Ezgi bana engel oldu ve öne geçti.
"Ara derken dalga geçmiyordu Yazgı. Utanmana gerek yok kanka. Gerçekten," dedi Ezgi samimiyetle. Ne ara kanka olduğumu o an anlayamadım ama bir şey demedim.
Dolabın hemen kapağında duran ufak cool lime şişesini aldım ve tezgâha bıraktım. O esnada Ezgi dolaplara tek tek bakıp bardak çıkarmıştı bile. Bardakların dibine göz kararı cool lime doldururken tezgâha dayandım.
"Çok da önemli değildi ki. Hem utandığımdan değil, gece haber etmek için çok geçti. Bu arada sana bir şey söylemem gerek," dediğimde Ezgi ilgiyle bakışlarını bana dikti. Ben de buzdolabının altındaki buzluktan ufak buzlar çıkardım.
Ezgi, buzları benim yerime kalıbından çıkarırken, "Ne söylemen gerek?" dedi merakla.
Dudağımı kemire kemire, "Dün biraz sana çıkışmış gibi oldum. Lavaboda," deyince Ezgi kısa bir an sessizce başını salladı ama bu beni geren saniyeler uzun sürmedi ve buzlarla işi bitince gülerek sol omzuma vurdu.
"Bunu mu dert ediyorsun gerçekten? Yazgı, alınmadım hiç. Sinirlerin bozulmuştu sadece ve bu normal bir şey. Bu arada evin çok tatlıymış. Eşyalar da senin mi?"
Bedenimde galip gelen rahatlamayla birlikte Ezgi'nin suyla doldurduğu bardakları tepsiye aldım.
"Yok, eşyalar ev sahibine ait. Öğrenci olunca eşyaları yenilemek istemiş sadece. Sağ olsun. Ben de kiracıyım zaten."
Ezgi açıklamamı gözlerindeki imrenilesi parıltılarla dinledi.
"Harika birisiymiş ev sahibin. Gel içeriye geçelim hadi," dediğinde Ezgi'nin peşinden ilerledim. "Senin için yenilemesi hoş bir davranış olmuş. Peki, zor olmuyor mu tek başına idare etmek? Sıkılmıyor musun hiç evde?" diye sorarken erkeklere içeceklerini vermişti. Biz de Kubilay'ın en köşeye kurulmuş olmasına aldırmadan L koltuğun uzun köşesine karşılıklı oturmuştuk ama Kubilay'a sırtını dönen Ezgi olmuştu.
"Sadece iki haftadır yaşıyorum aslında. İlk hafta eşyalarımı yerleştirmek ve kendime bir düzen oturtmakla geçti o yüzden sıkılmaya da fırsatım olmadı. Teyzem iki gün benimle kaldı zaten ama sıkılmam herhalde. Ders çalışırsam... Sıkılmaya zamanım da olmaz," deyip omuz silkince Ahmet tiksinircesine sesler çıkarmaya başladı.
"Ders mi? Öfff! Hiç sevmem. Ders deyince midem bulanıyor benim ya..." Ekşittiği yüzünü Eren'e çevirip irkildi ve tekrar bana döndü. "Evin güzelmiş ama Yazgıcan. Sıkılırsan mutlaka ara," deyip elini kulağında salladığında başımı salladım gülerek. Arasam ne yapabilirdik ki sanki? Benim eğlence anlayışım Amerika'da kalalı iki yıldan fazla oluyordu. Pek eğlenceli bir kişilik değildim, sakinlik en büyük arzumdu.
"Ararım. Temizliğe gelirsin değil mi?" Tek kaşımı merakla kaldırdığımda Ahmet alıngan bir tavırla surat astı ama Eren'le Kubilay kahkahayı koyuverdiler.
Ahmet küçümser gibi bakıyordu artık. "Almayayım Yazgıcan. Bu ufacık evi de temizleyemiyorsan... On adım zaten kızım ev," diyerek ortak alanı gösterince gülerek arkama yaslandım ve onlarla muhabbet etmeye başladım. Çok doğal bir şekilde.
İlk kez evimde zaman nasıl geçti anlamamıştım ama hava kararana kadar oturmuş bir sürü konu hakkında sohbet etmiştik. Ne gariptir ki kimse ailemin olmayışından ya da tek yaşıyor olmamla ilgili beni zora sokacak sorular sormamıştı. Belki de bu kadar rahat ve keyifli hissetmem bundandı. Sohbetlerinden ilk kez tat alıyordum ve o kadar da kötü insanlar olmadıklarını bugün anlıyordum. Aslında Kubilayların kötü olmadığını beni basketbol sahasında koruduklarında anlamıştım ama neden Savaş'ın iki arkadaşını ilk gün mahzende dövdüklerini anlayamamıştım ve bu benim için şimdilik ufak bir gizemdi. Henüz aklımda büyümemiş olan bir gizemdi.
Çocuklarla epey bir zaman geçirdikten sonra Eren ve Ahmet hava kararmadan kalkmıştı. Kubilay ise Ezgi'nin ısrarı yüzünden bir saat daha oturmayı kabul etmişti ve L koltuğun kısa ucuna pek sığamıyor olsa da rahatlıkla yayılmıştı. Bense Ezgi'yle durmadan konuşup daha çok sınıf hakkında sohbet etmiştik. Hatta Ezgi raflarımda teyzemin içersin diye bıraktığı bergamotlu çaylardan bulup poşet çay demlemişti ve onları da bisküviyle içmiştik.
"Bunu daha önce denememiştim," diyerek bisküvimi çayın sonuna batırdım ve olduğu kadarını ağzıma attım. Ezgi itirafım karşısında şaşırarak ağzını örttü ve lokmasını yuttu.
"Gerçekten mi? Bu Türk kültürünün vazgeçilmezidir. Daha sık denemelisin. Peki, semaverde çay içtin mi hiç?" diye sorunca gururla başımı salladım.
"İçtim! O kadar da değil. Sanat ablam semaverde çayı çok iyi demler. Mesela neredeyse her hafta sonu mangal yaparlar bahçelerinde ve mutlaka semaverde çay da yaparlar. Payam'a hiç gittiniz mi siz?"
Saatlerdir sesi çıkmayan Kubilay yüksek sesle bağırdı ve bize adeta varlığını hatırlattı.
"Gitmedik! Son iki yıldır savaşta değil miydi orası? Sen nasıl orada kaldın civciv?"
Telefondaki ilgisini bende topladığında Ezgi de ben de garip garip ona baktık.
"Kılıçlarla mı savaşta olduğumuzu sanıyordun sen? Türkiye de vardı o savaşta ve sen Türkiye'de yaşıyorsun," dediğimde Kubilay diliyle yanağını şişirdi. Söylediklerim bir an için şaşırmasına sebebiyet verdi.
Ezgi gülerek dizime vurdu o sırada. "Abim güncel bilgileri bilmez Yazgı. Cühela o," deyince hafif bir tebessümle kupamı komodine bıraktım ve oturuşumu düzelttim.
"Sensin cühela. Salak kız," diye homurdandı Kubilay ve telefonunu kapatıp uzandığı yerden doğruldu. Dizine kadar koltuktan aşağı sarkıyordu fakat bundan şikâyetçi değildi. "Saat sekiz oldu hanımefendi. Annemler merak etmeden gitsek mi? Hem Yazgı da dinlensin ki okula gelsin artık yoksa Savaş'ın yokluğu boşa gidecek. Kız gün yüzü görmedi üç gündür," deyip ansızın bana göz kırpınca dudaklarımı gülmemek için büzdüm ama pek kendimi tutamadım.
Ezgi buna aldırış etmeden hemen istifini bozdu ve ayaklandı bense sinir bozukluğu içinde güldüm.
"Haklısın ya, zaman su gibi aktı. Yazgı gitmeden bileğini yeniden saralım olur mu? Gelirken abim eczaneden gerekli şeyleri aldı. Hem böyle fularlarına kuşaklarına yazık etme. Epey güzeller," diyerek abisinin siyah sırt çantasına ilerlediğinde ben de koltuktan ayaklarımı sarkıtmış onlara bakıyordum.
"Ben de almıştım aslında ama sargı filan yoktu," diyerek girişteki otantik dresuarı gösterince ikisi de umursamadı.
"Tamam, bunlar da kalsın sende bir şey olmaz. Hem biz bandaj sargı ne varsa aldık. Abi gel," dedi Ezgi. Poşetteki eşyaları bir kenara bırakınca Kubilay başımda dikilip kuşağımı boynumdan çıkardı. Ezgi de incitmemeye özen göstererek bileğimi dizine koydu ve fuları açmaya başladı. Bir anda başıma toplanmaları ve benimle ilgilenmeleri içimde gösteremediğim bir paniği meydana çıkardı.
"Anneme söylesek hastaneye de götürürdü bizi. Gitsek mi abi?" diye bir öneri sundu Ezgi.
Hızlıca, "Gerek yok," dediğimde Kubilay elinde salladığı kuşağımla kafama vurdu ve saçlarımı savurdu. Şok içinde kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Ne yapıyordu bu?
"Gerekliliğine biz karar veririz civciv yavrusu. Bak bakalım Ezogelin, bileği acıyor mu? Bastır şöyle," deyip bir anda bileğimin üzerine, hem de şişliği ayan beyan ortada olan kısma, işaret parmağı ile hafif de olsa bir baskı uygulayınca dudaklarımın arasından boğuk bir inilti döküldü. Dayanamayıp Kubilay'ın dizine bir tekme savurduğumda benden ustaca kaçıp gülmeye başladı.
"Annemi yarım saat önce aradım. Aşağıda bizi bekliyor. Hadi hastaneye!" dedi ve kuşağımı parmağının ucunda savurarak umursamaz bir edayla çıkışa ilerledi. Dudaklarımı memnuniyetsiz bir şekilde büzmüş Ezgi'yle aynı şekilde Kubilay'ın arkasından baktık. Arkadaşlık göstergesi miydi bu halleri pek konduramıyor, seçemiyordum tavırlarını ama hoştu. Hoş davranışlardı bunlar.
.
.
.
.
Yeni bölümü nasıl buldunuz Vaveyla kuşlarımmm? Yorumlarda buluşalım :))
