16. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

14. BÖLÜM

Feride Y. Z.

14. BÖLÜM

Kalbimin bir ucu, köklenen o ufacık filize tutunmuş bir ucu da o filizi büyütmekten korkarak uzaktan izlemeye başlamıştı. Benim üç yıldır yapamadığım şeyi hayatımda yalnızca iki kere gördüğüm kadın yapmıştı. Bir umut yeşeriyordu içimde ve onu amansızca büyütmek istiyordum. İçimde kalan sevgi kırıntılarını teyzemlere borçluydum fakat ben annem ve ablamdan sonra kalan o kırıntıları büyütememiştim. Büyütmek bir kenar dursun onlara dokunamamıştım. Dokunursam yok olurlar gibi gelmişti. Belki de onları büyütmek, korka korka, annemle ablamın kalbimde bıraktığı yastan kurtulmanın bir yolu olurdu ama babamın bana bıraktığı bu iğrenç lekeden kurtulmanın bir yolu yoktu. Saçlarımın uçlarından büyüyen o kara lekeyi nasıl silerdim bilmiyorum, silinmezdi muhtemelen. Ölene dek silinmezdi.

Gözlerimi arada sırada kaçamak bir şekilde Kubilay'a çevirdiğimde içimden binlerce kez kendimden de ondan da özür dilemek istiyordum. Belki o sevgi kırıntılarını sıcacık bir aşka dönüştürebilirdim ama ben o şansı da çoktan kaybetmiştim. O da bu genç adama denk gelmişti işte. Benim geçmişim lekelerle doluydu. Kubilay o lekeleri henüz bilmiyordu. Öğrendiğinde ne düşüneceğini de kestiremiyordum. Babamın cezaevinde oluşu, hain oluşu, terörist oluşu... Keşke bu gerçek, babamla mezara kadar gitseydi ben de bilmeseydim. Keşke...

Kubilay, telefonumun koruyucu camını değiştirip şarjını doldurmuş bir vaziyette bana verince ona kuru bir teşekkür dile getirmiştim. En azından tebessüm etsem daha iyi hissederdim belki ama tüm bunları yapacak cesareti yine kaybetmiştim. Elimde tutup çevirdiğim ve siyah ekranına yansıyan görüntüme baktığım telefonum avucumda birdenbire çalınca duraksadım.

Sanat Ablam arıyor...

Telefonu anında sessize aldığımda arabadaki kısık radyo sesi kapandı. Bakışlarım istemsizce dikiz aynasını bulunca Kubilay'la göz göze gelmiştim. Gözlerimi kırpıştırarak cama dönerken Gülçin teyzenin sesini işittim.

"Acilse açsaydın güzelim. Kaç gündür sana ulaşamıyorlardır," dedi.

"Yok, ben daha sonra dönerim Gülçin teyze," diye cevapladım gerginlikle. Şimdi açarsam bir ton açıklamayı da beraberinde yapmak zorunda kalırdım.

Gülçin teyze fazla zorlamadan, "Tamam güzelim, sen bilirsin. Zaten eve de geldik. Bak burası bizim apartmanımız," diyerek camdan dışarıyı gösterdi.

Önünde durduğumuz apartmanın duvarları sararmış, canlı rengi kaybolmuştu. Yağmurlu havalardan nasibini almış gibi duran dört katlı apartman oldukça eski duruyordu ve çevresi alabildiğine ağaçlarla çevriliydi. Bazı yerlerde kurumuş çalılar sarkıyordu. Benim küçük stüdyo dairem betondan meydana geliyordu ve çevresinde yeşillik yoktu ama bu apartman oldukça şirin ve sıcacık duruyordu. Girişi botanik bir bahçenin girişini andıracak kadar doğaldı.

"Bahçesi güzel görünüyor," diye mırıldandım ruh gibi bir sesle. Boğazımı temizlerken telefonum bir kere daha çalmaya başladı. İç çekerek yine sessize aldığımda Gülçin teyze ve Ezgi araçtan inmişlerdi.

"Dünden beri seni arıyorlar," dedi Kubilay ansızın. Gözlerimi kaldırıp dikiz aynasına baktığımda Kubilay bir kolunu koltuğun arkasına alarak bana döndü ve yüzüme baktı bu kez. "Biz eşyaları indiririz sen rahatça konuş," diyerek araçtan indiğinde hala avucumda çalan telefonuma döndüm.

Sanat ablam bir terslik olduğunu anlamıştı zira neredeyse her gün mesajlaşıyorduk. Şimdi iki gündür yazmıyordum ve ne kadar telaşlanmış olabileceğini anlayabiliyordum. Telefonu açarak kulağıma dayadım.

"Efendim Sanat abla?"

Sanat ablam telefonun ucundan duyulacak kadar rahat bir nefes verdi sesimi duyunca. Bu istemsizce gülümsetmişti beni.

"Yazgı neden o telefon açılmıyor, neden mesajlarıma dönmüyorsun? Neredesin sen canım benim? Annem de ben de çok telaşlandık."

"İyiyim ben, korkmayın hemen ama bir durum var. Yani... Özgür abim nerede Sanat abla? Görevde mi?" dedim hemen. Sanat ablam sorumdan pek bir şey anlamadı elbette.

"Evet... Bir haftadır görevde bu sefer uzun süreceğini söyledi. Yazgı bak, ters bir durum mu var kızım adam gibi söyle. Sesin bir garip geliyor, bak ben düşünüp bulmak istemiyorum! Lütfen söyle. Seni arıyoruz açmıyorsun bebeğim," diyordu sitemle. O da haklıydı. İki gündür ulaşamamıştı bana.

"Anladım," diye mırıldandım önce. Kafamı camdan dışarı çevirdiğimde Kubilay içeriye giriyordu. Onları daha fazla bekletmek istemediğimden kapıyı açtım. Gülçin teyze anında önümde belirdi. "Sanat abla ben merdivenlerden düştüm dün. Şey bir-"

Sanat ablam henüz lafımı bitiremeden birdenbire, "Yazgı ne demek merdivenlerden düştüm!?" diye bağırınca yüzümü buruşturarak telefonu kendimden uzaklaştırdım. Bu duruma Gülçin teyze gülünce acı da olsa ben de güldüm.

Telefon ahizesinden, "Yazgı!" diye bir haykırış duyduğumda telefonu kulağıma dayadım ve sol bacağıma koltuk değneği ile destek vererek apartmana doğru yürümeye başladım.

"Sanat abla, iyiyim. Telaşlanma hemen yoksa söylediğime pişman olacağım. İyiyim ki açtım bak telefonu. Hem o kadar da kötü değil," dedim sesimi şakacı çıkarmaya çaba göstererek.

"Merdivenlerden nasıl düştün Yazgı? Nerede düştün? Durumun ne? Yanında kim var kızım senin? Tek başınasın Ankara'da. Şu anda evine nasıl gidiyorsun? Hastaneye gittin mi? Kırık çıkık var mı, he?" dedi arka arkaya. Neredeyse soluklanmıyordu bile.

Apartmandan içeriye girdiğimde hemen giriş katta olan evlerinin kapısında Ezgi ve Kubilay bekliyordu. Ezgi bana elini uzatınca koltuk değneğini bıraktım ve ayakkabılarımı birbirine sürterek çıkardım.

"Soruları baştan alabilir miyim? İlk soru neydi?" dedim gülerek. Duvardan tutunduğumda Ezgi koluma girmiş koridoru gösteriyordu. Ev, havadan ötürü karanlığa gömülmüş vaziyetteydi fakat içeride çok güzel bir yemek kokusu vardı. Sıcacıktı evin içi. Kemiklerim ısınıyordu.

"Dalga geçme bebeğim, lütfen..." diye sızlandı Sanat ablam. Neredeyse ağlayacak kıvamda olduğunu hissedince şakalaşmayı kestim.

"İyiyim abla," dedim inandırıcı bir samimiyetle, "Kırık çıkık yok. Yalnızca boynumda zedelenme var, boyunlukla gezeceğim bir hafta. Sol dizimde de doku zedelenmesi mi ne varmış? Yani gayet ayaktayım sadece incinmiş dedi doktor..."

"Tabii... Okumuş etmiş adam. Yazgı merdivenden düştü ablasına teyzesine haber vermedi demiyor da incinmiş diyor," deyince içtenlikle güldüm. Şakayı biliyordum, altında yatan iğnelemeyi de...

Ezgi beni kendi küçük odasına getirdiğinde hemen yatağa oturttu. Eliyle yatmamı işaret etse de yatmak istemeyince rahatça konuşabilmem için odadan çıkmayı tercih etti.

"Abla yapma, lütfen ya. Bak hastayım zaten," diye nazlandım hemencecik. Neyse ki nazımı çekiyordu da ben de arada kullanıyordum bunu. "Eğer müsaitsen diyecektim bir hafta için Ankara'ya gelir misin? Yanımda olur musun? Yani biraz..." Duraksayıp dizime baktım bir süre fakat ben sözlerimi bitirmeden Sanat ablam atladı.

"Yazgı, esas sen yapma lütfen ya!" dedi artan bir sitemle, "Kızım neden haber verilmiyor bize? Annemin de haberi yok. Sen orada neredesin şimdi evde misin bakayım?"

"Yok, sınıftan bir arkadaşımın annesi beni bırakmadı. İşte görünce..." Ne diyeceğimi, kelimelerimi toparlayamayınca bilemedin. Birkaç kez yutkundum hemen zira Sanat ablam neyden bahsettiğimi biliyordu. "Arkadaşımın evine geldim mecburen. Burada, evinde kalacağım bu gece de. Eve gitmek istedim ama izin vermediler abla. Yani sizden biri gelene kadar da sanırım eve geçemeyeceğim."

Sanat ablamdan bir cevap bekledim lakin o beklediğim cevap gelmeyince daha kötü hissetmeye başladım. Bana alındığını, bana kızdığını hatta kırıldığını düşündüm. Bir endişe sardı bedenimi. Yerimde hareketlendim hemen ama çok da bir değişiklik olmadı.

"Abla valla iyiyim sadece boyunluk hareketlerimi çok kısıtlıyor. O kadar. Yoksa yardıma da ihtiyacım yok aslı-"

"Yazgı tamam..." diyerek araya girdi nihayet. Susup oturdum suçlu çocuklar gibi. "Ben Güneş'le geleceğim bir tanem tamam mı? Özgür abin zaten görevde, gelir kalırım yanında sen iyileşene kadar. Anneme de grip oldu filan deriz çünkü işleri yoğun, biliyorsun. Şimdi o da duyarsa korkar gelmek ister. Ben halledeceğim."

"E senin işin ne olacak abla?" dedim fısıltıyla. Sağ dizim kısmen daha iyi olduğu için sallayıp duruyordum.

"İşimi de alırım evde yaparım yahu sen bunları mı dert ediyorsun kızım gerçekten? Senden önemli değil bebeğim. Şimdi sen bana adres atıyorsun ben aracımla geleceğim oraya. Yol biraz sürecek ama olsun, Ankara'da okula seni ben bırakıp ben alacağım bir süre."

Sanat ablamın sözleriyle omuzlarım şimdiden çökmüştü.

"Abla ama nereden baksan vapura binmek, limana gelmek, limandan Ankara'ya yol çekmek... Bir gün sürecek. Okulu idare ederim sen uçakla gel istersen. Hem Güneş'le de geleceksin. Yani çok zor olur bebekle yola çıkmak."

"Kızım, biz neler neler yaşadık sen şahitsin. Ben tek başıma silahlı çatışmadan Zühre ablanı kurtardım da hastaneye tek başıma yetiştirdim yahu. Hallederim ben. Kriz yönetimim gelişti çok şükür. Kızımla sana gelmek beni yormaz hem. Hadi beni daha fazla sinirlendirmeden kapat telefonu arkadaşlarınla güzel zaman geçir. Benim adıma da çok teşekkür et annelerine. Bir an önce geleceğim çiçeğim. Öpüyorum seni. Çok dikkat et kendine."

"Ben de abla, ben de..." dedim yılgın bir şekilde. Telefonu kapatıp dizime bıraktığımda içerideki sesleri daha net duymaya başladım ama yerimden kıpırdamak o an için imkânsız geldi. İçeride tam olarak neyi tartıştıklarını bilmesem de sesleri boğuk bir şekilde bana ulaşıyordu.

Sanat ablamın buraya gelecek olmasının verdiği bir rahatlamayla Ezgi'nin yatağına uzandım birazcık. Aslında ilaç içmem gerekiyordu ama ağrılarım öyle artmıştı ki ilaç içecek halim de kalmamıştı. Bu yüzden tembellik edip başımı yorganın üzerinden yastığa bıraktım ve elim yorgunluktan anında karnımın üzerine düştü. Uykuya dalmamsa oldukça kısa sürdü.

***

Gözlerimi kulağıma dolan ufak tefek gürültülerle araladığımda uykuya daldığım oda iyice kararmıştı. Üzerimde kimin örttüğünü bilmediğim bir battaniye vardı. Battaniyenin altında uzun bir süre uyumuş olmalıydım zira yerimden güç bela doğrulup pencereden dışarı baktığımda cama dayanan ağaçların rüzgârda haşince savrulup cama vurduğunu ve havanın neredeyse kararmak üzere olduğunu fark ettim. Uyandığım gürültü bu olmalıydı.

Battaniyeyi yatağın ucuna kaldırdıktan sonra yanı başıma konan değneklere baktım. Birisi altını silmiş ve gerekli eşyalarımın hepsini başucuma yerleştirmişti. Bunu gördüğümde istemsizce omuzlarım düşmüş, bakışlarım mahmurlaşmıştı. Bu insanlara minnet duygum katlanarak artıyordu. Çok az tanıdıkları benim için evlerini açmışlar, Ezgi yatağını vermiş, uyumama tek laf dahi edilmemişti. Evlerini açmayabilirlerdi de...

Koltuk değneklerimi almadım kalkarken. Onları kullanmaktan sıkılmıştım. Üstelik sağ dizim iyiydi. Sol dizime yüklenmediğim sürece duvardan tutunarak ilerleyebilirdim. Bu yüzden yatağın ucuna dayanmış geniş komodine tutundum ve ayağa kalktım. Başta biraz sendelesem de ya da uyku mahmuru başım dönse de odadaki eşyalara tutunarak kapıya ilerlemem oldukça kolay olmuştu. Kapıyı aralayıp hemen hemen karanlık olan koridora çıktım.

Odaların kapıları kapalıydı ve antreye mutfakla salonun ışığı vuruyordu. Duvardan tutunarak sağ ayağıma yüklendim ve ilerlemeyi sürdürdüm. Kısa sürede antreye çıktığımda Ezgi'nin annesiyle mutfakta kahve içtiğini fark ettim. Salona baktığımda ise Kubilay'ın koltuğa yayılmış telefonuna gömüldüğünü fark ettim. Ona görünmeden mutfağın pervazına dayandığımda Ezgi ve Gülçin teyze anında bana döndüler.

"Uyandın mı? Kız nerede koltuk değneklerin?" dedi Ezgi, yerinden kalktığı gibi koluma girerek. Ondan destek aldım ve gizleyemediğim bir yorgunlukla mutfak masasının sandalyesine oturdum. İki adım attım diye nefesim tıkanmıştı ama koltuk değnekleri de koltuk altlarımı baskıladıkça kollarım acıyordu. Kullanmak istemiyordum.

"Onlar daha çok yoruyorlar beni," dedim dilim damağım kurumuşken, "Almak istemedim. Hem neden verdiler ki onu? Gerçekten gerek yoktu." Gülçin teyze manidar bir şekilde nefesini bıraktı ve ocağın başına geçti.

"Yemekten sonra bir de üçü bir arada içeriz olur mu? Sen gelince yemek yemedin diye yapmıyorum kahve," dedi Ezgi. Sonra bana yaklaşıp fısıldadı, "Annem keser..." deyince gülüşümü bastırarak Gülçin teyzeye döndüm. Anladığım kadarıyla biraz otoriter bir anneydi, tıpkı benim annem gibi.

"Bu arada, Gülçin teyze kuzenime haber verdim. En kısa zamanda Ankara'ya gelecek. Araçla geleceği için sanırım bir ya da iki gün sürecek gelmesi. O gelince ben de giderim, şimdiden her şey için teşekkürler. O da teşekkürlerini iletti," dediğimde Gülçin teyze tencerenin kapağını kapatıp bana döndü. Sevinir sanıyordum ama daha çok sözlerime üzülmüş gibi kaşları gevşemişti.

"Ama ben bakardım kızım sana. Keşke yorulmasaydı buraya kadar ta oralardan," dedi sitemkâr bir tavırla, "Yine de iyi yapmışsın söylemekle. Ufak bir şey değil kuzum bu yaralanma. Bilsinler daha iyi olur. Ama gelince öyle ateş almaya gelir gibi gelmek yok. Akşam yemeğinden sonra gidersiniz. Ben şimdiden diyeyim," dedi, işaret parmağını şakacı bir tavırla bana sallarken.

Gözlerimi kırparak onayladım Gülçin teyzeyi. O sırada Ezgi koluma dokununca dikkatli bir şekilde ona döndüm.

"Annem yemekleri hazırlayana kadar senin saçlarını yıkayalım mı? Daha rahat edersin. Şimdi duş almak ister misin diye sorardım ama biliyorsun, doktor birkaç gün doktor tehlikeli olur dedi. Hem şu boyunluğu yerinden oynatmasak iyi ama istersen saçlarını yıkamana yardımcı olurum. Ondan sonra da yemek yeriz sonra zaten film gecesi yapacağız," dedi heyecanla. Şaşkınlık içinde Ezgi'ye bakakaldım.

"Film mi gecesi?" dediğimde yüzünde kocaman bir tebessüm oluştu ve gözleri parıldadı.

"Tabii ki. Hatta akşam Eren ve Ahmet de gelecekler. Abim haber verecekti. Onlar da seni görmek istiyorlardı, iyi olur. Olmaz mı?" dedi bin bir hevesle birlikte.

Eren ve Ahmet'in hatta Kubilay'ın da film etkinliğimize katılacağını duymak beni hem germiş hem de tatlı bir heyecanın pençesine sürüklemişti. Yine de Kubilay'la yalnız kalmayacaktım sonuçta. Arkadaş kalmaya karar vermiştik neticede. Bu konuşmamaktan daha iyi bir şeydi.

Tam bunları düşünürken Kubilay'a söylemem gereken şey geldi aklıma. Ona Volkan'ın tehdidinden bahsetmek zorundaydım. Ne olursa olsun, ister ki babamın gerçek yüzünü öğrensin ve kimin kızı olduğumu keşfetsin. Yine de Kubilay'ı Volkan'ın yanına gönderemezdim. Hele bunu Gülçin teyzeye hiç yapamazdım. Bu fikir istemsizce gergin kaslarımın daha çok gerilmesine sebep olmuştu.

"Olur," dedim daldığım yerden çıkarak, "Ben kulaklıklarımı bulamadım da. Kubilay'a sorayım bir," diyerek yerimden kalktım.

"Ben sorarım ya, sen neden zahmet ediyorsun? Abi!" diye bağırdı Ezgi, bana fırsat vermeden. Onun içeriye bağırışına alık alık bakarken içeriden homurtular yükseldi ve birkaç dakika içinde Kubilay kapının pervazında belirdi. Benim burada olduğumu fark ettiğinde ise o bıkkın ifadesi birdenbire yok oldu ve kapıya yaslanmayı keserek dimdik durdu. Ezgi bile bu durumu anlamıştı ki bakışları ikimizin arasında gidip geldi.

"Yazgı'nın kulaklıkları nerede? Kız bulamamış," dedi garip bir ifadeyle. Kubilay'ın gözleri şaşkınlıkla beni bulduğunda gözlerimle anlaması için içeriyi işaret ettim. Neyse ki halimden anladı. O kadar da şaşırmamıştı anlaşılan.

"Odadaydı..." diye mırıldandı ağzının içinden.

"Ben gideyim o halde. Nereye koymuştun, bulamadım ben," dedim aceleci bir tavırla sağdan soldan tutunarak yürümeye başladığımda. Ezgi bu ani kalkışımdan sonra elbette peşimden gelmemişti.

"Çantanın dibindedir. Nasıl bulamadın?" diye söylendi Kubilay, koluma girerken. Karanlık koridora vardığımızda nefes nefese kalmıştım bile. Kaburgalarım hala sık nefesler aldıkça batıyordu ve bu da istemsizce yüzümü buruşturmama sebep oluyordu.

Bir elim göğsüme ürkekçe dokunurken, "Konuşmamız lazım," dedim kısık bir sesle. Sonra can yakan bir soluk daha çektim içime ve gevşemeye çalıştım.

Kubilay beni gözlerini kırparak onayladı ve başıyla Ezgi'nin odasını işaret etti. Sonra arkasına baktı ama Ezgi annesiyle tanımadığım biri hakkında sohbete başlamıştı. Koridorda birlikte sessizce ilerledikten sonra uyandığım odaya tekrar girdim. Kubilay kollarımın ikisini de sıkıca kavrayıp yatağa oturmama yardımcı olurken sol dizimde ince sızlamalar vardı. Canımı yakan bir nefes daha verdiğimde Kubilay geri geri gidip sırtını giysi dolabına yaslayarak karşımda durmayı seçmişti.

"Şu dün geceyle mi ilgili?" dedi şüpheyle, sesi hala bir hayli kısıktı. Başımı sallamak istesem de yapamıyordum o yüzden elimi boyunluğuma götürüp sakince gözlerimi kırptım.

"Gece gece söylemek istemedim. Merdivenlerden düştüğüm gün, dün yani," dediğimde Kubilay birdenbire beklemediğim şekilde gerildi.

"Eeee?" deyince gözlerimi kırpıştırdım gayriihtiyari. Kızar gibi bir hali vardı ama kızgınlığı bana değildi.

Gözlerimi kapatıp açtım, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım. "Eeeesi, yangın merdiveninde Volkan'la konuşuyordum. Yani o aradı beni, numaramı nasıl bulduğunu bilmiyorum ama senin o günkü yaralı fotoğrafını attığında bir şekilde bulmuş olduğunu anladım. Şimdi bunu düşünemem. O gün Volkan seni çağırdı," dediğimde Kubilay'ın bakışlarında bir çakmak çaktı adeta. Kaşları her sözümden sonra daha çok çatılıyor, yüz ifadesi mütemadiyen asileşiyordu. Bense her cümlemin sonunda derin soluklar alıyordum.

"Seni niye arıyor lan bu şerefsiz?" diye fısıldayıp yaslandığı dolabın dibine çöktüğünde yatakta biraz geriye gidip sol dizimi uzattım, sağ bacağımı da katladım.

Kubilay asi bakışlarını bana değdirmeyip camdan dışarıya bakarken iç geçirdim. Bu durum gitgide karmaşık bir hal alıyordu ve ben ne kadar kaçmak istesem de kaçamıyor, içine çekiliyordum. Kaçmaktaki tek amacım hayatımdı. Hayatımdaki iğrençlikler ortaya dökülmesin, onlar bilmesin istiyordum ama en gizli sırlar bile saklı kalmıyordu. Bir hainin kızı olduğumu bir gün öğrenirlerdi ama hangi gün? O gün geldiğinde biz ne halde olurduk, bilmiyorum. Onlar hakkımda ne düşünür bunu hiç düşünmek bile istemiyordum.

Uzun bir sessizliğin arkasından sorusuna cevaben, "Sevgili sanıyor işte bizi," diye söylendim rahatsızlık hissiyle, "Senin yumuşak karnını arıyor belli ki. Bunu sen de biliyorsun. Ona söylemen lazım, bir alakamız olmadığını bilmeli. Buna nereden inandı nasıl inandı bilmiyorum."

Mutsuzlukla omuzlarım düştü, bakışlarım karanlık havayı misafir eden ağaçların örttüğü cama kaydı ve kalbimde manasız bir hüzün peyda oldu. Bazı kelimeler vardı ki hisleri katlediyordu. Ben de bir katliam yapmıştım az önce. Hislerimi defalarca kez öldürmüştüm ama onlar dirilmeyi bilmişlerdi.

"Neyse işte, o gün seni getirmemi söyledi. Çıkışta Savaş'ı bul yeter dedi. Sonra ayağım kaydı merdivenlerden düştüm," diye hızlıca bitirdim cümlelerimi.

Kubilay donuk bir sesle, "Gördüm," deyince bakışlarım tekrardan onu buldu. Kaşlarım çatıldı gerginlikle.

"Nasıl gördün? Orada kimse yoktu," dediğimde Kubilay derin bir nefes aldı sakinleşmek ister gibi. Alnını sıvazladı.

"Kameralardan baktık müdürle. Seni birinin itmiş olabileceğini düşündüm. Savaş ya da ne bileyim işte... Miran ya da Atınç. Onlarda bunu yapacak yürek yok gerçi ama işte o an düşünemedim. Aklıma her şey geldi," deyince istemsizce ikimiz de nefesimizi aynı anda verdik. Boğazıma düğümlenen manasız hisleri yutmaya çalıştım ve bakışlarımı ellerime indirdim.

Birini kaybetmenin ne demek olduğunu bildiğimden Kubilay karşımda bana neler yapıldığını değerlendirdiğini söylerken onu çok iyi anlıyordum. Aklına gerçekten her şey gelmiş olabilirdi. Abarttığını bir an bile düşünmeden inandım ona ve samimiyetine.

"Gitmeyeceksin değil mi? Yani ben zaten o gün düşmeseydim de Savaş'a gitmezdim. Sana gelip söyleyecektim hatta ama bir anda düştüm, ne olduğunu anlamadım. Sen de görmüşsün zaten kameradan," diye içime kaçan bir sesle fısıldadım.

Kubilay nadiren duyduğum o emredici sesiyle, "Volkan seni bir daha rahatsız edemez civciv yavrusu. İçin biraz rahatlasın," deyince ellerimdeki bakışlarım merakla Kubilay'ı buldu. Bunu nasıl yaptığını bilmiyordum. Yoksa gitmiş miydi? Ben hastanedeyken gidip kavga mı etmişti? Ama hiç yarası yoktu. Yüzünü inceledim bir kere daha ama yoktu.

"Gittin mi sen?" diye sordum çekinerek. Kubilay omuz silkti bakışlarını pencereye çevirirken.

"Gitmedim, gitmeyeceğim de ama Volkan seni bir daha arayamaz da rahatsız da edemez. Merak etme." Derin bir soluk alıp keskin bakışlarını bana çevirdi. Acı kahveleri bir hayli koyulaşmış ama bana döndüğünde hafifçe yumuşamışlardı. "Sen bundan sonra sadece kendine bak, iyileş. Okula dön, derslerine çalış, Türkçeni geliştir bir de," deyip ayaklanınca sözlerinin verdiği güvenle dudaklarıma gizliden bir tebessüm sindi.

Türkçe başımın belası bir dersti.

"Gitmediysen, Volkan beni bir daha nasıl rahatsız edemez?" diye sordum, zira Kubilay kesin oraya gitmişti. Sözleri birbirini tutmuyordu çünkü.

Benim sorumla birlikte göğsünü kabartacak kadar derin bir nefes alıp karşıma dikildi. İki elini de sorgu memuru gibi beline yerleştirmiş, bakışları üzerimde dolanıyordu ama ben donuk gözlerle yerdeki beyaz halıya bakıyordum. Kafamda hala nasıl sorusu dönüyordu.

"Edemez işte, kestim biletini ama farklı şekilde. Sen kafanı bunlara yorma civciv yavrusu. Canım yeterince sıkıldı zaten," deyip işaret parmağını yanağıma bastırıp çekince gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Boynumu çok kaldıramadığım için kaşlarımı çattım istemsizce.

"Kubilay, ne yaptın?"

Tereddüdüm gözlerimde koyu bir renge bürünürken Kubilay halimden anlamış gibi yatağın dibine diz çökmüş ve tamamen görüş açıma girmişti. Az önce asi bir ergen gibi olan bakışları şimdi bana bakarken sıcak içimli bir kahve kadar yumuşamıştı.

"Korudum," dedi basit bir şey söyler gibi.

Nasıl korumuştu peki?

O an içimde zuhur eden kaybetme korkusu yeni bir şey değildi. Sadece kaybedecek bir şeyim kalmadığı için bu hissin verdiği endişeyi, korkuyu, paniği bir süreliğine unutmuştum ama Kubilay, artık bana bu hissi yeniden hatırlatıyordu. Onu kaybetmekten korktuğumu o an anlamıştım ama hiçbir şekilde dile getirememiştim.

🐣🐣🐣

2020 – Amerika / New York

Pek kimsenin olmadığı sokaklarda rüzgâr bile rahatlıkla esiyor, bahar görkemli bir giriş yapıyordu New York'a. Bu salgın hastalığın en güzel yanı ne diye sorsalar muhtemelen insanların korkudan dışarı çıkamıyor oluşuydu. New York, New York olalı böyle sakinlik ve böyle doğayla iç içe bütünleşmiş bir dönem yaşamamıştı belki de. Nisan ayının son demlerine yaklaşırken bahar esintisi sokaklara vurmuştu hep. Devasa ağaçlar Greenwich Villiage'ı sarmaşık misali heybetiyle örtmüş, tek bir kurumuş dal dahi kalmamıştı.

Tam bu sırada henüz on beş yaşındaki Yağmur, küçük kız kardeşiyle bisiklet sürerek geldiği parkın ortasındaki geniş oturma alanlarındaydı. Üç beş kişiden başka kimsecikler yoktu ve sokakları öyle derin bir sessizlik kaplamıştı ki huzurun kelime anlamını iliklerine kadar yaşıyordu iki genç kız da.

Levent sayesinde birazcık dışarı çıkmak için anneleri Bahar'dan zar zor izin koparmışlardı bugün. Yazgı, ablası Yağmur'la evde pizza yapmış, yanlarına içeceklerini alıp kendilerini günler sonra dışarı vurmuşlardı. Salgının en şiddetli olduğu bir zaman diliminde buna cesaret etmek de tam bu iki küçük kıza göreydi gerçekten.

Bisikletlerini uygun bir yere park ettikten sonra Yazgı yüzünü örten büyük maskeyi nefes nefese çıkarmıştı. Evden bu parka gelene kadar bacakları ağrımıştı ve nefesi bir hayli sıklaşmıştı. Küçük bedenini taş kaldırıma bıraktığında ve havadaki bahar kokusunu ciğerlerine çektiğinde biraz olsun enerjisinin yenilendiğini hissetmişti. Sokakta olmaya bayılan bir çocuktu henüz. Eve kapatılmak Yazgı'ya göre değildi. Havadaki bu çiçek kokusuna daha fazla dayanamamış kollarını bile iki yana kocaman açtığında yanına oturan ablasının tatlı kıkırtısını işitmişti.

"Gören de hapishaneden çıktın sanır, salak..."

Yazgı, huzurla kapattığı gözlerini araladı ve ablasına ters ters baktı. İkisi de annelerinden aldıkları genlerle yeterince sarışındı ama Yağmur, anneleri Bahar'a daha fazla benzeyerek masmavi gözlere sahipti Yazgı'ysa babası Levent ve annesi Bahar'ın karışımı olmuş, balköpüğü renginde gözlere sahip olmuştu. Bu iki kız kardeşin arasındaki temel fark göz renkleriydi.

"Sence de hapishanede gibi değil miydik abla? Sıkıldım evde oturmaktan. Okul bile evden gidiyor artık. Arkadaşlarımla görüşemiyorum zaten... Patladım ya!" diye söylendi küçük Yazgı. Yaşı henüz on birdi ve ortaokula gidiyordu. Belki de hayatının en sıradan, en kıymetli bir zaman dilimindeydi.

Yağmur, kız kardeşinin isyanına kıkırdamaya devam ederken piknik sepetini de açtı. Ona yardımcı olmak için Yazgı da sepetin içinden içecekleri çıkardı. Yağmur saklama kabına dilimledikleri pizzaları ve meyveleri çıkarmıştı bile. Evde ne buldularsa sepete atmışlar gibi duruyordu. Menüleri karışıktı.

Yağmur benzersiz bir kabullenmişlikle, "Buna şükredelim en azından. Haklısın, ne diyeyim? Annem benim babamdan boşanmış ama onun gibi olmaktan boşanamamış," diyerek gülmeye devam ettiğinde Yazgı'nın yüzündeki gülüş solup solmamak arasında kalmıştı.

On bir yaşındaki küçük Yazgı, ablasının öz babasını hiç görmemişti. Yağmur ara sıra telefonda görüntülü konuşurken ekran fotoğrafını alıp kardeşine göstermişti aslında. Bahar'dan birkaç yaş büyük bir askerdi Yağmur'un babası. Yazgı'nın bildiği tek şey buydu. Yağmur dört yaşlarındayken veya üç, pek emin değildi, boşanmışlar ve Bahar, Yazgı'nın babası Levent'le evlenerek Amerika'ya yerleşmişti. On bir yıldır da New York'ta yoğun bir hayatları vardı. Yazgı ne Payam'daki teyzesini henüz yüz yüze görmüştü ne de kuzeni Sanat'ı. Yalnızca ara sıra yapılan telefon konuşmalarından ibaretti ilişkileri.

"Baban iyi mi abla? Payam'da salgın ne durumda?"

Yağmur, kardeşinin soruma karşılık omuz silkti ve ağzını açtığı pizza kutusundan bir dilim pizza aldı.

"En son bir ay önce konuştuk. Arasam da ulaşamıyorum. Muhtemelen işleri var fıstık ama dünyanın her yerinde bu salgın. Muhtemelen Payam'da da vardır. Peki pizza nasıl?" deyip Yazgı'ya en az gökyüzü kadar mavi olan gözlerini kırptığında küçük kız ağzını açmadan tebessüm etti.

Bu pizzayı Yağmur'la yaparken öyle çok tartışmışlardı ki anneleri Bahar bir noktada mutfağı basıp kızlarını azarlamıştı. Kadının siniri, kızlarının tartışarak pizza yapmalarından çok dışarı çıkmak için Levent'in bu iki kızın arkasında durmasıydı. Dışarıda böylesine tehlikeli salgın bir hastalık varken çocuklara izin vermek de neydi?

Yazgı burun kıvırmıştı ablasına. "Mantar koysaydık her şey daha güzel olurdu," diye söylendi lokmasını yuttuktan sonra. Yağmur mantardan hoşlanmadığı için ne mantar ne de mısır koymuşlardı. Mısıra da laf etmişti çünkü. İşin gerçeği mısırı Yazgı da pek sevmiyordu ama mantar yok, mısır yok... Eee? Sadece biberli, kaşarlı, sosisli ve zeytinli bir pizzaydı bu. Malzemesi azdı sanki.

Yağmur da misilleme yapmak amacıyla, "Sucuk koydurmadın sen de," diyerek omuz silkti ve bir ısırık daha aldı. Nispet yapıyordu sanki.

Yazgı, ablasına kötü kötü baktı. "Sucuk ağır oluyor abla. Dışarıdayız farkındaysan. Kokar. Sosis var hem. Güzel değil mi?"

"Değil. Çok yapay be bu. Lastik gibi," derken yüzünü buruşturup pizzadaki sosisleri seçti hep. Kendisine inat yaptığını biliyordu küçük kız. Özellikle ablasının seçtiği sosisleri alıp kendi pizzasına koydu ve keyifle yedi. Lastik gibi filan değillerdi.

"Eeee..." diye mırıldandı bu pizza konusundan çıkmak için. Oturduğu yere bir güzel bağdaş kurup boynunu kütürdetti. Bunu yaptığında da annesi çok kızıyordu. Kızının kazara boynunun kırılmasından korkuyordu ama boynunu kıracak kadar eğmiyordu. "Theodore ile nasıl gidiyor? Görüşüyorsunuz değil mi hala?"

Yağmur, kardeşinin sorduğum soruyu bekler gibi iç çekerek metal kutuya uzandı ve dudaklarına dayayıp uzunca bir süre içti. İçinde o beklenen kasvet baş göstermişti. Yazgı ise kendi soğuk çayına uzanıp birkaç yudum aldı ve sessizleşerek ablasının cevap vermesini beklediğini bilsin istedi. Yağmur'un kaçışı yoktu. Evde annesi ve babası yüzünden Yağmur'un mükemmel ötesi aşk hayatını konuşamıyorlardı. Yağmur'sa bir tek kardeşine anlatıyordu ve Yazgı ablasının ilişkisinin bir numaralı hayran kitlesiydi. Theodore ve Yağmur. Daha doğrusu buradaki ismiyle Sloane. Onlar kaderin bahtsız iki aşığıydı. Flört dönemleri sona erecekken pandemi çıkınca her şey başlarına yıkılmıştı adeta. Artık sevgili olsunlar diye Yazgı kendini parçalayacaktı.

Yağmur, uzunca bir sessizliğin sonunda, "Orta şeker," cevabını verince Yazgı'nın omuzları düştü.

"Ne demek orta şeker?"

"Orta şeker işte. Bulanık, belirsiz, karışık... Ay Yazgı, boş ver şimdi nereden çıktı Theodore?" diye yükselince anladı Yazgı, ablasının anlatmadığı bir problemi olduğunu. Pizza dilimini bırakıp ablasına biraz daha yanaştı tatlı tatlı ve biricik ablası Yağmur, Yazgı'nın tavrından niyetimi anında anladı. "Uğraşamam Yazgı, lütfen bak-"

"Abla benden başka kimse bilmiyor öyle değil mi?" dediğinde Yağmur oflayarak ve kamburlaşarak başını karşısındaki su gösterisine kaldırdı. Gözleri buğulanmıştı.

"Bilmiyor..." yanıtı verdi kardeşine. Sesi de kısılmıştı bir hayli. Kalbi on beş yaşında bir erkek tarafından ilk kez kırılmıştı.

"Eee? Belli ki o karmaşadan başın ağrımış. Bana anlatmayacaksın da kime anlatacaksın? Sanat ablaya bile söylememişsin. İçine içine ağlarsan nasıl olacak? Mantıklı bir davranış mı bu?" dediğinde ablasını kalbinden vurduğuna emindi zira Yağmur, kardeşine döndüğünde mavileri kıpkırmızı ağlamaya fazlasıyla hazırdı.

Yazgı, ablasına kıyamadı ve başını omzuna yatırıp zayıf ve minik kollarıyla sarıldı bedenine. "Biz birbirimizin en iyi arkadaşı, sırdaşı değil miyiz?" diye sordu masum masum.

Yağmur, "Öyleyiz de..." deyip daha çok duygusallaştığında omzunu sıvazladı Yazgı. "Ayrıldık," dedi henüz kardeşi ağzını açmamışken. Yazgı gözlerini kapatıp açtı. Son gelişmelerden fazlasıyla uzak düşmüştü. Dolayısıyla böyle bir şey beklemiyordu.

"Aptal..." diye mırıldandı bir anda. Normalde olsa Yağmur, kardeşinin hakaret etmesine izin vermezdi ama şu anda bunu umursayacak halde değildi. "Derdi neymiş de ayrıldı? O mu ayrıldı sen mi? Pandemi yüzünden deme bana sakın!"

"Yok," dedi Yağmur burnunu çekerek. Sonra elini kardeşinin elinin üzerine koydu, yanağını da saçlarına yasladı. "Theodore okul değiştirdi. Yunanistan'a gitti liseyi okumak için. Aslında bir nevi pandemi yüzünden bence. Görüşemiyorduk. O Yunanistan'a taşınınca iyice uzaklaştık. Bilmiyorum... O istedi. O ayrılmak isterken nasıl reddedeyim? Buz gibiydi Yazgı..." deyip daha çok ağlamaya başladığında Yazgı, Theodore denen pisliğe artık içinden sonsuz bir düşmanlık beslemeye başladı.

"Yunanistan'a gidip gebertmezsem onu-"

"Saçmalama be!" diye çıkıştı Yağmur, burnunu çekerek. Yazgı ablasından ayrılıp yüzüne baktı kızgın bakışlarla. Nedense aklınca Yunanistan'a gitmek kolay geliyordu ama henüz yaşı bile tutmuyordu tek başına seyahat etmesine.

"Ne demek saçmalama? Ağlıyorsun abla! Şu hale bir bak. Sen ona bu kadar değer verirken onun sana verdiği değere bir bak!"

"Aptal kız! Biliyorum hepsini!"

Parkın boş olmasından kaynaklı Yağmur'un sesi hafif yankı bulunca iki kız kardeş de bir süre sessizleşti. Yazgı hırsımı pizzadan çıkarırcasına arka arkaya dört dilim yedi ve saniyeler içinde şişti. Yağmur da bir süre daha ağlayıp içini boşalttıktan sonra toparlandı.

"O nasıl verdiği değerden vazgeçtiyse ben de zamanla vazgeçerim Yazgı. Benimkisi basit bir acı. Acılar zamanla geçer ve insanlar bu hayatta her zaman kazanmaz. Sanırım böyle işliyor hayat. Olması gereken buydu belki de. Theodore'la en başından olamazdık zira babam, yani Levent, ondan hoşlanmadı biliyorsun. En iyisi buydu bence. Onu kaybettiysem kazanacağım çok daha iyi şeyler olmalı."

Yağmur kızarmış bir burun, pembeleşmiş yanaklar ve kan çanağına dönüşmüş gözlerle kardeşine bakarken Yazgı ellerini betona verip geriye yaslandı. Ablasının sözleri zihninde bir yere sabitlendi. Dudaklarındaki küçük tebessümle tekrar ablasına baktı.

"Bazen ne söylemek istediğini anlamıyorum ama güzel şeyler konuşuyorsun abla. Ben senin yerinde olsam Yunanistan'a gidip onu öldüresiye döverdim. Annem de anlardı hemen. Bir de o döverdi beni bence," dediğinde ikisi de bir anda karşılıklı gülüştü.

Yazgı en çok da bu anı seviyordu. Ne olursa olsun, ne konuşurlarsa konuşsunlar ablasıyla güldükleri şeyler aynıydı ve paha biçilmezdi.

"Doğduğumuz aileyi, coğrafyayı seçebiliyor olsaydık seninle babalarımızın bir olmasını seçerdim Yazgı ama şükrediyorum ki annelerimiz bir. Hayat bir yerden alıyorsa bir yerden de veriyor bunu sakın unutma olur mu? Daha on bir yaşındasın, hayatın o kadar başındasın ki..." Bir an duraksayıp güldü Yağmur. "Unutacaksın belki de bu sözlerimi ama benim yaşıma geldiğinde azar azar anlayacaksın ne demek istediğimi."

Yazgı, ablasının bu fazla felsefi gelen sözlerine karşılık dudaklarını büktü ve kafasında bir birleştirme yaptı.

"Yani yaşam bilimi dersinden düşük not almak ve matematikten yüksek not almak gibi mi?" dediğimde Yağmur kardeşinin minik çenesini okşayarak severken başını salladı ve ıslak kirpiklerini kırptı.

"Aynen öyle. Hayat bir yerden alıyorsa bir yerden veriyor tıpkı matematik dersinde başarılı olman ama yaşam bilimi dersinde bir türlü matematik kadar başarılı olamaman gibi..." deyip artık gerçekten gülmeye başladığında Yazgı bir an bile geri durmadı ve ablasına karşılık verdi. Zira Yağmur'un gülüşü ve dokunuşu Yazgı'yı rahatlatan en büyük eylemdi.