44. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

41. BÖLÜM

Feride Y. Z.

41. BÖLÜM

Yazgı Bloom Allison'dan...

Yeşilkent Evleri... Yeni evim böyle geçiyordu. Okula bir kilometre kadar uzakta bir villa siteydi. İçeride kimler yaşıyor, komşularım kimler bir fikrim yoktu. Açıkçası komşuculuk oynayan birisi de değildim. Zaten yan yana dizilen iki katlı evler arasında kalın duvarlar örülüydü. Yanımdaki iki evin yalnızca çatılarını görebiliyordum ve bu benim için yeterince iyiydi. Bahçesi orta büyüklükte, çevresinde büyük çam ağaçları vardı. Bahçede çıplak gezsem bence kimse görmezdi beni. Üstelik arkada ufak bir havuzu bile vardı. Babam bu evi yatırım için aldığına beni ikna edemeseydi muhtemelen almasını istemezdim ama benden sonra kiraya verebileceğini söylemişti. Ben içime sinmeyince teyzemle de konuşmuştum ve bu fikri çoktan onayladığını söylemişti. Okula yürümek her şeyden daha iyi olacaktı. Tek sorun belki de iki katlı evi temizlemek olacaktı ama onun için de yalnızca giriş katı kullanacağımı düşünüp işimi azaltmıştım. Beş odalı, iki banyolu, iki balkonlu bu ev tek kişi için fazla genişti.

Neredeyse üç haftadır kâh Payam'a giden kâh da yanıma gelen babam taşınma sürecimi fazlasıyla hızlandırmıştı. Evi eşyalarıyla birlikte satın aldığımız için ev iki günde detaylıca temizlenmişti. Ertesi gün okul çıkışı gidip apartmandaki eşyalarımı toplamıştım ve on beşe yakın koli çıkmıştı. Taşıma şirketi sayesinde evi taşırken her anını videoya çekip Sanat ablama gönderiyordum. Güneş'im biraz hasta olduğundan buraya gelemiyorlardı. Zaten gelmelerini de istemiyordum. Taşınacaktım ve taşındıktan sonra da sömestr için babamla Payam'a dönecektim. Ne kadar Mirtuna bana iyi şeyler vermese de geri dönecektim. İki hafta bir evin içinde yalnız başıma kırgınlıklarımla başa çıkmak istemiyordum. İlk kez. Hem Mirtuna'daki evimizi de görmek istiyordum. Biraz orada zaman geçirir belki barınaktan köpek bile sahiplenirdik.

Babam dün gece yine Mirtuna'ya dönmüştü bu yüzden bu sabah yoktu. Perşembe günü de okuldan dönüp ilk kez bu eve gelmiştim. Ev okuluma o kadar yakındı ki şu geçirdiğimiz sıkıntılı süreç olmasa sevinçten havalara uçabilirdim ama içimde neye hevesim varsa hepsi alınmış gibi hissediyordum. Giriş katta iki oda vardı ve birini çoktan kendi odam olarak döşemiştim. Öteki odayı oturma odası olarak var olan eşyalarıyla bırakmıştık. Üst kattaki bir odayı çalışma ve kütüphane olarak düzenlerken diğer iki odayı da olduğu gibi misafir odası şeklinde bırakmıştık. Çalışma odasına da pek girip çıkacağımı sanmıyordum.

Çıplak ayaklarımı yerde sürüye sürüye sessizce evin içinde dolandım ve lavaboda işlerimi hallettim yüzümü yıkadım. Öğlene kadar uyumuştum yine. Dengesizdim her zamanki gibi. Dün gece sabaha karşı artık sızmış kalmış olmalıydım. Uyuyamamak iğrenç bir histi. Ufak ses bombasını alıp mutfağa girdim ve tabletimi bağladım. Pek yirmilerimde olmasam da yeni keşfettiğim şarkıyı açtım son ses. Burada ses problemim de yoktu.

Dünya adil bir yer değil anladım.
Yenildim her gün oysa hiç savaşmadım.
Geçti yıllar ben hep aynı güne uyandım.
Ah nasıl bu yaşımda yaşlandım?

Kadın gibi nefes alıp verdim ve sessiz mırıltılarımla şarkıya eşlik etmeye başladım.

"Bir umut vardı içimde. Kaybettim yirmilerimde. 'Her şey ne güzel' diyeceğime kayboldum yirmilerimde."

Dolaptan soğuk sütü çıkarıp kuru meyveli tahılımı çıkardım. Kendime kahvaltı hazırlayacak pek de bir yaşama sevincim yoktu. Zaten saat bire geldiği için biraz da aptal gibiydim. Şarkıyla hüzünlenip iç çeke çeke guruldayan mideme süte karıştırdığım tahılımdan göndermeye başladım. Birkaç kaşıktan sonra tıkanınca yüzüm buruştu. Bari bir kâseyi bitirseydim ama onu bile bitirecek iştahım yoktu.

Haftalardır arkadaşlarımı görmüyordum. Ezgi'yi bir kere bile ziyaret etmeye gitmemiştim mesela. Gidememiştim. Halam Ahmet'ten aldığı haberlerle beni haberdar ediyordu. Ahmet'e gidip soramıyordum alenen. Kalbim o kadar kırık, içim o kadar küsmüştü ki her şeye kılımı kıpırdatacak halim yoktu. Kendime de çok kızıyordum. Bu kadar kırılıp üzülecek ne var çocuk musun sen, diyordum ama kırılıyordum da üzülüyordum da. Bu benim elimde değildi ki. Ne Eren'in hayatını kendi ellerimle mahvetmek istemiştim ne de Ezgi'yi o hale sokmak istemiştim. Sadece şüphelerimin peşinden gitmiş, onlar zarar görmesin istemiştim. Ama Ezgi, bana onun hislerini Kubilay'a bile söylemeyecek kadar saklayacağımı bilmiyordu. Mesela Ezgi bana hiç güvenmiyordu. Eren de belki kız arkadaşının esas yüzünü gösterdim diye bana kızgındı. Bilmiyorum. Ahmet aramızda kalmıştı ama Kubilay çok sessizdi. Onu hem çok özlüyor hem de görmek istemiyordum. Ona kızgın mıyım emin bile değildim. Sadece hislerim birbirine çok karışmıştı.

Görüşmekten, bir mesajını görmekten, aramasına denk gelmekten korktuğum için her yerden engellemiştim. Sosyal medyamı da dondurmuştum. Sınavlar bittiği için herkese kapatmıştım telefonumu. Yine kullanmıyordum pek. Tabletim bana yetiyordu. Ama bir yanım da telefona bakmak istiyordu. Eve gitmiş miydi, taşındığımı öğrenmişler miydi, beni merak ediyorlar mı, Ezgi nasıl olmuştu, evde iyi miydi, dikişleri alınmış mıydı, Gülçin teyzem üzgün müydü bilmek istiyordum ama dönüp hep kendime kızıyordum işte. Azarlıyordum bir de kendimi. Kalbin kırık zaten otur oturduğun yerde, diyordum. Kalbim çok kırıktı. Kalbim o kadar kırıktı ki artık elimi eteğimi her şeyden çekmek, gitmek, arkama bakamdan bir yere gitmek istiyordum. Kimsenin olmadığı, sadece kendimle kalabileceğim bir yer... Muhtemelen mezarlık olurdu. Ancak orada kimse bana bulaşmazdı.

Şimdi çalan şarkının, "En güzel yaşlarımı. (Kaybettim yirmilerimde.) Gülüşlerimi, gözyaşlarımı. (Kaybettim yirmilerimde.) Dostlarımı, ilk aşklarımı. (Kaybettim yirmilerimde.) Unuttum niye yaşadığımı," dediği yerdeydim. Unuttum niye yaşadığımı, kaybettim dostlarımı ve ilk aşklarımı...

Şarkı sinirlerimi bozunca tabletten ablamla çok dinlediğimiz şarkıcıyı açtım. Zara Larsson, Uncover. En azından ablamı hatırlarım derken bu şarkının da her sözünde Kubilay aklıma gelmişti ve ben artık bazı şeyleri öylece bırakmıştım. Yiyemediğim kâsenin üzerini örtüp daha sonra yemeyi umarak tabletim ve ses bombamla mutfaktan çıktım. Odama gidip film izlemeyi düşünürken dış kapının sesini duyunca duraksadım. Bahçe girişindeki kapının zili de evin içinde duyulabildiğinden tabletimle ses bombasını dresuarın üzerine bıraktım ve kapıya ilerledim.

Kamera sistemi henüz çalışmadığı için gelen kişiyi göremiyordum. Halam gelmişti belki de. Şarkı o sırada değişti ve koridor boyunca Ain't My Fault parçası tüm eğlencesiyle başladı. Şarkı sadece evi sardığından üzerime montumu giydim. Pijamalar çok umurumda değildi. Bu evi bilen halam ve babamdan başka kimse yoktu. Sanat ablamların da sürpriz yapacaklarını sanmıyordum bu yüzden ayağıma geçirdiğim terliğimle bahçe kapısına uzanan taşlı yolda ilerledim. Durmadan zile basan her kimse göremiyordum.

Bahçe kapısının kilidini açıp kapıyı ardına kadar açtığımda karşımda üç kişi gördüm. Önde Kubilay, zile durmadan basan Ahmet ve birkaç adım gerilerinde Eren. Gözlerindeki kırıklıkla bana bakıyorlardı. Gerçi Ahmet daha çok duvarları inceliyordu. Ben de en çok Kubilay'a bakıyordum. Beni gördüğü anda gözlerinden geçen o kırgınlık yerini belirgin bir rahatlamaya bırakmıştı. Sonra dudaklarını birbirine bastırıp işaretparmağı ve başparmağı ile gözlerini ovuşturmuştu.

"Nereden buldunuz burayı?" dedim kuru bir sesle. Havadaki o keskin soğukluk yüzünden çok da dışarıda durmak istemedim. Pijamam inceydi çünkü. "Gelin," deyip arkamı döndüm ve bomboş bir hisle eve yürüdüm. İçeri girip çoktan değişen öteki şarkıyı kapattım. O sırada ana kapıyı da kapattıklarını duydum ve mutfağa doğru yürüdüm.

Kalbim deli gibi atarken ben sanki hiçbir şey hissetmiyormuş gibi durgun bir sudan farksız eski evimden katbekat büyük mutfağa girdim. Ne yapacağımı bilmiyordum ama elim boş durmak da istemiyordum pek. Bence kahve içerlerdi. Dışarıda soğukta kaldıkları yüzlerindeki o beyazlıktan belliydi. Türk kahvesini içeceklerini bildiğimden alengirli şeylerden ziyade üç tane fincan çıkardım. Ben içmeyecektim. Raftan Türk kahvesini alıp üç kaşık attım makinanın cezvesine ve soğuk suyla üç fincan ölçüp makinayı çalıştırdım.

"Sen taşınmışsın harbiden," diyerek ilk sessizliği bozan Ahmet oldu. Üçünü de ayakta görünce biraz daha mahcup oldum.

"Otursanıza, niye ayaktasınız?" diyerek ada tezgâhı gösterdim. Mutfakta masa yoktu, ortada kocaman bir tezgâh daha vardı ve bu yeterli geliyordu bana. Babam masa da istemişti ama aciliyeti yoktu bana. Sonra da alabilirdi.

"Yazgıcan niye haber vermedin taşınacağını? Biz halandan öğrendik, ev sahibini bile aradık. Şok olduk," dedi Ahmet, hafif sitemkâr bir sesle.

"Öyle oldu," deyip kuru gıdaları depoladığım yerden üç tane de küçük çikolata çıkardım. Bunları koskoca sınav haftasında ders çalışırken yemek için almıştım. Bir sürü vardı bende ama lokum gibi şeyler yoktu.

"Öyle oldu da ne demek Yazgı?" deyip sessizliğini bozdu Kubilay da. Tuhaf bir ifadeyle fincanlara bakarken makineden ses geldi ve cezveyi alıp üç fincana da kahveyi eşit bir şekilde böldüm. Sonra hepsini tepsiye dizip arkama döndüm. Dik durmaya çalıştım ama o kadar halsizdim ki hiç dik duracak halde değildim.

Tepsiyi tezgâha bırakıp sandalyeyi çektim ve karşılarına oturdum. Ellerimi önümde birleştirdim suçlu bir çocuk gibi ama burada kimin nerede suçlu olduğu belli değildi. "Babam evimle okulum arasının uzun olduğunu söylemişti. Taşınmamı o istedi. Ben de nasıl istersen dedim. Benden sonra bu evi kiraya verebilir. Benim için fazla büyük bir ev," dedim ama asıl merak ettikleri bu değildi. Yani bunu da merak ederlerdi ama esas dertleri neden onlardan habersiz böyle bir şey yaptığımdı.

"Biz onu mu diyoruz?" dedi Ahmet alık alık. Kahvesini alıp da içen bir tek oydu.

Dudağımın kenarı kıvrıldı. Çok rahattı. Onun gibi olabilmeyi isterdim. "Sizlik bir durum yoktu. Ben de sadece kolileri paketledim, taşınma işleriyle hep babam uğraştı. Zaten..." Bir an ne diyeceğimi bilemeyip öylece boş boş geniş mutfağı seyrettim. O kadar boştu ki mutfak ruhsuzdu bir de... İnsan üşüyordu. "Zaten işleriniz vardır. Ezgi daha yeni çıkmadı mı hastaneden? Taşındığımı bilseniz ne olacaktı. Artık biliyorsunuz, öğrenmemeniz için ekstra bir çaba sarf etmedim ki," deyip omuzlarımı düşürdüm. Gözlerim tezgâhın mermerinde takılı kalmıştı ama tam olarak neye baktığımı bilmiyordum.

Eren bu delici sessizliğin ortasında çekinerek, "Ailedeniz sanıyorduk..." deyince gözlerim yanmaya başladı. Aile... Her seferinde söylediğim şey buydu. Ailem olduklarını söylüyordum çünkü öylelerdi. Ben ailemi çokça kaybetmiştim. Arkadaşlarımı da ailem olarak görmüştüm. En çok da Kubilay'ı. Ondan sonra Eren ve Ahmet'i. Ama insanı en çok ve en kolay da ailesi kırıyordu.

"Konuşabilecekmiş gibi... Pek hissetmiyorum," dedim güç bela. Gözlerimi kapatıp usulca açtım, "Sömestr tatilinde Mirtuna'ya döneceğim. Hatta yarın ya da bugün de dönebilirim. Karne almak çok umurumda değil. İkinci dönemde görüşürüz olmaz mı?" diyerek omuzlarımı silktim.

Elbette bu fikrimi saçma bulan ilk Kubilay oldu. "Saçmalama. Ne ikinci dönemi? Üç hafta var ikinci döneme. O kadar da değil," diye tersledi beni. Hala kahvelerinden içmiyorlardı. Gözlerimi daldığı yerden çekip onlara baktım.

"O kadar Kubilay. İnan bana o kadar. Çok fazla korktuk bence. Bence bırak da korkularımız geçsin önce," diyebildim yutkuna yutkuna.

Ahmet elini kaldırdı anında. "Tamam, şöyle yapalım. Saldırmayalım Yazgıcan'a. Öncelikleri boyfriendlere veriyoruz ve Eren'le kalkıp gidiyoruz. Kahve yapanların çok olsun cancağzım. Bir daha isterim," dedi ve yanıma gelip yanağımdan bir makas alıp Eren'i de alıp gitti. Birkaç saniye içinde kapı sesi geldiğinde ben hala durmadan omzumu sıvazlıyor, bu garip histen kurtulmaya çalışıyordum.

"Özür dilerim," dedi Kubilay, tüm içtenliğiyle. Yerinden kalkıp yanımdaki yüksek tabureyi çekti ve ucuna oturdu. Bense artık içmedikleri iki fincan kahvenin üzerinde dağılan köpüğe bakıyordum öylece. Gözlerim yaşarmasın istiyordum ama nasıl bir şeydi ki bu his hiçbir şeyin kontrolü bende değildi. Gözlerim artık taşıyordu. Bir de çok yanıyordu işte.

"Yazgı, beni affet ne olursun. Amacım hiçbir zaman sana inanmamak değildi. Eren'in üzülmesinden korkuyordum. Aranızda kalakaldım ben. Lütfen, bana bakar mısın sevgilim?" deyip çenemden kavrasa da bir harekette bulunmadı. Derin bir nefes alıp çenemdeki elini tutup indirdim ama ben döndüm baktım ona. Tek elimle gözlerimi silip dudaklarımı bilememekten sarkıttım.

"Kendimi haklı bulmuyorum Kubilay. İkinci dönem görüşsek olmaz mı? O zamana kadar kardeşin de iyileşir, okula döneriz belki."

Sarsılmış halde, "Belki derken?" dediğinde gözümün birini ovaladım sertçe.

"Türkçeyi halledemezsem babam alacak buradan beni. Sınıfta kalamam," diye kısaca açıkladım. Bunu biliyordu zaten. Bilmediği şey değildi ama sanki korkusunu tetiklemişim gibi omuzlarımdan tutup beni tamamen kendine çevirdi, yüzümü elleri arasına aldı. İlgili ama endişeli gözleri yüzümün her bir miliminde dolaşıyordu.

"Geçmişsindir sen, ben inanıyorum sana. Halledersin sen. Halletmezsen de ben gelirim peşin-"

"Tamam sonra konuşalım işte Kubilay?" diyerek lafını böldüm bunalmış halde. Ağlamamak için direniyordum ama direnişimi kırıyordu her seferinde. Kalbimin kırıklığını nasıl giderecektim bilmiyorum ama kendi kendime kalsam yapardım belki. Çünkü ben aynı yerden biraz fazla kırılmıştım. Arkadaşlarım beni kolay bırakmıştı. Güvendiğim dağlara çok kar yağmış, çığın altında kalmıştım. Şimdi de o çığın altında kalamazdım.

Kubilay yüzüme öylece bir süre bakarken canı burnunda gibiydi. Derin soluklar verip benden uzaklaştı ama gitmedi. Ne düşündü bilmiyorum ama çocuk gibi omuz silkti.

"Gitmiyorum," dedi sonra inatçı inatçı, "Kapıdan kovsan bacadan girerim artık ne yaparsan yap. Gitmeyeceğim. Sen bana sarılıp öpene kadar gitmiyorum bir yere. Buraya kazık çakarım gerekirse." Sözleri fazla hırslıydı. Bu ifadesine karşılık onunla didişmek istemedim daha fazla.

"Ne yaparsan yap," deyip sandalyeden indim ve tepsiyi çektim.

"Ben hallederim bunları," diyerek tepsiyi elimden çekip aldı ve lavaboya gitti. Onu kendi haline bırakıp odama gittim ben de. Kalacaksa kalabilirdi, çıkması için uygulayacak kaba kuvvetim yoktu.

Odamın kapısını örtüp sabah toplamadığım yorganımın içine girdim ve tabletimi yatakta rahatça kullanabilmek için aldığım masanın üzerine bıraktım. Masayı biraz kendime çektikten sonra yatağıma iyice gömüldüm ve benim için takıntı haline gelen dizinin üçüncü sezonunu açtım.

Yeni sezonu geçen sene gelmişti ama ben repliklerine kadar ezberlesem de her yıl seçtiğim bir sezonu açardım ve o dizi Stranger Things'ti. En sevdiğim sezonu da kesinlikle üçüncü sezondu. Hawkins'te yeni bir AVM açılıyordu ve yeni maceralar orada devam ediyordu. Üstelik iki sezondur pek hayata karışamayan Eleven da biraz hayata karışıyor, Mike ile sevgili oluyordu. Kaldığım yeri açtım ve sesini sona getirdim. Dizide Eleven ve Max'in AVM'de alışveriş yaptığı sahneye daldığımda odamın kapısı çaldı ama umursamadım. Dikkatimi diziye vermeye çalıştığımda kapımın aralandığını da işittim.

"Gelebilir miyim?" diye sordu Kubilay ama çoktan kapıyı kapatıp içeri girmişti. Ses etmeden sadece kafamın göründüğü yorganıma sarıldım. "Film mi izliyorsun? Ben de izleyebilir miyim? Hem bak dolapta cips filan buldum. Tabak yaptım bize," diyerek neredeyse bir buçuk kişilik olan geniş yatağımın boş kısmına oturduğunda yerimden kıpırdamadım.

Sahne değişti ve Billy'nin olduğu sahneye geldi. Onun canavarlar tarafından kaçırılıp ele geçirildiği sahneyi gözümü kırpmadan izlerken Kubilay'ın irkildiğini yatağın ufak hareketlerinden anladım. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp sesini açtım.

"Ne oldu bu herife? Yediler mi? Iyy," diye söylendi tiksinerek.

Tepki vermedim ama Kubilay masayı biraz daha ortaya çekip tabletimi ortaladı. Sonra cips kâsesini aramıza bırakıp yanıma uzandı. Benden daha dik bir konumdaydı bense ona kısmen sırtımı dönmüştüm. O yorganın üstünde bense içindeydim. Billy, Demogorgon tarafından ele geçirilirken uykum gelmeye başlamıştı. Uyanalı sadece birkaç saat olmuşken tekrar uyuyup uyku sersemi olmak istemediğimden biraz doğrulmak istedim. Sıktığım yorganı bırakıp dirseklerim üzerinde doğrulurken Kubilay'a yaslanmamak için biraz yana kaydım.

Kubilay bu hareketime karşılık, "Canavar orada yalnız, ben sevgilinim," diye söylense de suratsızlığımı korudum. Sahneler akıp giderken Nancy ve Jonathan bir kadının evine gidiyordu. Orada kuduz olmuş bir sıçanın patladığını ve organlarının yayıldığını görünce de yüzüm buruşmadı çünkü sahneleri ezberlemiştim artık ama Kubilay için aynı şey geçerli değildi.

"Güzelim bu nedir ya? İğrenç bu. Niye patladı bu?" Yine cevap vermeyip patlamış haldeki sıçan sürünerek ilerlerken cipsten aldım attım ağzıma ve kıtır kıtır yedim. Dakikalar sonra bölüm biterken ben hiç durmadan yeni bölüme geçtim ve izlemeye devam ettim. Kubilay ise canavar sahnelerinden tiksinmiş halde artık cips yiyemiyordu.

"Midesiz olduğunu artık resmen kanıtladın," diye mırıldandı Kubilay sızlanarak.

Cips kâsesini kucağıma çekmiş hepsini sadece ben yediğimden olsa gerek durup dururken midesiz ilan edilmiştim. Kubilay'a bakarak son cipsi de sesli bir şekilde yediğimde beni süzdüğünü hissediyordum. Önüme döndüm ve kâseyi masaya bırakıp ayağımla ittirdim. Ellerim yağ olmuştu hep. Diziyi durdurma gereksinimi hissetmeden banyoya gidip ellerimi yıkadım ve bir kez daha gözlerimi çıkarırcasına ovalayıp odama geri döndüm.

"Pizza yiyelim mi?" Kubilay'ın yeni teklifiyle midem anında guruldayınca durdum. Kaşlarımı çatarak yatağa girdim yine. Kubilay her hareketimi rahatsız edici bir boyutta izliyordu. "Açsın sen de. O cipsle doyulmaz. Tezgâhta da kendinden geçmiş at yemi vardı. Onunla da doyulmaz. Pizza yiyelim mi? Ya da döner?" Midem duyduklarıyla daha çok kazınırken diziye bakmaya devam ettim ve yine ona sırtımı döndüm kısmen.

Kubilay beklemediğim bir anda yorganın üzerinden belime sarılıp burnunu saçlarımın arasına daldırdığında irkildim. Gözlerim sonuna kadar açılmış yorganın altında kalan kolumu çıkarmaya çalışırken daha çok sıkıyordu beni. Hareketlerimi iyice kısıtlıyordu.

"Hani ilk küstüğümüz zaman ta sabahlara kadar soğukta beklemiştim ya. Uykum gelmişti. Film izleyecektik ama sonra sen benimle uyumuştun. Ben yine uyuyamadım tüm gece. Uykum var. Yine uyuyalım mı?" diye tatlı tatlı sorunca gözlerimi kapattım sadece. Biraz kendimi bıraksam uyurdum ama uyumak istemiyordum. Ona cevap vermemeye devam ederken dizi sinir bozucu bir şekilde akıp geçiyordu. "Gitmeyeceğim civcivim, gitmeyeceğim. Sen istediğin kadar diren ama gitmeyeceğim. Sen bana sarılıp öpene kadar hiçbir yere gitmeyeceğim."

Ciğerlerimi şişirecek kadar nefes alıp verdim. "Anneni meraklandırma. Eve git Kubilay," dedim kısık bir sesle. Diziden yayılan ses, sesimi bastırıyordu açıkçası ve bu Kubilay'ın sinirini bozmuş bir şekilde başını hafifçe kaldırıp diziyi dondurdu. Sonra alnını saçlarıma yasladı öylece kaldı.

"Annem kendini affettirmeden dönme dedi," deyince yine gülecek gibi oldum ama dudaklarımı zar zor sabitledim. Gülçin teyzem oğlu da olsa acımıyordu. "Bugün değil ama beni yakın zamanda affedecek misin civcivim?"

Kaşlarım hüzünle gerildi ve civcivim deyişi zihnimde birkaç kez tekrarladı. Kırık bir tebessüm sardı dudaklarımı. "Bilmem," dediğimde Kubilay'ın nefesi sıklaştı.

"Ya hiç affetmezsen peki?" Sesindeki korkuyu sezebiliyordum ki o korku bende de vardı. İçimde bu anlamlandıramadığım tuhaf his geçerse ona sarılırdım çokça da öperdim ama ben daha neye nasıl kırgındım anlamıyordum ki. Hislerim bir çuvala konmuş da tombala torbası gibi çalkalanıyordu. "Affedene kadar ayrılmam ben de. Ayrılmak istemiyorum çünkü. Kalbinin her kırığını tamir etmek istiyorum Yazgı. Yaptığım eşekliğin izahı yok, biliyorum. Sana inanmadığım için..."

Gözlerimi kapatıp yorganı, Kubilay'a rağmen kafama kadar çekip cenin pozisyonu aldım hemen. Saçlarımdan bir tane tel bile dışarıda kalmayacak şekilde iyice büzüştüğümde Kubilay gevşettiği kollarını sıkıca bedenime sarıp yorganın üzerinden sarıldı bana. Kabuğum oldu sanki ben kaplumbağa gibi saklanırken.

"Sen şimdi küssün bana, kırgınsın da ama sakın beni sevdiğini unutma tamam mı? Kırıldığın ve küstüğün bu çocuk seni çok seviyor. Sen de onu çok seviyorsun değil mi?" diye nazlı bir edayla sorduğunda boğazıma bir şeyler oturdu sanki. Gözlerimi kapattım daha sıkı. İstese yorganı açardı ama açmayacağını bildiğimden yorganı sıkmayı da bıraktım.

"Hani bahsetmiştin ya Karadeniz'i görmek istediğinden. Halan bizim için ayarlamış bir şeyler. Sömestr tatilinde Karadeniz'e gidebiliriz yani. Beni sevip sevmediğine karar verirken bunu da düşün olur mu? Mirtuna'dan daha iyi bir fikir olabilir belki. Ben de sen düşünene kadar akşam için yemek hazırlarım. Ama bu sefer döner yiyeceğiz," diyerek yorganın üzerinden öptü. Ne kadar yorganın üzerinden de olsa dudaklarının baskısını hissettim ve yatağımdan kalktı.

Ayazda kalmış bir kedi gibi tir tir titrerken odamın kapısı açıldı ve Kubilay'ın gittiğini anladığımda yorganın altından sadece kafamı çıkarıp derin derin soluklandım. Az önce yaslandığı tarafa dönüp yorganı ters çevirirken saniyeler içinde yorganıma sinen parfümünün kokusuyla daldım uykuya.

***

Çok uzun bir zaman uyumadığıma emin bir halde gözlerimi usulca araladığımda pek de kendimde değildim. Bir süre öğleden sonra uyumanın verdiği alıklıkla etrafa bakındım durdum. Bu bile neredeyse dakikalarca sürmüştü. Sonra esneyerek yorganı biraz daha kafama çektim, gözlerimi kapattım ama uyuyamadım. Uykuluydum ama uyuyamayacağımdan da emindim. Gözlerimin içi acıyordu tuhaf bir şekilde. İçeriden gelen seslerle birlikte yataktan nazlı nazlı doğrulduğumda masada duran tabletimi açıp saate baktım. Saat dört buçuktu ve çoktan güneş batmaya yol almıştı. Odamın içine dolan kızıllıkla sağımda kalan büyük boydan camlara baktım. Perdeler yarı açıktı ve odamdaki camlar doğrudan yan bahçeye bakıyordu. Kapıyı açsam ayaklarım toprak zeminle bütünleşecek yakınlıktaydı.

Havanın buz gibi olduğunu bildiğimden dışarı çıkmayı düşünmedim bile ve sıcacık yatağımdan üşüyerek kalktım. Evin sıcak olduğunu biliyordum ama nedense hiç geçmeyen bir üşümem vardı. Odamın içindeki boydan aynada kendime baktım. Saçım başım müthiş dağılmıştı. Yüzüm matlaşmış biraz da yağlandığından parlamaya başlamıştı. Balköpüğü rengindeki gözlerimin feri mi sönmüştü yoksa ben mi öyle olsun istiyordum bilmiyorum ama tıpkı babamın gözleri gibi koyulaşmışlardı. Elimi saçlarıma atıp keyifsiz bir halde dolaşıklığına baktım. Dün banyo yapıp yine kurutmadan ve taramadan uyumuştum. Bu yüzden ekstra dolaşıktı ve açmakla uğraşmak yerine kessem mi diye düşünmeye başlamıştım ama saçlarımı kesecek gücüm bile yoktu.

İçeriden gelen seslerden Kubilay'ın hala evde olduğunu anlayınca odanın içindeki makyaj masasına ilerledim. Önündeki pufu çektim, lambalarını yaktım ve çekmeceden tarağımı çıkarıp sarı saçlarımı ikiye ayırdım. Önce sağ tarafımdaki tutamları incitmeden tararken o kadar isteksizdim ki hiç yapasım yoktu ama bu halde nereye kadar gidecektim ki? Kubilay kovsam da gitmiyordu. Çok da kovmak onun gönlünü kırmak istemiyordum. Tek duam üzerime daha fazla düşmemesiydi. İsteksiz isteksiz saçlarımı taradıktan sonra gevşek bir şekilde iki yandan da balıksırtı ördüm ve uçlarını lastikle bağlayıp yüzümü sıvazladım. Ara sıra karnıma kramplar girip beni yokluyordu ama tamamen stresten olduğunu biliyordum.

Pijamadan fırlayan atletimi düzelttikten sonra üzerimdeki uzun kollu bluzun yakasını da düzeltip odamdan sessizce ayrıldım. Mutfak ve salonla odam karşı karşıya kalıyordu ama ben sessizce süzülüp banyoya girdim. Yüzümü yıkayıp cildime nemlendirici bir şeyler sürdükten sonra kurumuş dudaklarıma da biraz yaban mersinli nemlendiricimden sürdüm. Banyodan da çıktığımda Kubilay'ı odamın kapısında buldum. Sırtı bana dönük olduğundan banyodan çıktığımı fark etmemişti bile. Olduğum yerde durup ne yaptığını izlemeye başladım.

Kapıma tıklatarak, "Uyandın mı sevgilim?" diye mırıldanınca kaşlarım daha çok çatıldı. Sevgilim kelimesini çok kullanıyordu ama ben civcivim demesini tercih ederdim. Buna anlam veremeyip sessizce mutfağa ilerlerken benim mutfağa girdiğimi bile hissetmemişti. "Sevgilim, yemeklerimiz geldi. Hiç Hatay usulü döner yedin mi? Bak sosu çok lezzetlidir."

Tek kaşım kalktı. Hatay usulü döner yememiştim. Sosunda ne vardı ki?

Ada tezgâhın üzerinde gördüğüm hazırlıkla bir an adımlarım durdu. Masanın tam ortasında nereden bulduğunu bilmediğim sarı yapraklı zarif çiçekler vardı ve bir bardağa koymuştu. İki tane tabak da karşılıklı konmuş, çatal ve kaşıklar iki tabağın yanındaki yerini almış ve çok sık içtiğim soğuk çaydan da iki koca bardağa doldurulmuştu. İki tabağın arasında salata ve birkaç sos kâselere bölünmüştü. Merakla yüksek tabureyi çekip oturdum ve lavaşa sarılmış paketli döneri açtım. Güzel kokuyordu.

Merakla döneri biraz daha burnuma götürüp kokladım. Epey leziz kokuyordu ve sıcacıktı. Sonra merakla soslara baktım. Hamburger yerken çok kullandığım soslardı. Mayonez, ketçap, hardal ve ranch sos vardı. Salatadan biraz tabağıma alıp dönerden ufak bir ısırık aldığımda ağzıma yayılan sıcak tatla gözlerim kapandı. Karnımdaki kramplar dönerin tadıyla bedenimi terk etmişti. Böyle bir lezzet olamazdı. Sıcacık ayırt edemediğim ama domatesin ağırlıkta olduğu güzel bir sos kıvamlı bir şekilde damağımda yayılırken tavuğun tadını ilk kez böyle lezzetli alıyordum. Ağzımdakini hızlıca çiğneyip yuttuktan sonra diğer ısırığım daha büyük oldu. Biraz da soslardan çatalıma alıp dönere sürerken Kubilay'ın ne yaptığını pek umursamıyordum ama bu yemeği de dizisiz yemek istemiyordum.

Ani bir kararla döneri bırakıp iki yanağım şiş halde ağzımdaki lokmayı yutmaya çalışırken mutfaktan çıktım. Kubilay hala kapımda bir şeyler mırıldanırken kapıyla arasına girip içeri girdim. "Bismillah! Yazgı!" diye bağırsa da içeriden tabletimi alıp dizide kaldığım yeri açtım. "Sevgilim uyumu-"

Ağzımdaki doluluğu görünce duraksadı. "Yemek mi yiyorsun sen?" dedi bir şeyleri çözümler gibi. Ona cevap veremeyecek kadar ağzım dolu olduğundan mutfağa gittim ve yüksek tabureye otururken aynı zamanda diziyi açtım.

Eleven ve Max, Billy'i bulmuşlardı ve cankurtaran kız annesiyle babasını kaçırıyordu. Deli gibi yağmur yağıyordu dizide fakat umurumda değildi. Diziye odaklanmaya çalışarak dönerimi elime aldığımda Kubilay'ın mutfağın girişinde kalakaldığını da hissediyordum. Bu aralar çok fazla şey hissediyordum...

Birçok şey söylemek istediğini, buraya nasıl geldiğimi sormak istediğini biliyordum ama soramayacağını da biliyordum. Soslardan biraz daha alırken Kubilay da karşıma geçti. Hiç bozulmamış gibi hatta yemek yememden de memnunmuş gibi kendi dürümünü kavradığında ben diziye odaklanmaya çalışıyordum. Ben yiyene kadar sustu. Ben de diziyi izledim ve yeni bölüme geçemeden dürümümü bitirdim. Soğuk çayımı elime alıp yudum yudum içerken Kubilay da bitirmişti yemeğini. Döneri boğazına dizilmişti, farkındaydım.

"Güzel miydi yemek?" diye sorunca kafamı salladım yalnızca. Rusça olan şifreyi Robin çözmüştü. Zeki kızdı fakat Steve ve Dusty'nin dostluğunu bu sezon daha çok seviyordum. Steve ne kadar kendine bebek bakıcısı dese de dostluğun yaşı yoktu. Bence hayatındaki en iyi dostu kazanmıştı bu sezon.

Kubilay bir süre sonra aramızdaki çiçeği kenara çekerek tümüyle bana bakmaya başladı. "Sevmene sevindim. Peki diziyi birlikte izleyelim mi? Merak ettim," dediğinde Nancy ve Jonathan, teyzenin evine gitmişlerdi. Sahneyi bildiğimden pislik yapasım gelmişti ve tam kadın gübreleri yerken ekranı Kubilay'a çevirmiştim. Dizideki efektlerle korkunç hale gelen sahne karşısında Kubilay irkilerek gözlerini kıstı. Kırık bir gülüşle tableti kendime çevirdim ve çatalımı alıp salataya daldırdım. Marullardan oluşan salatayı ağzıma tıktıktan sonra sol elimi yumruk yapıp çenemi dayadım.

"Gülçin teyzem merak eder. Evet git. Eminim kalmana izin vermemiştir. Babam da gelebilir her an," deyip salatadan bir çatal daha aldığımda Kubilay çatal tutan elimi kavradı ve hafifçe kendine çekti. İster istemez ona baktığımda gözlerinde yalvaran bir ifade vardı, son birkaç saattir görmeye epey alışmıştım.

"Yazgı nasıl eve gideyim Allah aşkına?" diye yakındı iç çeke çeke, "Kalbini nasıl kırdığımın farkındayım. Sen bize o kadar değer verirken bizim seni böyle kırmamız..." Keyifsiz bir halde başını iki yana salladı durmadan. "Haklısın, kabul edilebilir değil ama sen bir şey demedikçe, öyle beni kale bile almadıkça ben nefes alamıyorum. Yemin ederim, nefes alamıyorum. Bir şey söyle en azından. Affedeceğini bilsem? Çabalamaya devam ederim. Edeyim yani ama bana bir ışık yak, yalvarırım," dedi tıpkı sözlerinde de söylediği gibi, yalvararak.

Gözlerim kısıldığında, "Yakmazsam devam etmeyecek misin?" dedim fısıltıyla. Bir an nasıl olduysa öfkem kabarmıştı ve kendimi geri çekerken, o parıldayan öfkeyle gülerken bulmuştum. "Ne istiyorsun? Kubilay seni affedeceğim, sen kendini affettirmek için çabalamaya devam edebilirsin mi demem gerek? Söylediğin şeyin saçmalığından haberin var mı?" Ciddi olup olmadığından emin olmak maksadıyla gözlerine baktım ama fazlasıyla ciddi duruyordu. "Ben çok kırgınım Kubilay, çok! Ezgi'ye, Eren'e, sana! Düşün düşün dedin ya, düşündüm! Düşünüyorum da zaten!" diye avaz avaz bağırıp elimi kendime çektiğimde diziyi de durdum sinirden.

Kubilay korkarak, "Neyi düşündün?" diye sordu. Vereceğim cevaptan korkuyordu ama korkacağı şeyler yapmaya devam ediyordu.

"Siz benim size güvendiğim kadar bana güvenip inanmıyorsunuz bile Kubilay," dedim hayal kırıklığı içinde gözlerine bakarak. O daha çok kırıldı. İşte tam da bundan kaçıyordum ama Kubilay ille de gel beni kır, parçala diyordu.

Elimi kaldırıp hırsla savurdum. "Ya siz bilmiyorsunuz ama ben çok kaybettim Kubilay! Ben, çok kaybettim. En sevdiklerimi çok küçükken kaybettim ve hiç normal bir ölüm olmadı. İkisi de terk etti beni!"

Elimle hırsıma ve öfkeme yenik düşerek çıkışı gösterdim, sanki annem ve ablam oradan çıkıp gitmişler gibi. Ve sesim sonuna kadar kısmen boş olan geniş mutfakta yankılandı durdu. Kubilay paramparça oldu kısmen ben gibi.

"İkisi de intihar ettiler ve beni terk ettiler. Beni terk etmeyen, şu koskoca yeryüzünde bir tek babam kaldı! Onun da kaybetmediği, babalık yapacağı bir evladı ben kaldım. Biz birbirimize sımsıkı sarıldık Kubilay. Tıpkı," dedim işaret parmağımı ona doğrultarak. Gözlerim dopdoluydu. Sıradaki kelimelerim çok can yakacaktı. Kalan son nefesimle de Kubilay'ın kıpkırmızı olmuş gözlerine baka baka, "Sana sarıldığım gibi!" dediğimde içimden bir şeyler koptu gitti sanki. Kubilay'ın gözleri kapandı ve bir süre açılmadı. "Ve siz beni ittiniz. Eren de sen de ve Ezgi de. En çok da Ezgi ama. Benim..."

Dudaklarım bir bebek gibi titremeye başladığında yerimden kalkıp dudağımın kenarını ısırdım sertçe. Kanadı gibi oldu ama kan tadı almadım. Hayal kırıklığım öyle doruk noktalarına ulaşmıştı ki gözyaşlarımı kontrol edemiyor, hislerimi adeta kusuyordum.

"Benim tek arkadaşım sizdiniz. Ben sana güvenirken böyle nasıl desem?" Ellerimi boğazıma götürüp tarif etme çabasına girdim ama sanki Kubilay'a olan güvenimi, arkadaşlarıma olan sevgimi anlatmaya kelimeler yetmeyecekti. "Sanki... Sanki Özgür abime güvenir gibi, sanki böyle her koşulda ne olursa olsun bana inanıp güvenecek tek insanmışsın, olduğum halimle beni kabul edecek biriymişsin gibi güvendim sana. O adli tıp odasından herkes çıkarmak istedi beni ama ben bir tek sen elimden tutunca kalktım çıktım. Siz Payam'a geldiğinizde ben kendime geldim, sen sarıldığında ben uyuyabildim, Payam'ı hiç gezmedim görmedim bile! Sadece sizinle gezmek görmek istedim merak ettiğim yerleri, sizinle öğrenmek istedim her şeyi tıpkı ailenle yaptığın gibi, Ezgi benimle konuştukça ben bir şeylerden emin olabildim hep. Korkmadan, çekinmeden her şeyi sorabilir her şeyimi anlatabilirdim Ezgi'ye. Ablamı ka-kaybettiğimde en yakın arkadaşım da gitti. Be-ben Ezgi'yi... Ben... Ezgi'yi..." Gözyaşlarım konuşmama izin vermediğinde Kubilay ayağa kalkıp bana sıkı sıkı sarıldı ama ben ona hiç sarılmadım. Kolumu bile kaldıracak mecalim kalmadı. Konuştukça tükendiğimi hissettim.

"Özür dilerim! Özür dilerim Yazgı... Yalvarırım affet. Özür dilerim, özür dilerim. Sana bunları hissettirdiğim için özür dilerim," dese de ben o cümleyi bitirdim.

Dudağımdan kaçan bir hıçkırıktan sonra gözlerimi kapattım. Kokusu hala içime içime işliyor, kanayan yarama merhem oluyordu. "Ben Ezgi'yi ab-ablam gibi görmüştüm. Tı-tıpkı Sanat ablam gibi. Se-sense bu kadar bağlandığım ilk insandın. Bu kadar çok sahiplenip sevdiğim, kalbimi ilk kez bu kadar verip benimsediğim il-ilk kişiydin. Eren?" dedim incecik bir sesle, "Eren'in her zaman mutlu olması için he-her şeyi yapardım. Ahmet'in de. Kaybetmemek için... Kaybetmemek için her şeyi yaptım ama olmadı. Yine olmadı. Yine kırıldım. Neden?" diye sordum sızlanarak.

Bu sorularım Kubilay'dan çok kızdığım kaderimeydi. Neden söylesene benim gencecik ömrüm? Neden kırılan her seferinde ben oluyorum? Neden gülebilmem için beni bu kadar çok ağlatıyorsun? Neden? Sahiden gülmem için mi her şey? Yoksa bu aptal bir felsefe mi? Hiçbir yararı yok mu?

Dakikalarca, belki de bir saati geçti ama dakikalarca ayakta Kubilay bana sıkı sıkı sarıldı. Fırsat bulduğu her dakika saçlarımdan öptü her saniyesinde de özür diledi. Affet demeyi kesti ama o kadar çok özür diledi ki kendime kızdım yine. Onun kalbini de kırdım, benim kalbim zaten kırıktı. Bari onun kalbi kırılmasaydı. Ben hala bunun için uğraşırken o kendini fütursuzca benim bıçaklarımın önüne atmıştı.

💐💐💐

Bu civcivi sarıp sarmalamak istiyorum, peki bunu sadece ben mi istiyorum? Boğazım düğüm düğüm. :((
Sizi seviyorum gençler.
Sınavlarınızda başarılar. Ben hep buralardayım. Her türlü dert de dinlenir... :)) Yeter ki siz iyi olun, sağlıkla kalın.
Sosyal Medya Hesaplarım:
Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda
WhatsApp kanalımızda görüşelim çiçeklerim 🌸🦋

Wp kanalımı bu kadar söyleme sebebim de orada daha aktifim ondan. Hani bir şey sormak isteseniz ben orada size hep bir kutucuk bırakmış oluyorum. Hemencecik görüyorum ve dönüyorum.

Ayrıca kitaplar hakkındaki son gelişmelere ve duyurulara daha hızlı erişebilirsiniz.

Wp kanalımız için Instagram veya TikTok'tan DM atarsanız linki de atarım. Buradan link verirsem sanırım giremiyorsunuz.

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın!