29. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
27. BÖLÜM
27. BÖLÜM
Sevgi, sevilmek, sevmek, birini öyle çok sevmek ki yaraları sarıyordu. Küçücük bir damla damlamıştı sanki bu yaralı kalbime. Önce dikiş atılmıştı açık yarama sonra her gün pansuman yapılmıştı. Biraz sarsılmış, biraz sıkmışlardı kalbimi. Ara sıra dikişlerimden kan sızdırmıştı belki ama sonra bir bebeği sahiplenmek gibi sahiplenilmişti kalbim. Sıcacık bir yuvadan kovulan kız çocuğu şimdi sıcacık bir yuvanın eşiğindeydi. Oraya minik minik adımlıyor, kapının pervazından tutunuyordu. Meraklı gözleri içeridekileri tartıyordu ama içeridekiler öyle huzurluydu ki bir an önce onların yamacına sokulmak istiyordu.
O kız çocuğu o kapı eşiğinden içeriye adımlamıştı. Gözündeki yaşlar öyle baki duruyordu ki ama ruhu öyle güzel iyileşiyordu ki şimdi geri dönüp çıkılmazdı o evden. Günlerdir karabasan gibi çöken hislerim o kız çocuğunun koşturmacasıyla dağılmıştı sanki. Hala kasvetliydi o evin pencereleri belki ama şimdi biraz olsun güvendeydi. O kasveti dağıtmayı kafaya koymuştu. Durduğu dünyası ise sanki tek tuşla tekrar dönmeye başlamıştı. Anlamıştım ki o tuş artık Kubilay'ın elindeydi. O basınca duruyor o basınca devam ediyordu. Ben dünyamı onun avuçları içine bırakmıştım. Bir savaştan çıkmıştım. Yara bere içindeydi dizlerim kollarım ama o bana düştüğüm yerden yara bandı uzatıyordu. Ne hoş bir yardımdı bu. Kaybettiklerimin arkasından kimse bana el uzatmaz sanıyordum. Uzatılan ellerse çok uzak geliyordu. O ise dibimdeydi. Elleri ellerimin üzerindeydi neredeyse.
Kubilay'ı eve çıkardıktan sonra halamla aralarında tercüman olmuştum. Halam onu pek dalgaya alsa da sabır çeke çeke durumu izah ettiğimde Kubilay beklediğimin ötesinde kızgındı.
"Sen salaksın harbiden," deyip cıklamaya başladığında ellerimi bağdaş kurduğum dizlerime vurdum. Çıldıracaktım artık.
"Yeter ya!" dedim avazım çıktığı kadar bağırarak. Ahmet irkildi anında. Halamsa yanımda gülüyordu. "Salak salak deyip durma da bir teşekkür et be! Bir haftadır kırk takla attım ben, haberin var mı? Ayan beyan her şey ortada işte! Memnun olsana!" deyip köşesine yayılmış Kubilay'a yandan baktığımda bana alayla öpücük atıp göz kırptı. Özgür abim burada olsa da böyle rahat olur muydu acaba?
Nefesini bırakarak doğruldu ve telefonu kenara bırakıp bana döndü yönünü. Gözlerimi kırpıştırarak Kubilay'ın yüzünü irdeliyordum. "Bunun için bu kadar uğraşmana minnettarım civciv yavrusu ama... Olmuş bitmiş bir olay. Deşmene gerek var mıydı? Şimdi bunlarla..." dedi tatsız tuzsuz.
"Vardı," diye araya girdi Ahmet. Halam konuşmalarımızdan bir şey anlamadığı için sessiz kalıyordu şimdilik. Maç seyreder gibi bakışları kim konuşursa, kim tepki verirse ona kayıyordu.
Ahmet bana destek çıkınca başımı sallayıp elimi kaldırdım. Bir beşlik çaktığımızda Kubilay ters ters arkasındaki arkadaşına baktı. "Gaz verme şuna!" diye tıslasa da Ahmet suratsız bir şekilde Kubilay'ı tekmeledi.
"Gaz vermiyorum kardeşim. Hakkını aramamız gerektiği yerde senin yüzünden oturduk kıçımızın üstüne. Bizim yapmamız gerektiğini Yazgı bir haftada yaptı. Allah da razı olsun. İyi ki de yaptı be! Sakın bana bunları boş vereceğini filan söyleme bak. O Volkan'ı alaşağı etmek için fırsatımız var artık," dedi hırslı hırslı. Ben yine Ahmet'i desteklercesine başımı salladım ve Kubilay'a baktım. Hiç memnun değildi bu durumdan.
"Halam mahkeme süreciyle ilgileneceğini söyledi ama önce bu görüntüleri annenle ve babanla paylaşmalıyız. Onlar bir avukat bulurlar, mahkemeye taşırız. Volkan daha önce de takımdan atılmış zaten. Kubilay böyle vazgeçemezsin. Boş ver benim uğraşlarımı, çocuk sana takmış halde. Senin hayatını mahvetmiş, bu iğrenç şey yetmez gibi hala ve hala..." Omuzlarım düştü yılgınlıkla. "Ne olursa olsun buna izin veremezsin. Senin hayatını mahvetmesine izin veremezsin. Adamın ecza deposu var bildiğin ya! Doping alan asıl o!" diye çıkıştığımda gözlerini kırptı.
"Biliyordum. Keşfettim ben orayı."
Ellerimi birbirine vurup, "İyi halt yedin, aferin," dedim ters ters, "Bilip de susuyorsun yani? Bravo. Çık ya sen! Valla çık. Yok ben geri alıyorum. Biz ayrılalım seninle olmaz bu böyle. Haydi!"
Koltuktan kalkıp Kubilay'ı kolundan kaldırmaya kalktığımda kolunu sündürmekten öteye gidemedim. Hiç de yerinden kıpırdamadı. Ayağımı koltuğun altına yaslayıp tüm kuvvetimle çekmek istesem de yok, kımıldamadı. Koca cüssesinin ağırlığını koltuğuma verdikçe verdi.
"Bu sefer ciddi kovuyorum. Yem filan yok!" dedim durup. Kubilay yine o aşağıdaki pislik sırıtışını yüzüne yayarken tuttuğum kolumu kavrayıp beni koltuğa çekti ve sırtım yastıklarla buluştu.
"Diline pelesenk ettin şu kelimeyi sinir etme beni. Ben ayrılmıyorum. Sen kendi kendine gelin güvey ol, zerre de umurumda değilsin. Otur şimdi şuraya," deyip kolumu bırakınca düştüğüm yerde gözlerim kısıldı.
"Pele ne?" dediğimde Ahmet boğuk bir şekilde gülmeye başladı ve yüzünü gizledi. Kubilay'a baktığımda gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmıştı. İyice sinirlendim. "Bana bak anlamadığım eski kelimeler kullanma gebertirim seni!" diyerek işaretparmağımı doğrulttuğumda Kubilay iki gözünü birden tatlı tatlı kırptı ve Ahmet'le gülüşmeye devam ettiler.
O sırada halam telefonunu kapatarak doğruldu ve omzuma dokundu. "Tatlım, şu yakışıklıyla bazı işlerim var. Onu alıp gidebilirim değil mi?" deyince Ahmet'e baktım.
"Hangi yakışıklı? Ahmet mi?" diye sorunca Ahmet kendini gösterdi şaşkınca.
"Ben mi?" dedi duru bir sesle. Halam ışıldayan gözlerle kafasını salladı ve mutfak masasında duran siyah dantelli eldivenlerini giymeye başladı.
"Evet, tam da o yakışıklı. Siz de takılın hafta sonu işte. Ne güzel fırsat. Biz bu yakışıklı ile şu Volkan'a bir bakalım. Siz iyice sıkıcı bir hal aldınız. Eğlenceniz kalmadı." deyip kıkırdayınca surat astım anında.
"Ayıp oluyor ama! Volkan için Kubilay'a sormayacak mısın?"
Halam omuz silkti umursamaz bir şekilde. Öte yandan artık hazırlanmış haldeydi.
"Tam anlamasam da bu çocuğun gözü sende. Volkan filan umurunda değil. Onun yerine ben yapacağım. Ahmet!" diye seslenince Ahmet bağdaş kurduğu yerden kalkıp ayağa dikildi.
Endişeli gözlerle bana baktı. "Ne diyor Yazgıcan? Ahmet filan... Bak İngilizcesi çok saçma bu kadının. Anlamıyoruz," deyince nefes aldım nefes verdim. Sakin olmalıydım.
"Volkan'ın biletini kesmeye gidiyormuş. Seni de istiyor. Gideceksen git," dedim umursamaz görünmeye çalışarak. Ahmet'in kaşları önce farkındalıkla havalandı sonra da yüzü gözle görülür bir şekilde aydınlandı. Bir anda gözleri bile parladı.
"Ohoo Grace ablam ayıp ettin! Ben bu halayın başını çekerim be! Geliyorum tabii ki! Hadi go go," deyip halama eliyle dışarıyı gösterince halam bize parmaklarını salladı ve öpücük attı.
"Ahmet'e dikkat et!" diye çıkmadan bağırdığımda halam bir şeyler söylemiş ama çok da anlamamıştım. Kapı kapandığında Kubilay nazikçe kolumdan çekti beni. Başlarımız hizalanmış kapanan kapının arkasından bakıyorduk.
"Cidden keser mi bilet filan?" Kubilay'ın meraklı sorusu ile yerimden kalktım ve kapıya bakarak mutfağa yöneldim.
"Keser herhalde. Katil değildir ama işte... Sever böyle aksiyonları. Çılgın birisidir biraz. Allah Ahmet'in yardımcısı olsun. Eee biz ne yapalım?" derken mutfakta dünden kalan çöpleri tezgâhtan topladım. Onları kovaya gönderdikten sonra bulaşıklara yöneldim. Üç beş bardak ve tabaktan başka bir şey yoktu.
"Film?" dedi Kubilay. Ona dönmeden başımı salladım.
"Olur. Siccin mi?" diye sorduğumda güldüğünü işittim. Köpüklediğim bulaşıkları durulayıp sepete yerleştirmeye başladım.
"Sevgilimle Siccin izlemek istemiyorum ben. Aksiyon filan?"
"Fark etmez," dedim omuz silkerek. Bulaşıkları bitirip dolabın kapağını açtım. Mısır kavanozumu aldım. Abur cubur namına pek bir şeyim yoktu açıkçası çünkü birkaç haftadır alışverişe gitmiyordum.
"Senin telefonun nerede?" Kubilay'ın yerinden hareketlenip de sorduğu soruyla kavanozu açma çalışmalarına ara verdim. Sağa sola bakındım ama ben kaç gündür o telefonu açmıyordum.
"Bilmem ki..." diye mırıldandım kafam karışmış halde. Umarım telefonumu kaybetmemişimdir.
Elimde kavanozla antreye gittim. En son çantamda kalmış olmalıydı. Montumun cebinde yoktu. Kavanozu sıkmayı kestim ve çantamın küçük cebine baktım. Neyse ki oradaydı. Fermuarı açıp çıkardım. Tuşuna bassam da açılmadı. Şarjının bitmesi çok doğaldı. Kaç gün olmuştu ben telefonumla ilgilenmiyordum.
Kubilay'ın yanına giderken telefonu uzattım. "Şarj oradaydı sanırım. Bitmiş," dedim. Elimden alıp ters ters bana baktı.
"Bir daha böyle sallarsan bu telefonu ölümlerden ölüm beğen. Özgür abiler delirdi sana ulaşamayınca. İdare etmeye çalıştık dünden beri."
"Ettiniz mi bari?" dedim iç çekerek. Kavanozu da ona verince tek bir çevirmeyle açıp bana uzattı geri. Elinden alıp kalkacaktım ama bileğimden tutup kalkmama izin vermedi. Kavanozu da alıp yere bıraktı öylece.
"Bak bu işin şakası yok civciv yavrusu, yapma," dedi üstüne basa basa, "Daha izin çıkmamış görüşme için. Sinirlenme onlara. Senin için uğraştıklarını biliyorsun değil mi?"
"Uğraşmasınlar," dedim omuz silkerek. Kolumdaki eli elimi sardı ve diğer eliyle beni kendine çekti. Çenem omzuna yerleşince gözlerimi kapattım huzurla. Kollarımı beline sardım, yanağımı yasladım omzuna.
"Neyden korkuyorsun bu kadar? Niye uğraşmasınlar istiyorsun?" diye fısıldadı sessizce. Gözyaşlarım sicim gibi yanaklarıma süzülmeye başladığında kendimi biraz daha sıktım. Islak kirpiklerimi araladım birazcık. Sıkılmıştım artık her şeye ağlamaktan, bu mevzu açıldıkça benden izinsiz akan gözyaşlarımdan... Ama içimde öyle bir yaraydı ki bu baba mevzusu. Kapatamıyordum o yarayı. En kötüsü de kimsenin kapatamıyor oluşuydu.
"Altından çıkacak şeyden," dedim dürüstçe. Sırtımı sıvazladı şefkatle. Her dokunuşu bedenimdeki gerginliği alıp çok uzaklara götürdü adeta. "Daha kötüsünden..." diye eklediğimde Kubilay dolaşmış uzun saçlarımdan öptü, onları da okşadı şefkatle. "Teyzem Payam'a gelmemi istedi."
Kubilay son söylediğimde gerilerek, "Niye?" diye sordu. Omuz silktim öyle.
"Burada yapamazmışım tek başıma. Tehlike geçmemiş. Ya bana bir şey olursaymış. Beni de kaybedemezlermiş... Sanki annemle ablamı kaybettiler. Onlar kaçtı," dedim suçlayıcı bir şekilde, "Hem beni buraya bağlayan şeyler var. Öyle arkamı dönüp de gitmem. Zaten ısrar da etmedi," dediğimde Kubilay'ın bedeninde bariz bir rahatlama sezdim. O rahatlayınca ben de rahatladım.
"Dönem içinde nakil zor olur, haklısın," diye bir şeyler geveleyince kaşlarım çatıldı. Geriye çekilip yüzüne baktım.
"Ne nakli?" dediğimde elleri saçlarımı buldu. Yüzüme gelen birkaç tutamı özenerek çekti.
"İşte okulun var ya burada. Seni bağlayan şeyler... Dönem ortasında zor olur nakil aldırmak etmek filan. Tabii kolej değilse. Bilmiyorum."
Gözlerimi iyice kısıp ciddi mi değil mi ölçmeye çalıştım ama beceremeyince başımı hafifçe geriye yatırdım. Ciddi duruyordu ama alay da ediyor olabilirdi.
"Sen bana salak diyorsun da..." dedim düşünceli bir şekilde, "Sen daha bir salaksın sanki he, ne dersin? Ne nakli Kubilay ya?" Küçümseyici bakışlarımla tüm yüzünü tavaf ettiğimde dudaklarına can alıcı bir sırıtış yerleşti. Çok güzel güldü bana. İçimdeki özlem çokça kabardı o böyle gülünce ama gözlerindeki o yorgunluğu da gördüm.
"Ben miyim o bağlantılı işler güçler?" diye açıkça sorunca gözlerimi muzip bir ifadeyle kapatıp açtım ve açıkça başımı salladım.
"Hıhım. Sensin. Hem savaştan yeni çıktı orası. Boş ver orayı. Ankara güzel. Biraz da burada takılayım," deyip başparmağımı istemsizce gözlerinin altına götürdüm. Kubilay'ın gözleri dokunuşumla anında kapanırken içim sızlamıştı. Cidden çok yorgun görünüyordu. Dün gece o soğukta kimse uyuyamazdı. "Filmi sonra izleyelim mi? Sen biraz uyu bence çok kötü görünüyorsun. Hiç gözünü de açamıyorsun. Yatağım müsait. Ben de evi toparlayacaktım birazcık," dediğimde göz kapakları açıldı.
"Beni yatırıp Volkan'ın peşine düşecekmişsin gibi hissettim ama..." diye mırıldanınca yüzünde olan elimle yanağını sıktım hafifçe. Yüzü kasıldı anında.
"Volkan'la işim bitti. Hadi sen uyu."
"Bir işin de olamaz zaten," dedi altını çizer gibi, "Sen de uyursan uyurum biraz."
Gözleri zaten ağırlaştığından gülmeden edemedim. Şakağını şakağıma yasladığında kokusunu çektim ciğerlerime. Uykumu getiriyordu. "Uyurum biraz iş yaptıktan sonra," diye mırıldandım. İş güç yapasım yoktu. Olduğumuz yere kıvrılsak da olurdu.
Kubilay belimi biraz daha sıkı sarıp başını omzuma yatırınca geriye düşecek gibi oldum. Elimi koltuğa bastırdığımda Kubilay, "Benimle uyusan olmaz mı?" diye sorunca tüm kaslarımın gerildiğini hissettim. Yüzüm uzun zamandır hissetmediği o utanç hissiyle kızarırken aynı oranda kalp atışlarım dengesizleşmişti. Doğru mu duymuştum ben? Uyumaktan mı bahsediyordu? Birlikte?
"Ben... Şey..." diye bir şeyler gevelediğimde beni tuttuğu gibi çevirip koltuğa uzandı. Azıcık daha kaysam yere yapışırdım ama Kubilay beni sıkıca göğsüne bastırıyor, belimi sarıyordu. Benim sağ kolum aramızda, sol kolumsa onun belinin üstünde duruyordu. Gergince.
"Azıcık valla. Çok değil," dedi mırıltıyla. Sol elimin parmakları hafifçe kıpırdanırken tuttuğum nefesi bölük pörçük verdim. Gözlerimi sıkıp kapattım. Azıcık ben de uyusam ne olurdu ki? Dünden beri uyku sarhoşu gibiydim. Gözlerim acımıştı benim de.
"Kubilay," diye fısıldadım ortamı esir alan sessizliği bozmaktan korkarak. Kubilay da tek seslenişimle gözlerini kısık da olsa aralamıştı. İçi kızaran gözlerini bana getirmişti.
"Hımm?" diye mırıldandığında sol elimi kaldırıp uzayıp alnına dökülen saçlarına götürdüm. Uzun zamandır kestirmiyordu sanırım. Hemen hemen kısa olan saçları bu sefer ele gelecek kadar uzamıştı.
"Koltuğum küçücük rahat etmeyiz. Yatağa gidelim mi? Ben de uyumadım çünkü," dediğimde dudağının kenarıyla incecik tebessüm etti.
"Rahatsız olursan sen git, ben burada kestiririm azıcık," deyince gözlerimi kıstım oyunbaz bir şekilde.
"Vicdan mı yapıyorsun Bay Ördek? Hem... Gözlerime uykuyu sen getiriyorsun. Rahatsız olmam," deyip boynuna doğru sokulduğumda Kubilay'ın dudaklarından etkileyici bir kıkırtı döküldü ve belimi saran elleri sıkılaştı.
"Biliyor musun insan güvendiği yerlerde uyuma eğilimi gösterirmiş," diyerek beni kucağına aldığında kollarımı boynuna sarıp ağırlığımı vermemeye çalıştım. Başını başımın üstüne yasladı tatlı tatlı. Sıcacık hissettirdi.
Üzerimde zaten pijamalarım olduğundan ben fazlasıyla rahattım ama Kubilay'ın üzerinde lacivert kazağı ve kot pantolonu vardı. Pek rahat edemeyecek gibi hissetsem de bende ona olacak kalın kıyafetler yoktu.
"Güveniyorsam sana..." diye mırıldandım sırtım yatakla buluşunca. Altımda kalan bozuk yorganımı biraz daha bozduğumda en azından koltuktan daha geniş olduğu kesin olan yatağıma rahatça sığdık. Yorganımı biraz daha Kubilay'ın üstüne örtüp kollarımı beline sardım. Başımı göğsüne bir yere yerleştirince koca kolları çok kolay beni sinesine çekti hemen.
Ne zaman nasıl böyle saniyeler içinde uykuya daldım bilmiyorum ama Kubilay'ın elleri saçlarıma gitmişti sanki. Yatağa dağılan dolaşık saçlarımı tek tek tarar gibi okşarken mayıştığımı, bedenimin kolları arasında oyun hamuruna dönüştüğünü hissettim. Günler sonra çok tatlı, çok rahat bir uykuya daldım.
***
Bedenimi saran kolların baskısını hissederken aynı zamanda içinde bulunduğum rüyadan bir anda irkilerek sıyrıldığımda kalp atışlarım fazlasıyla kontrolsüzdü. Gözlerimi sıkmaktan birbirine dolanan kirpiklerimi aralarken odamın tavanından boş duvara yansıyan Ay ışığını gördüm ilk. Derin bir nefes verdim sakinleşebilmek için. Gördüğüm kâbusun etkisiyle gözlerimi tekrar yumdum ama açmam saniyelerimi aldı. O kadar gerçekçiydi ki kâbusum sanki Levent az önce buradaydı, hemen karşımda. Bu kez emin olmak için odaya göz attım ama görüp görebildiğim sadece beyaz renk duvardı. Karanlıktı her yer. Gece mi olmuştu? Saat kaçtı? Ben neye sarılıyordum böyle? Sağ elimi esir eden bu sıcak şey neydi?
Yüzümü sol tarafıma çevirdiğimde aldığım kokuyla hafızam silkelendi adeta. Kubilay'ı hatırladım önce, sonra onu aşağıdan yukarıya çıkarışımı, sonra halamların gidişini, sonra film izlemek yerine uyumaya başladığımızı... Uykusuzluğumu ve şimdi uyandığım hali... Yüzüstü yatıyordum ben ama Kubilay sırtüstü uzanmış, bir kolu belimi sarmışken öteki kolu altımda uzanmış, sağ elimi tutmuştu. Garip bir pozisyondaydık ama rahat gibiydi. Nefesleri benim aksime oldukça düzenliydi. Yine de sağ kolumun o ters duruşu karıncalanma hissi oluşturunca elini bıraktım usulca. Hareket bile etmedi. Ölü gibi uyuyordu. Onu uyandırmamaya özen göstererek düz döndüm ve yorganı hafifçe kaldırdım. Duvardan tutunarak ayağa kalkıp parmak uçlarımda düşmemeye çalıştım ve yatağın ucuna kadar gittiğimde Kubilay az önce benim uyandığım pozisyona geçti ve yastığıma sarıldı sıkıca. Üzerindeki rahatsız kotu ve kazağı görünce boğazımı yokladım. O rahatsız şeylere rağmen cidden derin bir uykudaydı.
Yataktan yere sessizce indim ve odadan çıktım. Banyoya gittim seri adımlarla. Rüyamda Levent vardı. Birkaç gündür uykusuz olduğumdan kâbus görmüyordum ama bugün ilk kez gözlerim tutmuşken gördüğüm şey pek de iç açıcı değildi. Ona sayıp sövüyordum ama o her seferinde gülüyordu. Her şeyi bana acı çektirmek için yaptığını söyleyip beni delirtiyordu. Annemi intihara sürükleyen de sanki oymuş gibi annemden bahsedip beni daha çok delirtiyordu. Beni birisi tutuyordu ama kimin tuttuğunu bilmiyordum. Tek amacım Levent'i öldürmekti. Rüyamda öyle gerçekçi hislerim vardı ki sanırım beni esas korkutan da buydu. Öfkeme, hislerime kör kütük yenilmek.
Banyoda soğuk suyla elimi yüzümü yıkadım ve dolaptan tarağımı alıp dolaşık saçlarımı taradım. Dün gece banyo yaptığımda olsa gerek saçlarım taradıkça kabardıklarından bakım yağımı sürüp kabarıklığını aldım. Yüzüme de gece kremimden sürdüm saatin kaç olduğunu umursamadan ve banyodan çıktım. Çıplak ayaklarımı sürüyerek mutfağa gittim. Kendime arıtmadan su doldurup yudum yudum içtim ama su içtikçe boş midem kazınmıştı. Dolapta ne olduğunu da bilmediğimden kapağını açtım. Aslında hiçbir şey beklemiyordum ama gördüğüm beyaz poşetlerle bir an durdum. Sayamadığım kadar çok beyaz renk poşet vardı. Uzanıp birini çıkardım. İçini açtığımda hamburger gördüm. Sonra diğerlerine de baktım. Hepsinde orta boy hamburger ve patates kızartması vardı.
Bu hamburgeri buraya stoklayanın halam olduğunu anlamam zor olmadı elbette ama minnettardım. Evimde yiyecek pek bir şey yoktu çünkü. Domates bile... Bir poşetin içinde iki tane hamburger vardı. Midemden yükselen rahatsız edici gürültüler yüzünden hemen hamburgeri ve patatesleri bir tabağa alıp mikrodalgaya attım. Sabırsız bir şekilde beklerken dolapta 2,5 litrelik soğuk çay şişesini çıkardım. Büyük boy bir bardağa içeceğimi doldurup mikrodalgadan gelen sesle kapağını açtım. Isınan tabağı da parmak uçlarımda alıp mutfaktaki minik masaya bıraktım. Sonra gidip salonda şarjda olan telefonumu aldım ve masaya tavuk gibi tünedim. Bacaklarımı altımda toplayıp hamburgerimden bir ısırık aldım. Yanına soslarını döktüm hemen. Nasıl da acıkmıştım?
Bir yandan yiyor bir yandan da bir haftadır açmadığım telefonuma düşen mesajlara bakıyordum. Ahmetler yazmıştı ama hepsi birbirine benzer ifadelerdi. Teyzemin mesajlarına da göz attım hızlıca. Hep aynı şeyleri yazmışlardı. Nasıl olduğumdu mesele. Teyzeme iyi olduğumu mesaj atıp Sanat ablamın mesaj kutusuna girdim. Ona da iyi olduğumu mesaj atıp Özgür abime girdim. Onun yazdığı mesajlar dikkatimi çekmişti açıkçası.
Özgür abim: Fıstığım, sonuçları ben söylemek isterdim ama telefonlarımızı açmıyorsun.
Özgür abim: DNA raporları ekler halinde burada.
Özgür abim: Levent ile görüşme ayarlayamadık hemen. Hala beklemedeyiz. Dediğim gibi, keyfi görüşemiyorsun.
Özgür abim: Bak sinirlenmeni, küsmeni anlıyorum abicim ama senin iyiliğini düşünüyoruz.
Özgür abim: Kalbini kırmak istemiyorum ama olmaz Yazgı, olmaz. Elin teröristiyle görüşemezsin.
Özgür abim: İstersen bunun için bana kız ama Sanat ablandan ya da teyzenden çıkarma. İkisi de seni çok merak ediyorlar abicim, telefonlarını aç.
Özgür abim: Okula gitmediğini öğrendim. Kızım bak böyle yapacaksan gel buraya. Otur yanımızda. Kimse seni hiçbir şeye zorlamıyor ama orada tek başına olma.
Özgür abim: Yazgı mesajlarımı gördüğünde ara abicim. Bu böyle olmaz. Biz de burada perişan oluyoruz bak.
Son mesajı dün biz uyuduktan sonra gelmişti ve saat şu anda gecenin ikisiydi. Birkaç saate kadar sabah olacağını bildiğimden mesaj yazdım ben de.
Yazgı: Sabah ararım abi.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu bırakıp karşımdaki pencereden görebildiğim kadar dışarıya bakmaya başladım. Öte yandan da dalgın dalgın hamburgerimi yiyordum. Yine midemi ne kadar aç bıraktıysam iki hamburgeri ve bir paket patates kızartmasını dakikalar içinde bitirmiştim. Öyle iyi gelmişti ki bu yemek şimdi tekrar uykumun geldiğini hissediyordum. Karnım şişmiş, midem susmuştu. Ağzım benden bağımsız aralanıp uzun uzun esnerken biraz gerindim ve yerimden kalktım. Banyoda dişlerimi fırçaladım hemen. İşim bitince saç diplerimi kaşıyarak yatak odama gittim. Kubilay tek kişilik yatağımı ele geçirmişti adeta. Bu halini görünce gülerek yere çömeldim. Yüzünü kapıdan tarafa dönmüştü ama hala yüzüstü yatıyordu ve öyle rahat görünüyordu ki onu rahatsız etmek istemedim. Uzanıp şakağından öptüm varla yok arası ve kapısını açık bırakıp salona geçtim. Halamın dün buradayken kullandığı battaniye ve yastık koltuğun üzerindeydi. Salondaki L koltuğun yastıklarını kaldırıp açmadan oraya önce bir çarşaf sonra da üstüne yastıkla battaniyeyi bıraktım ve altına girdim.
Salonun penceresi daha geniş ve önünde de ufak bir sedir olduğundan Ay'ın ışığı daha çok doluyordu buraya. Telefonumun sesini açıp yere bıraktım ve sağıma döndüm. Gözlerimi kapatmadan önce gördüğüm son şey yine onun yüzü oldu. Esas rüya bu olsa gerekti. Kubilay benim yatağımda öyle derin uyuyordu ki bu içimi rahatlatmaya yetmişti.
***
Yüzümde hissettiğim dokunuşlarla uykuyla uyanıklık arasında sersemlemiştim. Göz kapaklarımda tonlarca yük varmış da açamıyormuşum gibi zordu her şey. Öte yandan bir de bir el vardı ki şakağımda, alnımda, bazen yanağımda gezinip beni huylandırıyordu. Varla yok arası bir hisle yüzümdeki elin sahibine vurmak istesem de olmadı.
"Günışığım," diye seslendi birisi. Ses fazlasıyla tanıdıktı fakat beynim o kadar bulanıktı ki rüya gördüğümü hissettim. Rüyaydı, kesinlikle bir rüyaydı.
Parmaklar tekrar yüzümde tatlı hisler bırakarak dolanmaya başlayınca sinirli bir homurtuyla yüzümü yastıkla koltuk arasına gömdüm. Uyku öyle tatlı ve içinden çıkılmazdı ki hiç uyanmak istemiyordum.
"Hile yalnız bu. Günışığım?" dedi o güzel ses. Biraz bozulmuş gibiydi. Duymazdan gelip daha çok gömüldüm koltuğa. Sıkı sıkı sarıldım yastığa ki uykuma devam edeyim. Ama son zamanlarda olduğu gibi hiçbir şey istediğim gibi gitmiyordu. Telefonumdan gelen zil sesiyle sağ elimi yastığın altından çekip yere uzandım ama boyum yetmedi.
"Üff..." diye söylendim ve geriye doğru döndüm. Bir an ayarlayamamış olacağım ki koltuktan aşağıya düşecek gibi olduğumda birinin kollarına yuvarlandım.
Kubilay'ın arsız arsız, "Elime düştün şimdi," dediğini duyunca mahmur gözlerle ona bakıyordum. Öte yandan telefonum çalmaya devam ediyordu.
Kubilay'ın bu acayip mutlu sevecen yüzüne ters ters bakıp, "Hı?" dediğimde daha keyifli gülerek alnımdan öptü ve bacaklarımdan tutup beni kendine çekerken telefonumun ekranını salladı gözümün önünde. Hafif dik bir konumdaydım ama başımın altındaydı kolu. Sanırım diziyle de sırtımı destekliyordu.
"Özgür abi arıyor. Bu ikinci çalışı," deyince elimi başıma götürüp telefonu aldım. Gece uyanıp yemek yediğimi hayal meyal hatırlıyordum ama gerçekten yemiş olmalıyım ki salonda uyuduğumu da hatırlıyordum.
"Tamam, şey... Özgür abim tamam," dedim üzerimdeki bu saçma sersemliği atmaya çalışarak. Kubilay'ın kucağından kalkmak için omzundan tutundum fakat doğrulmama izin vermedi. Koltukla kendisi arasında saçma bir şekilde sıkıştırılmıştım. "Kalkayım da konuşayım," dediğimde Kubilay kaşlarını kaldırarak cıkladı.
"Dün gece yanımdan kalkıp gitmişsin," deyince başparmağım ve işaretparmağımla iki gözümü hafifçe ovaladım. Uyku gözlerimden kalkıp gitmiyordu.
"Rahatsız etmeyeyim dedim işte. Hem gece ikiydi kalktığımda. On saat uyumuşuz Kubilay. Hadi kalkalım," deyip bir kere daha kalkmaya yeltendiğimde telefonum kapandı ve ben pes edercesine başımı Kubilay'ın koluna yasladım. Yüzüne baktım sersem sersem. Uyumak ona iyi gelmişti zira dünkü o vahim göz altıları biraz olsun kendine gelmişti.
Ona tasvip etmez bakışlarla bakarken beni hiç umursamadığı gözlerindeki ifadelerden belliydi. Şu andan zevk aldığına da emindim ama ben sıkışmış hissediyordum. Telefonum bir kere daha çalınca artık onunla cebelleşmek yerine cevap verdim.
"Efendim Özgür abi?" dedim sesime dikkat ederek. Kubilay saçlarımdan öpüp bir an bile rahat durmazken biraz doğrulmak için yine hamlede bulundum ama resmen zor kullanarak izin vermedi. Yatar gibi kaldım.
"İyi misin abicim? Dün yazmışsın gece. Sen aramayınca ben arayayım dedim."
"Hmm. Evet. Şey... Mesajlarını yeni görmüştüm de. Telefonumun şarjı bitmişti. Ondan yani. Aksi halde görürdüm muhtemelen. Bir de sınav haftası filandı ya..."
"Anladım. Her şey yolunda değil mi fıstığım? Memurları maalesef uzun süreli tutamadım ama korunduğun süre boyunca da şüpheli bir durum yaşanmamış."
"Evet evet," dedim hızlıca. Kubilay şakağıma bastırdı dudaklarını ve hiç ayrılmadı. Kalbim karıncalandı sanki. "Yani bilmiyorum abi, sürekli takip edilmedim zaten. Toplasan iki ya da üçtür. Gerçekten. Bana hiç zarar vermedi."
"Yine de dikkatli ol kızım," derken sesi hiç de rahatlamış değildi, "Konuşmadık ama... Kubilay biraz güven veriyor gibi. Birlikte gidiyorsunuz değil mi okula? Eğer istemezsen bak bura-"
"Evet," dedim dudaklarını şakağımdan ayırmayan Kubilay'a baskı yaparak, "Kubilay çok güven vermez zaten az verir ama yine de onunla gidiyorum," diye yalan attığımda Kubilay benden ayrılıp yüzüme baktı. Kaşlarımı çattım rahat durması için. Dudaklarını oynatarak ben mi diye sorunca ben de evet dedim inadına. Sonra Özgür abime döndüm.
"Yani buraya gelmek gibi bir düşüncen yok?"
"Abi..." diye sızlandım anında. Herkes oraya dönmeme takmıştı kafayı. "İyiyim burada. Alıştım hem okula. Dönem ortasında da nakil filan zor olur. Boş ver ben burada bitiririm liseyi. İyi gidiyor her şey."
"İyi giden okul mu yoksa başka bir şey mi Yazgı? Pek güven vermedin ama unutmadım. Konuşacağız o meseleyi de. Sadece şu olaylar bir durulsun, konuşacağız kızım," deyince boğazıma oturan kayayı yutmaya çalıştım. Ben pek önemsemedi sanıyordum ama...
"Konuşuruz abi, inşallah âmin. Kapatayım mı ben? Kahvaltı yapacağım, ev toplayacağım filan." Bir an, neden bilmiyorum ama, Özgür abim sanki Kubilay'ın bana sarıldığını ya da dün gece beraber on saate yakın uyuduğumuzu anlayacakmış gibi geldi. Utandım yine. Sadece uyumuştuk yani, bir şey değildi ki.
"Telefonunu yanından ayırmıyorsun Yazgı!" diye uyarınca ona da başımı salladım. Bir an önce bu konuşmayı bitirmek istiyordum.
"Tamam, ayırmıyorum. Aradığında bana ulaşacaksın. Valla. Hadi herkese selam söyle. Bye bye!" dedim abartıyla ve telefonu hemen kapattım. Kalbim yarış atlarından hallice atıyordu. Her an patlayacakmış gibi...
Kubilay onca şeyin içinde, "Ben mi güven vermiyorum?" deyip kendini gösterince başımı eğip koluna yasladım. Üzerime eğilmiş gözlerine baktım mahmur mahmur.
"Hiç vermiyorsun hem de. Şu yaptığına bak, çocuk musun sen Kubilay? Bir telefonla konuşturmadın," deyip tekrar doğrulmak istediğimde yine izin vermedi. Sırtımın dayandığı dizini gevşetince iyice yatar pozisyona geçtim. Vücudum fizik kurallarını yarıp geçemiyordu maalesef.
"Dün yanımda on saat uyurken hiç öyle demiyordun İngiliz kraliyet mensubu? Güvenmiyor musun sen bana?" dedi çenesini hafifçe gururu kırılmış gibi kaldırırken. Ağzımı açıp inadına evet diyemediğim için kollarımı birbirine bağladım ve çocuk gibi somurtmayı seçtim. Bir de üstüne arsız gibi omuz silktiğimde Kubilay'ın iç çektiğini duydum. "Peki, madem hiç güven vermiyorsak... Bugün de bizimkilerle takılalım diyordum ama madem güvenmiyoruz, iptal edelim," dedi. Bununla mı kandıracaktı beni? Kandırmıştı bile. Haftalardır normal hiçbir şey yapmıyordum ve o bizimkileri de çok özlemiştim. Hem daha özür dilemem gereken bir kız arkadaşım daha vardı. Ezgi gibi...
Ciddi bir sesle, "Kalkmama izin verir misin?" dedim kollarımı çözerken.
Kubilay neyse ki çok uzatmadı ya da sesimdeki tonu mu ayırt etti bilmem doğrulmama izin verdi. Sırtımdan desteklediğinde saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırıp uyku sersemliğini attım üzerimden. Bakışlarıyla beni takip ediyordu adeta. Başımı sol omzumun üzerinden ona çevirip gözbebeklerine baktım.
Pencereden içeriye sızan güneş ışıltıları güzel gözlerindeki her tonu ayırt etmemi sağlıyordu. Ben ona nasıl güvenmezdim? İlk günden beri kahramanım gibi peşimden geliyordu ördek adımlarıyla. Bir insan böyle bir insana, salak değilse, nasıl güvenmezdi? Uzanıp dağınık saçlarına dokundum hafifçe. Güzel yüzünü seyrettim bıkmadan. Kubilay bundan memnun bir halde gözlerini ağır ağır kapatıp açtı.
"İlk günden beri peşimdeki adam mı diyor bunu?" deyip burnumu sevimli bir hareketle kırıştırdığımda Kubilay'ın gevşediğini hissettim, "Ben sana kendimden çok güveniyorum, adını ne koyarsa koy. Saplantılı bir şekilde güveniyorum hem de. Ne olursa olsun bırakmayacağını da kendin ispatladın zaten. Ama itiraf etmeliyim ki birazcık korkuyorum Kubilay. Kaybetmekten çok korkuyorum. Kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorum çünkü," dedim.
Büyülü bir anı kara bir büyüyle bozar gibi surat astığımda Kubilay alnını alnıma yasladı hafifçe. Yüzünde gezinen elimi omzuna bıraktım. Gözlerim kapandı bu hisle. Büyüyü tekrar hayata geçirdik sanki. Öyle sihirli şeylerle doldu içim.
"En az senin kadar ben de korkuyorum günışığım," diye bir itirafta bulundu. Solukları ağırdı sanki. Ondan kesin sözler alamayacağımı hesap etmeliydim ama ne bileyim, gönül bu... Öyle çocuk çocuk şeyler istiyordum işte. Gönlüm daha büyümemişti çünkü. "Ama seni bırakmaya öyle kolay kolay niyetli değilim. Çok seviyorum çünkü. En az veda ettiğim o sular kadar hem de..." Dudaklarımda devasa büyüklükte bir tebessüm hissettim ama hacmini hesaplayamadım.
Öyle bir iç çektim öyle çok içime çektim ki kokusunu yaptığımız her ne sihirse etkisini artırdı sandım. Kubilay'ın dudakları kıyılarıma vuran serin bir dalga gibi ucundan öptüğünde tam öptüğü yerden ayakuçlarıma kadar titrediğimi hissettim. İlk öptüğü yerden öptü yine. Tereddüdünü sezdim dokunuşunda. Kalbimde arka arkaya hazine sandıkları açıldı. İçinden büyük bir kelebek ordusu çıktı. Biraz da kuş vardı belki de o hazine kutularında. Her bir hissim dört bir yana dağılmaya başladığında çok ama çok az bir mesafede solumda kalan dudaklarına kaydım bir cesaret. Hep cesaret işiydi zaten. Ne hissedeceğimi, ne hissettireceğimi bir an bile düşünmedim. Yem attım ona. Yedi bu kez, aç balık.
Yumuşak dudakları dudaklarıma denk düşmeden hemen önce, "Doğum günün kutlu olsun," diye fısıldadım. Dudaklarında bariz bir tebessüm oluştuğunu görmüştüm, göz kapaklarım kapanmadan önce.
Bu kez aramızda bir örgü atkı yoktu. Sadece kısacık bir süre sanki tereddüt eder gibi dokunmuştu ama bu kalbimde öyle patlamalara sebep olmuştu ki daha şiddetli bir titreme sardı bedenimi. Dünyamın bir kere daha durduğuna şahit oldum. Ama en güzeli de buydu. İlk öpücüğümdü Kubilay'a verdiğim. En güzel hediyemdi belki de kutlayamadığım doğum gününde.
Çarşamba günü yeni bölümde görüşmek dileğiyle, şimdilik hoşçakalın.
TikTok: kahverengiajanda/ readwithme4581
Instagram: kahverengiajanda
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın!!! Sizi çok seviyorummmm🥰🥰
