9. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

7. BÖLÜM

Feride Y. Z.

Zaman her şeyi yerine koymaz. Bazen verdiğimiz kayıpların yeri bir oyuk gibi yüreğimizde kalır ve hiç geçmez. Annemin, ablamın ve babamın yokluğu, kısacası ailemin yokluğu kalbimde derin bir oyuk oluşturmuş ve ne kadar zaman geçerse geçsin kalbimdeki bu cenaze töreni bitmemişti. Babam ihanetiyle terk etmişti beni, annem canından kolayca vazgeçerek, ablam da annemin arkasından öylece… Kendimi çoğu zaman o içimde açılan oyukta gökyüzüne bakarken buluyordum. Görebildiğim kapkaranlık bir geceydi. Yıldızsız bir gece. O karanlık gök kubbe üzerime öyle bir çökmüştü ki gündüze nasıl dönecektim ya da en azından yıldızları görebilecek miydim bilmiyordum. Tek bildiğim o oyuktan ne olursa olsun çıkabilmekti. Nefes alabilmek istiyordum, yaşamak istiyordum bir şekilde.
Bir şarkı keşfetmiştim eskilerden gelen. Kul’du ismi. Ve şarkıda diyordu ki, bitsin, zamanım bitsin. Ben mutlu olayım artık durma, durma önümde. Bu sözlerden sonra bir psikopat düzeyinde şarkıyı tüm hafta sonu boyunca dinlemiş ve ezberlemiştim. Her kelime içime işleniyor ve kalbimdeki oyuğun görünmez diplerinden aşağıya düşüyordu. Ben hayatımı düzeltmek için koca adımlar atarken sanki o oyuğu deşiyordum da haberim yoktu.
Pazar günü hiçbir şey olmamış gibi Ezgi evime gelmişti. Onunla biraz Türkçe çalıştıktan sonra kendisi de bana soru sormadan veda etmiş ve gitmişti. Belki de Kubilay tembihlemişti onu. Beni yalnız bırakmasını istemişti, soru sormamasını rica etmişti zira daha önce kimseye almadığım tavrı Kubilay’a almıştım. Ben de bilmiyordum ki bu çocukla alıp veremediğim neydi ya da Kubilay neden geçmişimi irdeliyordu? Hiçbir fikrim yoktu. Tek endişem yaşadıklarımı öğrendiğinde hakkımda düşünecekleriydi. Tek korkum bir şekilde hayatıma giren bu dört kişinin bir şekilde beni tıpkı ailem gibi yalnız bırakmasıydı. İstemesem de onlara alışmıştım ben, bunu inkâr edecek halde değildim ki. Aslında insanların düşüncelerini çok önemsemezdim ama işte normal şeyler değildi yaşadıklarım. Hayatımdaki o oyuk basit bir mesele üzerine açılmamıştı.
Sabah okula geldiğimde her zamanki yerime oturdum. Kubilay ve diğer iki yandaşı koridorda bir kalorifer kenarında sohbete dalmışlardı ama kulağımda kulaklık olduğundan onları sadece görmüş ve öylece sınıfa girmiştim. Bazı zamanlar neşeyle gelmiştim bu okula ama sanki en başa dönmüş gibi durgundum bugün. Nefret ediyordum içimdeki bu ezik, üstüne basılmış histen.
Ezgi kendi sırasında ders çalışmakla meşguldü sınıfın geri kalanının yaptığı gibi. Ders başlayana kadar kulağımdaki müzikle delicesine şeker patlattıktan sonra hoca gelmişti. Telefonu kapatmıştım, Kubilay gelip yanıma oturmuştu ama aramızda yeni açılan büyük uçurumu sezebiliyordum zira esen sert rüzgâr basit değildi. Tek arzum deşilmemek, olduğum gibi kabul görmekti.
Kendimi tüm ders boyunca bir suçum olmadığına ikna ederken Kubilay teneffüste arkadaşlarıyla kantine gitti. Hiçbir şey demedi, sataşmadı, laf atmadı ama kalbim daha çok oyuldu. Kendime kızdım. Kubilay’ın bana sataşmasına alışmıştım meğerse. Onun yerine Ahmet bana sırnaşıp gelmemi çok istese de kafamı sıraya koyup kapüşonumu kafama geçirdim. Kaplumbağa oldum yeniden. Boğazımdaki manasız ağrıyı yutmaya çalıştım. Hepsi ailem yüzünden. Bu hislerim de onlar yüzündendi.
Teneffüs bitmeden Ezgi’nin gelip, “Pişşt,” diye dürtmesi ile içimi çektim. Kaçışım yoktu anlaşılan. Kapüşonumu kaldırıp sersem bir şekilde Ezgi’ye baktığımda yüzüne gelen saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmıştı. Yine o açık kahve badem gözleri sevimli sevimli yüzümde geziyordu.
“Abimle aranızda bir şey mi oldu? Sormak istemiyorum ama dayanamıyorum. Beni çok geriyorsunuz. Sadece beni de değil. Ahmet ve Eren de durumun farkında,” dedi Ezgi, dudakları keyifsiz bir şekilde bükülmüştü. Çenemi avuçlarıma yaslayıp parmaklarımı yanaklarıma vurmaya başladım sıkıcı bir şekilde. Belli etmemek için sahte bir tebessüme sığındım.
“Bir şey yok,” dedim hiç inandırıcı olmayacak şekilde. Ezgi dalga geçercesine tısladı ve yüzüme alık alık baktı.
“Alınacağım ama…” diye alttan mesajı verince gözlerimi devirdim yalnızca. Başını omzuna yatırmıştı.
“Abin ne dedi?” dedim ve arkama yaslandım. Ezgi, açılacağımı zannederek ayak ayak üstüne attı ve az önce yaptığım gibi dirseklerini masaya dayayıp yüzünü avuçlarına aldı.
“Civcivi rahatsız etme, soru da sorma, dedi. Ben de ne soracağım ne istiyorsun dediğimde o hep takındığı havalı olduğunu düşündüğü bakışı atıp, kızı bunaltma ders çalıştır eve erken gel, dedi,” diye açıklayınca normalde olsa bu taklidine gülerdim ama gülemedim. Hatta bir parça daha pişmanlık gelip beni buldu ama korktum. Babam hakkındaki gerçeği, ablamla annemi nasıl kaybettiğimi öğrenirse bana olan bakışı ve dostluğu bozulur gibi hissettim zira Amerika’daki arkadaşlarımın hepsini kaybetmiştim. Güya arkadaşlarımdı onlar ama değillermiş, onu anladım. Bir anda hayatımdan bir sürü insan gitmiş, bir anda çok fazla yalnızlaşmıştım. Ben de bununla savaşıyordum, affedin işte.
Kafamdaki düşünceleri dağıtmak istercesine buruk bir şekilde tebessüm ettim Ezgi’ye. Hiçbir şey yokmuş gibi davrandım birileri daha gitmesin diye.
“Bir problem yok Ezgi.” Yalandan olsa gerek boğazımda çöreklenen ağrıyla yutkunduğumda Ezgi sözlerime inanmamakta ısrarcı davranıyordu.
“Yemeyin beni ya! Abim cumartesi evden çıktı sana geldi. Çocukları bile ekti, evden çıkarken Yazgı’da bir şeyimi unuttum dedi de gitti. Yalan konusunda abim kadar kötüsü yoktur Yazgı, ben onun yalan söylediğini biliyorum. Cumartesi ne oldu sormaya çekiniyorum sadece.” Son cümlesinde utangaç bir tavırla mırıldanıp muzip bir şekilde gülünce Ezgi’nin bu iki zıt duyguyu nasıl yansıtabildiğine şaşırdım.
Derin bir nefes alıp açıklama yapacakken teneffüs zilinin çalmasıyla Kubilayların sınıfa girmesi bir oldu. Kısa bir an Kubilay ile gözlerimiz kesişince ve o gözlerini benden bir anda çevirince sendeledim sanki. Garip bir hisle gözlerimi kırpıştırıp kötü bir hissin beni sarmasına müsaade ettim. Kalbim tekledi hızla.
“Kalk kız şuradan. Ne yapıyorsun?” dedi Kubilay. Sesindeki asabiyet yüzünden Ezgi bile bozulmuş ve ayağa kalkmıştı. Ahmet ve Eren de onun kalkmasıyla sıraya oturmuşlardı.
“Yazgı’yla konuşuyorum abi, sizin aranızda ne oluyor Allah aşkına? Ne bu haller sinir etmeyin beni!” diye söylenince bakışlarımı başka bir yana çevirip ne yapacağımı düşündüm. Bataklıktaydım sanki. Battıkça batıyordum, çırpınmak bir işe yaramıyordu.
Kubilay o sert sesinden ödün vermeden ayağa kalkınca gölgesi ve varlığı aynı oranda üzerime düştü. “Kızım başlatma şimdi sinirinden! Kalk git sırana, daha fazla soru da sorma! Hadi Ezgi!” diye dişlerinin arasından tıslayınca Eren’in kolu girdi araya. Kavga mı edeceklerdi yoksa başka bir şey mi yapacaklardı o an umursamadan panikle yerimden kalktım ve çantamdaki cüzdanımı aldım yanıma.
Ahmet arkamdan, “Yazgıcan, iyi misin?” diye seslense de onu duymazdan gelip hoca gelmeden bu bunaltıcı tarih dersinden hızla ayrıldım. Varsın yok yazsın, şu anda zerre umurumda değildi yok yazılmak.
Kulaklık kutum ve telefonum cebimdeydi zaten. Çantamı da peşimden sürüklemeye hevesim yoktu. Hemen hemen boşalan ve öğretmenlerin dağıldığı koridorda kendimi kızlar tuvaletine attığımda kalbim deli gibi çarpıyordu. Kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp gözlerimi yumdum sakinleşmek için. Karmakarışık bir hissin pençesindeydim. Uyum sağlamak öyle zordu ki buradan kürekle kazımak istiyordum varlığımı. Yeryüzünden silinmeyi istemek böyle bir şey miydi gerçekten?
“Yapamayacağım…” diye tısladım çaresizce. Yüzüm düştü, ağlayacak gibi oldum ama gözlerimde bir yanma ya da ıslaklık hissetmedim. “Yapamıyorum,” dedim nefes nefese. Yenilgiyi kabul etmiştim sanırım. Yenilmiştim ben kendi savaşımda. Savaş meydanından çıkmış olmak bir yeni savaşa hazır olmak anlamına gelmiyordu belki de.
Gözlerimi açtığımda leş gibi kokan tuvaletle yüzüm daha da buruştu. Onlarla arkadaş olmayı isterdim, normalde olsa eğlenirdim belki de ama içimdeki bu yas bitmiyordu. İçimdeki bu utanç bitmediği gibi babamın vatan haini oluşu unutulmuyordu. Hiçbir hissim bitmek bir yana gani gani artıyordu. Panikliyordum. Öğrenirlerse bana olan bakışları rüyalarıma kadar girmişti ve ben en büyük paniği yaşıyordum. Ya Ankara’da da hayata tutunamazsam o zaman ne olacaktı? Hiçbir yere ait olamazdım.
Tuvalette geçen zamanda hocaların derse girmiş olacağını düşünerek usulca kapıyı araladım. Koridorda kimseyi göremeyince duvar dibinden sıyrılarak okul bahçesine çıktım. Beden dersi olan olmadığı için bahçe bomboştu. Kabak gibi ortada görünmemek için yine kenardan kenardan ilerlediğimde okul zili çaldı. Öğle arasını duyuran o zil sesini duyunca okulun demir parmaklıklarına yöneldim. Güvenliğe sormadan kapıdan çıktığımda okul hızla dört bir yana dağılmıştı. Cebimden kulaklığımı çıkarıp tekini kulağıma takacağım esnada birinin kolunu omzuma atmasıyla irkildim. Arkama döndüğümde Atınç ve Miran iki yanımı kaplamışlardı. Onların kolunun altından çıkacakken Savaş’ın karşıma geçmesiyle duraksadım. Miran ve Atınç beni kıskaçları arasına almış gibilerdi zaten. Elimi kolumu pek hareket ettirebildiğim bir konumda değildim. Gücüm de yoktu zaten, iğrenç bir anda yakalanmıştım.
Savaş tiksineceğim bir gülüşle yüzümü irdeledi. “Naber sarı civciv?” dedi ağzını yaya yaya ve şakağını kaşıdı. “Bu öğle arasını bize ayırman gerek. Gel bizimle,” dedi ve arkasına dönüp elini salladı.
“Nereye gidiyoruz? Hey?”
Dirseğimi karınlarına geçirmek istesem de Atınç da Miran da bu kez idmanlı gibilerdi. Birisi bir koluma ötekisi öteki koluma girip sımsıkı beni zapt ettiklerinde kımıldamak güçtü.
“Kısa sürecek, korkma!” dedi Savaş keyifle.
O anda hissettiğim endişenin boyutu katlanarak artmıştı. Sağıma soluma bakarken öğrenciler beni görse de umursamıyordu. Zaten ne yazık ki öğrencilerin olduğu yoldan da sapmıştık. Okulun arkasına gidiyorduk seri adımlarla. Onların adımlarına yetişmek de zordu. Ne kadar sorsam da söylemediler nereye gittiğimizi. Uzun bir süre yürüdükten sonra izbe bir sokağa dalmıştık ve sokak her haliyle tehlikeliyim diye bağırıyordu. Yerler sabah yağan yağmurdan ıslaktı ve lağım kokusu yükseliyordu. Sağda solda yağmurdan korunmaya çalışan ıslak kediler cirit atıyor ve bizi gördükçe deli gibi miyavlıyorlardı.
Yosun tutmuş, karanlığa hapsolmuş bir caddeden içeriye geçtiğimizde korkum bir kat daha arttı. Miran ve Atınç beni sürüklercesine götürürken kapıda iki tane deri ceketli kel adamın beklediği demirden bozma bir kapıdan içeriye girdik. Son anda kirli bir tabelayı okudum. Gama Dövüş Salonu yazıyordu girişte. Dövüş salonu mu? Burada ne işim vardı benim? Nereye gelmiştim ben Allah aşkına? İçeriye tamamen girdiğimizde kapkaranlık olan yerde tavanda beyaz florasanlar yetersiz bir aydınlatma sağlıyordu. Bu sefer burnumu sızlatan nem ve küf kokusu artmıştı. Bunun yanına ter kokusu da eklenmişti ki neredeyse kusacaktım.
“Beni nereye getirdiniz?” dedim artık bıkmış bir halde.
Savaş iplerle bir barikat örülmüş, balkon gibi bir yerde durdu. Burası birinci kat gibiydi. Bulunduğumuz yerin altından gelen bağırtılar, kargaşa sesleri biz yaklaştıkça artıyordu. Üstelik bulunduğumuz izbe yerin tepesi kirli mi kirli camlardan sızan boğuk ışıkla aydınlanıyordu. Çevrede hiç ışık kaynağı yoktu.
“Volkan’la tanışacaksın,” dedi Savaş, düz bir sesle. Karşımda liseli bir genç değil de bir adam vardı sanki. Kalp atışlarım bu bilinmezliğin içinde delicesine çırpınırken çevremdeki insanların bakışları eşliğinde Atınç ve Miran tüm çırpınışlarıma rağmen beni karanlık bir koridora sürükledi. On adımda bir yer altlarında olan o gazlı lambalardan vardı sanki. İlerledikçe hava soğuyor, duvarlardan tenime bir soğukluk esiyordu.
“Savaş sen nesin?” dedim kuşkuyla. Savaş’tan bir kahkaha sesi yükselirken Atınç beni sert biçimde sarstı.
“Korkma güzellik, öğrenirsin az sonra. Volkan’nın dikkatini çektin ve seninle tanışmak istedi,” dedi ve beni bir odadan içeriye attılar. O anın şiddetiyle dizlerimin üstüne kapaklandığımda görüş açımda yalnızca soğuktan kireç kesilen parmaklarım vardı. Tırnağımın birisi kırılmıştı ve dizlerim kopmuş gibi acıyordu.
Çok geçmeden arkamdaki kapı kapanmış ve görüş açıma bu kez şık mı şık spor ayakkabılar girmişti. Kinetix miydi bu marka? Yoksa Adidas mı? Bembeyaz olan spor ayakkabıların üzerinde bir damla dahi leke yoktu, ilginç. Kafamı kaldırdığımda arkadan yansıyan güçlü ışık yüzünden göremediğim yüz, yere çömeldi ve çenemi kaldırdı. Dokunuşları sert ve tehditkârdı. Fazlasıyla da iğrençti. Tıpkı… Tıpkı babam gibiydi.
Esrarengiz bir sesle, “Yazgı Bloom Allison…” diye mırıldandığında gözlerim onu görebilmek için kısıldı.
“Sen kimsin?” dedim doğrularak. Kendimi hızlıca geri çektiğimde karşımdaki bedenin yüzünü hala kestiremiyordum ama üzerime doğru gelmeye devam ettiği açıktı. Onun her adımında ben iki adım geriye gidiyordum.
“Volkan ben, Volkan Yelboğa,” dedi sanki çok önemli bir isimmiş gibi.
Gardımı zerre indirmeyerek, “Eee? Bana ne?” dediğimde sırtım duvarla buluşmuştu. Yerimde kim olsa korkudan belki ağlaması, kaçma girişimlerinde bulunması gerekirdi ama ben tüm bunları hissetmeme rağmen kuyruğu dik tutanlardım. Zira ben bir savaştan yeni çıkmıştım.
Gözlerimi kısa bir süreliğine yumduğumda Volkan denen adam tam dibimde durup elini enseme götürdü ama bana dokunmadan bir tuşa bastı ve tepemizdeki lamba cızırdayarak yandı. Kafamı aydınlığa kaldırdığımda uzun mu uzun bir florasan lamba bütün karanlığı yutmuştu. Bakışlarımı hemen Volkan’a çevirdim. Halimden muntazam bir keyif aldığı belli olurcasına sırıtıyordu. İri gözleri tıpkı itici bir maviliğe sahipti ama sarışın değildi. Esmer bir maviydi. Zıt renklere karışmıştı.
“Kubilay bizim işe yaramazları döverken şahit olmuşsun,” diyerek masanın başına geçtiğinde alayla yüzüne baktım. Adam değildi, tıpkı Kubilay gibi iri yapılı ama bizim yaşlarımızda olduğunu belgeleyen yüzündeki çocuksu ifadeyle gençti.
“Sen ne ayaksın be?” dedim kafamı iki yana sallayarak. Volkan tavrıma daha çok güldü ve sandalyeye iyice yayıldı. Duvardan ayrılıp masanın başına geçtim. “Nesiniz siz? Çete misiniz? Ne istiyorsunuz benden? Şahitsem şahidim! Umurumda değilsiniz be siz!”
Son sözümü haykırarak üzerinde kocaman, tuhaf bir sembol olan kapıya gittiğimde karşılaştığım kilitle omuzlarımı düşürdüm. Arkamda kalan Volkan keyifle gülüyordu halime. Yüzümü ona döndüm ve kapıyı işaret ettim.
“Aç şu kapıyı, okula gideceğim,” dedim. Sesim bu kez bir hayli sakindi. Volkan iğrenç gülüşüne bir son verdikten sonra ayağa kalktı ve yanıma gelip elleri ceplerinde üstten üstten bakmaya başladı.
“Merak etme sana bir zarar vermeyeceğim. Sadece bir mesajım var. O da burada,” diyerek cebinden bir zarf çıkardı ve bana verdi. Zarfa öylece bakıp tekrar onun yüzüne döndüm.
“Mal mısın ya sen?” dedim zira asabım o kadar bozulmuştu ki artık ne dediğimin farkında değildim. Volkan sözlerimi umursamadan elimi tuttu ve ufak zarfı avucuma sertçe bırakıp parmaklarımı sıktı. Yüzüm acıdan kasılırken parmaklarımı içe katlayıp elimi bıraktı. Yüzü tüm bunları yaparken korkunç bir şekilde ifadesizdi.
“Bu mektubumu Kubilay Devrim’e ulaştır. Yalnız…” dedi ağır ağır. Çenesi kalktı narsist bir bakışla. Beni süzdü bir müddet, bense onu anlamaya çalıştım. “Gözüm üstünde. Ailenin nasıl dağıldığı kimin nerede olduğunu duyurmak istemezsin sanırım. Baban, annen, ablan…” dedi iki parmağıyla gözlerimi işaret ederek.
Kapıya iki kere tıkladıktan sonra bana elini salladı git dercesine. Bütün vücudum aynı anda buz kesti sanki. Üzerime karlar yağmaya başladı ve sonsuz kışa hapsoldu yüreğim. Gardım indi, kalbim korkudan çıldırdı, düşüncelerim savruklaştı. Bir tek Volkan’ın sözleri mıhlandı kaldı zihnime. Baban, annen, ablan…
Kapı açıldı ve içeriye Savaş ve diğerleri girdi. Ben şok olmuş bir şekilde geriye adımlarken ne Savaş ne de diğerleri bana doğru bir hamlede bulundu. Sanırım okula dönmesi gereken sadece bendim. Sonra hiç durmadım ve arkama bakmadan koşmaya başladım, gerçekliğimden kaçabilecekmiş gibi. Daracık koridorda önümü göremediğimden birilerine çarpıp özür dilemeden ilerliyordum. Düşe kalka ana kapıya geldiğimde aşağıdan gelen gürültülü kavga seslerine aldırmadan iki iri adamın tuttuğu kapıya gittim ama daha ben kapıya meyletmeden onlar kapıları benim için açtılar. Ciğerlerime tıkanan nefesim yüzünden dışarı çıkar çıkmaz ıslak duvarlara tutundum. Elim avucum çamur oldu, zarfa bulaştı. Kafamı kaldırıp gri gökyüzüne baktığımda gökyüzünün sancıları doldurdu kulağımı. Yağmur kokusu burnuma dolarken ilerlemeye başladım. Okula yakın bir yerde olduğumuzu biliyordum. Volkan’ın son cümlesi zihnimi kemirirken adımlarımı daha da hızlandırdım.
Ellerim Ankara ayazını yediğinden kıpkırmızı kesilmişti. Montum olmadığı için ciğerlerime dolan soğuk hava beni titretiyordu ve Volkan’ın tek bir kelimesi dahi zihnimi terk etmiyordu. Yanaklarımın acıdığını hissediyordum ama yaşadığım korku cebimde varlığını hissettiğim kalın zarftandı. Dudaklarımı kemire kemire okula geldiğimde öğle arasının bittiğini gösteren zil sesini işittim. Güvenli alanımdaydım belki ama öğle arasında yaşadığım o şey… Cebimdeki zarf ve hayatımda görmediğim bir çocuğun ailem hakkında bildiğini iddia ettiği o korkunç gerçek… Aklım durmuştu. Hayatımdaki felaketler silsilesi ben Payam’a geldiğimde başlamıştı. Şimdi de Ankara’ya geldiğimde başlamıştı.
Tek arzum basit bir hayat sürmekti. Annemle ablamın yapamadığını yapmak istiyordum. Nefes almak istiyordum. Onların beni terk edişlerinin intikamını doyasıya yaşayarak almak istiyordum. Buhranlı hallerimden kurtulmak, kendime gülümseyebildiğim bir hayat sunmak istiyordum. Babamın hayatıma sürdüğü o geçmez lekeden bir ümit kurtulmayı umuyordum ama tüm bunlar bir hayalden ibaretti sanki. Payam’da peşimi bırakmayan o uğursuzluk beni bu topraklarda da bulmuştu.
Kulaklarımda uğuldayan seslerle okul binasından içeriye girdim. Ciğerlerim yangın yeri gibi yansa da sınıfa girdiğimde gözlerim direkt Kubilay’ı aradı ama bulamadım. Sonra sınıftan çıkıp koridorun sonuna baktım. Devasa pencerenin önünde Erenlerle bilek güreşi yaptığını gördüğümde bir an bile düşünmeden yanına gittim. Benim geldiğimi gören Eren, bilek güreşini kesince Kubilay da benden yana döndü. Yüzümü gördüğünde yüzü saniyeler içinde asıldı.
“Civciv…” diye mırıldandı merakla. Yutkunarak bileğinden yakaladım ve hiçbir şey demeden onu sürüklemeye başladım. Volkan yalnız ver demişti. Hata yapmaya lüksüm yoktu.
“Civciv yavrusu ne oldu?” diye sordu Kubilay ama onu sürüklemeye devam ettim. Gözlerim hırsla doldu ama ağlamadım. Korkumdan ağlayamadım da. Kubilay’ı mahzene giden o merdiven boşluğuna getirdiğimde sonunda tahammül edemeyip kolumdan çekti. Bu kez onu tutan ben değil beni tutan oydu.
“Yazgı!” dedi uyarı dolu bir nidayla. Çatık kaşlarının altından koyu kahve gözlerini benim balköpüğü rengindeki gözlerime sabitledi. Sorgular bir ifadeyle bakarken cebimde kendini unutturmayan zarfı çıkardım ve Kubilay’ın göğsüne çarptım.
“Sana geldi,” dedim zar zor. Dikkati benden tamamen dağılmıştı. Elimi çektiğimde yere düşen zarfı aldı ve arkasını çevirdi. V harfini görünce kimden geldiğini anlamıştı bile. Gülmeyle ağlamak arasında baktım ona. Biliyordu bu zarfı.
“Ne oluyor?” diye sordum. Hırsla nefes alıp bağırmadan konuştum. “Be-ben sadece… Sadece yaşamak istedim Kubilay.” Zorla yutkunup gözlerimi sımsıkı yumdum ama ağlamadım. “Neden bu kadar zor söylesene? Yaşamak neden bu kadar zor? Sen kimsin Kubilay?”
Son söylediğim cümle karşısında bir darbe yemiş kadar suskunlaştı Kubilay. Cevap vermedi bana. Zarfı da açmadı. Gülmedi de zaten. Şakalaşmadı bile benimle. Kafasını ağır ağır kaldırıp gözlerimin içine tanımlayamadığım bir yoğunlukla baktı. Korkusuzca yüzüne baktım ve bir cevap aradım. Kimdi bu karşımdaki genç adam? Bilmiyordum…
“Ben…” dese de devamı gelmedi. Gözlerini kapatıp hızla açtığında bir eli omzumu tuttu. “Civciv ben-“
O an hiç yapmayacağım bir şey yaptım, bir parçacık açtım içimi. “Kubilay, benim hayatım çok zor. Hayatımı daha da zorlaştırma. Ha-hayatım çok zor, annem yok. Hayatım zor. Dayanamazsın sen benim hayatıma da yaşantıma da. Lütfen. Eğer düşündüğüm gibi birisi değilsen…” İçim bunalmış bir halde gözlerimi kaçırdım ondan ve nefeslenip konuşmaya devam ettim. Titreyen elimi kaldırdım anlaması için. “Bugün gördüğüm yer bana fazlasıyla yetti. Düşündüğüm gibi birisi değilsen lütfen uzak dur benden. Ben… Zor bir yerden geldim. Pamuk prenses değilim ben.”
Kubilay’ın bir daha yüzüne bakmadan sınıfa çıktığımda kalbim hala deli gibi çarpıyordu. Zihnimde bir sis bombası vardı sanki. Kalbimdeyse bitmek bilmeyen bir hüzün.