31. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

29. BÖLÜM

Feride Y. Z.

Bir ufak duyurum var okursanız sevinirim. :))

Ben Wattpad'de, TikTok'ta, Instagram'da ve Wp kanalımızda daha aktif bir yazarım. (Hesaplarım: kahverengiajanda) Bana oralardan ulaşmanız daha kolay, pek tabii buradan da ulaşabilirsiniz. ^_^
Fakat itiraf etmeliyim ki her iki uygulamada da yazmak, bölümleri düzenlemek zor. İşim ve okul yoğun geçiyor. Ve hani takdir edersiniz ki okunmayan bir şey için her iki uygulamada da çabalamak beni yorar o sebeple düzenli olarak Wattpad'de bölüm yayınlıyorum. Planlama yapıyorum daha doğrusu. Zaten bilenleriniz vardır belki. Wattpad Türkiye Büyükelçisi'yim ben, istemesem de Wattpad'de daha aktifim.
Kitaplarımın buradan okunduğunu da bilirsem, yorumlarda veya DM'lerden bana bildirirseniz oy vererek destek olursanız inanın motive olur ve severek zaman ayırırım ama (maddiyat anlamında asla değil) manevi anlamda bir karşılık alamazsak hemen hemen tüm yazarlar için geçerlidir bu insan ister istemez arka plana atıyor.
Şimdi sizleri yeni bölümlerle baş başa bırakıyorum. Wattpad'de 34. bölümdeyiz ama sizlere önden birkaç bölüm daha atacağım. ^_^

29. BÖLÜM

Hayatımda geçirdiğim en ama en güzel gündü sanırım. Buz pateninden çıkıp 7. Cadde dedikleri yere gitmiştik hep birlikte. Erkekleri bir ara arkamızda bıraktığımız için homurdansalar da çok uzatmamışlardı. Halamsa erkeklerin onu beceriksizlikleriyle yormasından sonra otele dinlenmek için gitmiş ama gitmeden elime limitsiz bir kart tutuşturmuştu. Hepimiz reddetsek de beni görüntüleri vermemekle tehdit edince çıtımı çıkarmadan kartını kabul ettim. O görüntüler önemliydi.

Ezgi'nin önerdiği bir yerde Aspava dediği dönerden yedikten sonra hep birlikte benim evime doğru gidiyorduk. Kubilay dün eve gitmediğinden bu akşam bende toplanıp film izleme planlarımız Halit amca sağ olsun bir süreliğine askıya alınmıştı. Ezgi dün gece evde kopan ufak çaplı kıyametten dilini ısıra ısıra bahsetmişti yemekte. Kubilay eve gelmediği için Ezgi annesi gile Ahmet'te kaldığı yalanını uydurmuştu. Ahmet de sağ olsun çaktırmamıştı ve ben dün gece birlikte kaldığımız için yol boyu kırmızı bir suratla önden ilerlemiştim. Kubilay'a yine içimde patlak veren duygular yüzünden en uzak noktada yürümüştüm ve kapüşonumu kafama örtmüştüm. Ah bir de sabah vardı! Sanki Ezgi ve diğerleri öpüştüğümüzü görmüş, tahmin etmişler gibi utancım artmıştı.

Benim evimin olduğu durakta otobüsten indiğimizde on dakikalık bir yürüyüş bekliyordu bizi. Yine önden depar atarak ilerliyordum. Ahmet gülerek, "Kanka unuttuk unuttuk!" diye arkamdan bağırsa da dönmedim. Neyi unutacaklardı? Tahmin ettikleri şey doğruydu. Kaç saat olduğunu bilmesem de Kubilay'la sarmaş dolaş uyumuştuk. Tahmin ettikleri şey kesinlikle doğruydu ve sanki onlar tarafından sabah da dün gece de basılmış gibiydim.

Sevgililik işleri çok zordu. Hem utanıyor hem utanmıyordum. Of! Of!

Arkamdan söylenmelerine aldırmadan adımlarımı hızlandırırken aramızdaki mesafeyi iyice açtım. Sesleri boğuk bir şekilde doluyordu kulaklarıma ama onlardan başka sesler de işitiyordum. Kafamı yerden kaldırıp adımlarımı durdurdum. Ellerimi ceplerimden çıkarıp sağımda kalan parka baktım. Bankta oturan gençler kalkıyordu tek tek. Hepsi de çevremizi sarıyordu. Adımlarım biraz daha geriye gitti. Karşımda beliren üç kişiyle nefesim daraldı. Ellerinde sopa vardı. Kimdi bunlar? Soluma döndüğümde oradan da dört tane gencin bize doğru geldiğini gördüm. Üstümüze üstümüze geliyorlardı kesinlikle, ellerinde sopalarla.

"Bi-bir şey oluyor..." Kekeleyerek arkama döndüğümde Kubilay seri adımlarla yanıma gelmiş, beni kolumdan tuttuğu gibi kendine çekmişti. Ezgi de hemen yanımdaydı ve Eren'le Ahmet'in gölgesi üzerindeydi. Ufak bir üçgenin içine sıkışmış gibiydik.

"Bunlar kim?" diye fısıldadı Ezgi. Beni takip edenler miydi? Kimlerdi çözemiyordum.

"Volkanınkiler," dedi Eren küfreder gibi. Sonra Savaş'ın tanıdık sesi doldurdu kulağımızı.

"Ağaç olduk be burada!" diyordu keyifli, gıcık bir sesle. Ahmet'in omuzunda yükselip baktığımda Savaş, Atınç ve Miran ellerinde kalın sopalarla arkamızdan geliyorlardı. Şaka mıydı bu? Dövecekler miydi şimdi bir de?

"Yazgı, Ezgi'yi de al eve çıkın," dedi Kubilay, tavizsiz bir sesle. Eli bileğimi sıkı sıkı kavramıştı ama bu dediğini hayatta yapmazdım. O görmese de başımı iki yana salladım.

"Ha-halamı arayacağım. Çıkmam eve. Hem ben de kendimi savunabilirim, olmaz!" deyip telefonuma yönelmiştim ki Kubilay öfkeyle bileğimden tutup bana döndü. Gölgesi üzerime çığ gibi düştü.

Dişlerinin arasından tıslarcasına, "Ezgi'yi al ve git. Biz hallederiz bunları," dedi. Gerginlikten aldığım kesik nefesleri verirken kafamı iki yana salladım. Bırakmazdım onu burada. Çok kalabalıklardı. Baş edemezlerdi.

"Sa-saçmalama. Hayatta olmaz. Gitmem. Hepimiz gideriz o zaman. Bırak da halamı arayayım hem," deyip bileğimi çekiştirirken diğerlerinin bizi iyice kapana kıstırdığını hissediyordum. Alan daralıyordu. Ben baş edebileceğimden şüpheliydim aslında ama yine de onları tek bırakmak akıl karı değildi.

Kubilay sabır dilenircesine gözlerini kapatıp açtı ve yüzümü elleri arasına alıp eğildi. "Ezgi korkuyor. Ezgi'yi de al git. Geleceğiz biz," dedi tekrar tekrar.

"Ezgi'yi eve bırakıp ge-geri inerim," dedim hiç düşünmeden. Özgür abimle Çağatay abinin öğrettiği şeyler boşuna değildi. Dilerdim ki hiç kendimi savunmak zorunda kalmayayım ama mecburdum işte.

Kubilay bana laf anlatmak yerine Ezgi'yle ellerimizi birbirine kenetledi ve Ezgi'ye kaldırdı işaretparmağını. "Sakın çıkmasına izin verme. Eve gidin," dediğinde Ezgi de en az benim kadar gönülsüzdü.

"Abi..." diye sızlansa da Kubilay bu kez cevap vermek yerine bizi sırtımızdan ittirdi. Biz o dünyanın en güvenilir alanı gibi duran yerden çıktığımızda apartmana doğru ilerleyeceğimiz yol da kapalıydı.

Eren'in bizim önümüze geçenlere karşı, "Bırakın lan kızları şerefsizler!" dediğini işittim.

Ezgi'nin elini sıkı sıkı kavrarken üç tane simsiyah giyinmiş olan adamlar büst gibi durmuşlardı. İkindin vaktindeydik, güneş batmak üzereydi ama ben karşımdaki adamların gözlerini pek göremiyordum. Ezgi'yi koruma refleksiyle hafifçe geriye çekerken Eren bir kere daha bağırdı.

"Lan!" dedi üstüne basa basa, "Derdiniz bizimle! Çıkın şimdi kızlar eve gidecek," diye öne atıldığında yüzlerine odaklandığım, diğerlerine göre daha iri yapılı duran adamlar neredeyse tanıdık geldi. Bir adım daha geriye giderken Eren saldıracak gibi oldu ama onun da kolundan tuttum.

"Bunlar," dedim karşımdaki adamlara odaklanmış halde, "Beni takip edenlerden. Bunlar takip edenlerden birisi. Bunlar..."

Korku ve panik artık bedenime kök salmış, yıllanmış bir çınar ağacı gibiydi. Kalbim buz kesmişti. Ne yapacağıma dair bir fikrim yoktu. Buradan yara almadan nasıl çıkacaktık bilmiyordum. Tek çare halamı aramakken adamlardan birisi dik dik bana bakmayı kesip omuzlarını dikleştirdi. Heybetini fark ettim. Bunlar ellerinde sopa olan gençler gibi değillerdi ki. Bunlar epey kaslı duruyordu.

Adam başıyla işaret verdi ve elini kaldırdı. Bileğini çevirdi, iki parmağı ile bizi işaret ettiğinde etrafımız daha çok kalabalıklaştı ve ellerinde sopa olan gençlerin arasından nereden çıktığını kestiremediğim bir sürü siyah giyimli adam bizim çevremizi sardı. Adeta etten bir duvar örüldü çevremizde. Sayamıyordum. O kadar fazlalardı ki sayamıyordum. Bir tek Eren, Ezgi ve benim karşım açıktı. Oradan da o siyahlı adam bakıyordu bize.

"Dağılın yoksa hiç iyi şeyler olmayacak!" diye bağırdı karşımdaki adam. Sesi öyle gürdü ki ve bir yerden tanıdık... Çıkaramadım ama. Bana birilerini anımsattı ama zihnimde hiçbir isim canlanmadı. Gözlerim kısıldı iyice. Tanıyacaktım ama bir şeyler zihnime engel oluyordu sanki.

"Hadi lan oradan... Siz de kimsiniz?" dediğini duydum Atınç'ın. Alay ediyordu alenen. Dönüp de bakmadım onlara ama yanıma gelen Kubilay'ı hissettim. Ezgi'yi de beni de geriye çekerken adam yüzündeki maskeyi çıkardı. Yanındaki adam da çıkardı maskeyi. İkisini de saniyeler içinde tanıdım. Üzerimden serin bir deniz dalgası yüzümü de yalayıp geçti sanki. Ayıldım o an, aydınlandım. Çevremizi saran bu insanlar askerdi. Buradaki herkes Lotus Birlikleri'ndendi. Ama neden?

"Bitirin lan şunların işini!" diye bağırdığını duyduk Savaş'ın. Geri zekâlı mıydı? Buradaki herkes eğitimli birer askerdi. Bitirin işini demekle işleri bitmezdi.

Volkan'ın adamları olduğu belli olan eli sopa tutan tıfıl gençler bir anda askerlere saldırmaya kalkınca herkes aynı anda silah çekti. Gözlerimi gergince kapatıp açtım. Güvendeydik. Mucizevi şekilde güvendeydik. Elimi tutan Kubilay'ın dahi gerildiğini hissettiğimde gözlerim açıldı.

Miran'ın, "Hassiktir lan! Bunlar kim?" dediğini sonrasındaysa kaçmaya kalktığını gördüm o kalabalıkta.

"Yakalayın hepsini!" diye bağırdı Utku abi. Sonrası ufak bir arbedeydi. Askerler kıskıvrak yakalamıştı herkesi. Ellerindeki sopalarsa yeri boylamıştı. Bizse put gibi dikiliyorduk hala. Herkes kadar ben de şaşkındım.

Yahya ve Utku... Zühre ablanın o savaş meydanında yakın koruması olan iki kişiydi. Birkaç defa görmek nasip olmuştu, ismen tanışmıştım ama burada ne işleri olduğunu bilmiyordum. Özgür abim mi göndermişti yoksa? Ama buraya gelebilirler miydi? Burası Türkiye'ydi. Payam değildi ki.

"Yazgı tanıyor musun?" diye sordu Ezgi gerginlik içinde. Ağır bir şeyler yuttum. Rahatlamak veya rahatlamamak arasında gidip geliyordu ruh halim. Kafam karman çorman olmuştu.

"Götürün şunları, dertlerini öğrenin," dedi Yahya abi. Savaş ve yancıları bir anda yakalanıp nereye olduğunu bilmesem de yaka paça götürülürken çevremizdeki kalabalık biraz azalmıştı. Yahya abi bana bir adım attığında Kubilay önüme geçmişti ama buna gerek yoktu.

"Asker onlar," dedim sızıntı gibi çıkan bir sesle. Kubilay şaşırdı, bakışları beni buldu. Ahmet'se, "Asker mi?" dedi kal gelmiş halde.

"Askerler evet," diye onayladım, "Özgür abim mi gönderdi sizi? Beni takip eden siz miydiniz?" dediğimde Yahya abi Utku abiye döndü.

"Çevrenin güvenliğinden emin olup merkeze rapor geç. Ben de Yazgı Hanım'ı teslim alayım," dediğinde Utku abi başıyla onayladı ama ben son kelimeyi anlamadım. Teslim almak da ne demekti?

"Yahya abi ne oluyor?" dedim. Ha ağladım ha ağlayacakken Yahya abi elini bana uzattı ama Kubilay aramızda set ördü. Yahya abinin beni kendine çekmesine izin vermedi.

"Ne oluyor kardeşim? Önce bir açıkla. Askersin madem, ne işin var bu kızla?" dedi aksi aksi. Onun kolunu tutup kenara çektim ama çok da gönüllü olmadı buna. Neredeyse bedenimin yarısını saklıyordu.

"Yazgı Hanım'ı Mirtuna'ya götürmem emredildi genç adam. Zorluk çıkarma. İki saat içinde Mirtuna'da olmamız gerek. Helikopter bekliyor," dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. Yahya abinin sözlerinden zerre kadar bir şey anlamadım.

"Ne helikopteri? Ne Mirtuna'sı ya? Bana da açıklar mısınız? Özgür abim mi istedi bunu? Bana haber verirdi ama," dedim artık ben de sesimi yükselterek. Sinirlerim allak bullak olmuştu. Hiçbir şey anlamıyordum. Şimdi birdenbire nereden çıkmıştı bu Mirtuna?

Yahya abi sabırla soluklandı ve kafasını iki yana salladı. "Bu Özgür Komutanımızın emri değil, bu özel bir emirdir Yazgı Hanım. Sizi acilen teslim almamız emredildi. Lütfen zorluk çıkarmayın," dedi rica dolu bir sesle ama bana tam bir açıklama vermiyorlardı. Mesele güven değildi, onların Zühre ablayı nasıl koruduklarını biliyordum ama işte... Bir bilinmeze de gidemezdim. Bir şeyler döndüğü kesindi çünkü. Emri veren Özgür abim bile değildi. Ayrıca kim neden benim için özel bir emir verecekti ki?

"Nedenini söyleyin o zaman? Böyle paldır küldür gidemem, yarın okulum var. Neden gidiyorum, neden beni takip ettiniz onca zaman? Ne oluyor hiçbir şey anlatmadan gelmem!" dedim üstüne basa basa.

Yahya abi alnını sıvazladı ve elini kulağına götürüp muhtemelen telsizi kapattı. Çevremizde neredeyse asker kalmamıştı bile. Hepsi dört bir yana dağılmış çevreyi arıyorlardı.

"Sorduğunuz soruların cevabı bende değil Yazgı Hanım. Bize verilen görev sizi izlemekti. İzledik. Okul işinizi biz ayarladık ayrıca. Ne kadar süreyle gideceğinizi ise ben bilmiyorum. Dediğim gibi bu özel bir emirdir. Lütfen zorluk çıkarmayın bize."

"Levent'le mi ilgili?" diye sordum kısık bir sesle.

Yahya abi başını iki yana salladı. "Bir bilgim yok," dedi yine. Sabırla başımı göğe kaldırıp pürüzsüz maviliğe baktım. İçim daraldı gökyüzüne baksam da. Canıma bir şeyler battı. Sonra aklıma gelen ihtimalle sarsıldım. Dejavu gibi bir şey yaşadım.

"Birine bir şey mi oldu? Zü-Zühre ablaya mı? Ya da Yavuz amca..."

"Kimseye bir şey olmadı," diyordu artık Yahya abi bıkkınlıkla. Telefonunu çıkardı. Sanırım daha fazla bana laf anlatamayacaktı. O birilerine ulaşırken Kubilay bana döndü hemen. Yanımda Ezgi, öteki yanımda Ahmet vardı. Eren ise destek olurcasına Kubilay'ın omzunu tutuyordu.

"Tanıyor musun gerçekten Yazgı? Askerler mi? Askerlerse bile öylece gitmen sorun olmaz mı? Helikopterle almaları normal mi? Acilse hem söylemez miydi Özgü-"

"Kubilay," dedim soluğum tükenmiş bir halde. Yanaklarımı saran ellerini bileklerinden tutup indirdim. "Ne olduğunu ben de bilmiyorum ama onlarla daha önceden tanıştım. Onlar asker ve normal. Aslında böyle apar topar almaları normal ama bilmiyorum. O da bilmiyor belli ki. Gitmek zorundaysam gitmekten başka çarem yok. Helikopterle beni buradan alacak kadarsa... Gitmem gerekir."

"Ne demek gitmem gerekir ya?" dedi Kubilay tiksinir gibi, "Okul var," derken okul kimsenin umurunda değildi. Okul Kubilay'ın da pek umurunda değildi. Ona dönüşüm için kesin süre vermem imkânsızdı.

"Bilmiyorum..." dedim başımı durmadan iki yana sallayarak, "Süreyi bilmiyorum." Kubilay bana böyle bakarken sanki gidip de dönmeyecekmişim gibi kalbime öyle kötü hisler yayıldı ki kendimi ne kadar tutmak istesem de gözyaşlarım sicim gibi yanaklarımdan akmaya başladı. Gözlerimi kapattığımda başımı göğsüne yaslayıp bana sıkı sıkı sarıldı.

"Ağlama," dedi sadece. Bu kadardı söyleyecekleri. Ağlama diyordu ama korkma diyemiyordu. Bense korkudan ağlıyordum. Oraya gidince beni yine ne bekleyecek onun korkusuyla ağlıyordum. Daha kötüsünü yaşamaktan korkuyordum.

Kendimi bir anda annemin ölüm haberini aldığım günde gibi hissettim. Sonra aynı his beni Kanada'da yakaladı. Dayımın bana ablamın ölümünü haber verdiği ve apar topar uçağa binişimiz geldi aklıma. Kalbim sancılara boğuldu. Birini daha kaybetmiş ya da Kubilay'ı kaybedecekmiş gibi peş peşe geldi hıçkırıklarım.

"Yazgı Hanım," diye seslendi Yahya abinin sinir bozucu sesi. Kesik kesik soluklanarak Kubilay'dan ayrıldığımda Utku abi de yanındaydı bu kez. Bana doğru geliyorlardı. Öyle korkunçtu ki bu an kalbim tekliyordu. "Gitmemiz lazım artık. Kesin emir var."

Ellerimi yüzüme götürüp gözyaşlarımı sildim fakat yenileri akmaya devam etti. Tüm vücudumu amansız bir titreme sardı. Birkaç adım attım ama o kadar gitmek istemiyordum ki içimde bir yer harap oluyordu. Depremler peş peşe geliyordu.

"Yahya abi o yakaladıklarınız ne olacak?" dedim yüzüne bakıp.

"Onları emniyete sevk ettik. Çocuk şube ilgilenecektir."

Başımı salladım yeni yaşlarım yanaklarımı süslerken. "Salınmazlar değil mi?" Elimle arkadaşlarımı gösterdim. "Onlar da güvende olurlar değil mi?" diye arka arkaya sorunca Yahya abi kafasını kaldırıp arkamdakilere baktı.

"Merak etmeyin," dedi tekrar bana dönerek, "Bizi ilgilendiren bir şey olmasa da gerekli yerlere haber verdik. Bir daha kolay kolay yaklaşamazlar size. Gidelim mi artık?"

Başımı salladım güç bela. Bacaklarım o kadar titriyordu ki kendime inanamıyordum. Hiç mi hiç gitmek istemiyordum Mirtuna'ya. Bu gerçek olabilir miydi? Bu kadar ağlayacak kadar, bu kadar isteksiz olmam... Normal miydi?

"Ya yanına bir şey alsaydı kız," dediğini duydum Ezgi'nin. Sesindeki üzüntü gözyaşlarıma ek yaptı sanki. Burnumu çektim.

Utku abi, "Problem olmaz. Orada askerlerden ayarlarız bir şeyler," deyince bir suçlu gibi eğik olan başımı şiddetle kaldırdım.

"As-askerler mi? Beni eve götürmeyecek misiniz? Te-teyzeme gitmeyecek miyim? Be-ben nereye gideceğim ki?" diye panikle sorduğumda Kubilay tuttuğu elimi biraz daha sıktı. Sanki beni hapse atacaklarmış gibi çekti beni kendine. Bırakma dersem bırakmazdı sanki.

Yahya abi artık bana daha yakındı. Koluma gireceğinden emindim. Askerler yavaş olmazlardı. Neyse işleri en seri halde halletmek zorundalardı.

"Yasemin Hanım'ın ya da Yavuz Alp Komutanımın bu konuda bir malumatları var mı bilgimiz yok Yazgı Hanım. Bize sizinle ilgili özel bir görev emri geldi. Aldığımız emre göre sizi MİLOK'a götüreceğiz. Sizi eve götürmüyoruz. Oraya gidince eğer izin verilirse teyzenize durumu aktarırız. Utku telefonunu al," dedi ufak bir baş hareketiyle. Utku abi bana yaklaştığında hedefi çantam ve muhtemelen ceplerimdi ama öyle çok panikledim ki Ahmet, Eren ve Kubilay aynı anda beni arkalarına aldılar.

"Bakın," diye makul bir şekilde araya girdi Eren ama buradan dönüş yoktu. Götürülecektim. Götürüldüğüm yerde kötü bir şey de yoktu aslında ama nedense kendimi hapse tıkılacakmış gibi hissediyor, korkudan ağlarken titriyordum. "Size güvenimiz sonsuz. Yazgı da sizi tanıyor ama onu böylece baskın yapar gibi telefonunu da elinden alarak götüremezsiniz. En azından sebeplerinizi açıklayın. Suçlu mu bu kız? Makul hiçbir açıklamanız yok. Belli ki Özgür abilerin de haberi yok, teyzesinin de. Bari onlara söylesin."

Yahya abiler dinlemediler ama. Dinlemezlerdi. Emir neyse oydu işte. Erenler bunu bilmiyordu sadece ama korkumun önüne geçer miydi, hayır. Bari telefonum kalsaydı. Böyle nefessiz kalırdım ben. Kimseye yazamaz, Kubilay'la konuşamazdım.

"Delikanlılar..." diye mırıldandı Utku abi. Sesi yorgundu. Ezgi arkada bana sarılırken bir elim Kubilay'ın elini kavramıştı sıkı sıkı. "Yazgı Hanım'ı kötü bir yere götürmüyoruz. Askeriz ve emir demiri keser. Bize verilen bilgiler bu kadar. Güvenlik prosedürleri için de Yazgı Hanım'ın telefonunu almamız gerek."

"Suçlu prosedürü olmasın o abilerim?" dedi Ahmet, sabırsız bir şekilde. Titreyen elimle çantama ulaştım. Telefonumu çıkardım içinden. Vermeden önce kapattım. Sonra burnumu çektim art arda.

"Allah'ım sabır ver..." diye mırıldandı Yahya abi. Sinirlenmeye başladıklarını biliyordum. Beni buradan yaka paça da götürmezlerdi ama zorluyorduk şu anda onları.

Ezgi telefonumu görünce, "Yazgı teyzene haber verseydik," dedi fısıltıyla. Burnumu çekip ağlayarak Ezgi'ye baktım. Tek kolumla sarıldım ona sıkıca. Kubilay elimi bir an olsun bırakmıyordu.

"İzin vermiyorlar Ezgi," dedim çaresizlik içinde. Başımı eğip koluma sildim gözyaşlarımı. "En kısa zamanda size ulaşacağım. Karargâhlarda illa ki ankesörlü telefon vardır. Olmadı bir askerden rica ederim bir şekilde ulaşırım size. Kubilay'ın telefonu ezberimde zaten."

"Ne karargâhı kızım? Adam mı öldürdün sen?" dedi üfleyerek. Ben de bilmiyordum neden bu kadar ciddi olduğunu ama bir şey vardı ki mecburlardı. Tek duam beni yeni bir belanın, yeni bir savaşın beklememesiydi.

"Bilmiyorum ki," dedim boğuk bir sesle. Sonra Eren'in omzuna dokundum. Arkasını döndüğünde ona minnettar bir şekilde baktım. "Haber vermeye çalışırım," dediğimde Eren yapma der gibi baktı gözlerime. Ahmet'e döndüm ve ona da tek kolumla sarılıp hızla ayrıldım. "Dikkat edin," dedim ve Kubilay'a döndüm. Kısa kısa veda etmek ve gitmek istiyordum artık. Kaldıkça korkum da artıyordu. Onlar da sinirleniyordu.

"Yazgı gitme. Gitme, yok. İzin vermem gitmene," diye sarıldı Kubilay. Öyle sıkı sarıldı, öyle çok başımı göğsüne sakladı ki işleri benim için zorlaştırdı. Gözyaşlarım daha da arttı. Kollarımı beline sarsam da çözdüm geri. Bir elimde sıkı sıkı tuttuğum telefonumu Utku abi aldı hemen. Ellerim boşaldığında Kubilay'dan ayrıldım.

"Hadi sen bırak beni helikoptere," dedim ve başımı Yahya abiye çevirdim. "Eşlik edebiler mi bana? Helikoptere kadar?" dediğimde Yahya abi neyse ki itiraz etmedi. Başını salladığında burnumu çekerek ona döndüm. "Hadi," dediğimde Yahya abi arkamızdaki birilerine el işareti yaptı ve önden ilerledi. Çevremizi siyah giyimli Lotus askerleri sardı. Güvenlik çemberi içinde giderken Ahmetler de geliyordu bizimle. Kubilay bana sarılmış tek bir vücut gibi yürüyorduk ve hızlıydık. Hem de fazlasıyla.

Çenesini saçlarıma yaslamış, "Atlı kovalıyor sanki..." diye söylendiğinde gülmek istedim ama gülemedim. Birazcık bile kıpırdamadı dudaklarım.

"Numaran ezberimde. İlk fırsatta ararım seni tamam mı? Merak etme," dediğimde başını kaldırmadı bile. Şakağımdan öptü kısa bir an.

"Özgür abiyi arayıp soracağım direkt. Böyle şey olmaz. Sanki seri katil tutukluyor," diye söylendi bu kez. Sırtını sıvazladım seri halde.

Apartmanın arkasına geldiğimizde gürültüler öyle çok artmıştı ki yüzümüze çarpan rüzgârdan yürümek de zorlaşmıştı. Duyduğum seslerin kaynağı buraydı demek. Futbol sahası genişliğindeki otoparka iniş yapmışlardı. Zor olmuştur buraya inmek ama inmeyi başarmışlardı. Utku abi önden gidip helikoptere bindiğinde Yahya abi ve çevremizdeki askerler durdu. Yol burada ayrılıyordu demek ki. Kubilay'a dönüp sıkıca sarıldım ve son kez olmaması için dua ettim. Çok geçmeden yüzümü avuçları arasına alıp başparmağıyla yanaklarımdaki yaşları sildi ama öyle anlamsızdı ki durmadan yerine yenileri akıyordu.

"Ağlama günışığım," diye sayıkladı içi gidercesine. Ağlarken başımı salladım ve yanağından öptüm hızlıca.

"Arayacağım," deyip kollarından sıyrıldım. Yahya abi kolumdan tuttu ve beni sürükler gibi öyle büyük adımlarla helikoptere aldı ki arkadaşlarımdan ayrılmam bir o kadar can yaktı. Düşe kalka helikoptere bindiğimde elimden Utku abi tuttu ve beni bir yere oturttular. Elim kemere gitti. Kendimi koltuğa sabitlerken en son binen asker kapıyı da kapattı ve kulaklık takıldı. Gözlerim sadece aşağıda kalan arkadaşlarımdaydı. Saçları başları hep uçmuştu. Hala orada beni bekliyorlardı ve arkalarında birkaç asker kalmıştı.

"Onların güvenliğinden emin olur musunuz?" diye mırıldandığımda gözümden bir damla yaş daha süzüldü.

Yahya abinin, "Merak etmeyin. Güvenli bir şekilde evlerine götürülecek arkadaşlarınız," dediğini duydum.

Gözlerimi kapattım sonra. Daha fazla bakamadım onlara çünkü sadece yükselmiş olsak da ben onları çok özlemiştim. İçimde kesif bir korku parsel parsel yayılıyor, endişelerime yenileri ekleniyordu. Gözyaşlarım hep bakiydi. Yüreğim sızlıyordu. Hem de hep birilerini kaybettiğim zamanki gibi. Alışıktım ben bu delicesine ağlatan hisse ama bu kadar hızlı tekrarlanması delirtiyordu. Şimdi yine bir bilinmeze doğru uçuyordum. Beni neyin beklediğinden habersizdim.

***

Oturduğum yerin artık rahatsız hissettireceği kadar havadaydık. Saatin kaç olduğundan haberim yoktu ama gece çoktandır çökmüştü üzerimize. Ne zaman ineceğimizi bilmiyordum, kemer sıkıyordu artık beni. Üstelik tuvalete gitmek istiyordum. Çok sıkışmamıştım ama içtiğim sular, soğuk çaylar artık beni şişirmişti. Başım da ağrıyordu saatlerdir ağlamamdan kaynaklı. Gözyaşlarım kendi kendine durulmuştu ve arkadaşlarım aklımdan hiç çıkmıyordu. Umarım evlerine güvenli bir şekilde ulaşmışlardır. Halamın haberi var mıydı acaba burada olduğumdan? Olsa gerçi eli kolu askeriyeye kadar uzanmazdı. Umarım Volkan'ı da derdest ederdi. Çok dua ediyordum. Ben yokken okulda ya da çıkışında inşallah sataşmazlardı.

Bu iç bunaltan düşüncelerle büyük bir nefes alırken Yahya abinin sesini işittim. "Yazgı Hanım, bunu kafanıza geçirmemiz gerek," dediğinde kulaklıktan gelen sesine karşılık ona döndüm. Elinde siyah bir torba vardı. Kaşlarım çatıldı anında. Bu kadarı da çok fazlaydı. Eren'in de dediği gibi ben suçlu muydum da bana böyle davranıyorlardı?

Kızarmış gözlerimi torbadan çekip Yahya abiye sabitledim. "Neden?" dediğimde Utku abi elinden alıp kafamdan geçirdi. Elim havaya kalkınca anında elimi zapt ettiler ve siyah torbayı kafama yerleştirdiler.

"MİLOK'a gidiyoruz ve yeri gizli. Yolu görmemeniz gerekiyor. Merak etmeyin on dakika sonra çıkaracaksınız," dedi Utku abi. Gergin bir nefes vermekle kaldım sadece. Şimdi gökyüzünü de göremiyordum. Üfleyerek o on dakikayı içimden sayısız kez saydım durdum. En sonunda bir piste iniş yaptık ki kafamdaki torba anında kalktı. Şiddetli rüzgâr yüzüme tokat gibi çarptı. Gözlerimi açtığımda öyle bir aydınlık kapladı ki beni gözlerim kısıldı anında.

Her yerde büyük beyaz ışıklar sanki yüzüme patlayan kamera flaşı gibiydi. Elimi yüzüme siper ederken Utku abi kemerimi çözdü, Yahya abi kulaklığımı aldı ve koluma girip beni yine sürüklercesine helikopterden çıkardılar. Dışarının keskin soğuğu ve helikopterin oluşturdu hava sirkülasyonu yüzünden saçlarım iyice dağılmıştı. Adımlarımızı beni aşacak büyüklükte atıp yazısını okuyamadığım bir yere girdim. Etrafımı sanki akşam olmamış gibi bembeyaz bir aydınlık kapladığında dinen gerginliğim tekrar baş göstermişti. Bir kolumda Yahya abi öteki kolumda Utku abi yürümeye çalışıyordum hala. Geniş yüksek tavanlı koridorda geçen beyaz önlüklü insanların doktor olduğunu düşünüyordum sadece ama ya başka bir yerdeysek?

"Neredeyiz?" dedim sersemlemiş bir halde. Gözlerim hala bu aydınlığa alışmakta güçlük çekiyordu.

"Adli tıp," dedi Utku abi. Başımı ona kaldırdım hızla.

"Ne işim var burada?"

"Emir öyle," diyerek beni seri adımlarla bir odaya aldıklarında kollarımı da eş zamanlı olarak bıraktılar. Bir anda o kadar hızlı yürümekten olsa gerek dönen başımla dibimdeki sedyeden tutunduğumda kapı tekrar açıldı tekrar kapandı.

"Komutanım, Yazgı Hanım geldi," dedi Yahya abi. Sedyeye oturarak kapıya döndüğümde saçlarına kırlar düşmüş, hafif göbekli ama fit bir vücudu olduğu belli olan Özdemir amcayı gördüm. Ablamın öz babasıydı o ve askeri doktordu. Annemin ilk eşiydi de burada ne işi vardı bu adamın? Yoksa beni getirten o muydu? Emri veren bu muydu?

Özdemir amca bana kısa bir bakış gönderdikten sonra askerine döndü. "Tamam, siz çıkın," dediğinde Yahya abi ve Utku abi de gür bir sesle selam verdiler ve odadan çıktılar. Özdemir amcanın arkasındaki siyah saçları omuzlarına dağılan beyaz önlüklü kadın da elinde tepsiyle bana yaklaştığında istemsizce geriledim.

"Ne oluyor?" dedim artık tükenmiş bir halde. Kadın perdeyi tamamen açtığında ben sırtımı duvara yaslamış endişeyle tepsiye bakıyordum. Üzerinde iğneler ve tüpler vardı. Sanki canıma kıyacaklarmış gibi korktum ama öte yanım güvende olduğumu söylüyordu bana.

"Korkma Yazgı, ufak bir test yapacağız. Uzan," dedi adını bilmediğim kadın.

Başımı iki yana sallayarak kollarımı önümde bağladım ve inatla çenemi kaldırdım. "Bana ne olduğunu anlatmadan ölsem de kanımı almanıza izin vermem! Derdiniz ne sizin? Rahat bırakın beni! Bak sen de!" dedim Özdemir amcaya hitaben. Yetmedi koskoca komutana işaretparmağımı kaldırdım. İstese beni buraya zincirlerdi de ama derdi ne anlamıyordum. "Bana bir açıklama yapacaksın! Yaka paça çektin aldın beni! Ablamın babası olman umurumda değil!" diye hırçınlaştığımda Özdemir amca kadına dönüp başıyla işaret verdi. Kadın ikiletmeden tepsiyi bırakıp çıktı ve odada şimdi bir aslan ve ceylan misali baş başa kaldık. Kollarımı indirmedim. Sıkı sıkı sardım kendimi.

Özdemir amca sedyenin ucuna oturup tepsiyi kendine çekti. Usulca mavi steril olduğu belli olan eldivenleri giydi eline ve koluma bağlayacağı kemeri çıkardı. Başımı durmadan iki yana sallıyordum hala.

"Korkma," dedi durgun bir sesle.

Alay edercesine güldüm. "Korkma mı? Ne bu? İstiklal Marşı mı? Korkmaymış... Telefonumu bile aldılar benden. Arkadaşlarımın yanından çektiniz aldınız beni. Açıklamıyorsunuz da bir şey. Benim burada ne işim var? Ne testi yapacaksınız bana? Teyzemin haberi var mı?" dediğimde Özdemir amca bana döndü. Bakışları baştan aşağı beni süzdü. Ben ne kadar paniksem o da o kadar sakin ve üzgündü. Tuhaf bir üzgünlüğü vardı gözlerinde bağıran.

"Levent'in kızı değilsin. DNA testi yapılmış. Halan da Ankara'daymış." Tüm bunları bilmesine şaşırmadım ama bana hala açıklama yapmıyordu.

"Eee?" dedim gerginlik içinde. Bütün vücudum titriyordu ve Özdemir amca iğneyi hazırlıyordu. Ne korkunçtu şu görüntüsü.

"Levent ile görüştüm ben. Kimsenin haberi olmadı da... Bir şey duydum sonra. Onu test edeceğiz," deyince o gözleri yeniden beni buldu. Açık kahveyle ela arası tuhaf bir göz rengi vardı. Ablamla alakası yoktu. Ablam da zaten anneme benzerdi. Bense... Kimseye. Belki babama. Hiç görmediğim babama.

"Ne dedi? Nasıl görüştün? Özgür abim söylemedi bana bir şey," dedim. Özdemir amcanın Özgür abimin çok çok üstü olduğunu biliyordum ama net bir şey bildiğim yoktu.

Özdemir amca gölgelenen gözlerini yere dikti. "Sen," dedi bana bakmadan, "Benim kızım olabilirsin Yazgı. Ben senin öz baban olabilirim."

***

Neler oluyor dersiniz?