30. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
28. BÖLÜM
28. BÖLÜM
Bazı şeyler kendiliğinden normale dönüyordu sanırım. Bizim bir şey yapmamıza pek gerek kalmıyordu. Su akar yolunu bulur derlerdi ya, işte öyle bir şeydi bu sanırım. Çalkantılı hayatım gürleyerek devam ediyordu ama bir noktada o gürlemeler diniyor, bazen sakinliyordu. Artıp azalan bir nabza alışmak elbette zordu ama artık bazı şeyleri kolaylaştıran birisi vardı yanımda. Birileri vardı hatta. Arkadaşlarım gibi...
Kubilay ben uyurken bir buz pisti fikri atmıştı ortaya. Herkes de bu anı bekler gibi balıklama atlamıştı. Hafta sonumuzun son günüydü bugün. Yarın pazartesiydi ve ben çoktan bir haftadır okula gitmemeye alışmıştım. Yarın erken kalkacağım düşüncesi, düşük notlarım ve hocaların nasihatleri pek de iyi hissetmiyordu bana. Buz pistine gidecek olmamız da, Kubilay'ın beni öpmüş ya da teknik olarak benim onu öpmüş olmam filan da. Hiçbiri motivasyon sağlamıyordu.
Kubilay'ın biraz ötemden, "Öfkeli civciv dehşet saçacak yer arıyor..." diye mırıldandığını duyduğumda kafamdaki düşünceler de tuzla buz oldu. Botlarımın fermuarını çekip elimdeki anahtarla tehditkâr bir bakış attım ona.
"Çıkarsan şu evden inşallah kapıyı kilitleyeceğim. Benden beter çıktın Kubilay!" diye azarladığımda Kubilay gözlerini devirdi bıkkınlıkla.
"Öfkeli civciv-"
"Yolacağım o civcivi!" diye yükselerek kolundan tutup çektim ve kapıyı gürültüyle kapattım. Kilidi iki kere çevirip üst tarafı da kilitledikten sonra boynumdan geçirdiğim siyah çantama attım anahtarımı. Dönüp asansörü çağırırken Kubilay da botlarını giyip bağcıklarını bağlamıştı.
"Neyin var senin? Evde iyiydik?" diyerek arkamdan sokulduğunda asansör açıldı ve aynada ilk kendimizi gördük. Öne doğru adımladığımda Kubilay da belimden kopmadan benimle geldi. Sıfır yazan tuşa bastım ve omuzlarımı düşürdüm.
"Okula gelesim yok," diye söylendim direkt. Çenesi omzuma rahatça yerleştiği yetmezmiş gibi daha sıkı sarıldı.
"Okula gelesin yoksa sınıfta kalmamaya çabalamalısın öfkeli civciv. Devamsızlıktan kalabilirsin biliyorsun değil mi?" Suratım daha çok düştü. Ah bu beş günlük devamsızlıktan Özgür abimlerin elbet haberi yoktu.
"Biliyorum, bilmez olur muyum?" dedim iç çekerek. Sonra kollarının arasından Kubilay'a dönüp azıcık da ben sarıldım. "Ama merak etme üniversite biraz zor olsa da liseden mezun olurum. Olamazsam da ne yapalım? El mecbur Türkçenin ders olmadığı bir yerde tamamlarım. On sekiz aldım sınavdan, on sekiz!" dedim üstüne basarak, "Senin yaşın," deyince Kubilay gülerek geri çekildi, yüzüme baktı.
Saçlarımın yarısını atkuyruğu yapmış yarısını açık bırakmıştım. Önümde de birkaç tutam açık bıraktığımdan onları alıp okşarcasına kulağımın arkasına sıkıştırdı.
"On dokuz oldum yalnız ben. 5 Kasım'dı doğum günüm," deyince çenemi kaldırdım gülerek.
"Üzgünüm kutlayamadım. Bir ördek biraz sinirlerimi bozmuştu ama hediyemi verdim," dediğimde Kubilay oyunuma dâhil oldu ama o sırada asansör durunca kolunun altına aldı beni. Birlikte apartmanın dışına çıkarken eliyle ağzımı burnumu sıkıyordu çocukmuşum gibi.
"Neymiş hediyen? Göremedik," dedi. Buz gibi dışarı çıktığımızda soğuk bir anda damarlarıma kadar nüfuz etmişti.
"İlk öpücüğümdü," dedim hiç düşünmeden. Kubilay sözlerimle durunca ben de durup başımı kaldırdım. Donakalmış bir vaziyette karşı tarafta bir yere bakarken yüzünde dakika dakika gelişen bir tebessüm sezdim. Yanaklarım kızardı hafif bir utançla. Boynuma doladığım bordo atkıma sığınmak istediğimde Kubilay o tatlı yüzünü bana çevirdi ansızın. Bakışlarındaki merakı anladığımda yüzümü çıkarıp bozulmuş gibi yaptım. "Saçmalama, on yedi yaşındayım ben," dediğimde kafasında tarttı bu düşünceyi.
"Yani daha önce sevgilin olmadı, öpmedin kimseyi, öpmedi kimse seni..." diye sarhoş gibi sayarken ondan ayrılıp koluna yapıştırdım bir tane ama etkilenmedi.
"Ya mantıklı düşünsene azıcık! Daha önce sevgilim olsa kaç yazar? On beş yaşında mı öpüşmemi beklerdin?" diye öfkelendim, çok ama çok kısık bir sesle. Sonra yüzündeki o ifadeyi seçince tek ayağımı yere vurdum. "Kubilay!" diye bağırdığımda dudakları çarparcasına şakağıma vurdu.
"Hayatımda aldığım en güzel hediyeydi günışığım. Ne bileyim... Sen Amerika'da doğup büyüyünce. Ben olmuştur desen de yadırgamaz-"
"Ay şu konuştuğumuz konuya bak Allah aşkına, boş ver kutlamadım doğum gününü falan," dedim utanç içinde. Kubilay'dan ve o sıcak dudaklarından ayrılıp merdivenlerden acele acele inerken peşimden daha hızlı adımlarla geliyordu.
"Kutladın kutladın!" diyordu beni yakalayıp yine kolunun altına alırken, "En güzel doğum günümdü. En en en en güzeliydi, yemin ederim!" diye bağırdı bir de sokak ortasında. Daha çok utanarak bordo atkımı bordoya boyanan tenim üzerine çektim. Kubilay'ın biraz bile ar damarı yoktu sanırım.
***
Belpa Buz Pateni Sarayı'nda toplaştığımızda içim kıpır kıpırdı. En son Levent, ablamla beni New York'ta kayağa götürmüştü. Ondan sonra kayak yapmamıştım ama Kanada'da kaldığım sürede dayımın çocuklarıyla Rideau Kanalı'nın muhteşem manzarasında buz pateni yaptığımızı hatırlıyordum. Ottova'nın kışın muhteşem bir manzarası oluyordu. Şimdi içim yine kıpır kıpır olmuştu. Birçok spor dalında bir kere de olsa tecrübem vardı ama en çok kayak ve paten beni kendine çekerdi. Bir de bungee jumping vardı. Annem çok kızardı bungee jumping için ama ablamla Amerika'da kaç yere gitmiştik. Çok tehlikeli gibi dursa da biz yüksek yerlerden atlamaktan tuhaf bir zevk alıyorduk bence.
Buz pistine gideceğimizi nereden duydu bilmem ama halamı da çocukların yanında gelirken gördüğümde epey şaşırmıştım. Onun otelde olacağını filan düşünüyordum nedense ama bize bu pateni hediye edeceğini söylediğinde sorgulamadım değildi. Bunu yapmak zorunda değildi, konuşmuştum onunla ama kendisi de yapmak isteyince bir şey demedim. En az bizim kadar heyecanlıydı paten için. Pazar günü olduğunda mıdır nedir biraz da kalabalık vardı. Tecrübeli tecrübesiz herkes buradaydı. Biz bize verilen patenleri giyerken sert kemerlerini görevliden yardım almadan kendim bağladım. Bir Ezgi bir de ben bu konuda kimseden yardım almamıştık ama hemen yanımda o sert kemerlerle savaşan sevgilimi görünce görmezden gelemedim.
"Buz pateni fikri senden çıktı ama daha önce geldin mi?" diyerek ayağa kalktım. Buz pateninin altında koruyucu plastikler vardı bu yüzden yürümek kolaydı. Yere çömeldim ve o sert plastik kemeri ben taktım. Başımı kaldırmadan, "İyi mi? Çok mu sıktım?" diye sordum.
"İyi iyi. Birkaç kez geldik, Ezgi sever ama... O kadar da aşina değiliz takdir edersin ki. Ömrüm yüzmekle geçti ya hani," diye bir hatırlatma yapınca kıs kıs gülerek diğer ayağını da bağladım.
"Pistte eğlence var desene," derken sesim keyiften dört köşe olmuştu. Bağlama işim bitince Kubilay'ın dizinden tutup kalktım ve elimi uzattım. "Hadi," deyip başımla pisti gösterdiğimde yüzü biraz daha düştü. Kubilay'ın pistte düşeceğini sanmıyordum ama şu yüz ifadesinden kendisi bile kendisine güvenmiyordu. Halamlar çoktan çıkmıştı piste. Kalabalıktan pek göremiyordum nerede olduklarını ama burada değillerdi.
"Yaz gelsin denize gideceğiz," dedi hırsla. Üzerimdeki fazlalıkları çıkardığım için bordo kazağımla ve kayarken ayaklarıma dolanmasın diye giydiğim şortla daha hafiftim. Bu yüzden havalı bir şekilde saçlarımı arkaya attım ve omuz silktim.
"Ben yüzerim de sen korkma. Bungee jumping yaptın mı hiç?" diye sordum elinden tutup kaldırırken. İstemeye istemeye buza ilerlerken arkamdan, "Delirmedim o kadar," dedi. Bungee jumping yapmak delirmek miydi ki? Bence en adrenalin dolu aktiviteydi.
Sırıta sırıta ayağımdaki patenlerden plastik koruyucuları çıkardım ve buza çıktım. Demirden tutunmaya devam ediyordum. Dönüp Kubilay'a baktığımda o da kendi plastiklerini çıkardı ve demirden daha sıkı kavradı. Yüzümdeki gülüşten bir şeyleri anlamış gibi durdu o an.
"Delirdin mi yoksa sen?" dedi şüpheyle. Bir ayağı buzda öteki ayağı içeride olunca nefesimi bıraktım. Elinden tutup buza çektiğimde bir anda sendeledi, kaydı ama düşmedi. Dengesini biraz zor sağladığını ve hiçbir tekniği bilmediğini gördüm. Demirden tutundu sıkı sıkı, aynı zamanda sırtından destekledim ve ayağımı uzatarak kendi patenimle onun patenlerinin arkasında durdum.
"Delirdim ben. Pek de akıllı değilim. Bungee jumping en sevdiklerimin arasında. Burada da yapılacak yerler varsa deneyelim mi onu da?" diye sordum tatlı tatlı. Birazcık yaklaşıp sırıttım. "Bence bayılacaksın," dediğimde Kubilay abartıyla gözlerini açtı. Alay eder gibi baktı bana.
"Ona ne şüphe civciv yavrusu?" dedi derin bir soluk çekerek. Başını yatırdı hayretle. "Bayılırım kesin. Kendimi dağdan aşağı atmak ve ayağımda bir iple baş aşağı sallanmak benim de hobimdir," deyince gözlerimi devirdim ama kısacık bir an hayal edince gülünç geldi. Kubilay kesin bayılırdı. Kolay bir şey değildi çünkü.
Sessizliği çok uzun sürmedi ama. Bana baktı yandan yandan ve maço bir tavra büründü. "Bana bak, ben izin vermem ha! Atlama öyle dağdan filan. Ya o ip gerilir de koparsa? Annen baban zamanında izin vermiş filan benim zerre umurumda değil valla. Hiç de gidemezsin dağdan atlamaya," dediğinde daha geniş sırıttım. Az önce sahiplenilmiş miydim neydi? Bana çok tatlı bir dondurma yemişim gibi geliyordu.
"Allah Allah?" dedim oyunbaz bir sesle. Ayağımla yaptığım desteği çekince hafifçe dengesini kaybeder gibi oldu ama demirler sağ olsun sıkı sıkı tutununca durabildi. "Senden izin almadım ki ben. Bulurum bir yer giderim. Hem ben tam 291 metreden aşağı atladım biliyor musun?"
Kubilay dengesini korumada zaten berbattı. Söylediğim şeyle daha da bocaladı. Ayakları kayar gibi olunca kendi patenimde durdurdum ve belinden destekledim yine. Kendini sıktığından mıdır nedir nefesleri sıklaşmıştı.
"Atıyorsun," dedi anında reddederek. Omuz silktim arsız bir gülüşle. Atmıyordum.
"Amerika'da bir yer var. Dünyanın en yüksek yeri. Royal Gorge Bridge. İstersen halama sor. O gelmedi ama ablamla gitmiştik. On üç yaşında atlamıştım oradan. Acayip heyecanlıydı ama tabii sen öyle yerlerden atlayamazsın. Başlangıçlar için otuz metrecik filan olur yani," deyip biraz ondan uzaklaştığımda arkamdan avaz avaz bağırdı.
"Yazgı!" dedi ama durmadım.
Kendi etrafımda biraz hızlanarak döndüm ve bacaklarımı açarak yere meylettim. Yavaşlayarak tekrar Kubilay'ın yanına gittiğimde kaşlarını durmadan kaldırıp indiriyordu.
"Saçmalama ya. Atlanır mı kızım o kadar yüksekten? Hiç mi korkun yok senin? Burada da atlayamazsın. Burada yoktur hem öyle yerler. Boş ver. Gel adam gibi kayalım," deyip demirleri bıraktığında dengesi şaştı. Anında ellerinden tutup dengesini sağladığımda ikimiz de sabittik. Bense şu halimize bakıp eğlenerek gülüyordum. Ne kadar paniklemişti? Zaten annem de Levent bizi oraya götürdüğü için çok kızmış ve bungee jumping olayını yasaklamıştı. Aklı çıkmıştı videomuzu görünce. Son atlayışım olmuştu orası da. Ama bende bıraktığı hissi hala hatırlıyordum. Vücudum adrenalin hissiyle karıncalanıyordu.
"İnternette bir şey gördüm," dedim onu kendimle birlikte usulca buzda kaydırırken. Aklını dağıtmak en iyisiydi yoksa bütün gün kafasında 291 metreyi kurgulayıp duracak gibi bir hali vardı. Belki daha sonra videomuzu izletirdim.
"Günışığım boş ver. Valla bak, ben deliririm," dedi, internette ne gördüğümü bile sormadan. Aklının bungee jumping'de kaldığını anlamak zor değildi. Bu yüzden ellerini omuzlarıma bırakıp belinden tuttum.
"Bungee jumping değil zaten gördüğüm. Büyük salıncaklar var burada bir yerde. Nerede bulamadım da böyle yemyeşil bir yerdeydi. Sanırım birden fazla yerde. Ormanın içine doğru sallanıyorsun ama salıncaklar çok büyük. Böyle makinelerle çalıştırıyorlar salıncakları. Oralar neresi biliyor musun? Yakın mı buraya? Pek araştıramadım açıkçası ama çok güzellerdi. Ben öyle salıncaklara hiç binmedim. Oraya gidelim mi?" dediğimde gözlerime öyle tatlı baktı ki kalbim eridi. Buz pistinde olmamıza rağmen sıcacık olan parmak uçları yüzümdeki saçları çekti.
"Hevesini yerim kızım senin," diyerek şakağımdan öpüp hızlıca ayrıldı. Burnumu kırıştırdığım sıra salıncakları anlatmaya başladı. "Karadeniz bölgesidir baktığın yerler. O salıncaklar genelde oralarda oluyor ama Ankara'ya da bakarız. Belki vardır buralarda. Yoksa da Karadeniz'e gitmeye çalışırız artık. Yazın ya da sömestr tatilinde?" dedi sorar gibi. Başımı salladım sevinçle.
"Annenler izin verir mi gitmemize? Ahmetlerin ailesi filan?"
Biz buzun üzerinde sıkıcı sıkıcı kayarken yanımızda birkaç kişi bizden daha hızlı kayıyor rüzgâr gibi esiyordu. Ama önceliğim Kubilay'ın sabit kalmasını sağlamaktı. Farkında değildi ama hareketleri otomatikleşmiş, yürür gibi kayıyordu buzda. Biraz teknik bilse daha da rahatlardı. Hala kaskatıydı.
Düşünceli bir şekilde dudaklarını büzdü. "Bilmem, sorarız. Annemler bir şey demez de belki bizimle gelirler. Eğer tabii müsait olurlarsa. Bilmiyorum ki."
"Tamam," dedim çok üstelemeyerek. Sömestra daha vardı zaten. "O zaman önce buz pateninde ustalaşıyoruz. Ayaklarını V harfi gibi yapıp dizlerini de kır, odun gibisin," diyerek biraz uzaklaştım ondan fakat belini tutmayı bırakmadım.
Kubilay dediğimi yapıp biraz eğilince gülerek kolundan tuttum. "Yavaşlamak istersen dizlerini kır ve tutun tamam mı? Ama çok eğilme. Şimdi biraz daha gevşet kendini," deyip omuzlarını sıktım. Kütük gibiydi.
Dediklerimi harfiyen yapıp bana baktı onay beklercesine. "Oldu mu?" deyince dudaklarımı büzüp kafamı salladım.
"Eh işte. İdare eder. Şimdi nefes al ver," deyince dediğimi yaptı. Gülmemek için kendimi tuttum ama fark etti. Kaşları çatıldı.
"Kızım dalga mı geçiyorsun sen?" deyince sesli bir şekilde soluklandım.
"Kubilay," dedim sabırla, "Tatlım bak bu buz insan yemez. Çok gerginsin. Biraz rahatlar mısın? Şu hale bak ya!" derken aynı zamanda geriye çekilip aramıza mesafe bıraktım. Elimi kıracakmış gibi tutuyordu. "Bir ayağınla buzda kay, ötekiyle dengede kal anladın mı? Yavaş yavaş. İleri kayacaksın, yürümeyeceksin küt küt. Yani şu anda nasıl sporla ilgilendin sen daha önce anlamıyorum," dediğimde Kubilay üfleyerek kaşlarını daha çok çattı. İyice geriye gittim. "Kay!" dedim emir verir gibi. Yine üfleyerek yaptı.
Bir kaydı iki kaydı hemen alıştı kaymaya. Elbette akrobatik hareketler yapanlar kadar bedenini kontrol edemiyordu ama en azından bir elimi tutuyor ötekini bana bırakıyordu.
"Bacaklarım ağrıdı resmen," diye şikâyet edince yandan yandan baktım ona. Kaşlarım kavislendi.
"Geriyorsun çünkü kendini de ondan o bacakların ağrıyor. Kasların ne yapsın sen bu kadar gerginken? İki uçtan birbirlerini çekiştiriyorlar resmen. Hayal et. Sudaymış gibi davran yapamıyorsan," deyip elini şak diye bıraktım ve biraz uzaklaştım. "Süzül, kay, sal gitsin..." deyip kendi etrafımda balerin gibi döndüm ve durdum. Yine Kubilay'a yaklaştığımda başını yana doğru yatırmış bana bakıyordu.
"Tamam tamam yeter bana bu kadar. Balerin miyim ben de süzüleyim kızım?" diye terslenmeye başlayınca en iyisi dedim, kendi haline bırakmak.
Kubilay'ı söylene söylene biraz daha kaymaya ikna ettim. Ben ara sıra uzaklaşıp kıvrak hareketlerle kayıyordum sonra dönüp yine onun yanına gidiyordum. Minik hareketlerle yanıma kadar geliyordu neyse ki ama yorulduğu sıklaşan nefesinden belliydi. Bir noktadan sonra Kubilay'ı kaymaktan en az kendisi kadar berbat olan Ahmetlerin yanına bırakıp Ezgi'nin yanına uçtum çünkü benim gibi kayabilen bir tek o vardı. O kendi etrafında dönerken ben de yavaşladım ve ona eşlik ettim. İkimiz aynı anda durup yavaşladığımızda Ezgi nefesini kontrol etmeye çalışıyordu.
"Sen bu kadar iyiyken abin neden bu kadar ilk kez buz görmüş gibi?" dediğimde Ezgi gülerek omuz silkti.
"Öğretemedin mi? Bir ara çabalıyordun," deyince usanmış halde yaka silktim.
"İnatçı! Yüzmek diyor başka bir şey demiyor. Daha önce seninle geldiği için az da olsa kayar sandım ama buzda bildiğin yürümeye çalışıyor. Baksana," deyip gözlerimle ileride küme haline gelmiş dörtlüyü gösterdim.
Eren ve Kubilay omuzlarını geri yaslamış demirlere dayanmışken Ahmet ve halam bağıra çağıra buzda kaymaya çalışıyorlardı. Halam da kayardı ama Ahmet Kubilay'dan da beterdi. Durmadan hızlanıyor, yürümeye çalışıyor, kalçasının üstüne düşüyordu. Halam ve Eren onu yerden kaldırıyordu ama yine düşmeyi başarıyordu.
"Altıncı düşüşü," dedi Ezgi. Umursamaz bir şekilde omuz silktiğimde halamın bağırtısı pistte yankılandı.
"Yakışıklı, aptal aptal hareketler yapmayı kes! Kay!" deyince elimle ağzımı örttüm sanki ben bağırmışım gibi. Halamı öfkelendirmişti sanki.
Ahmet çaresizce Kubilaylara bakıp, "Anlamıyorum Grace teyzemi ya," deyince alt dudağımı dişlerimin arasında ezdim.
"Hoca tutmalıydık, hoca tutmalıydık. Tanrım, çok yoruldum. Çok ağırsın!"
Halam başını kaldırıp isyanlarına o şekilde devam ederken Ezgi kolumdan dürttü. Başımı ona çevirip gülüşümü kestim.
"Halan pişman gibi geldiğine," deyince yine omuz silktim.
"Haberim bile yoktu. Kendi tercihi."
"Yazgı..." diye mırıldanınca Ezgi, hafifçe geriye gidip ona döndüm, "Halanla aranız iyileşti mi?" Çekinerek sorduğu soruya karşılık derin bir nefes bıraktım. Ezgi ile konuşmamıştık henüz. Açıkçası uygun bir zaman mı kestirememiştim ama konuyu o açtıysa şimdi konuşabilirdim.
"Levent'ten sonra o ve ona ait her şeyden nefret ettim Ezgi. Halam da dâhildi buna. Sanki o da kötü gibi geliyordu ama sanırım değil. Kubilay'ın doping olayına dair kanıtları o buldu, ben değil. Onun yardımı olmasaydı zor bulurdum. Üstelik bildiği gerçekleri bulur bulmaz da bana geldi, söyledi... Yani düşününce onun Levent gibi olmadığını artık anladım. Sence ileride yanılır mıyım?"
Ezgi gözlerini kaçırdı ve ellerini iki yana açarak benden kayarak uzaklaştı.
"Halanı sen daha iyi tanıyorsun ama sakın yüzde yüz güvenme." Bir tur dönüp tekrar yanıma geldi. "Ayrıca yaptığı şey için de çok teşekkürler," dedi tüm samimiyetiyle. Benim etrafımda döndüğünde tüm cesaretimi topladım o an.
"Ezgi," dediğimde önümde durdu.
"Efendim Yazgı?"
Ayaklarıyla değişik hareketler yaparak kayıyordu ama benden uzaklaşmıyordu.
"Özür dilerim," dedim duru bir sesle. Lafı dolandırmadım, bahanelere sığınmadım. "Hepinizin kalbini kırdım. Özür dilerim. Kendi derdim yine o kadar üzerime geldi ki kalbinizi çok kötü kırdım. Özür dilerim ben. Affedebilecek misin?"
Ağzımdan nasıl çıktığını bilmediğim ama kalbimi kıran, pişmanlıklarımı hatırlatan o sözlerle bir kez daha utandım. Ezgi bir süre hiçbir şey demedi, yerinde kaymaya devam etti. Bakışları ayaklarına daldığında bir özürle hiçbir şeyin düzelemeyeceğini düşündüm. Ama kendimi affettirmek, o günü unutturmak için ne yapabilirdim bilmiyordum ki. Ezgi geçen sessiz ve bana gerginlik veren saniyelerin sonunda başını kaldırıp ciğerlerini nefesle doldurdu.
"Ders aldın mı?" diye sorunca biraz sersemlesem de başımı salladım.
"Sanırım, aldım. Yani... Uykularımın haram olması, yemek yiyemeyişim, okula gelme isteğimi kaybedip notlarımı düşürmem ve abine kendimi affettirmek için bir hafta Volkan'ın peşinde koşturmam sayılırsa aldım. Aldım bence. Ben kaybetmek istemiyorum sizi," dedim en içten samimiyetimle. Sezdi mi bunu bir fikrim yoktu ama Ezgi sözlerimden sonra bana elini uzattı. Gözlerine baktım merakla.
"Abim benim hassas noktamdır Yazgı. Biz de senin düşmanın değiliz, arkadaşınız. Bizden sana asla zarar gelmez. Bunu hiçbir zaman unutma. Dersimi aldım diyorsan özrün kabul edildi. Ama bir tur benimle kayacaksın. Gel şimdi, şunlara nasıl kayılır gösterelim mi?" deyip göz kırptığında hiç düşünmeden elinden tuttum. Heyecanım dengesizleşmişti. Gözlerim dolmuştu ama akmamışlardı bu kez.
"Peki? Ne yapacağız?"
Ezgi'yle birlikte el ele tutuşmuş Kubilaylara en uzak yere gelmiştik. Biraz kalabalıktı ama ben geçebilirdim insanların arasından. Ezgi o kadar yapabilir mi emin değildim.
"Ben çok iyi değilim ama bunlardan iyi olduğum kesin. Sen ne yapabilirsin anlat? Sen daha iyisin gibi," dedi.
Kalabalıktaki bakışlarımı ona çevirdim. "İkimiz birlikte yapamayız belki ama ayrı ayrı yapabiliriz. Ben buradan kayacağım. İnsanların arasından geçebilirim. Sen zıplayabiliyorsun. O yüzden sen de buradan hızlanarak, tabii kendine göre ayarla mutlaka, hızlanıp ivme kazandıktan sonra zıpla ve yere sağlam bastığında hızlanarak etrafında dön. Flying spin tamam mı?" dediğimde Ezgi memnuniyetle başını salladı.
"Yaparım. Sen peki? Önce sen yap ama. Muhtemelen seni görünce alan açarlar. Ben bu kadar kalabalıkta hızlanamayabilirim."
"Ben," dedim karşıya bakarak, "Yatacağım. Bence çok güzel olacak. Üç deyince önce ben başlarım, yattığımı gördüğünde sen de başla hemen. Sonra orada buluşup el ele tutuşuyoruz, hızlanıyoruz ve uçuyoruz," dediğimde Ezgi nefesini vererek önüne döndü. İkimizde arkamıza yaslandık ve eğildik. Pozisyonlarımızı aldık ama önce hareket edecek olan bendim. Uzun zamandır yapmamıştım ama yine de yapabilirdim. Vücudum esnekti. Kemiklerimi her ihtimale karşı biraz esnettikten sonra Ezgi saymaya başladı.
"Bir."
"İki," dedim heyecanlanarak.
"Üç!" dedi Ezgi. Önce ben öne atıldım. Hızımı hiç kesmeden ve hafif eğilmelerle insanları sollarken göğüs kafesim ağzına kadar heyecanla doldu. Kubilaylara yaklaştığımda gözleri zaten benim üzerimdeydi.
Yüzümdeki zafer dolu tebessümle rüzgârı hissettim. Sonra hafifçe geriye yattım. Esnedim esneyebildiğim kadar. Yeterli mesafe kaldığında ve kuğu gibi süzüldüğümü görenler bize çoktan alan açmışlardı. Bazılarından hayranlık dolu nidalar gelirken iki dizimi de kırıp bedenimi geriye doğru esnettim. Tam o sırada çalan şarkı dikkatimi çekti. Empire of the Sun'dan We Are The People çalıyordu. Tam da nakarat kısmıydı çalan.
I can't do well. When I think you're gonna leave (Beni terk edeceğini düşündüğümde iyi olamıyorum.)
Bu I know I try (Ama denediğimi biliyorum.)
Are you gonna leave me now? (Bırakacak mısın beni şimdi?)
Buzun soğukluğu saç diplerime sirayet ederken kısa bir an tepemizdeki parlak ışıklarla doldu gözlerim. Şarkıyı damarlarımda hissettim adeta. Sık dinlediğim bir şarkıydı. Çokça da eski bir şarkıydı. Buz pistinde yavaşladığımı hissettiğimde kıvrak bir hareketle doğrulup geriye döndüm. Saçlarım ters rüzgârla yüzüme savrulurken Kubilay'ın hayranlıkla, "Perfect!" dediğini işittim. Gülerek şarkının en sevdiğim nakarat kısmına mırıldanarak eşlik etmeye başladım.
"I know everything about you. (Senin hakkında her şeyi biliyorum.) You know everything about me. (Benim hakkımdaki her şeyi biliyorsun.) We know everything about us. (Bizim hakkımızdaki her şeyi biliyoruz.)"
Ezgi açtığım alandan bana doğru gelirken ivme kazandı ve zıpladı. Etrafında bir kere ancak döndü ve dengesini kurarak yere indi. Etrafında hızlanarak döndü. Ona doğru süzüldüğümde yavaşladı. Ellerimiz birbirine kenetlendiğinde ikimiz dönmeye başladık bu kez. Hızlandıkça hızlandık. Alkış sesleri kulaklarıma dolarken Ezgi'nin yüzünde de benim yüzümde de o heyecanın tebessümleri vardı.
Yeterince hızlanınca o elimi bıraktı ikimiz de uzaklaşıp karşılıklı döndük. Bir ara her şey bulanıklaşırken kaldırdığım kollarımı düşen hızıma göre indirdim ve durdum. Ezgi'ye baktığımda ikimizin de göğüsleri aldığımız şiddetli nefesle inip kalkıyordu ve gözlerimizin parladığı su götürmez bir gerçekti. Aynı anda Kubilaylara baktığımızda gözlerim anında onun gözlerini buldu. Hayranlıkla tebessüm ederken kaşlarını kaldırdı. Etrafımızda bir alkış tufanı koparken onlar da alkışladı bizi. Kayarak yanlarına gittik tekrardan.
"Boşuna para verdi halan," dedi Eren yanlarına vardığımızda. Ben Kubilay'ın diğer boş olan tarafına gittiğimde direk kolunun altına aldı beni, sarıldı ama sol kolu hala demire dayalıydı.
"Eğlenmediniz mi?" diye sorduğumda Eren isteksiz bir şekilde cıkladı. Halam ve Ahmet biraz ileri gitmişlerdi ve mücadelelerine devam ediyorlardı.
"Kanka biz sizin gibi değiliz. Biz anam babam usulü hâlihazırda yontulmamış odunlarız. Yapacak bir şey yok. Bu arada eğlenceniz bittiyse çıkalım be. Acıktım yani," dedi elini karnına götürerek. Ben de yorulmuştum zaten. Hem soğuk da işliyordu. Siyah şortumun altına giydiğim külotlu çorabım biraz inceydi. Dizime kadar beyaz yün çoraplarımı çeksem de buz pistinin soğuğu işliyordu.
"Üşüdüm ben de biraz. Erken çıkalım. Saatimiz bitmedi ama..." dediğimde Kubilay başını eğdi ama ben başımı kaldırmadım. Ona yaslandım biraz.
"Bu kadar ince giyinirsen ne olur sanıyorsun? Dışarıda gördün iki güneşi hemen çektin şortları," diye söylenince nefesimi bırakarak doğruldum. Beyaz çorabı görsün diye gösterdim. Şortum da ayrıca kışlıktı. Yazlık değildi. Kısa da değildi. Dizimin bir karış kadar üstündeydi.
"İki kat çorap giydim Kubilay. Ayrıca bu da kışlık," deyip şortumun kumaşını çekiştirdiğimde Kubilay elime vurdu.
"Tamam çekiştirme," dedi bakışları sağı solu kolaçan ederken. Öne doğru eğilip Ezgi'ye elimi uzattım. Anında tuttu ve beni çekti. Ben de zahmetsizce ondan yana gittim.
"Biz çıkalım. Siz nasıl çıkarsanız çıkın," deyip arkama bakmadan ilerlemeye başladığımda Eren de Kubilay da arkamızdan sesleniyordu ama ikimiz de umursamıyorduk. Tutuna tutuna çıkarlardı nasıl olsa.
"Çok yüz verdin ya," dedi Ezgi patenlerimizi çıkarırken. Kafamı kaldırıp Kubilay'a bakarken Dalton Kardeşler gibi sıraya dizilmişler, tutuna tutuna, kâh kayarak kâh sürünerek buraya geliyorlardı. Gülerek kafamı eğdim ve plastiği gevşettim.
"Verdiysem almasını da bilirim Ezocum. Eee ne yiyelim? Acıktım ben de ama kesinlikle hamburger yemem."
"Aspava yiyelim 7. Cadde'de," dedi Ezgi, diliyle dudağını yalarken. Pateni ayağımdan çıkarıp rahatlamış bir şekilde botlarımı giydim hemen ama Ezgi ne demek istedi anlamadım.
"Aspava ne?"
"Döner döner. Bayılacaksın," deyip ayağa kalktığında ben de gözümde canlanan görüntüyle dilimle dudağımı yaladım.
"Hiç de hayır demem dönere. Hadi gidelim. Onlar da gelirler," deyip koluna girdiğimde çantasını aldı ve ellerimizde patenlerle çıkışa döndük.
