40. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

38. BÖLÜM

Feride Y. Z.

38. BÖLÜM

Sizi mahvedeceğiz... Menekşe'nin bana söylediği son cümle birkaç gündür beynimde dönüp duruyordu. Kim kim bizi mahvedeceklerini öyle çok merak ediyordum ki kendi kendime soyunduğum bu dedektifçilik oyunu için şimdi bir başka öğle arasında yine Nisa'nın sınıfındaydım. Bugün benim için biçilmiş bir kaftandı adeta. Okula yeni gelen tenis masası yüzünden çoğu kişi spor salonundaydı. O çoğu kişi içerisinde elbette arkadaşlarım ve biricik sevgilim de vardı. Kubilay'a sınıfta kalmak istediğimi söylediğimde aşağı inmeye pek gönülsüzdü ama Ahmet'in sürüklemesi yüzünden mecburen gitmişti. 12/D sınıfı da tıpkı diğer sınıflar gibi boş olduğundan herkes gider gitmez kendimi sınıfa atmıştım. İçimi kaç gündür kemirip duran hisler yüzünden uykularım bedenimi tamamen terk etmiş, Ezgi'yle de aram iyice soğumuştu. Bundan artık fazlasıyla rahatsızdım. İncecik bir ip üzerinde bir sonuca varmak için cambazlık yapıyordum. Bari sonuçları elle tutulur olsundu.

Temkinli adımlarla Nisa'nın sırasına yanaştığımda o çok sevimsiz gri çantasını gördüm. Dudaklarımı ıslatıp geri çektim. Bu yaptığım sonuna kadar yanlıştı biliyordum ama Menekşe'nin söylediği şeyler kesinlikle içimi rahat bırakmıyordu. Paranoyak mı olmuştum bir fikrim yoktu fakat istemeden de olsa bizimkiler bir yere çıktığında takip etme isteği uyanıyordu. Hatta Eren'in peşine de takılacaktım ama Kubilay'la yine kavga etmeyi göze alamamıştım. Ahmet de Kubilay da ilk kez bana bu kadar karşı çıkıyorlar ve iğrenç bir şekilde Nisa denen kızı savunuyorlardı. Onlara elbette şüphelerimden derinlemesine bahsetmiyordum. Sadece meraklı hallerimi görüyorlardı o kadar. Şüphelerimi anlatsam da anlamazlardı zaten. İyisi mi kimseyi kendime ayak bağı yapmadan şüphelerimi gidermekti.

Ezgi ise... Bana kesinlikle dargındı. Bu yaptıklarımı bana anlattığı hisleri yüzünden olduğunu sanıyor ve surat yapıyordu. Haksız da sayılmazdı. En başında onunla ilgiliydi ama artık Menekşe'nin tehdidi daha ağır basıyordu bu yüzden bu yaptığım sadece bizi korumak içindi. Her şeyi bir kenara bırakıp derin nefesler aldım. Ailem, arkadaşlarımdı. Onları korumak için de yaptığım bu ufak oyunlar bir şey değildi. Onlar için her şeyi göze alırdım ben.

Kendimi aklamak istercesine, "Sadece içim rahatlasa yeter," diye mırıldanarak gri çantayı parmak uçlarımla kavradım, usulca sıraya koydum ve korkuyla aynı zamanda seri hareketlerle çantayı kurcalamaya başladım. İçinde matematik ve fizik soru bankaları vardı. Defterlerini bir bir çıkarıp içlerinden düşen not kâğıtlarına baktım ama aradığım gibi bir şey yoktu. Herhangi bir aykırılık arasam da bulamadım ve telaşım katlandıkça katlandı. İçten içe kendime kızdım.

Defterleri ve soru bankalarını hiçbir şey bulamamış olmanın utancıyla hızlı hızlı çantasına tıkarak çantanın küçük cebine yöneldim. Turuncu plastik bir şeyin takılı olduğu anahtarı görünce Nisa'nın çantasındaki tek aykırılık bu gibi geldi. Bir tane süslü püslü bir anahtar daha vardı ama bu anahtarın Nisa'ya ait olduğu belliydi. Peki, bu öteki basit anahtarlık nereye aitti ki?

Anahtarın turuncu çerçevesine baktığımda yazan yazıyla kaşlarım çatıldı. ɣ - Soyunma Odası. Anahtarlığın üzerindeki bu sembol bir yerden tanıdık geliyordu ama nereden tanıdık geldiğini anımsayamıyordum. İçinde boş beyaz bir kâğıt vardı. Dudaklarımı kemirerek küçük cebi biraz daha kurcaladım ama hiçbir şey bulamadım. Anahtarı buradan alamayacağım için o an aklıma gelen tek şey fotoğrafını çekmekti. Anahtarı sıraya koyup yanına da ne olur ne olmaz ölçüsünü görecek bir defter bıraktım. Fotoğrafını arkalı önlü çektikten sonra çantayı elime aldım, telefonumu da cebime attım. Tam o sırada kapının açılmasıyla ne yapacağımı bilememiştim. Çanta elimden ayaklarımın üstüne düşerken öteki elim kalbime gitmişti. İçeriye girenlerle kaşlarım çatılmıştı. Tanımıyordum bile girenleri.

"Ne oluyor burada?" dedi adını bilmediğim bir kız. Beni Nisa'nın sırasında görmeyi planlamıyor olmalı ki zorla gülümsedim. Nisa değildi en azından gelen. Hemen çantasını alıp yere bıraktım ve ellerimi iki yana açtım.

"Nisa cüzdanını unutmuş da... Onu almamı istedi ama burada da değil. Biliyorsunuz belki. Bizim Eren'le onlar... Anlayın canım işte," diye bir şeyler geveleyip iyice rezil olduktan sonra seri adımlarımı kapıya yöneldim. Terlediğimi hissediyor öte yandan kalbimi saran paniğin azalmak yerine arttığını damarlarımda akan kanın coşkusundan sezinliyordum.

Nefesimi tuttuğum için koridorda öyle gürültülü nefes alarak aşağıya indim ki bacaklarım dahi tir tir titredi. Elimle boğazımı yoklayarak tenis meraklılarının biriktiği merdivene baktım. Hafızamı zorlasam da bir türlü anahtarlığın üzerindeki yazıyı, o yazıyı nerede gördüğümü de hatırlayamadım. Biraz daha düşünsem sanki çıkaracaktım ama düşündükçe hatırlayamamak sinirlerimi bozuyordu.

Bundan zerre bir şey anlamayarak soluğu kantinde aldım. Normalde pek aram olmasa da kantinden bir tane kolalı uzun şeker aldım ve paketi açıp sündüre sündüre yemeye başladım. Kalp atışlarım hala normal halde değilken cebimdeki telefon titremeye başladı. Ufacık da olsa cebimden çıkarıp baktığımda babamın aradığını gördüm. Telefonu sessize alarak okul bahçesine çıktım ve hocaların arka bahçeye park ettiği araçlara yöneldim. Birinin dibine çökerken babamı aramaya başladım ve kısa süre içinde de cevap aldım.

"Yazgı, nasılsın?"

Dudaklarımı kemirmeye bir son verdim. Babamın sesini duymak nedense iyi hissettirmişti. İçimdeki yanlışın bıraktığı telaşlı hissiyatı silip süpürmüştü.

"İyiyim, okuldayım. Sen nasılsın?" dedim gergin bir halde.

"Ben de iyiyim kızım. Ev işleriyle uğraşıyordum da. Sana birkaç fotoğraf atacağım. Oda takımları. İçinden beğendiğin olacak mı bakalım?" deyince kafamı dağıtmak için güzel bir bahane gibi geldi. Telefonun sesini açıp WhatsApp sohbetimize girdim. Attığı görselleri telefona indirdikten sonra mırıldanarak attığı beş modeli inceledim.

"Üçüncüsü daha güzel. Kahve ağırlıklı, sade ve şık. Uzun bir süre kullanılır yani." Tıpkı Kubilay'ın göz rengi gibi baba, ölene kadar kullanılır.

"Tamam o halde kahverengi takımı sipariş ediyoruz." Babamın sesindeki bu enerjiye karşı ufak da olsa tebessüm ettim. Payam'dan döndüğümden beri görüşmüyorduk ama sık sık telefonlaşıyorduk. Bu benim için şimdilik daha iyiydi.

"Şey... Evi nerede tuttun? Yani teyzemlere filan yakın mı ya da Mirtuna'nın neresinde kalıyor?" diyerek biraz olsun sohbeti uzatmak istedim.

Babam uzun bir süre mırıldanarak düşündü. "Sana konumunu atarım daha net anlarsın ama konumu teyzenlere yakın. Sanat ablanlara biraz uzak ama merak etme ben seni götürürüm onlara. Zaten Sanat ablan sağ olsun hiç çıkmıyor evden. Hemen hemen her şeyi kendisi dizayn etti. Sevdiğin ne varsa ondan öğreniyorum."

Kalbimde bir nokta babamdan duyduğum son cümleyle cızlayınca gözlerim kapandı. Babam sevdiğim şeyleri bilmiyordu. Muhtemelen bildiği tek şey renkti. Onu da sorduğu için biliyordu. Birbirimiz hakkında daha fazla şey öğrenmeliydik ve o an odaklanmak istediğim tek şey bu oldu.

"Aslında, mantıyı çok seviyorum," diye başladım cümleye ansızın, "Pizza ve hamburgeri de. Kahverengi en sevdiğim renk, biliyorsun. Buz pateni yapmayı da çok severim. Enerjik hissettiriyor. Çoğu zaman müzik dinleyip kendi kendime takılıyorum, Türkçede de biraz zorlanıyorum," diye sıralarken tebessümüm yüzümde büyüdü. Babam her cümlemi ilgiyle dinliyor ve mırıldanıyordu. "Kedi mi köpek mi dersen, köpek bence. Çok insan dostu ve sadıklar. Amerika'dayken bakıyordum bir tanesine. Isaac'ti adı. Araba çarptı ve vefat etti. Şimdi de bir tane aslında bakabilirim ama işte maması, bakımı derken beni aşıyor. Hem apartmanda bakamam."

Babam elle tutulur bir hevesle, "Eğer istersen bir tane sahiplenebiliriz ama bakımınız birlikte yapmak şartıyla. Ben de tek başıma bakamam," deyince az önceki panik ruh halim ortadan kaybolmuştu. Şimdi neşeyle gülümsüyordum ve hatta gülümsemekten yanaklarım ağrıyordu.

"Olur aslında ama ayrı yerlerdeyiz. Nasıl olacak ki?"

"Eninde sonunda gelmeyecek misin buraya ama? Şu ev bir bitsin, görmeye gelirsin diye düşündüm. Hatta sömestr tatiliniz yakın. Bir ay kaldı okulun kapanmasına."

Babamın sözleriyle birlikte dudaklarımı birbirine bastırdım. Ne zaman bu mevzu açılsa yüreğimde bir burukluk oluyordu. Bir yandan öz babam vardı diğer yanda sevdiğim çocuk. İkisini de bırakmaktan korkuyordum. Kubilay'ı burada bırakma fikri, uzak mesafe ilişki yaşama korkusu en hissedilir haliyle ensemi yokluyordu sanki.

"Bilmem, yani daha üniversite var," diye geçiştirdim hemen, "Hangi şehri kazanacağım meçhul. Sınavda ne kadar başarılı olurum ondan da tam emin değilim ama... Neyse, sonra bakarız dediğin gibi. Ev bir bitsin de. Yani elbette geleceğim ama evin bitmesini bekleme. Sen gel. Yani istersen tabii. Ankara'daki evimde bazen halam kalıyor. Pek geniş değil ama yine de iki üç kişi kalabiliyoruz."

"İki üç kişi..." diye mırıldandı babam. Aklına gelen ihtimali anladığımda alt dudağımı ısırdım.

"Yani Ezgi, ben, halam filan..." Umarım inanırdı. Arada toplu kalmışlığımız da vardı fakat o zamanlarda Ezgi ve ben benim yatak odamda kalırdık.

"Anladım kızım, ee okul nasıl? Derslerin nasıl gidiyor?"

"İyi gidiyor. Ders çalışıyorum merak etme. Ezgi beni çalıştırıyor. Bugün de okula tenis şeysi geldi de herkes tenis oynuyor," deyip elimi gelişigüzel salladım.

"Sen? Sen oynamıyor musun tenis?"

"Ben..." deyip güldüm bir an, "Ben tenisi profesyonel oynuyorum baba. Buradaki çocuklarla pek oynayamam. Hem sahada gerçekçi oynamak daha zevkli. Sen peki? Oynar mısın?"

Babam güldü. "Gençliğimizde bir iki el atmışlığımız var da kızımız gibi profesyonel değiliz elbet. İş güç giriyor araya, unutuyorsun. Eh yaş da malum..."

Bu kez gülen bendim. "Dede gibi konuşmasana. Çok da yaşlı değilsin. Halam mesela. Seninle yaşıt ama genç kız gibi. Siyahi giyiniyor biraz ama olsun. Halamın içi hala genç bir kız. Senin de içinde bir delikanlı yatıyordur kesin öyle değil mi?" diye zorladım birazcık.

"Ahhh... O delikanlıyı annen çok iyi bilirdi kızım," dediğinde kapanmayan o tazecik yaram yandı sanki. Gözlerimi kapatıp buhranlı bir hisle tebessüm ettim.

"Bilirdi kesin. Bilmese iki kız vermezdi herhalde," deyip güldüm kendi kendime. O sırada arka bahçeye bir şeyi arar gibi giren bizimkileri gördüğümde kaşlarım çatıldı. Kubilay, Ahmet, Ezgi ve Eren uzun zamandır birlikte görünmezken şimdi sağa sola bakınarak bana doğru geliyorlardı. Muhtemelen aradıkları da bendim. "Baba ders başlayacak sanırım. Kapatmam lazım. Şey, müsait olursan da gelmeni isterim. Yani buraya. Ankara'ya," dediğimde tebessümünün sesini duydum. Bu sefer içimdeki panik hissi gitmedi.

"Tamam kızım, kendine dikkat et. Görüşürüz. İyi dersler."

"Görüşürüz," deyip telefonu kapattığımda ve aynı zamanda arkamdaki araçtan destek alarak ayağa kalktığımda Kubilay'la gözlerimiz kesişti.

Herkes dururken Ezgi kırmızı görmüş boğa misali bana doğru gelmeye başladığında Kubilay'ın, "Ezgi dur!" diye bağırdığını işittim. Gözlerim kısıldı. Bir şeyler ters gidiyordu.

Neler olduğunu anlayamadan Ezgi öfkeyle dibimde bitti. Neredeyse ağlamak üzereydi lakin ben bu öfkeyi çözememiştim. Endişem artık en üst seviyedeydi. Elleri havada yumruk olmuştu. Bana mı vuracaktı da kendini tutuyordu? Olan bitene anlam veremiyordum.

"Derdin ne Yazgı? Derdin ne Allah aşkına? Niye gidip Nisa'nın çantasını kurcalıyorsun sen ya?" diye yükseldi nerede olduğunu umursamadan. Suratıma doğru bağırıldığından ötürü irkildiğimde Kubilay önüme geçmeye çalışıyordu ama Ezgi buna pek izin vermiyordu. Sesi kısılana kadar, "Ya ben sana içimi açtım içimi!" diye haykırırken sinirden mi üzüntüden mi bilmem çok kötü ağlıyordu. "Ya sen nasıl olur da Nisa'ya gider bunu söylersin? Kız sana olan öfkesini benden çıkardı ya!" dedikten sonra ellerinin tersiyle yakama vurdu. Öyle şiddetli vurmadı ama vuran Ezgi olduktan sonra ben bir adım geri çıktım. Kalbim bilinmezlik ve korkuyla çarpıyordu. Paniğim hiçbir şey anlayamamaktan artıyordu.

"Bir dakika bir dakika..." diye mırıldandım kısık bir sesle, "Ne demişim ben Nisa'ya? Siz ne saçmalıyorsunuz?" deyip arkadaşlarıma tek tek baktım. Hiçbir şey anlamıyordum.

Ezgi o an çıldırmış halde önüne gelen saçlarını arkaya savurup öfkeden kıpkırmızı olmuş yüzünü bana çevirdi. İlk kez bana böyle bakıyordu. İlk kez öyle nefret ederek bakıyordu ki anlam veremiyordum.

"Nisa'ya söylemişsin! Daha ne diyeceksin? Eren'den..." dedi ama cümlenin devamı gelmeden Ahmet girdi araya.

"Ulan yeterin hepiniz!" diyerek Ezgi'yi kolundan çektiği gibi kenara iteledi. Şaşkınlığımı silemiyordum yüzümden. Bir Kubilay'a bir Eren'e bakarken neler olduğuna dair en ufak bir fikrim bile yoktu.

Tek solukta, "Ben bir şey demedim," dediğimde Kubilay bir şey diyemeden Eren geçti karşıma.

"Yazgı, bak..." Duraksayarak burun kemiğini sıktı ve sinirini o an benden değil de kaldırım taşını tekmeleyerek gidermek istedi ama bence pek de işe yaramadı. O öfkesi banaydı. Bana öfkelilerdi...

"Nisa'yı en başından beri hiç sevmedin, anladım bunu ama hani şey vardır ya... Böyle... Arkadaşını paylaşamama hissi. Ona yordum. Yemin ederim ona yordum ama şimdi... Nisa'nın çantasını kurcalarken yakalamış Şelale seni. Cüzdan müzdan bir şeyler zırvalamışsın ama Nisa senden böyle bir şey talep etmediğini söyledi. Yani ben anlamıyorum. Derdin ne açık açık konuşsana?"

Eren'in göğsü şiddetli nefeslerle inip kalkarken ben bir bizden titreyerek uzaklaşan Ezgi'ye bir de Eren'in şu öfkesini dizginlemeye çalışan haline bakıyordum. Ezgi kadar öfkeliydi belki de ama ne kadar kendini tutmaya çabalasa da tutamıyordu. Yine de sonuçta bana öfkeli ve kızgındı değil mi? Elimi çaresizce saçlarımdan geçirdim ve açık bıraktığım saçlarımı savurdum sinirle. Menekşe'nin işiydi bu. Sizi mahvedeceğiz derken bu muydu kastettiği yani? Allah'ın cezası kız. Başarıyordu da. Kendi içimizde parçalanıyorduk. İçten çürüyorduk adeta.

Kafa karışıklığı içinde başımı kaldırıp ağzımı açtım ama Menekşe'nin iki gün önce tuvaletteyken bana söylediği şeye inanmayacakları gözlerinden belliydi. Ağzımı açtığım gibi geri kapatıp kaşlarımı ovaladım. Ne diyeceğimi bilemedim. O kadar köşeye sıkışmış ve kelimelerim tükenmiş gibi hissettim ki konuşamadım.

"Yazgı konuşalım mı bir?" diye fısıldadı Kubilay. Kafamı kaldırıp ona baktığımda sıkmadan kolumu tutuyordu. Benim gelmemi istediği için zorlamadığı belliydi. Çok direnmeyip peşinden gittiğimde kurumuş bir ağacın dibinde durduk. Kollarımı göğsümde bağlayıp yine bir Ezgi ve Ahmet'e bir de Eren'e baktım.

Ezgi'nin hislerinden ölsem de kimseye bahsetmezdim. Ezgi bana zerre kadar güvenmiyordu demek ki. Henüz bunu sindiremiyorken öte yandan Eren'in beni kırmamak için savaş vermesi... Kafam allak bullak olmuştu. Menekşe'nin işiydi kesinlikle. O kızı elime geçirip evire çevire dövesim vardı.

"Yazgı neyin peşindeysen lütfen bırak," deyince Kubilay, ancak kendime gelip ona baktım. Büyük bir istekle yüzüme bakarken bir adım geri çıktım. Ellerini birleştirmiş utanmasa önümde diz çöküp yalvaracaktı.

Kuruyan dudaklarımı ıslattım. "Nisa'nın çantasını kurcaladım doğru da Ezgi'nin hislerini gidip kimseye söylemedim ben duydun mu? Ezgi resmen bana güvenmiyor. Ben gelip sana bile bir şey demiyorum. Çoğu şeyden habersizsin," diye öfkeyle konuştuğumda Kubilay başını kaldırıp gözlerini kırpıştırdı.

"Çoğu şeyden habersiz miyim?"

İşaretparmağımı doğrulttum daha da öfkelenerek. "Ezgi'yle veya diğerleriyle aramda geçen hiçbir şeyi gelip sana sayıp dökmüyorum tabii ki Kubilay! Saçmalama. Şu anda bile sana hiçbir şey söylemeyeceğim ama şunu bil ki Ezgi'yle ilgili hiçbir şey konuşmadım, konuşmam da." Hayal kırıklığı içinde gözlerine baktım. "Siz benim ailemsiniz Kubilay," dediğimde boğazıma bir ağırlık çöktü ama ona rağmen konuştum. "Ben sizi arkadaştan da öte görüyorken bu... Bu çok kırıcı duydun mu? Ben şu anda ne yapacağımı bilmiyorum. Size kendimi nasıl inandırabilirim onu da bilmiyorum ama amaçlarına ulaşıyorlar. Volkan, Atınç, Savaş, Miran... Dördü de şu anda çocuk ıslahevindeler ama bir anlamı yok. Menekşe onların yerine yetiyor siz anlamıyorsunuz. Salak gibi aileme kendimi inandırmaya çalışıyorum çünkü ailem bana inanmıyor," diye saydım nefes nefese ama son cümlem benim bile zoruma gitti. Ailem bana inanmıyor, ailem beni bırakıyor, ailemden hainler çıkıyor, ailem beni önemsemiyor...

Sesim iyice dalgalanmaya başladığında gözlerimi Kubilay'ın acı kahve gözlerinden çevirdim. Ezgi'nin Ahmet'e sarılarak ağladığını gördüm ve o an içim daha kötü oldu. Ona bakarak titreyen çenemi araladım. "Ben kimseye bir şey söylemedim Kubilay," diye fısıldadım güçsüz bir sesle ve omuzlarımı soğukta kalmış, üşümüş bir halde sıvazlayarak içeriye girdim.

Boğazıma kadar nasıl dolduysam kendimi ancak revire atabilmiştim. Tuana Hanım'ı orada gördüğümde gözleri direkt beni buldu. Paniğim gitgide artıyordu ve içimde öyle böyle bir ağlama isteği yoktu. Ağlasam sel basacaktı sanki okulu. Yüreğimin kırıklarını göremiyordum, toplayamıyordum.

Titreyen bir sesle, "Öğle arası bitene kadar şurada ağlayabilir miyim acaba?" diye sorduğumda Tuana Hanım'ın kaşları kalktı ve apar topar yanıma geldi.

"Bir tanem ne oldu sana?" dedi yine o narin sesiyle. Kolumdan tutup beni masasının önündeki sandalyeye oturturken hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Sinirlerim iyice bozulmuştu. Tuana Hanım ellerimden tutmuş sıkı sıkı ovalarken hiç durmaksızın ağlıyordum. O da konuşamayacağımı anlamış olmalı ki bana peçete uzatarak en iyi desteği sağladı.

Henüz birkaç dakika geçmişti ki içeriye Kubilay'ın girdiğini gördüğümde Tuana Hanım da baktığım yere baktı. İkimiz arasındaki bakışları gitti geldi ve eliyle çıkması için kapıyı işaret etti. Kubilay aldığı sesli nefesle önce yüzünü sıvazladı sonra ne yapacağının bilinçsizliğiyle ve gönülsüzce revirden çıktı. Bense öğleden sonraki bir derste de revirde kaldım ve hiç konuşmadık. İstediğim kadar ağlamış olmak, Tuana Hanım'ın hiçbir şey sormadan bana istediğim kadar izin vermiş olması bir nebze olsun iyi gelmişti ama içimdeki o kırık var ya, çok hızlı büyümüştü. Ezgi sanki kalbimin tam ortasına bir bıçak saplamıştı diğerleri de o bıçağın açtığı yarayı deşmişti. Zaten yaralıydım ya ben... Ufacık birisi dokunsa paramparça oluyordum, bilmiyorlar mıydı?

Ağlayışlarım sessiz iç çekişlere dönüştüğünde halsiz bir halde, "Teşekkürler Tuana Hanım," diye cızırdadım adeta. Bozuk bir radyo frekansı gibi çıkan sesime karşılık kitap okuyan Tuana Hanım başını kaldırıp tebessüm etti. Tebessümünde bile keder vardı kadının.

"Ne demek Yazgıcım. Bir şey yapmadım aslında ama... Ne olursa olsun seni bir daha böyle ağlarken görmek istemiyorum. Mesele çok sevdiğin şu hergele de olsa," diyerek başını omzuna yatırınca halsiz bir şekilde tebessüm ettim. O hergele benim ailemdi Tuana Hanım, ailem.

"Genel anlamda tüm ilişkilerimi şu sıralar epey zorluyorum Tuana Hanım. Onun... Pek bir suçu yok. Sadece gördüğü gibi yorumluyor o kadar. Ben... Dediğim gibi sınırları zorluyorum. Son derse gireyim bari. Görüşürüz," diyerek revirden çıktım ve hiç istemeyerek de olsa sınıfa kadar gittim.

Kapıdan içeri girdiğimde kafamda ceketimin kapüşonu vardı. Yakup yine bana çarpacak gibi olduğunda kendimi hemen geri çektim. Yine benden özür dileyerek koşturduğunda ilk önce Ezgi'nin sırasına baktım. Eşyalarını apar topar topluyordu. Kapıda durup bir süre ne yaptığına baktığımda eşyalarını topladığı gibi Kubilay'ın yanına gitti, kulağına bir şeyler söyledi, Kubilay da başıyla onayladığında Ezgi yüzüme bile bakmadan sınıftan çıktı gitti. Bir yabancı gibi...

Dudaklarım benden bağımsız fazlasıyla sarktılar, ifademi toparlayamadım bir türlü. Çok geçmeden Seda ile kesişti gözlerimiz. Onun o kötü bakışlarını fark ettiğimde adımlarımı adeta yerde sürükleyerek arkadaki sırama geçtim. Kubilay'ın ve Ahmet'in bakışları olduğu gibi beni takip ederken sırama oturup alnımı sıraya yasladım ve kucağıma baktım. Gözlerimi usulca kapatıp açarken Kubilay sol elimi tutmak istedi ama ben tutmadım. Ceketimin bileklerini sonuna kadar sündürüp bacağımın arasına sıkıştırdım ve günün bitmesini bekledim sadece. İğrenç bir gündü ve kalbimdeki kırık amansızca büyüyordu.

***

Okul bittiğinde uzun bir çile çekmişim gibi hissediyordum. Montumu giyip çantamı tek omzuma aldım. Diğerlerine bakmadan sınıftan çıktığımda dolmaya dünden razı gözlerimi kapatıp açtım ve cebimden kulaklığımı çıkardım. Tam o sırada Ahmet'in kolunu omzuma atmasıyla durdum.

"Yazgıcan gel bugün beraber gidelim eve," dedi ılımlı bir tavırla. Kolunu omzumdan çekmedim ama duygusal anlamda yorucu bir gündü ve ben bir an önce eve gitmek istiyordum.

"Ahmet, tek gidebilirim," diye fısıldadım. Yanında kulaklık takmadım zira ayıp olacağını düşündüm bu sebeple kulaklıklarımı tekrar kutusuna yerleştirdiğimde Kubilay ve Eren çevremizde değildi. "Kankaların yok mu senin?" dedim bu kez. Tek bıraksaydı ya beni, biraz daha ağlayıp eve gözyaşı bırakmayacaktım.

Ahmet bana biraz daha sıkı sarılırken okul bahçesine çıkmış öğrenci kalabalığı arasından benim için metroya doğru yürüyorduk. "Boş ver o sulanmış ergenleri ya. Ben varım, neyine yetmiyor cancan kankam?" dediğinde yüzümde zayıf da olsa bir tebessüm belirdi zira Ahmet sözlerinde öylesine samimiydi ki bu bir nebze iyi geldi. En azından inanıyor gibiydi bana. Yargılamıyordu sanıyorum ki.

Öğlen Ezgi'yle ilgilenmiş şimdi de bana gelmişti. Aramızda denge kurmaya çabalıyordu ve bunu görmek biraz olsun iyi hissettiriyordu ama iyileştirmiyordu.

"Ahmet, yapma gözünü seveyim. Teşekkür ederim yanımda olduğun için ama... Bence Ezgi'nin yanında ol. İyi değildi. Haliyle... Kim olsa delirir. Kendini çok kötü hissediyordur," dedim tüm samimiyetimle.

Ahmet sözlerimden sonra dertli dertli iç çekmeye başladı. "Kankam be... Siz ikiniz de benim canımsınız biliyorsun değil mi?" deyince başımı salladım aşağı yukarı. Sanırım bir tek senin canınım Ahmet. Bir tek sen inanıyor gibisin bana.

Metro durağındaydık ve şansımıza bugün geldiğim gibi metroya da binebilmiştik. Ama boş bir yer yoktu. Cam kenarında dikildik biz de.

"Yani... Ezgi çok kızgın ve sen de çok kırgınsın. Lafım yok ikinize de ama içinize atarsanız çok fena kızarım size. Bütün arkadaşlığım şu anda yoluna feda olsun," deyip yanaklarımı sıktığında sündürmesine izin bile verdim.

Az da olsa yüzüm gülmüştü. Metroda bir süre sessizce yolculuk yaptıktan sonra benim durağımda indik ve yine sessiz sessiz yürümeye başladık ama içimde bir kurt vardı ki hiç rahat durmuyordu işte. Evime çok az bir mesafe kalmışken durup ansızın Ahmet'e baktım.

"Ahmet ben sana bir şey söyleyeceğim," dediğimde o da ellerine sokuşturduğu ceplerini çıkarmadan bana döndü. İlgiyle gözlerime baktı.

"Söyle Yazgıcanım."

Gözlerimi kısa bir süre gergin bir şekilde etrafta gezdirdikten sonra tekrar onun yüzüne baktım. Ellerim önümde tırnaklarımı deşiyordum.

"Aslında... Söylemek istemiyordum ama en azından belki sen anlarsın beni. Ben sadece hissediyorum. Yani bir delilim yok ama hissediyorum işte. Nasıl diye sorma bana ama bence Nisa, Eren'i sevmiyor. Onları ne zaman koridorda görsem Nisa hep bana bakıyor, Eren'e olan ilgisini kaybediyor. Bir de ne bileyim..." Elimi enseme atıp boynumu ovalarken yüzüm düşmüştü. "İçimden hiç iyi hisler geçmiyor ne yalan söyleyeyim. Geçmiyor işte. Nasıl diye sorma bana ama ben Nisa'yı sevmedim. Sosyal medyasında Menekşe var diye belki, bilmiyorum ama o kızda hoşuma gitmeyen şeyler var. Ama umarım ben yanılırım. Eren'in gözlerinin içi gülüyor çünkü ve Eren benim arkadaşım. Siz benim ailemsiniz," dedim son cümlemde Ahmet'in gözlerinin içine bakarak.

Bu cümlem onun da yüzünde sıcacık bir tebessüm oluştururken ağzını açmış bir şey diyecekti ki sağımdan gelen gür sesle ikimiz de bir anda yerimizden hopladık.

"Yazgı!"

Yaşadığım apartmandan çıkıp büyük adımlarla bana doğru gelen heybetli beden ve adımı çağıran bu adam babamdan başkası değildi. Onu siyah kabanına bürünmüş halde gördüğümde bir an irkilsem de hislerim anında rahatlığa kavuşmuştu.

"Ba-baba?" diye geveledim elimde olmadan. Babam büyük adımlarla yanımızda durduğunda arkasında bir de iki tane simsiyah giyinmiş koruması vardı. Yani koruma olduğunu düşünüyordum onların. Ne oldukları hakkında net bir bilgim yoktu açıkçası.

"Senin eve gelmen neden bu kadar sürüyor?" diyerek nefes nefese kafasını kaldırıp apartmana baktı, "Bu ev okuluna çok uzak. Değiştirelim bence," diye eklediğinde gergin bir şekilde tebessüm ettim.

"Memnunum ben. Bu arada hoş geldin. Bilmiyordum geleceğini, bugün telefonda konuştuk söylemedin hiç?" dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek. Babam bir süre tedirginlik içinde yüzüme bakarken ben kötü bir şeyler sezmemesi için tebessümümü büyüttüm. "Bugün de bana Ahmet eşlik etti. Kubilay'ın kız kardeşi Ezgi biraz rahatsızlanınca Kubilay erkenden onu eve götürdü," diye uydurdum. Kafasındaki soru işaretlerini gidermek istedim hemen. Babam anladığını belirtircesine kafasını sallarken elini uzattı Ahmet'e.

Ahmet benden daha gergin bir halde, "Öpeyim tabii..." diyerek babamın dik bir şekilde uzattığı elini çevirip öpmeye yeltendiğinde babam elini geri çevirdi ve Ahmet'i kendine çekip erkekçe bir selamlaşma yaşadılar. Bu görüntü nedensizce hoşuma gitti. Babam arkadaşlarımı seviyordu.

"Ölmedik daha genç adam. Sağ ol Yazgı'yı eve bıraktığın için. Hikmet!" diye arkasına bağırdığında babamdan on adım kadar uzakta duran adamlardan birisi koşarak yanına geldi. En az babam kadar heybetli ama babamdan daha genç bir adamdı.

"Emredin komutanım!"

"Ahmet'i evine bırakın hemen. Saat geç oldu otobüslerde sürünmesin çocuk," diyerek başıyla Ahmet'i işaret edince Ahmet mahcubiyetle araya girdi. Bunu ne ben ne de Ahmet beklemiyordu ama babamın böyle bir incelik yapması kalbime dokunmuştu.

"Yok Özdemir amca, ben kendim giderim. Zaten biz her gün bırakırız Yazgı'yı sorun olma-"

Babam tahammülü kalmamış bir halde elini kaldırdı.

"Oğlum itiraz etme. Ben hiç itiraz sevmem. Bana itiraz edenlerin sayısı da oldukça azdır zaten," diyerek komutan oluşunu hatırlattı adeta, "Hava kararıyor. Sen de öğrencisin hem. Makam aracında git bakalım bir kere de. Hadi Hikmet," dediğinde Ahmet alt dudağını dişleri altında sertçe ezdi ve gözlerini bana çevirdi. Onaya ihtiyacı yoktu ama ben yine de içi rahat etsin diye gözlerimi kırptım ve el salladım ona.

"Yarın okulda görüşürüz. Teşekkür ederim eve bıraktığın için," deyip babam gibi geri geri giderken o da başını sallayarak cevapladı beni.

Babamın yanında kalan adını bilmediğim tek kişi de peşimizden gelirken Hikmet denen adam Ahmet'i siyah bir aracın içine bindirdi ve götürdü. İçim şimdi biraz daha rahat babamla apartmana girdiğimizde fazlasıyla değişik hissediyordum. İlk kez evime geliyordu ve umarım her şeyi beğenirdi.

"O kadar işlerin arasında geldiğin için teşekkür ederim," diye fısıldadım asansöre binerken. Tuşa bastığımda kapı örtündü. Babamın göz ucuyla bana baktığını hissedebiliyordum.

"İşlerim çok planlanacak işler olmasa da ilk fırsatta gelmek istedim. Bugün telefonda da konuşunca. Ani oldu tabii biraz ama..."

Babamın çekincesini fark ettiğimde bir cesaret ona dönüp yeniden gülümsedim ama bu sahici bir tebessümdü.

"Olsun, ani olsun. Yine de gelmene sevindim. Ben hiç gelmezsin sanıyordum. Doktorsun ve aynı zamanda askersin sonuçta. Yoğunsun." Ve o yoğunlukta bana zaman ayırıyorsun, bundan daha kıymetli bir şey yoktu şu anda.

Asansörden indiğimizde anahtarla kapıyı açıp ayakkabılarımı girişte çıkardım ve ışıkları yakarak eve girdim. Çantamı hemen kapısı açık odama bırakıp montumu çıkarırken babam öteki korumaya bir şeyler söyledi ve kapıyı kapatıp o da evime girdi.

"Hoş geldin tekrar evime. Biraz küçük ama bana yetiyor. Banyo o tarafta, mutfak ve salon bir. Odam da şurası zaten," deyip minik evimi hızlıca tanıttığımda babam gözlerini kısmış bir asker dikkatiyle evin her köşesini karış karış inceliyordu. Açıkçası bu evde ev sahibinin dekoru dışında ben ekstra bir şey yapmamıştım. Bu sebeple her an taşınacakmışım gibi sade bir evdi.

"Yasemin bahsetmişti de ev gerçekten çok küçük. Gerçekten rahat ediyor musun peki? Komşuların nasıl?" Usulca kabanını çıkarırken yanına gidip elimi uzattım. Kabanını bana verince gömme dolaba yerleştirip salona geçtim.

"Komşuların da çoğu öğrenci ama üniversite. Pek aile yok. Ben de pek muhatap olmuyorum zaten. Dersler, okul derken vakit kalmıyor. Onun dışında bence iyi. Bana yetiyor bu boyut. Arada halam geliyor, Ezgi filan... Sığıyoruz. Daha büyük bir ev olsa temizleyemem sanırım," deyip güldüğümde babam da aynı şekilde gülerek L koltuğun hep Kubilay'ın oturduğu kısma oturdu. Aklımdaki düşünceleri hemen sildim.

"Sen memnunsan o zaman problem yoktur. Ev sahibinle tanıştır ama beni mutlaka. Kirayı teyzenler ödüyormuş ama ben ödeyeceğim artık. Tabii senin için bir problem olmayacaksa. Ben düşündüm ama..." derken açık kahve gözleri ifademi ölçmek maksadıyla kısılmıştı.

"Yok," dedim anında, "Ödeyebilirsin tabii. Eğer şey olmazsa..." Cümlemi toparlayamadığımda babam aklımı okumuş gibi başını salladı.

"Zor gelmez. Neden zor olsun? Kızımın eğitimi için. İstersen daha büyük bir ev olabilir ama. İstersen ev satın alabilirim hatta. Okula daha yakın ufak bahçeli evlerden de gördüm. Seni beklerken okulunun çevresindeki siteleri araştırmıştım. Öyle bir şey de hoşuna giderse..." diye fikirlerini sıralamaya başlayınca kahkaha atmadan geri duramadım. Babam tepkime şaşırarak bana bakarken yerimden kalkıp mutfağa ilerledim.

"Özür dilerim," dedim ellerimi lavaboda yıkayarak. Sonra fazla ıslaklığı havluya silip buzdolabına yöneldim ve sebzeliği açtım. "Ben hiç böyle tahmin etmemiştim. Ev almak filan... Düşündüğün için teşekkür ederim ama öğrenciyim ben. Bence yeterli olur burası. Yani kirası çok mu sence? 40 bin lira ödüyordu teyzem."

"Ankara'da merkezi bir yerdesin doğal olarak kirası fazla tabii. Ama senin okuluna yakın gerçekten güzel siteler var. Alalım bir tane, daha sonra belki üniversiteyi burada okursan evi kullanmaya devam edersin. Ne bileyim, bahçeli evlerde büyüdün sen hep. Apartman biraz zor gelmesin?" dedi kuşkuyla.

Sebzeleri plastik bir leğene atıp yıkarken aynı zamanda ara sıra omzumun üzerinden dönüp babama bakıyordum. Bu kadar detaylı düşünmesi hoşuma gidiyordu. Bunca zaman bahçeli evlerde bir zenginliğin içinde büyümüştüm ama şımarık bir çocuk olmamıştım. Olmaya fırsatım da kalmamıştı zaten ama şimdi babamın beni şımartmaya çalıştığını anlayabiliyordum. Eski rahatlığımı o da bozmadan vermek istiyordu bana.

"Bahçeli evlerde büyümüş olmam apartmanı bana zorlaştırmaz merak etme," dedim yine de, "Yatırım için alabilirsin ama. Sadece benim için alma ev filan, fazla olur. Zaten Mirtuna'da bir tane almadın mı yeni? O ev için de masraf yapıyorsundur."

Doğrama tahtasıyla bıçağı alıp yönümü babama döndüğümde salata yapmaya başladım. Dolapta dün yaptığım tavuklu pilav vardı. Onunla iyi giderdi. Babam da yerinden kalkıp karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu hemen.

"Sadece senin için de alabilirim ve bu beni zorlamaz Yazgı. Bu zamana kadar ailem için bir şeyler yapamadım. Bu basit bir harcama da olsa yapamadım. Ayrıca para dert edeceğin son şey olsun. Asgari ücrete çalışmıyorum neticede," deyip çeri domatesleri incelemeye alınca omuz silktim ben de. Benim için bir şeyler yapmak istiyorsa yapabilirdi, bu isteğini engelleyecek değildim.

"O halde sen bilirsin. İçin nasıl rahat ediyorsa öyle yap. Olur da burada olmazsam o zaman evi kiraya verirsin ek gelir gibi olur sana," diye bir fikir sundum tebessüm ederek. Domatesleri doğramayı bitirince marulları dizdim elimin altına. Marul doğramayı pek sevmezdim.

Babam fikrimi duyduğunda kısık sesli güldü.

"Tamam, ben bir ev buldum bile. Sana linkini atayım da bir bak içine. Ev sahibi temelli yurt dışına taşınacağından evi bir kısmı eşyalı satılıyor. Okula yürüyerek gidip gelebilirsin bu sayede. Güvenli bir site. Hem benim de içim rahat eder," dedi gerçek bir heyecanla. Sesli bir şekilde iç çekerek doğramaya bir an ara verdim ve yüzüne baktım.

Tüm samimiyetimle, "Teşekkürler," dediğimde telefonundaki bakışlarını bana kaldırdı ve o da samimiyetle bana tebessüm etti. Bana iyi bir baba olacaktı ve şu anda bunun için o kadar hevesliydi ki kalbim küçük bir çocuk gibi koşturuyordu her yerde. Bir yanım artık hep şen şakrak bir yanım hep buruk kalacaktı ama olsun, benim artık iyiye bakmam için yanımda bazı insanlar vardı. O iyi insanların içinde Kubilay da gelirken omuzlarım düşmeden edememişti. Yarın okula gittiğimde nasıl olacaktı bilmiyordum. Küsmek istemiyordum ama bu böyle giderse kavgamız da yakın olacaktı. En azından buraya gelmemesi için grubumuzdan hepsine hitaben bir mesaj atabilirdim. Muhtemelen yarın okula da babam bırakırdı beni. Metroya binmezdim.

Ben bunları düşünürken kapının alacaklı gibi çalınmasıyla bir anda elimdeki bıçakla parmak ucumu kestim. Bıçak elimden düşerken babam da anında elimi kavradı. "İyi misin?" diyerek yüzüme bakarken kapı bir kere daha güm güm çalınmaya başladı ve ben bir kere daha yerimden irkildim.

"Korktum sadece, ufak bir şey. Hallederim ben," dediğimde babam belirgin bir öfkeyle kapıya baktı ve kâğıt havludan koparıp kanayan ufak yeri baskılamaya başladı. Beyaz peçete anında kırmızıya boyanırken babam bu kez belindeki silahını kavradı ve kapıya yaklaştı. İstemsizce gerildim.

"Geri dur kızım," diyerek kapıya eğildi, delikten baktı ve ne gördüyse silahını indirerek ama elinden bırakmayarak kapıyı araladı. "Buyurun Memur Bey?" dedi tavizsiz bir ses tonuyla. Kaşlarım çatıldı. Memur Bey de nereden çıkmıştı şimdi?

"Merhaba. Yazgı Bloom Allison'ın evi burası değil mi? Kendisi evde mi?" diye bir ses duyunca öne çıktım hafifçe.

"Buyurun benim," dedim gergin bir fısıltıyla. İki polis de bana ve babama bakarak durumu izah ettiler.

"Ezgi Devrim kayıp. En son okulda tartıştığınız görülmüş. Sizi ifade için emniyete kadar götürmem gerekiyor. Tabii velinizle," diye eklediğinde polis memurlarına bakakaldım. Ezgi Devrim mi kayıptı?

🕊🕊🕊

Noluyor dersiniz çiçeklerimm???

Tahminleri tam da buraya alabilirim.

Wp kanalımızda kitap hakkında karakterler hakkında veya güncel duyurular hakkında bilgi sahibi olmak isterseniz bekleniyorsunuzzzzz.

Yb günlerimiz de güncellendi, malumunuz.

Takip ederseniz wp kanalımı valla önceden her şeyden haberiniz olacak.

Yeni kurgulardan, var olanlardan...

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınnnnnnnn

Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda