58. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

56. BÖLÜM

Feride Y. Z.

55. BÖLÜM

Yazgı Bloom Aldinç'ten...

Bir şeyleri ne sen ne de ben içimizde halledemiyoruz.

Kubilay'ın laf arasında söylediği bu cümleyi yol boyunca düşünerek gelmiştim eve. Salya sümük ağlıyor, ağlamamı bir türlü durduramıyordum. Kalbim çok acıyordu yine. Tek bir cümle kalbimi bu kadar acıtamazdı. Ve kelimeler bu kadar güçlü olamazdı. Ağlamaktan gözümün önünü bile göremezken babamın dün evden gitmiş olmasına binlerce kez şükrediyordum. Şimdi koskoca evde kedim Badem dışında kimse yoktu ve o bile bağıra bağıra ağlamamdan korkarak üst kattan aşağı inmiyordu. Kendimi güç bela banyoya attığımda Kubilay'ın sesi zihnimde yankı buluyordu hala.

Bir şeyleri ne sen ne de ben içimizde halledemiyoruz.

Kendime o kadar kızıyor, kırılıyordum ki artık tüm duygularım iç içe geçmişti sanki. İçimde halledemediğim bir şey kalsın istemiyordum ama elimi uzatsam tutacağım bir şey de yoktu. İçim boşalana kadar banyoda ağlamış, ağlamaktan yorgun düştüğümde kalan son güç kırıntılarımla da sıcak bir duş almıştım. Sıcak su mu iyi gelmişti yoksa ağlamaktan artık tükendiğim için duygularım mı ezilmişti bilmem bornozuma sarılarak odama girmiştim. Vakitlerden akşamüstü olduğundan batan güneş pare pare odama doluyordu. Kubilay'ın hayatında böyle bir yerimin olduğunu düşünerek büyük penceremden dışarıya bakakaldım bir süre. Güneş tüm ihtişamıyla semaya veda ederken hala güzel parıltıları bizim aramızdaydı. Elimi kaldırıp odamın içinde uçuşan toz zerreciklerine dokundum ve sanki sihirli bir şeye dokunur gibi hissettim. Kubilay'ın hisleri gibi sihirli geldi o ışıltılar ve her şey.

Çok oyalanmadım manzarayı kaçırmamak için. Üzerime kalın sayılabilecek bir şeyler giydim ve odamdan çıktım. Islak saçlarıma aldırmadan üst kata tırmandım ve az da olsa sakinleştiğimi anlayan kedim de peşimden hoplaya zıplaya geldi. Evin geniş balkonuna çıkıp da güneşi daha büyük bir halde kucakladığımda gözlerimdeki sızılar da kendini belli etmişti. Ağlamaktan kirpiklerim gözlerime batar haldeydi. Şakağımı avucumla ovaladım ve balkon takımına sindim. Badem de kucağıma çıkıp karnıma kurulunca koltuğa biraz daha yayıldık. Gözlerim güneşe daldı o andan itibaren. Düşüncelerim ise Kubilay'a inat halledeceğiz, diyordu. Halledemedik diye bir şey olmamalıydı bizim hayatımızda. Biz bir sürü şey atlatmıştık birlikte. Bunu da halledebilirdik.

Gözlerim ağırlaştığında uykuya teslim olacağım sandım ama uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken aşağıdan zil sesleri geldi. Kubilayların geleceğini hatırladığımda batmakta olan güneşli manzarayı da geride bırakıp toparlandım. Artık kısmen nemli olan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırarak içeri girdim ve alt kata indim. Badem yine üst kattan aşağı inmemişti. Ben de çıplak ayaklarımı yerde sürüyerek, sık sık derin nefesler alarak ana kapıya gitmiştim ve delikten bakmadan çat diye kapıyı açmıştım.

Kubilay öndeydi ve yanında hiç kimse yoktu. Eren, Ahmet, Ezgi... Kimse yoktu. Bir tek o vardı. Bunu beklemediğimden bir anda afalladım ve geri çekildim.

"Ahmetler?" dedim sorarcasına, pürüzlü bir sesle.

Kubilay yumruklarını sıkmış gergin bir şekilde beklerken ben kapıyı daha da açtım ve içeriyi gösterdim. İçeri girdi ve sporlarını girişte çıkarıp soluklandı.

"Onlar daha sonra gelecekler. Ben önden gelmek istedim. Sorun olur mu? Baban evde mi?"

Kapıyı örtüp tuhaf bir hisle salona doğru ilerledim. "Yok. Babam evde değil, sorun olmaz. Gel," diyerek salondan içeri girdim ve ikili koltuğun ucuna oturdum. Kubilay da yanıma oturduğunda daha önce hiç bu kadar tuhaf hissetmediğime emindim. Huzursuzluğum bir kat daha artıyor, ona koçla ne konuştuğunu sormaya deli gibi çekiniyordum. Tek arzum bugün koçla konuştuklarımızdan onu hiçbir şeye zorlamayacağıma emin olmasıydı.

"Koçu ikna etmişsin," diye cümleye başladığında kafamı kaldıramadım ve kızarmaya başladığımı hissettim fakat utançtan değil. Mahcubiyetten. Koç bunu da mı söylemişti ona? Kötü bir amacım yoktu ki.

"Pervasızca bir hareketti. Özü-"

"Yok, sağ ol," diyerek sözümü kesti Kubilay, "Yani araştırma yapmışsın. Daha önce kaza geçiren birçok sporcu hakkında bilgi toplamış koçu bu konuda epey inandırmışsın. Gerçekten, teşekkür ederim. Koç benden çok emin. Çok da umutlu. Eğitmen olacağıma dair gerçekten büyük umutlar vermişsin adama. Her şeyi ayarlamış," derken bana sitem mi ediyordu yoksa sözlerinde samimi miydi çözemiyordum.

Garip bir hisle kafamı kaldırıp sağıma döndüm ve Kubilay'a baktım. Koltuğun kenarına yabancı gibi ilişmişti ve ben onu çözemiyordum.

"Kubilay, pervasızca bir hareketti diyorum. Şu anki aklım olsa yapmazdım. Yemin ederim. Aptal gibi gitti-"

"Aptal gibi mi?" dedi burnundan garip sesler çıkarıp gülerek, "Haklısın gerçi. Sen de ben de fazlasıyla aptalız. Durmadan kalbini kırıyorum, sana zarar veriyorum. Yazgı, ben senin kalbini kırmaktan çok yoruldum. Özür dilemekten de utanıyorum artık."

Beklemediğim cevaplar karşısında kaşlarım daha çok çatıldı ve sağ dizimi kırarak Kubilay'a döndüm. Uzanıp ellerinden tuttuğumda kafasını kaldırdı nihayet ve gözlerine yerleşen kederle yüzüme baktı. Koç ona ne demişti, okula gelmediği iki günde ne yaşamıştı anlamıyordum. Koçu ilk gördüğünde tüm öfkesini bana kusmuştu ama şimdi o öfkesini kusan çocuktan geriye hiçbir şey kalmamış gibi gözlerime bakıyordu ve bu beni korkutmaya yetiyordu.

"Sanki üç günde bir kalbimi kırıyormuş gibi niye konuşuyorsun ki? Ben de senin kalbini kırıyorum. Kubilay, sorunsuz bir ilişki olmaz. Öyle değil mi?" diye sorduğumda gözlerini kırparak onayladı beni. Kalbim sıkışıyordu göğüs kafesimin içinde. Niye böyleydi? Her zamanki gibi değildi, umutsuzdu bana bakarken. Bize karşı mıydı bu tavrı?

"Olmaz olmaz da..."

"Da ne o zaman? Tuhaf tuhaf konuşuyorsun benimle. Ruh halini anlamış değilim. Sinirlerimi bozuyorsun. Ne istiyorsun? Özürse tamam, kabul ettim. İçinde ne varsa ya tam dök şimdi ya da sus, konuşamıyorsun," dedim daha fazla içimde tutamadığım asabiyetimle. Kafamı karıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu şu yaptığı. Daha önce hiç böyle yaklaşmamıştı bana. Böyle kederli bakmamıştı, böyle üzgün durmamıştı karşımda... Ne hissediyor anlamıyordum.

Kubilay konuşmak için derin bir nefes alırken aynı zamanda elini elimden sıyırdı aldı. Dokunuşlarını kaybettiğimde öyle bir korku sardı ki yüreğimi dilim damağım kurudu, tüm bedenim bir baharın ortasında buz kesti. Üşüdüğümü hissettim zira Kubilay ağzını açıyor, konuşmak istiyor ama kelimeler bir türlü dudaklarından dökülmüyordu. Ne diyecekti bana? Ne diyecekti de konuşamıyordu? Yoksa ayrılmak mı isteyecekti? Ona eskiyi hatırlatmam onu tepe taklak mı etmişti? Ne olmuştu? Daha kötüsü olur muydu? Kafam allak bullak olmuştu.

"Belki sen kabul etmeyeceksin ama... Ben senden bir şey isteyeceğim Yazgı. Hiç hak etmiyorsun var ya benim gibi-"

"Hayır!" diye yükseldim anında. Kafamda oluşan koskocaman boş levhada yazan tek gerçek ayrılıktı. Kubilay benden ayrılmak isteyecekti. Kabul etmeyecektim elbette. Hiç hak etmediğim bu şeyi kabul filan etmeyecektim bu yüzden galeyana gelip ayağa kalktım. Panikle birkaç adım geriye gittim. Kafamdaki levha uyarı veriyordu. "Hayır ya! İstemiyorum! Hayır, kabul etmiyorum! Kafana göre karar alamazsın Kubilay!" dedikten sonra hızımı alamayıp hararetle salondan çıktım ve soluğu odamda aldım. Her yerim üşüyordu. Titriyordum üşümekten ve kalbim deli gibi atıyordu.

Dolabımın kapağını açtım ve katlı halde duran lila triko hırkamı aldım. Kısa kollu tişörtümün üzerine hemen hırkamı giydikten sonra şortum da bacaklarımı üşütmüştü bu yüzden eşofman altı aldım ama tüm pantolonlarım olduğu gibi yere düştü.

"Yazgı önce bir dinle..." diyerek peşimden gelen Kubilay panik içinde üzerime kat kat şeyler giydiğimi görünce durdu. Yere çömeldim ve titremeye başlayan ellerimle pantolonlarımı düzgünce toplamaya çalıştım.

"Dinlemek istemiyorum. Salak salak düşüncelerin var. İyi ki bir koçunla görüştüm de ihtimalleri değerlendirdim de adamı ikna filan ettim. Haklı filan çıkarmaz bu seni. Saçmalıyorsun. Hayır, yani sevmiyorsan söyle. Kıvırma. Burada benim de karnımı ağrıtmaya hakkın yok, son dört gündür yaşadığım stresin boyutunu biliyor musun acaba? Kendimi yedim bitirdim ya, gelmiş bana ayrılık konuşması yapıyorsun. Kubilay hiç kaprislerinle uğraşamam tamam mı? Çık git, kabini kıracağım," diyerek pantolonlarımı dolaba sıkıştırdım ve çarparak kapağı kapattım. Ayrılıkmış... O kadar kötü bir şey yapmamıştım, neyin ayrılığıydı bu?

Nefes nefese Kubilay'a döndüğümde afallamış halde yüzüme bakıyordu. Elimi kolumu nereye koyacağımın bilinçsizliğiyle boynumda atan damarı yokladım. Kızardığımı hissediyordum çünkü şimdi de sıcaktan terliyordum ve üzerime giydiklerimi tekrar çıkarmak istiyordum. Ne oluyordu bana?

"Çıkıp gideyim mi?" dedi kaşları havalanmış şaşkın ördek yavrusu gibi bakarken.

Derin derin soluklanarak, "Hıı..." diye onayladım. Çıkıp gitmezse ağzıma geleni söyleyecektim ve kalbini kıracaktım, korkumdan.

Kubilay bu kez sözlerimi yenice idrak eder gibi, "Ayrılık konuşması yapıyorum mu? Ben öyle bir şey demeyeceğim," dediğinde bu kez afallama sırası bendeydi. Tırnaklarımı artık boynuma sürte sürte tahriş etmiştim.

"De-demeyecek misin?" dedim kalakalmış bir halde. Kubilay büyük bir adımla yanıma geldi ve boynumu deli gibi kaşıyan ellerimi tutup çenemi kaldırdı. Yüzü buruştu boynumu gördüğünde.

"Mahvetmişsin boynunu Yazgı ya..." dedi içi gider gibi. Boynumdan haberim yoktu. Bir tek kaşınıyordu durmadan. "Kıpkırmızı olmuş. Tamam, dokunma buraya. Krem filan yok mu?" derken aynı zamanda bileğimden çekiştirip beni yatağıma oturttu ve makyaj masamın çekmecelerini açtı. Bulduğu şeftalili el kremiyle yanıma otururken ben heykel gibi elim havada kalmıştım. Demeyecek miydi gerçekten ayrılalım diye? E o zaman neden böyle germişti ortalığı?

"Be-benden ne isteyeceksin o zaman?" diye sordum kekeleyerek. Kubilay kremden birazcık eline alıp boynuma ürpertici bir dokunuş bıraktığında irkilerek kafamı çevirdim. Dişlerimin arasından sızlanarak kafamı geri çekerken Kubilay omzumu sıkıp bana biraz daha yaklaştı ve narince kremi boynuma sürdü.

Gözlerini bana değdirmeden bütün odağını boynuma vererek, "Yanımda olmanı isteyeceğim senden," dedi. Nefesimi tutmaya başladım o an farkında olmadan. "Ben sana çok gereksiz yükseldim. Geçmişim beni korkutan kara bir delik Yazgı ama en iyi sen anlıyorsun beni. İkimizi de yutan karanlık deliklerimiz var ama sen beni anlarken ben sana çıkıştım." Başını onaylamaz bir şekilde iki yana sallarken gözleri çok kısa bana dokundu ve sonra işine odaklandı. "Geç de olsa anladım. Kendime her an sövüyorum, seni hak etmediğimi de düşünüyorum ama senden ayrılacak cesaretim filan yok. Eğer sen yanımda olursan rehabiltasyona başlayacağım. Koç özel yetenek sınavlarına hazırlayacak beni elinden geldiğince. Deneyeceğiz yani. Ben kırık da olsa o dala tekrar tutunacağım ama sen olmazsan, ben senin varlığını hissedemezsem ve kalbin böyle kırık kalırsa yapamam. Hiçbir boku da beceremem," dedi surat asarak. Kremi yedirme işi bitince ellerini birbirine sürterek doğruldu. Benimse dudaklarımdan bir kıkırtı kaçtı. Tutamadım kendimi.

Kubilay gülüşüme karşılık eğreti bir tebessümle bana bakarken ben sadece sinirden kıkırdıyordum. Sonra o kıkırtılar yerini tuhaf bir rahatlama hissine ve güven duygusuna bıraktı. Neden böyle bir endişe ve stres altına girdim bilmiyorum ama gözlerim sanki çok az doluyormuş gibi doldu taştı. Kıkırtılarım bir çeşit boğuk sızlanmalara döndüğünde elimi dudaklarımın üzerine örttüm. Gözlerimi kapatıp açtığımda gözyaşlarım daha da arttı çoğaldı. Stresin vücudumdan bir şekilde akıp gittiğini hissederken Kubilay omuzlarımdan tutup sıkı sıkı sarıldı, omzumdan öptü ve beni iyice kendine çekti. Gözlerimi kapattığımda ve kokusu burnumda dolduğunda gözlerimden daha büyük yaşlar dökülmeye başladı ve daha şiddetli nefesler almaya başladım.

Kubilay sakinleştirici bir ilaç gibi ellerini sırtımda, saçlarımda gezdirdi bir süre ve sonra, "Ayrılalım diyeceğimi mi sandın sen?" diye sordu şefkatle. O kadar sessiz ağlıyordum ki çıt ses çıkmıyordu odadan. Kafamı onaylarcasına salladığımda Kubilay kollarını biraz daha sıkılaştırıp dudaklarını boynuma bastırdı ve üfledi uzun uzun. "Kusura bakma ama seni bırakabileceğimi sanmıyorum güzelim. O kadar da değil..."

O kadar da olmasın zaten. Olmasın, lütfen.

Hislerimi renk renk iplerin birbirine geçmiş haline benzetiyordum. Rengârenk bir yumak halini almışlardı sanki. Ayıklayamıyor, ayrıştıramıyordum. Gülerken ansızın ağlıyor, ağlarken ansızın gülüyordum. Her duygum, her hissim ve her bir zerrem iç içe geçmişti. Ama ben büyüdüğümüzü hissediyordum. Buna da büyümek demek istiyordum. Ayrılmak, terk etmek, kaçmak demek istemiyordum.

Bir süre sonra pelte kıvamına gelen bedenim Kubilay'ın kolları arasında sakinleşirken yanan spot ışıklar odamı tamamen aydınlatmaya başlamış, akşam evime çökmüştü. Gözyaşlarım yanaklarımda kurumuştu. Ağlamadığıma emindim ama ağlamaktan olsa gerek boğazım acıyordu. Yorgun kalan göz kapaklarımı ağır hareketlerle araladım. Aramızda büzüşüp kalan kollarımı hafifçe hareket ettirdiğimde Kubilay geri çekilmişti bile. Yüzümün berbat bir hale geldiğini düşünerek kafamı eğdim ve ellerimi yüzüme bastırıp parmaklarımla ağrıyan gözlerimi ovdum birazcık.

"İyi misin biraz daha?" dedi ilgili bir sesle.

Başımı iki yana salladım. Gözlerim adeta isyan bayraklarını çekmiş vaziyetteydi. Biraz daha ovaladım gözlerimi. O sırada Kubilay'ın yataktan kalktığını hissettiğimde pek güç de olsa parmaklarımı çektim ve kısık gözlerle loş odama baktım. Kubilay ışıkları kapatıp asma tavanın dibindeki ledleri yaktı ve odamda daha yoğun bir ışık oluştu. Baş ağrıtmayan.

"Gel seni uyutalım sonra da ben eve gideyim. Yarın konuşalım olur mu?" diyerek saç kurutma makinamla yine karşıma oturduğunda dolaşık saçlarımı umursamaz bir şekilde arkaya yatırdım. Saat henüz yediydi. Çok erkendi ve yarın da tatildi.

"Hani diğerleri de gelecekti?" diye sordum arkamı dönerek. Kubilay saç kurutma makinasını çalıştırmadan önce saçlarımı uçlarından başladı taramaya ve bu beni iyice mayıştırdı.

"Geleceklerdi ama saat yediyi geçiyor. Dinlen sen. Çok yorgunsun."

Kafam öne düşerken ve gözlerim kapanırken, "Gülçin teyzem izin vermez mi kalmanıza?" diye sordum. "Çocuklar neredeler bu arada?"

"Arka bahçede," yanıtını alınca kapanan gözlerim açıldı ve başım dikleşti. Kubilay kısık bir gülüşe yerinden kalkıp beni de kaldırdı.

"Arka bahçede neden bekletiyorsun? Gelsinler işte içeriye," derken Kubilay yatağımı açmış beni de yatağa yatırmıştı. Hemen yatağımın ucundaki boşluğa otururken çenesiyle yatağın öbür tarafını gösterdi.

"Boş ver sen onları. Dön yanına, saçlarını tamamen kurutalım hadi," deyince itiraz etmeden sol omzumun üzerinden döndüm. Kubilay da saçlarımı yastığa yayarak saç kurutma makinasını çalıştırdı ama sonrası bende yoktu. Uyumuştum.

***

Tekrar gözlerimi açtığımda başımın altındaki yastık bugün sanki biraz daha rahattı. Uykuyla uyanıklık arasında sersemlerken başımın üzerinde hissettiğim nefeslerle gözlerimi daha çok kırptım. Görüşüm netleştiğinde odama doğan güneşle kaşlarımı çattım. Sabah mı olmuştu? Kısa bir an sabah güneşine dalıp giderken sol tarafıma meylederek yatmaktan uyuştuğumu hissetmiştim. Aldığım cenin pozisyonundan kurtularak örtünün altından sağıma döndüğümde Kubilay'ın sıcak göğsüyle burun buruna geldim. Buna pek de şaşırmayarak yatakta yukarı tırmandım ve kolumu beline sarıp yüzümü boynuna gizledim. Kubilay da ona döndüğümü hissetmiş gibi sırtımdaki elini sıkılaştırdı ve açıkta kalan boynuma sıcak bir öpücük bahşetti. Ve bu benim biraz daha uykumu getirdi.

Ne kadar süre uyuduğum hakkında bir fikrim yoktu ama sabaha bir kere daha uyandığımda kollarım boştu. Kubilay yoktu ve içeriden gürültüler geliyordu. Gözlerimi ovalayarak açtığımda Badem'in dibimde miyavladığını işittim. Aslında onun sesine uyanmıştım. Kocaman esneyerek yatağımdan doğruldum ve komodinin üzerindeki telefonumun ekranını açtım. Saat 08.15'ti henüz. Çok erkendi ama Badem deli gibi miyavlıyor, içeriden de yok sayamayacağım gürültüler geliyordu.

Aralıksız esnemelerim devam ederken ipek gibi olan ve ilk kez kabarmayan saçlarıma şaşırdım. Saç diplerimi kaşıdıktan sonra Badem ayaklarıma dolanıyor ve daha çok miyavlıyordu. Ona aldırmadan kapıyı açtım ve saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırarak mutfağa doğru ilerledim. İçeriye girdiğimde bahçe kapısına açılan koca balkon kapısının açıldığını fark ettim. İçeriye tertemiz hava doluyordu ve gelen gürültü aslında çalan radyoya aitti.

Badem'in miyavlamasını bile bastıran sesi biraz kıstıktan sonra kısmen dağılan mutfağı da arkamda bıraktım. Yüzümde huzurlu bir tebessüm vardı. Mutfağımın Ahmet tarafından dağıtılmasını seviyordum sanırım. Balkondan dışarı çıktığımda tenime değen ılık güneşle sersem gülüşüm yerini daha derin bir tebessüme bıraktı. Yaz iyiden iyiye bastırıyordu ve eğer yanılmıyorsam bahçeye güzel bir kahvaltı masası kurulmuştu. Sessiz adımlarla masanın başında tartışan arkadaşlarımın yanına gidiyordum ki Kubilay'ın aniden arkasını dönüp, "Ben Yazgı'yı uyandı-" derken bana çarpması anlık gelişti.

Anında belimden tutarken ben de onun omuzlarından tutunup kaldım öylece. Bir iki saniyelik burun buruna gelişimiz Ezgilerin homurdanarak gülmesiyle hızla son buldu. Hemen geri çekildim ve gözlerimi daha sert ovaladım.

"Uyandıracağım derken çoktan uyanmış civciv yavrum," dedi Kubilay ve uzanıp yanağımdan bastırarak öptükten sonra arkama geçti. Omuzlarımdan tutup beni önüne kattı ve ben istemesem de ilerlemeye başladım. "Hadi kahvaltı saati. Bunların hepsini birlikte hazırladık. Bugün uzun bir gün olacak. İşimiz var bir sürü," dedi beklemediğim bir enerjiyle. Sandalyeme otururken arkama döndüm ama Kubilay yanımdaki yerini almıştı çoktan.

"Ne işimiz var? Pazar bugün," dedim anlamayarak.

Ezgi çayları doldururken Eren elinde ekmek sepetiyle geldi. "Siz mezuniyet elbisesi seçmeye çarşıya, biz de bu hergeleyi rehabilitasyona götürüyoruz ve enini boyunu ölçüyoruz. Bakalım ne kalmış elimizde?" deyince Kubilay ayağıyla Eren'in oturmak için çektiği sandalyeye vurdu ve devirdi. Eren de boşluğa düştüğünde hiçbir şey yapmamış gibi önüne döndü.

"Reçelleri annem yaptı. Sana da üç kavanoz getirdik," deyince üfledim yalnızca. Ben üç kavanoz reçeli nasıl yiyecektim?

Ahmet, Eren'i umursamadan yerine otururken boşta kalan Ezgi bocalamış bir ifadeyle Eren'e elini uzatmıştı. Yerimde olan hareketliliğim anında son bulunca Eren'i izledim. Kubilay tabağıma bir şeyler dolduradursun Eren mecburen Ezgi'nin elinden tutup ağırlığını vermeden ayağa kalktı ve sandalyeyi de düştüğü yerden kaldırdı.

"On yaşında hala. Sana üzülüyorum Yazgı. Keşke dün kıçına tekmeyi bassaydın," diye homurdandı Eren. Boğuk bir gülüşle gözlerimi devirirken Ezgi de Eren'i destekledi.

"Bence de. Abimi niye terk etmiyorsun sen Yazgı? Bu kadar çabuk mu pes ediyorsun da barışıyorsun Allah aşkına? Süründürsene şunu birazcık."

Gözlerimi devirdiğimde Kubilay ekmeğe sürdüğü tereyağın üzerine özenerek çilek reçelinden gezdirdi ve bana uzattı.

"Ne kadar inanarak boş konuşuyorlar görüyor musun aşkım?" deyince elindeki ekmeği alıp tabağıma bıraktım. Gözlerimi kıstım şüpheyle.

"Sakın bana Prens'in ikinci sezonunu beşinci kez izlediğini söyleme sana buradan var ya bir uçarım Kubilay!" diye yükseldiğimde Kubilay parmağına damlayan reçeli yedi ve önüne döndü. İzlemişti... "Ciddi misin sen?" dedim inanamayarak. Kubilay suçlu gibi yine cevap vermeyince sabır dileyerek tabağıma döndüm. "Sınava kaldı iki buçuk ay hatta iki ay ve sen gidip milyon kere izlediğin diziyi baştan mı izledin sezon sezon hem de? Sana inanamıyorum Kubilay. Sen her tartışmamızda böyle mi yapacaksın gerçekten? Dersleri her şeyi bırakıp dizilere mi saracaksın? Bir de Prens izliyorsun! Hani birlikte izleyecektik!?"

Söylenmelerim arasında ağzıma ekmeği tıktığımda Ahmet parmaklarını şıklattı.

"Yazgı'ya benden bir evet."

Ezgi, "Ben hep OK," deyince gücüne güç katan siyasetçiler gibi böbürlendim.

Eren de geri durmadı. "Yazgı haklı. Bir de izlemesine ben şahidim. Prens'le arasında utanç verici bir bağ var. Ve sen bu bağa rağmen onu hala terk etmedin kanka," deyince başımı salladım büyük hareketlerle.

"Etmedim evet ama aslında-"

Kubilay bozulmuş bir tavırla, "Tamam ulan, beni sevdiğim kızdan neden ayırmaya çalışıyorsunuz şimdi durup dururken? Zaten salağız yeterince," diye araya girdiğinde keyfim iyice yerine gelmişti. İştahlı bir şekilde kahvaltı yapmaya başlamıştım.

"Boş ver, çok akıllı olsak da bir anlamı yok sevgilim," dedim yanağına hafifçe vurup severek. Kubilay çapkın bir bakış atıp bana bu kez de çikolatalı özel bir ekmek hazırladığında onu da yemiştim ve bahçedeki ilk kahvaltım bile onlar sayesinde olmuştu. Tüm ilklerim onlarlaydı sanki.

Kahvaltıdan sonra masayı Kubilay'la birlikte toplamıştık ama bulaşık işini Ahmet ve Eren'e bırakmıştık. Benim işim biter bitmez çarşıya gitmek için üzerimi değiştirmeye karar verdim. Odama tekrar girip dolabımın kapağını açtığımda havanın güneşli oluşundan fazlasıyla etkileniyordum. Askıda duran yazlık acı kahve pantolonumu aldım ve raflardan da önü nakışlı sarı renkli tişörtümü çıkardım. Hızlıca pijamalardan kurtulup üzerimi giyindim ve makyaj masama oturdum. Ağlamaktan dünden bu yana şişen gözlerimin altını kapattıktan sonra yüzüme hafif bir BB krem sürüyordum ki kapım tıklandı.

"Gel Kubilay," dediğimde kapım açıldı ve içeriye sevgilim süzüldü. Onu görünce yukarıya doğru kıvrılan dudaklarıma engel olamadım ama makyaj yapmaya devam ettim yoksa dışarıdaki herkes benden korkacaktı.

İçeriye aheste aheste giren sevgilim beni süzdükten sonra neyi görüp keyiflenmişti bilmiyorum ama yüzündeki gülüşü büyümüştü ve beni oturduğum puftan koltuk altlarımdan tutarak kaldırmıştı. Şaşkın bir edayla masadan tutunurken pufa kendisi oturdu ve beni de dizlerine oturttu.

"Ne yapıyorsun sevgilim?" dedim belimi saran ellerini görmezden gelerek. Aynaya tekrar döndüğümde çenesini gıdıklayıcı bir hisle omzuma yaslamıştı ve aynadan sadece beni seyrediyordu. Yüzümdeki tebessümü silmenin bir yolu yok gibi geliyordu. Kolları sinsi bir şekilde belime dolanıyordu ve bu hissi seviyordum.

"Sen şimdi çarşıya gidersen ayrı kalacağız. Şarj oluyorum birazcık," dedi hoş bir mırıltıyla. Gözleri usulca kapanırken gülerek elimdeki süngeri bıraktım ve rimelime yöneldim. Kahverengi rimelimi kirpiklerime hafifçe dokundurmakla yetindim ve bordo renkli keçe uçlu eyelinera geçtim.

"Gergin gibisin," diye mırıldandım eyeliner çektikten sonra. Esas gergin olan bendim. Kubilay'ın kucağında otururken eyeliner çekemem sanıyordum ama çekebilmiştim. Allığımdan da renksizleşen yüzüme biraz sürdükten sonra dudaklarıma da çok sık kullandığım nemlendiricimi daha sonra parlatıcımı sürüp yedirdim. İşte bitmişti. Bu yüzden hala gergin olup da üfleyip duran sevgilime döndüm ve kollarımı boynuna doladım. Yüzünü kaldırdı anında ve gözlerinin içi hayranlıkla dolup taştı.

"Efsane olmuşsun yalnız var ya. Ne güzelsin böyle?" diyerek saçlarımı yüzümden çektiğinde dudağımın kenarıyla güldüm. Umarım kalp atışlarımın sesini duymuyordur bu yakınlıkta...

"Her zamanki halim canım," dedim omuzlarımı şımarık bir edayla silkerek, "Sen neden gerginsin? Merkeze gideceğin için mi? Yanında geleyim mi?"

Kubilay bir süre bu teklifimi düşünür gibi yaptı ama başını iki yana sallaması uzun sürmedi. Onu darlamamak için teklif etmemiştim ama sonunda da dayanamamıştım.

"Sen git annemlerle mezuniyet alışverişi yap güzelce. Kaç gündür beynimi yedi Ezgi, benim yüzümden elbise almanız da gecikti diye. Hem yalnız değilim. Sadece bir durum değerlendirmesi yapacağız o kadar. Bir de eğer olursa çalışma günlerini planlayacağız," dedi pek de hevesli olmayarak. Kubilay'ı usulca kendime çekip sıkıca sarıldım ve elimi dağınık saçlarının arasından geçirdim. Çok stres yapıyordu ve haksız sayılmazdı. Olmama ihtimalinden çok korkuyordu. Ben de korkuyordum ama hemen her şey öyle isteyince de olmuyordu. Çok çabalamamız gerekiyordu bazen o çok istediğimiz şeyler için.

Bir süre sonra ondan ayrılıp mayışmış yüzüne baktım. "Seninle gelmek istiyorum ben. Mezuniyet yarın mı sanki? Sonra da gidip elbise bakabiliriz," deyip kucağından inecektim ki belimi sahiplenici bir tavırla daha sıkı kavradı ve bırakmadı.

"Gelme," dedi sessizce. Yanımda olmanı istiyorum diyen birisi neden şimdi gelme diyordu ki? "Gelme. Sen gez Ezgi'yle sonra baban yoksa akşam bize gel. Yarın okula birlikte gidelim ya da yine biz kalalım burada," diyerek seçenekler sundu. Hepsi de cazipti fakat cazip teklifler bir yana Kubilay'ın bir karın ağrısı var gibi hissediyordum. Gözlerimi şüpheyle kıstım ve alnımı alnına yasladım.

"Akşam olunca karar veririz ama neden gelmeyeyim? Geleyim işte. Yanında olurum hem. Söz verdim," diye mırıldandım çekinerek.

Kaşlarını kaldırdı, "Sıkılırsın orada. Yapacak bir şey yok ki günışığım. Lütfen, Ezgi'yle gezin siz. Hatta sonra biz katılırız size," dediğinde uzun zamandır ağzından duymadığım kelime gülüşümü büyütmüştü.

"Günışığın mı?" diye soruverdiğimde Kubilay da kısılan gözleriyle gülüyordu.

"Hmm... Güneşim doğmuş yine. Ne diyebilirim ki başka?"

Bu beni biraz daha büyüleyince parlatıcı sürmüş olduğumu umursamadan dudaklarımı şakağına bastırdım ve geri çekildim. Şakağında dudaklarımdan bir iz kalmıştı. Gelmek için ısrar etmeyecektim. Belli ki gerçekten gelmemi istemiyordu.

İçimden taşan bir sevgi seliyle, "Canımsın benim, canımsın..." dediğimde Kubilay keyifli bir gülüşle yüzümü inceledi ve gözleri dudaklarıma kaymaya başladı. Odağını sık sık kaybetmeye başlayınca gülüşüm büyüdü ve Kubilay biraz daha sersemledi. Oyunbaz bir havaya bürünerek yüzüme dökülen saçlarımı geriye attım ve onu kışkırtacak bir şekilde dudağının kıyısından öptüm. Elleri bile gevşeyince kokusundan uzaklaşmadan gülümsedim. "Zor ama güzel olacak," diye mırıldandığımda ne dediğimi dinlemediğine emindim zira çenemden tutup dudaklarımı dudaklarına hizaladıktan sonra parlatıcımı dudaklarımdan yok etmişti arsız.

***

Doğuyorduk, büyüyorduk, yaş alıyorduk ve aklımız başımıza eriyordu usul usul. Her yaşın kendine has hataları vardı. Bebekken yürümek için çokça düşerdik mesela ya da ilgimizi çeken her neyse ağlaya zırlaya isterdik onu. Sonra büyüdükçe konuşmayı söker ve ağlamak yerine konuşurduk. Öğrenirdik hayatı bir şekilde, düşe kalka ama her yaşın kendine özel düşüşleri ve kalkışları oluyordu. On sekiz yaşının nasıl bir özelliği vardı bir fikrim yoktu fakat zorlu olduğu kesindi. Kendimize her genç gibi yol çizmeye çalışıyorduk ve mümkün mertebe çizdiğimiz yolların birbirinden ayrılmamasını umuyorduk. Ama hayat her zaman birlikte barındırmıyordu işte. Tüm korkularım bedenimi terk etti demem mümkün değil. Zaman ilerledikçe yerine yenileri geliyordu, eskilerse tozlanmaya başlıyordu ama en büyük korkum şimdi ailem olan bu insanların bir gün yanımda olmamalarıydı. Üzgünüm ama bu korkum baki kalacaktı. Bundan kaçışım yoktu.

Bahar mevsimi de tıpkı güzel zamanlarımızın hızla akıp gitmesi gibi geçiyordu. Artık karanlık kapalı havalar Ankara'yı terk etmişti. Caddelerde pespembe çiçekler açan ağaçlar ve ara ara yeşermiş ağaçlar göz kırpıyordu. Havalar artık daha sıcaktı. Ceketleri de çıkarmış kısa kollularla kalmıştık. Her genç gibi biz de yaz yaklaştıkça hem sınav stresine giriyor hem de mayışıyorduk. Şu sıralar denemelere girme isteğim hiç gelmiyordu. Okula geliyorduk gelmesine ama hocalar zorlamasa test kitabını açmak dahi istemiyordum. Uzun zamandan beri ilk defa bu kadar normal bir hayat yaşıyordum.

Kubilay yaklaşık bir buçuk aydır koçuyla özel yetenek sınavlarına hazırlanıyordu. Okul çıkışı bazen beni eve bırakıyordu bazen de ben onun peşine takılıyor ve merkeze gidip fizik tedavi sürecinde ve antrenmanlarında yanında oluyordum. Artık bu alışılmış bir olay haline gelmişti. Okul çıkışı Ezgi test çözmek için eve depar atarken ben abisinin peşinden koşturuyordum ve orada yalnız kaldıkça test çözüyordum. Aksi halde Kubilay'ın yanında olmaya daha çok çaba gösteriyordum. Koçunun çalıştırdığı parkurları sorunsuz geçiyordu ama iş ağırlık kaldırmaya gelince belli bir kilonun üzerine çıkamıyordu ve bu da onu epey terletiyordu.

Çok korkuyordum. Bu kadar umutla başladığımız bir işin sonunda eğer Kubilay o yetenek sınavlarını geçemezse ben bunu yaşamaktan çok korkuyordum. Bu yüzden gece gündüz dua ediyor, durmadan ona iyi gelecek beslenme alışkanlıkları hakkında yeni bilgiler ediniyordum. Bu konuda halam da bana çok yardımcı oluyordu. Amerika'daki kendi özel diyetisyeniyle zar zor randevu ayarlamış ve onunla iletişim kurup, sporculara özel beslenme şekilleri hakkında ufak bir bilgilendirme semineri almamı sağlamıştı. Beslenmeyle ilgili son zamanlarda istemediğim kadar bilgi öğrenmiştim zaten ve böyle ufak tefek araştırmalar yaptığımdan Kubilay'ın haberi yoktu. Aslına bakarsanız gözle görülür şekilde araştırmalar yapıyor, onun beslenmesiyle en az annesi ve babası kadar ilgileniyordum fakat Kubilay bunu göremeyecek kadar mutluydu.

Kubilay her geçen gün parkurda daha iyiye gidiyor ve skorlarını gördükçe çocuklar gibi seviniyor, o kahve tonlarının en güzeline sahip gözleri her başarısından sonra bana dönüyor ve ışıldıyordu. Acı çekiyordu bazen, nefes nefese kalıyor, omzuna kramplar giriyordu. Bazen de parkuru yarım bırakmak zorunda kalıyordu ama bir buçuk ayda ilerleme kaydettiğini kendisi de görüyordu. Artık sakatlanan omzunu biraz daha rahat kullanmaya başlamış, belirli ağırlıkları daha hızlı kavrar hale gelmişti. Vücudu da buna karşılık daha fazla gelişmişti ve işte onun gözlerini parıldatan kendi başarısını da fark etmekti.

O gülümsedikçe gülüşlerim dudaklarıma işliyordu. O mutlu oldukça yüreğim hafifliyor ve dakikalarca tirübünlerde oturup onu izliyordum. Çok sık da dalıp gidiyordum. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Kubilay nefes nefese parkuru tamamladığında koç elinde tuttuğu saate baktı ve süreyi söyledi. Duymadım kaç dakikada bitirdiğini lakin Kubilay yine başarılı olmuş olmalı ki zafer sevinciyle bana döndüğünde gözlerim kısıldı gülümserken.

"55 saniye!" diye bağırmasıyla irkildim ve oturduğum plastik rahatsız koltuktan kalktım. Hemen merdivenlere yönelip sahaya koştuğumda o da koşarak yanıma geliyordu. "Duydun mu? 55 saniyeye ulaştım sarı civciv!" İşte şimdi gözümde küçük bir çocuktu.

Kollarımı boynuna sarıp parmak uçlarımda yükselerek sımsıkı sarıldığımda terden suyunun çıkmış olması zerre umurumda değildi.

"Duydum duydum..." dedim gülerek. Islak saçlarına dokunmamı sevmediğinden kollarımı sıkılaştırmaktan başka çarem yoktu.

Kubilay benden uzaklaşmaya çabalarken nefes nefese, "Su içindeyim sevgilim," diye mırıldandı ama omuz silktim.

"Ben rahatsız olmuyorum ki," demekle yetindim ve çene hattından öperek onu da çok söyletmeden geri çekildim. Ayaklarım tekrar yere basarken arkasından gelen koç bana göz kırptı ve Kubilay'ın sağlam omzuna dokundu.

"Bugünlük bu kadar yeter. O 55 saniyeyi görmesem daha buradaydın ama bence erken çıkmayı hak ettin," dedi gururla.

Kubilay bu ödüle sırıtarak teşekkür ederken ben de başımı salladım. Koç yanımızdan hızla ayrıldığında dayanamayıp Kubilay'ın yanağından bir makas aldım ve penguenler gibi sağa sola sallanmaya başladım.

"Gurur duyuyorum seninle. Bak gördün mü? 55 saniyeyi göremem diyordun ama ağırlık bile kaldırarak 55 saniyede bitirdin parkuru. Yapacağına adım kadar emindim sevgilim," dedim parıldayan gözlerimi bir an olsun ondan çekmezken. Kubilay bu iltifatlarım karşısında utanarak kafasını kaldırdı ve gözlerini benden kaçırdı fakat gülümsediğini görebiliyordum.

Hemen cebimden telefonumu çıkardım ve ön kamerasını açıp Kubilay'a arkamı döndüm. Sırtımı göğsüne yaslayarak fotoğrafımızı çekerken, "Öğrencilerine gösterirsin bunları," demeyi de ihmal etmedim. Bu onu ne kadar heyecanlandırdıysa bir çırpıda belimden kavrayıp durmadan yanaklarıma sert öpücükler bırakmaya başladı. Sayısız fotoğraftan sonra video da çektim ama çok uzun tutmadım.

Telefonumu cebime atıp hevesle sevgilime döndüm. "Buraya yakın çok güzel bir makarnacı buldum. Gidelim mi? Hem karbonhidrat almadın bugün hiç. Daha saat beş," dediğimde omuzlarımdan tutup beni önüne kattı.

"Uzaya bile çıkarım kızım seninle. Yürü hadi!" diyerek soyunma odasına kadar birlikte gittik. Ben dışarıda bekleyeceğimi söylediğimde o da hızlıca duş aldı ve saçlarını kurutmuş halde yarım saat sonra tesisin dışına çıktı. Birlikte yeni keşfettiğim mekânda makarna yiyip yaz tatilimiz için halamın bizlere ısmarladığı tatilin detaylarından konuştuk.

Halam bu konuda ciddiydi. Beşimizi de Amerika'ya yanına çağırmıştı ve vizeleri de tanıdıkları vesilesiyle halletmişti. Çok değil, mezuniyetten sonra bizi yepyeni bir yolculuk bekliyordu. Üniversite sonuçları açıklanana kadar, yani bir buçuk ay boyunca Amerika'da halamın yanında olacaktık. Bu süreçte babam da bir buçuk ay Payam'da kalacak ve işlerinin yoğunluğunu bir nebze olsun azaltmaya çalışacaktı. Şimdiden Amerika'da onları götüreceğim yerleri not alıyor ve her gün her hafta için birlikte seyahat planlıyorduk.

Makarnalarımız bitince Kubilay hesabı ödedi ve mekândan el ele ayrıldık. Onun için fazlasıyla yorucu geçmişti bugün. Ben fiziken pek yorulmasam da Kubilay'ın yere sürten adımlarından anlıyordum yorulduğunu. Ellerimiz gevşek bir şekilde birbirine tutunuyordu ve bıraksam ayakta uyuyacağına adım kadar emindim.

"Gülçin teyzeyi aramamı ister misin?" diye mırıldandım evime giden ıssız yolu arşınlarken.

"Yoo... Giderim ben merak etme. Hem yarın yoğun bir gün olacak. Sabahtan damlayacağım evine," dediğinde kıkırdadım. Yarının heyecanı bende bir başkaydı. Mezuniyetimiz vardı okulda. Süslenip püslenip okula gidecek, diplomalarımızı alarak kep fırlatacaktık. Tüm günümüzü yiyecek bir organizasyondu ve babam da yarın sabahtan gelecekti. Babam, Sanat ablam, teyzem, Özgür abim, Güneş, minik Yavuz ve Yavuz amcam... Hepsi gelecekti.

"Biliyor musun mezuniyetimi göremeyeceğimi sanıyordum. Hep hayalini kuruyordum ama sanki hiç yaşayamayacakmış gibi geliyordu. Şimdi öyle mi? Resmen yarın kep atacağım, rüyalarıma giren o cübbeyi giyeceğim ve her şeyi hayal ettiğim gibi olacak," dedim hayranlıkla. Gözlerim yine son zamanlarda sık sık olduğu gibi yolun belirsiz bir noktasına takılmış ve kendimi iç çekerken bulmuştum. Kubilay'ın parmaklarımı biraz daha sıktığımı hissediyordum.

Kubilay beni kendine çektiği gibi yüzümü göğsüne bastırırken evimin bahçesine girmiştik. "Her şey hayallerinden bile güzel olacak güzelim. Yarın mezun olacağız ama haftaya da sınava gireceğiz. Son bir hafta. Türkçe netlerini hala yükseltebilirsin," derken dalga geçtiğine emindim. İlk geldiğim güne göre kelime bilgim de fazlaydı dil bilgisinde de artık çok az hatam çıkıyordu. Üstelik paragraflarda en az on tane soruyu doğru yapabiliyordum. Bu da benim imkânsızı başarmamdı. İlk netlerim eksilerdeydi çünkü.

Kubilay'dan kopup çantamdan anahtarımı çıkardım ve kapıyı açtım. Birlikte içeriye girdik ve ben girişte ayakkabılarımı çıkarıp kapıda dikilen sevgilime döndüm. Ayakkabısını bile çıkarmamıştı.

"Evet, son bir hafta. Hayatımın en güzel lise dönemiydi Kubilay Devrim. İlk geldiğim günler ne kadar umutsuz ve içe dönüksem şimdi bir o kadar umut dolu ve dışa dönük bir kızım. Ha bir de çok ama çok aşığım. Seviliyorum hem de iliklerime kadar," diyerek başımı omzuma yatırdığımda Kubilay hoş bir tebessümle kollarını belime sardı ve yanağını başıma yasladı.

"İmkânsız dediğim ne varsa senin sayende bir bir gerçek oluyor sevgilim. Sanırım ikimiz de bir şeyleri düzelteceğimizi, bir şeylerin üstesinden geleceğimizi görememişiz. Ama sen bana gösterdin ben de sana gösterdim. Bunun için sana ne kadar teşekkür etsem az biliyorsun değil mi? Elimi tutmadın sen benim," dedikten sonra şakağımdan öptü ve bin bir duyguyla birden yüzüme baktı, "Kocaman sarıldın, beni o düştüğüm çukurdan çıkardın," deyince gülüşüm büyüdü ve çenesine bir öpücük kondurdum.

Neredeyse ağlayacaktım mutluluktan... Evet, bu kez mutluluktan gözyaşı dökecek ve gerçekten daha çok gülecektim. Ki eminim, gözlerim dopdolu bakıyordum karşımdaki yaşama sebebime.

Dudaklarımı aralayarak bir şeyler söylemek istesem de içimdeki duyguları tarif edecek bir kelime bulamayınca sustum ve burnumun direğindeki sızıyla, gözlerimden taşmaya meyilli yaşlarımla Kubilay'a sarıldım sıkıca. Kolları anında bedenimi sahiplenirken kokusunu ciğerlerime ciğerlerime hapsettim. Diyebileceğim tek bir şey vardı ben de onu söyledim.

"Seni çok ama çok seviyorum Kubi."

"Ben de seni civciv yavrusu. Ve ömrümün sonuna kadar da sevmeye devam edeceğim."

🦋🦋🦋

Çok datlılarrrr!

Bu sefer hızlı barıştırdım ama süründürdüm mü? Süründürdüysem süründürdün deyin ama yapmadım.

Bu arada yoğun istek üzerine drama queen sizlere bir kitap yazacağım dedim, çalışmalara başlayacağım.

Okuyup da sakın bana kızmayın. Bunu siz istediniz kgnfbdjs ben millet depresyona girmesin diye travmatik kitap yazmam diyordum. Yazacağım.

Bu arada YKS nasılsı YKS? Kız kimsenin sesi çıkmıyor. Çıldırtmayın beni, sizi merak ediyorum burada.

Wp kanalımızda artık sizin yorumlarınızı da paylaşıyorum. Herkesi beklerimmm.

Oy vermeyi ve yorum yapmayı sakın unutmayın!

Görüşmek dileğiyle. Sağlıcakla kalın.