36. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

34. BÖLÜM

Feride Y. Z.

34. BÖLÜM

Güneş tahmin ettiğim gibi hemencecik uyumuştu. Beni hiç yormamıştı. Ayrıca onunla ilgilenmeyi de çokça özlemiştim. İçerideki uğultu bir an olsun kesilmediği için ben de biraz Güneş'in yanına uzanmıştım. Bir elim bebek battaniyesinin üzerindeyken Güneş'e bakarak düşüncelere dalmam çok da işten değildi. Uykuya dalsam da olurdu ama uyku bana haram edilmişti. En olmadık zamanlarda gelir bulurdu beni ya da uykusuzluktan ölmemi beklerdi.

Kubilay da uyumayacağını söylemişti ama yine de bu gece ona bir şey çaktırmak ya da söylemek istemiyordum. Benim için okulu asmışlardı, benim için buraya gelmişlerdi, çok da tanımadıkları insanlarla aniden iki bebeğin birinci yaş gününü kutlamışlardı. Onlar için burada durmak daha zordu. Acaba Ezgi'yle ya da Ahmet'le konuşsam... İstedikleri zaman evlerine dönebileceklerini söylesem... Sonra ben de geleceğimi söylesem... Yanlış anlarlar mıydı beni? Belki de Ezgi ve Ahmet değil ama Eren mantıklı ve bir o kadar ağırbaşlıydı. Ona söylesem yadırgamazdı beni. Tek isteğim problemlerimle arkadaşlarımı boğmamaktı. Hem belki babam ters bir şey söylerdi. Eğer söylerse Kubilay bilip de üzülsün istemezdim.

Güneş'in solukları derinleşince dikkatlice yataktan çıktım. Odasından sessizce ayrıldım ve loş koridordan aydınlık tarafa geçtim. Bulaşıklar yıkanmıştı ve içeriden maç sesleri geliyordu. Salona erkeklerin yığıldığını gördüğümde çaktırmadan saydım ama Eren burada değildi. Çağatay abiler de yoktu zaten. Mutfağa döndüğümde Cem abiyi gördüm. Yanında Rüzgâr abi de vardı. Biraz daha içeriye girdiğimde bizimkilerin de burada olduğunu fark ettim ama Ezgi yoktu. Eren'leydi işim zaten ama Kubilay da buradaydı. Eren'i buradan çekip alamayacağımı fark edince onlara bakıp dikili taş gibi kalakaldım.

"Dünyadan Yazgıcan'a! Dünyadan Yazgıcan dostuma!" diye bağırınca Ahmet, dikkatim dağıldı ve ilk ona baktım.

"Dünyadayım," dedim bir an sersemce. Sonra tezgâha doğru gidip dolaptan su bardağı aldım. Arıtmadan su doldurmaya başladım kendime.

"Yazgı sen de gelsene," dedi Cem abi, ılımlı bir sesle, "Gençlerle muhabbet ediyorduk."

Eren onu desteklercesine, "Evet kızım ya, yoksun ortalıkta. Kubilay bebişi uyutacağını söyledi. Maşallahın var senin de. Bebek bakımında dünya markasıymışsın," dediğinde bunu iltifat olarak aldım ve sahte bir tebessümle Eren'e baktım.

"Demiş ya Kubilay... Güneş'i uyuttum. Geldim ama siz erkek erkeğe devam edin. Ben... Ezgi'nin yanına gideyim," dedim yine o tuhaf hisle. Kubilay'la göz kontağı bile kurmadan hızla mutfaktan çıktım ve gergin hislerle salona girdim. Ezgiler de muhtemelen dün Erenlerin yattığı oturma odasında olmalıydı. Ortalıkta kendi cinsiyetime dair bir emare yoktu çünkü.

Salona girdiğimde nedendir bilmem bir cesaret babamla konuşmak istedim. Bir an için bu gergin hisleri bitirmek istedim. İçim içimi yiyordu. Böyle Eren'le konuşarak, bir başkasına derdimi açarak yapamayacaktım. Eğer Kubilay'ı problem olarak görecekse bana söylemeliydi. Ben kafamda senaryolar kurarak kendimi yiyip bitirmek istemiyordum. Korktuğum ne varsa artık bir an önce başıma gelsin istiyordum. Bu yüzden yine elimde bir bardak suyla babamın karşısına dikildim. Yanında oturan Yavuz amcam kollarında uyuyan oğluyla bana baktı. O an herkes bize bakıyor gibi geldi bana.

Kaşlarım belli belirsiz çatılırken, "Ko-konuşabilir miyiz biraz?" dedim. Amacım gerginlik oluşturmak değildi ama benim bu cümlemle televizyon kapandı ve salondaki herkes nefesini tuttu. Tüylerim ürperdi. Göz ucuyla bakmak istesem de yapamadım.

Babam bir süre bana baktıktan sonra oturduğu yerde hareketlendi. Ne düşündü sözlerimle hiç bilemedim. Ona alan açarak geriye çekildim ve o an gördüm ki herkes gerçekten bizi izliyordu. Mutfaktaki Erenler de buna dâhildi. Kapıya birikmişlerdi suçlu çocuklar gibi ve ben içlerinde birinin gözlerini üzerimde lazer gibi hissediyordum. Sadece üstün bir çaba sarf ediyordum bakmamak için. Babamla konuşmak en mantıklısıydı. Yapacak bir şey yok. Bu ilişki böyle gitmezdi. Böyle sormazsam ölürdüm ben.

"Konuşalım kızım," dedi babam ama kızım demesi yine pek de bir şey ifade etmedi. Başımı varla yok arası salladım ve su bardağını sıktım.

"Bahçede konuşalım," dedikten sonra onca bakışın arasından salonun çıkışına yöneldim ve bardağı mutfağa bırakıp antreye çıktım.

O rahatsız edici sessizlik artık büyük bir gürültüden ibaretken dolaptan montumu aldım ve üzerimi giyindim. Babam da kendi kabanını giydi ve önden çıktı. Önümü kapattıktan sonra kimseye bakmadan ben de kapıya yöneldim ve aralık bıraktım. Çoraplarımla yere bastım ve botlarımı hızla giyip doğruldum. O da kendi düz ayakkabılarını giyip bahçenin dışını işaret etti. Önden ilerledim ve bahçeden çıkınca arabanın yanında durduk. Sanki hala bizi izliyorlardı ama sanırım karşımdaki babam yüzünden buna cesaret edemezlerdi. Hatta açıksa kapı pencereler kapatılırdı. Bu yüzden sessizliği bozan ben oldum.

"Gerçekten babam olmak istiyor musun yoksa Yağmur'a duyduğun suçluluktan ötürü kendini mecbur mu hissediyorsun bu baba olma olayına?" dediğimde adımları mıhlandı. Sorduğum soru hafif değildi, biliyordum. Ellerim ceplerimde esen sert ayazdan yüzüm nasibini alırken tüm cesaretimle yüzüne baktım. Yüzüne vuran sarı sokak ışığından gördüğüm kadarıyla bu soruyu sormamı beklemediği aşikârdı.

Genizden gelen kalın bir sesle, "Böyle hissedeceğini tahmin etmiştim," dedi dürüstçe. İçim rahatladı bir nebze. Asla gibi kesin yanıtlar verseydi huylanabilirdim. "Ama öyle bir şey hissettirmek istemem. Dışarıdan bakınca öyle de görünebilir. Yağmur'a karşı olan suçluluk hissimi de koparıp bir kenara atamam. Çünkü var, evet. Yağmur'a karşı hiç ödeyemeyeceğim bir babalık borcum var."

Anladığımı belirtircesine ağır aksak salladım başımı. Ablam öz babasından hep çok uzakta büyümüştü ne kadar Levent babalık yapsa da. Bir noktada Levent'in üvey babası olduğunu biliyordu ve öz babasını özlüyordu.

"Ne ben bir anda babacı bir kız olabilirim ne de sen bir anda bana karşı kızım kızım olabilirsin. Birbirimizi kandırmayalım. Sen evladının büyüdüğüne şahit olamadın. Yağmur'un yani. Sen büyütmedin. İlk dört beş yıl elbette vardın ama ondan sonraki uzun yıllarda yoktun," dedim güç bela.

Bu kez başını sallayan oydu. Gözlerine dün geceki hüznün bulutları çökmüştü yine. Amacım üzmek kırmak da değildi ama açık olmak zorundaydık. Yoksa asla yol alamazdık, ben de hep gergin hissederdim.

"Haklısın. İki evlat verdi Rabbim bana ama ben ikisine de bakamadım. Sana pek inandırıcı gelmeyebilir ama..." Ayakkabısının ucuyla yeri eşelemeyi kesip gözlerini benden kaçırdı. Kısa bir süre buz gibi havayı soluduk ikimiz de ama ben bir şey demedim. Cümlesini bitirsin istedim. "Senin büyüdüğüne, üniversiteye gittiğine, serpildiğine bundan sonra şahit olmak isterim. Bu seni etkiler mi?"

Başımı salladım. "Etkiler."

Kaçırdığı gözleri yine beni buldu. "Duygularını incitmemek için elimden geleni yaparım ama arada sırada da olsa... Beni arayamaz mısın? Yanıma gelemez misin ya da ben... Ankara'ya gelemez miyim?"

Bir an duyduklarıma şaşırdım. Hatta o kadar çok şaşırdım ki ağzım açıldı ama hiçbir şey diyemeden geri kapandı. Yani burada kalmam için ısrar etmeyecek miydi? Babanım ben senin, buradasın artık demeyecek miydi?

Az önceki cesaretimi kaybederek, "Ankara'ya dönmeme, orada okumama izin verecek misin sahiden? Sıkıştırmayacak mısın beni?" dedim. Bocalamıştım.

Babam başını iki yana salladı usulca. "On yedi yaşındasın Yazgı. Bu saatten sonra sana kır dizini benimle yaşa diyemem. Ben burayı bırakamam. Sanırım sen de orayı bırakmak pek istemezsin. Anladığım kadarıyla yani." Kubilay'dan bahsediyordu kesinlikle ve bu beni geriyordu. "Ama ara sıra da olsa... Sık sık değil ama..." Tamamlamaya zorlandığı cümlesini nefesini verdikten sonra kısık bir sesle tamamladı. "Görüşemez miyiz ara sıra? Seni bunaltmak, hayatına burnunu sokan bir baba olmak gibi bir düşüncem yok. Başın sıkıştığında çekinmeden arayacağın bir baba... Öyle bir baba olmak isterim."

Kalbim sızladı, içimdeki yanılgılarla çok kötü ters düştük. Şimdi en kritik soruyu tek solukta soracaktım. O yüzden ciğerlerime büyükçe bir nefes çektim. Gözlerimi kapattım sonra. Ona bakarak sanırım tak tak söyleyemezdim.

"Peki, şimdi soracağım soru seni kızdırabilir ama bir an herhangi biriymişim gibi düşünüp kızma." Yumruklarımı sıktım. "Kubilay benim erkek arkadaşım ve sanırım ona aşığım. Sanırım da değil ben onu çok seviyorum ve kalpten çok bağlıyım ona. Bir kere ayrıldık sadece o da tamamen benim saçmalamam yüzündendi ve ondan ayrıldığımda çok kötü bir hafta geçirdim. Yapamadım onsuz. Şu anda da olsa yapamam. Ondan ayrılmak istemiyorum. Hayat beni nereye sürükler, devam edebilir miyiz bu ilişkiye bir fikrim yok ama ben devam etmek istiyorum. O da yüksek ihtimal istiyordur. Lütfen bana ondan ayrıl deme. Hoşuna gitmeyebilir ama unutma ki seni henüz bilmiyorken başladı ilişkimiz ve birbirimize bir zararımız yok. Onun annesiyle ve babasıyla da tanıştım. Hatta Özgür abimle Sanat ablam da tanıştılar. Mecburen ama. Keyfi değildi. O iyi birisi," deyip gözlerimi açtığımda aynı zamanda nefessiz kalan ciğerlerime nefes alarak az da olsa yanma hissini giderdim.

Babam karşımda dağınık kaşları korkunç derecede çatık halde bana bakıyordu. Kızmıştı ve hatta ayrılın diyecekti. Kızmıştı. Çok kızmıştı hem de! Kim kızmazdı ki? Elli yaşındaki adama sevgilim var karışamazsın diyordum. Ama kötü niyetle demediğim kesindi. Sadece eğer olur da rahatsız olursa en azından Kubilay zarar görsün istemiyordum. Ona daha az yansıtmalıydım bu problemi.

Babam bir süre memnuniyetsiz memnuniyetsiz baktıktan sonra bendeki odağını çekerek yerdeki taşları itelemeye başladı. Ellerini ceplerinden çıkarmıyordu.

"Öncelikle," dedi ağırbaşlılıkla. Çok ağır ilerliyordu. Keşke iki katı hızlı versiyonu olsaydı. "Sen herhangi birisi değilsin. İlk zamanlar Yağmur'un çok sevdiği kız kardeşiydin şimdi de özbeöz kızımsın. Babanım senin, baban olmaya çalışacağım. İkinci olarak da bu konuşma aramızda ilk ve son kez geçecek. Bir daha karşıma geçip rahat rahat aşığım, seviyorum, yok efendim bağlıyım filan deme. Şalterlerim atar. Hoş olmaz," dedi tane tane fakat her cümlesi bir kurşun yediriyordu bana. Ben nefesimi tutmuşken o öyle rahat duruyordu ki biraz sonra şuraya gerginlikten yığılacaktım. "Kubilay delikanlı duruyor. Benim yanımda yan gözle bile bakmadı sana. Saygılı, efendi bir çocuk. Her işe koşturdu bugün. Uzak demedi, yol demedi Ankara'dan senin için atlayıp geldi. Dördü de geldi. Esaslı çocuklarmış. Belki o delikanlı da seni seviyordur, sana bağlıdır, âşıktır filan. Hislerini bilemem, bana da düşmez ama on yedi yaşındasın. Daha küçüksün. Kubilay? On dokuz yaşında. Eski sporcu, sakatlık geçirmiş ve doping iddiaları var."

Aniden, nasıl olduysa epey aniden, elimi kaldırarak araya girdim.

"Doping yalan! Halamla çözdük biz o işi. Bunun yüzme şeysinden bir arkadaşı varmış Volkan. Kıskançlığından hasetinden dopingli su içirmiş ve yarışmada yaralamış. Hepsi kanıtlandı. Yakında mahkemesi de olur muhtemelen zira kanıtlar var elimizde. Sadece benim bu durum olunca ertelediler sanırım. Yahya abiyle Utku abiye sor istersen. Onlar beni alırlarken Volkan'ın o serseri arkadaşları bizi sıkıştırdı. Askerler hepsini götürdü, topladı," dedim yine tek nefeste.

Babam başını hızlı hızlı sallayarak, "Haberim var olanlardan küçük hanım!" dedi. Bağırmıyordu ama sesi azarlar gibiydi. Çekindim yine. "Bunlardan hadi benim haberim yok, Özgürlere neden haber vermiyorsun ya da teyzene? Başına bir iş gelse ne yapacaksın? Ayrıca halan yok senin. Ne halası? O kadınla görüşüyor musunuz?"

Gözlerimi sağa sola kaçırdım paniğim artarken. Batıyor muydum yoksa bu konuşmanın sonunda çıkacak mıydım artık kestiremiyordum.

"Grace ile evet ama iyi birisi. Çok yardımcı oldu bana," derken ellerimi önümde birleştirdim. Bu kadar açılmasa mıydım? "Tüm işi o yaptı. Ben sadece Volkan'la konuşup isim aldım o kadar. Zaten Kubilay da gördü bizi, sinirinden iyi benzetti çocuğu." Dilimi ısırdım anında. Ne diyordum ben? Başımı iki yana salladım sersem gibi.

"İyi benzetti?" diye sordu babam biraz daha dökül der gibi. Dilimi daha çok ısırdım. Bülbül gibi şakımanın sırası mıydı Yazgı, he? "Kavgacı mı bu çocuk? Okulda çocukları dövüyor mu?" Dövüyor ama sadece gerektiğinde... "Zorba filan değil değil mi? Sana el kaldırdı mı? Hiç tipi de yok ama..."

"Yok," dedim hızla, "Ne el kaldırması? Ben sererim onu yere," diyerek garip bir havaya büründüğümde babamda hiç o havalar yoktu. Daha sinirli bakıyordu bana ama öte yandan da başını sallıyordu onaylar gibi. "Yani... Öyle bir şey yok. Zorba değil kimse," deyip sustum.

"Düzgün çocuklar gibi... Her neyse. Ben senin hayatına karışmak gibi bir şey yapamam ama onun da sana bir yanlışı olursa müdahil olmaktan çekinmem. Daha çok gençsiniz. Duygularınıza yenilip hatalara düşmeyin. Ben... Ayrıl diyecek kadar bencil bir insan değilim. Seni sevdiklerinden koparmak değil, sevdiğin bir baba olmak amacım."

Utanmasa bu güzel sözlerden sonra dövecekti beni ama öyle bir şey söylemişti ki işte dün geceki gibi banyoya kaçıp ağlayasım gelmişti. Kalbim bu yoğun duygusallıktan durmak üzereydi.

"Peki..." dedim boğuk bir sesle, "Sevgilim olmasına bir şey demiyorsun. Tamam... Ona peki? Yani Kubilay'a bir şey diyecek misin?"

Babam bir şeyler mırıldanarak kafasını iki yana salladı ama ben anladım.

"Hasbünallahü ve nimel vekil... Sevgilim? Sevgilin? Kendini geçti onu düşünüyor... Allah'ım sabır. Kız babası olmak çok zor!" Daha çok kendi kendine konuşur gibiydi. Yüzünü sertçe sıvazladıktan sonra bana baktı. "Sevgilin olmasına elbette bir şey diyorum. Daha küçüksün! On yedi yaşındasın!" dedi korktuğum gibi. Nefesimi tuttum, yumruğumu sıktım yine. "Ama üzerinde hak iddia edemem. Ben bir adım arkanda olacağım hep, sen de dikkatli olacaksın. Kendini üzmeyeceksin, derslerine çalışacaksın, okuyacaksın daha." İşaret parmağını kaldırıp evi gösterdi tehditkâr bir şekilde. "O da ayağını denk alacak. Üzmeyecek seni. Sen de onu." Sonra o parmak usulca indi.

Çekingen bir ifadeyle tebessüm ettim ve ona doğru bir adım attım. En büyük stresim üzerimden kısmen de olsa kalkmıştı. Hoşuna gitmemişti sevgilimin olması ama baskı kurmayacaktı üzerimde.

"Teşekkür ederim," dedim gözlerimi kırparak. İçim gerçekten şimdi daha rahattı. Güneş'i uyuturken düşündüğüm kara kara düşünceler hızla dağılmıştı. "İçimi rahatlattığın için teşekkür ederim, baskı kurmadığın için de. Sözlerini dinleyeceğim. Ayrıca eğer istersen deneyebiliriz. Yani... Baba kız olmayı. Ben belki." Bir an burnumun direği sızlayınca başımı kaldırıp kapalı gökyüzüne baktım ve dudaklarımı büzerek babama döndüm. "Ben belki annemle ablamın özrünü kabul ederim onlar da belki seninkini kabul eder ne dersin? Ama Yağmur'a karşı olan suçluluğunu düşünmeden bana baba olmayı deneyeceksin. Yazgı'ya baba olacaksın. Küçük Yağmur yok çünkü. Annesi de yok zaten," dedim gözümden bir damla yaş sımsıcacık yanaklarımdan süzülürken. Taptaze bir acı zuhur etti kalbimin en orta yerinde. Ve o acı babamın da yüzünde yeşerdi.

Babamla aramızdaki mesafe kısa da olsa sarılmadık. Belki de o kadarını yapamadık. O yıllarca evladına sarılamadı ben de babama. Öylece kaldık. O gözlerimin önünde ağlamadı ama içine ağladı, hissettim. Heybetli bir duruşu vardı. Gölgesinde yaşatırdı beni bir çiçek gibi ama geç kalmıştı sanki. Üzerimden çok geçen olmuştu, ezilmiştim. Yapraklarımı zar zor diri tutuyordum. Belki o biraz daha iyi gelirdi bana. Gelsin diye çok dua ederdim.

"Eğer mutluysan bunu bozacak kadar zalim değilim kızım, korkma. Hatta... Bak bu konuşma ilk ve son," diyerek parmağını tekrar uyarı mahiyetinde kaldırınca gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken güldüm. Duygularım birbirine karışmıştı. Başımı salladım onaylarcasına. Babamsa dudaklarını ıslattı diliyle. "İçlerinde ben de en çok Kubilay'ı sevdim. Onu görünce gözlerinin içi gülüyor. Onun da gözleri gülüyor. Benim yapamadığımı 2008'li herif yapıyor. Dün zoruma gitti bugünse ders aldım ondan." Sinesini nefesiyle şişirdiğinde mutluluktan ağlıyordum artık. Parmağını indirdi, güçlü omuzları düştü koskoca adamın. "Sen seviyorsan ben de severim. Seni o odadan çıkaramadım, geldi o çıkardı. Sana güven vermiyorum ama o veriyor belli ki. Hep onun elini tuttun, bırakmadın. Belki... Bir gün... Ne bileyim tutarsın belki elimden. Öğrenirim ben de güven vermeyi. Yemin ederim öğrenirim. Yeter ki hayatımda ol, hayatında olmama izin ver..."

Ne garipti. İlk defa birisi hayatında var olmam için ve benim hayatımda var olmak için ricada bulunuyordu. Ne garipti. Bunu isteyen özbeöz babamdı. Ne garipti. Bu benim söndüremediğim yangınlarımı söndürüyor, on dört yaşında anne kaybıyla sınanan on altı yaşında da abla kaybıyla yerle yeksan olan kalbimi iyileştiriyordu. Artık beni iyileştiren o kadar çok şey vardı ki... Say say bitmezdi şimdi! İçim bu yüzden çocuk gibi bayram ediyordu. Sanki çok uzun yoldan susuz bir halde gelmişim de birisi de soğuk su uzatmış gibi içim rahatlamıştı. Başıma ne kadar berbat şey geldiyse şimdi de çok ama çok iyi şeyler geliyordu. Ağlamak da zaten hep hüzünden olmazmış. Mutluluktan ağladığıma da inanamıyordum şu anda.

Boğuk bir sesle, "Veririm..." dedim.

Sık sık başımı sallayarak frenleyemediğim gözyaşlarıma elimi bastırdım. Duygularım alt üst olmuştu adeta. Babam ne tepki verecek bilmiyordum ama gözlerindeki parıltıları seçebiliyordum. Seviniyordu sanırım. Hayatımda olmasına izin vereceğimi söylediğim için.

"İzin verir misin gerçekten Yazgı?" dediğinde daha hızlı başımı salladım. Kalbimdeki açık yerler kapanırken niçin bu kadar ağlıyordum ki?

"İzin veririm, be-benim ba-babam ol hayat-hayatımda. Ararım sorarım seni. Gelirsin evime, görürsün. Ben de ge-gelirim, buradaki evine hiç gelmedim," dedim hıçkıra hıçkıra.

Babam omuz silkerek, "Yok ki evim," deyince gözlerimi yumdum. Islak kirpiklerimi araladığımda babam telaşla toparlamaya çalıştı. "Kışlada kalıyorum ben ama hemen bir ev ayarlarım ikimize. Bundan sonra kızım gelecekse yanıma ben sana bir oda da yaparım. Yine sen istediğin gibi döşersin. Ben asla karışmam. Ne istersen yaparım. Ev alırım. Olur."

Elimle ağzımı ve burnumu örterek boğuk boğuk hıçkırdım. Yok ki evim dediğinde kalbim acımıştı ama bundan sonra ben geleceksem ev alacağını söylediğinde kalbim çok başka atmıştı. Yuva yapacaktı bize. Babamın evinde odam olacaktı. İnanabiliyor musunuz? Babamın evinde bir odam olacaktı. Ne zaman gelsem kalacağım bir odam vardı artık burada. Elini üzerimden çekmeyecek bir babam vardı. Ah öyle minnet duydum ki ona ve Allah'a... İçimde yüzlerce iyi his kabardı. Islak kirpiklerimi titreştirerek babama baktığımda halime bakıyor, ne yapacağını bilemez halde ağzı açılıp kapanıyordu. Çok ağlıyordum çünkü, çok.

İki elimle birden sırılsıklam olan yanaklarımı sildim ve gözlerimi kırpıştırdım. Gözyaşlarım durmaksızın akıyordu ama mutluluktandı. "İyi bir evlat olmaya çalışırım," diye saçma sapan bir teminat vermek istedim ona. Babanın kıymetini bilirdim çünkü. "Teşekkür ederim. Teşekkür ederim yaptığın ve yapacağın her şey için. Be-beni istemeyebilirdin. Be-beni kızın olarak istediğin için teşekkür ederim."

Daha fazla konuşamayacağımı hissettim zira kelimeler boğazıma tıkanmıştı ve çok gıcık bir ağrı yapmıştı. Ona edecek daha süslü teşekkürlerim varken hiçbirini söyleyemedim ve yanaklarımı temizleyerek bahçeden içeri girdim. Burnum soğuktan durmadan akıyor gözyaşlarımsa bunu destekliyordu. Aralık olan kapıyı iteklerken fermuarları açık olan botlarımı birbirine sürterek çıkardım ve sıcacık eve girdim. Herkes kapı ağzındayken kimsenin yüzüne bakamadım. Herkesteki bir miktar gerginliği sezebiliyordum. Konuşmanın nasıl gittiğini düşünüyorlardı. Montumu çıkarıp titreyen ellerle vestiyere asmaya çalışırken Özgür abim geldi, montu elimden aldı. Usulca montumu asarken aynı zamanda bir eli omzumdaydı.

"Zor bir süreç..." diye mırıldandı. Beni tamamen yanlış anladıklarına emindim. Konuşamıyordum sadece. Tutuk bir ifadeyle ağlıyordum, ağladıkça yüzüm gözüm kızarıyordu ve bu berbat bir görüntüydü. "Kabullenmesi zor fıstığım ama biz yanındayız bak. Sanat ablan, arkadaşların, diğer abilerin, ablaların..."

Gözlerimi kapatıp dudaklarımı ezdim ve başımı salladım. Konuşmak çok zor geliyordu ama daha fazla konuşmamızın kötü gittiğini düşünmelerini istemezdim. Heyecanımı paylaşmak isterdim.

"Bi-biliyorum," deyip derin bir nefes çektim içime. Ezgi arkamdan gelip çenesini omzuma yasladığında başımı eğip desteğini sevgiyle kabul ettim. Gözlerimi aralayıp eve usulca giriş yapan babama baktım ve minnetle gözlerimi kırptım. O da bana tebessüm etti. İçimde bir tarla çiçek açtı sanki.

Özgür abime baktım. "Benim için çok uğraştınız, uğraşıyorsunuz da zaten. Ben görmüyorum sa-sanmayın. Ben görüyorum." Gözlerim Gece ablayla İrem ablanın üzerinde gezindi. Aralarında Şafak ablayı aradım, göremediğim her an kalbim sızladı yetmez gibi. "Ben biraz savruk yaşıyordum. Kö-kökünden koparılmış gibi... Yani... Ne kadar kötü şeyler yaşadıysak sanki ödemesi yapılıyor gibi hissediyorum," dedim minnetle. Özgür abim kaşlarını çattı bir eli omuzumdayken. "Siz yanımdasınız ya hep." İçimi titretecek bir nefes aldım. "Babamı da alın oraya. O da olsun."

"Salak ya!" diye bağırdı Sanat ablamla Ezgi aynı anda. İkisi de yine aynı anda bana sarıldıklarında dengem şaşacak gibi oldu ama toparlandım.

"Ah benim güzellerim," diyerek bir de teyzem sarıldı bize.

Ahmet'in, "Beni de alın aranıza be!" demesiyle Ezgi gülerek ona da yer açtı. Yetişebildiğim kadar ona da yer açtığımda erkeklerden yoğun bir kahkaha sesi nüksetti ama uyuyan bebeklerden ötürü ölçülüydü bu.

Gece ablayla İrem abla da gelip bu sarılma tufanına destek olurken artık bana kimin sarıldığını bilmiyordum. Sonrasında Binnur ve Eylül abla da geldi ve ben dengede duramamaya başladım. Önümü bile göremiyordum.

Efe abinin, "Ya şu an alacağım en güzel haber buydu Özdemir Komutanım," dediğini duydum hevesli hevesli. Nefes alamaz hale gelince kafamı kaldırmak istedim ama bana sarılanlar benden beter ağlamaya başlamışlardı.

"Şey ben... Nefes... Ay!"

Ayağım geriye doğru giderken birinin ayağına bastım. Ayağına bastığım her kimse acıyla homurdanırken ben kollarımı çektim ve nefes nefese kollarımı çıkardım.

"Bizim güzel kızımız o ya..." dedi İrem abla. Ona gülümseyerek karşılık verdim.

"Ben boğuluyorum ama!" diye seslendiğimde Kubilay'ı gördüm ilk. Eren ile olgun birer çocuk pozuna bürünmüşler, duvara yaslanmışlardı. Eren, Ahmet'e ayıplar bakışlar atarken Kubilay gözlerini kısmıştı iyice. Ona yardım dilenircesine elimi uzattığımda tek kaşı havalandı. Dudaklarını oynatarak hak ettin deyince gözlerim sonuna kadar açıldı.

Celallenerek, neyi dercesine elimi salladığımda başını salladı azarlar gibi. Sen biliyorsun da demez mi? Ben bizim sorunlarımızı düşündüm, çözüm ürettim diyecektim ama sustum ve göz devirdim. Bağırmak istemiyordum çocuklar uyanır diye ama olmuyordu böyle. Herkes de ne meraklıydı bana sarılmaya kardeşim? En son tahammül edemeyip nefes aldım bağırmak için ve ağzımı araladım.

"Bırakır mısınız ya beni lütfen!?" diye bağırdım kibarca ama netice itibariyle bağırdım ve herkes anında sus pus oldu.

Bebekleri Zühre ablalar almıştı, minik Yavuz da salonda uyuyordu en son. Güneş'in odası birkaç adım arkamızdayken herkes bunu akıllara getirerek gerçekten sustu ve ellerini teslim olurcasına havaya kaldırıp benden geri çekildiler. Ahmet ve Ezgi bile.

Daha kısık bir sesle, "Seviyor musunuz dövüyor musunuz belli değil?" deyip kaşlarımı çattım sanki az önce ağlayan ben değilmiş gibi. Yüzümde kalan yaşları da umursamaz bir şekilde silerken salonun kapısında bir hareketlilik oldu.

Minik Yavuz mayışmış bir sesle, "Anne, günaydın..." deyince teyzem gözlerini kapattı ve dudaklarını birbirine bastırdı.

"Zorla uyutmuştum," dedi Yavuz amcam, yılgınlıkla. Hiç suçluluk hissetmeyecektim bu durumda.

Teyzem hiç yorulmamış gibi arkasına döndü ve minik oğluna doğru adımladı. "Paşam... Daha gün aymadı anneciğim. Hadi uykuya..." deyip salona tekrar ilerlediğinde ben çaktırmadan merdivenlere yönelmiştim bile. Geri geri giderken Eren gördü beni. Fark etti de. Sonra bana göz kırpıp elini hadi hadi dercesine salladığında arkamı döndüm ve hızlı adımlarla merdivenleri tırmandım.

Ahmet'in arkamdan, "Kızı da kaçırdık işte. Ben tam havaya girmiştim hâlbuki," dediğini işittim. Derin nefesimi öyle içime sinerek verdim ki sinem rahatladı.

***

Saat on ikiyi geçmişti. Işıklar sönmüş, Ezgi hemen karşı koltukta mışıl mışıl uykusuna dalmıştı. Bense yine uykusuzlukla bir savaş veriyordum. Aslında savaş da sayılmazdı. Aklımdan hiç çıkmıyordu Kubilay. Uyumayacağım dediğinden mi böyle huzursuzdum bilmiyordum ki. Ama aşağıdaki hengâmeden sonra odaya çıktığımda Ezgi'yle kıkır kıkır muhabbet etmiş olanları anlatmıştım. Eren'e söylemek istediğimi çekinerek ona söylediğimdeyse bana kırılmıştı açıkçası. Burada olmaktan çok mutluydu. Umarım, diyordum içimden gele gele, bu hislerinde gerçekten samimidir. Aksi halde bu kadar uzun süre yabancı bir evde ne kadar süre dayanabilirim kendim adıma bilmiyordum.

Yatakta elli beş milyonuncu dönüşümü de gerçekleştirdikten sonra telefonumu elime aldım. Kubilay yazmıyordu. Telefonum da sessizdeydi zaten. Acaba dayanamayıp uyumuş muydu? Bugün çok yorulmuştu doğum günüydü mangalıydı diye. Uyumuştur diye düşünerek sağıma döndüm. Cenin pozisyonu alıp uyumaya çalışırken telefonumun ekranı parladı. Gözlerimi kapatsam da gördüm ben o ışığı ve açılmaya dünden razı olan gözlerimi şak diye açıp telefonumu kavradım. Kubilay mesaj atmıştı ben onu düşünürken. Gergin kaşlarım usulca gevşedi, kalp ritimlerim saniyeler içinde hızlandı.

Bay Ördek: Uyuyor musun?

Yazgı: Hayır.

Yazgı: Sen?

Bay Ördek: Neden uyumuyorsun civciv yavrusu?

Hiçbir şey olmamış gibi mesaja sırıtırken buldum kendimi.

Yazgı: Uyuyamadım.

Yazgı: Uyku problemlerim var.

Bay Ördek: Uyuyamadın???

Bay Ördek: Uyku problemlerin var???

Bay Ördek: Aslında uyursun da bir şey eksik diye mi uyuyamadın zaten ne olursa olsun uyuyamaz mıydın?

Elimle ağzımı örttüm zira dudaklarımdan kaçan kıkırtılar sinir bozucu bir hal alıyordu. Ezgi'yi uyandırmak son isteğimdi.

Yazgı: Bir şeyler olsa uyurdum gibi.

Yazgı: Uyku problemlerinin de bazı çözümleri var elbet.

Yazgı: Esnemem geliyor.

Bay Ördek: Ben yazıyorum diye mi esnemen geliyor yoksa esnemen gelir mi öylesine?

Telefonu kapatıp uzandığım yerden doğruldum. Yastığımı alacaktım ama vazgeçip yorganı üzerimden kaldırdım ve sessizce yere bastım. Ezgi de tıpkı abisi gibi derin uyuyordu ama yine de parmak uçlarımda yürüdüm ve kapıyı açtım. Yağ gibi kayan kapının arasından süzülüp kapıyı örttüm ve kısa koridorda dikkatlice yürüdüm. Yaklaştıkça Ahmet'in akıllara zarar horultusu kulaklarımı sağır ediyordu. Eren'in de ofladığını duyar gibi olurken Kubilay'ın kaldığı odanın kapısına geldim. En azından bu gece biraz rahat uyku çeksem olmaz mıydı? Kubilay'ın kaldığı oda da misafir odasıydı ve tekti çünkü bu oda en küçük odaydı. Kapısına önce vurup vurmamak arasında kaldım ama vurmadan çat diye de girmek ne kadar mantıklıydı? Avucumdaki telefon titreyince ekranını açtım panikle.

Bay Ördek: Ne duruyorsun kapı önünde ciğerci kedisi gibi civciv yavrusu?

Mesajı okurken şaşkınlığım da bedenime dalga dalga yayılırken benim açamadığım kapı sessizce aralandı ve içeriden uzanan kol beni ansızın içeri çekti. Kendimi odada bulduğumda Kubilay kapıyı örttü aynı sessizlikle ve kilidi vurdu. İstemsizce yutkunurken buldum kendimi. Sırtım kapıyla onun arasında sıkışmıştı.

"Eren uyuyamıyor," dedim bir an ne diyeceğimi bilemeyerek. Kubilay yüzüme doğru eğilirken saçlarından gelen kokuyla dudaklarımda tebessüm belirdi. Şampuanı çok güzel kokuyordu kesinlikle.

"Bana ne uyuyamıyorsa. Benim bu gece mışıl mışıl uyuyacağım kesin," deyip dudağını hemen şakağıma bastırdığında gülüşüm daha çok büyüdü. Sırtımı kapıdan ayırıp yanağımı göğsüne yasladım ve kollarımı beline sardım. Kalp atışları ne kadar da güzel bir melodiydi böyle. Kendi kalp atışlarım beni sinir ederken onunkiler huzur vericiydi.

Derin bir soluk çekerek çenemi göğsüne yasladım ve başımı kaldırdım. "Uyumayacağım demiştin," dedim Güneş'in odasında söylediklerinden dolayı. Parmak ucuyla maşası sönmeye yüz tutmuş saçlarımı yüzümden çekti ve parlak bir tebessüm sundu.

"Sen varsan kesinlikle uyurum," dedi. Gözlerimi kapatıp tatlı tatlı gülümsedim. Ne güzel hissettiriyordu bana...

"Ben seni çok seviyorum Yazgı," dediğinde ses tonundaki belirgin değişimle göz kapaklarım titreşti, aralandı. Kubilay'ın pek de göremediğim çehresine baktım ve iç çektim. O da benden farksız bir iç çekişle karşılık verdi. "Bak sana içimden geçenleri açıp göstermeyi çok isterdim ama bu mümkün değil. Beni anla diye her şeyi yaparım, yapıyorum da ama bu eğer seni rahatsız ediyorsa... Beni yanlış anlamana sebep oluyorsa bana söylemelisin. Ben senden ne hissediyorsam ve sen ne hissettiriyorsan... Ona göre yani. Bilmiyorum. Ben bugün çok korktum," derken bakışları endişeyle yoğunlaştı.

"Niye korktun?" dedim tuhaf bir farkındalıkla. Elimden tuttuğunda aramız açıldı.

"Gel," dedi sessizce ve yatağa gittik. Yorganı bir köşeye itelediğinde dizimi kırıp yatağın ucuna oturdum. O da karşıma oturdu ama belimden tutup uzaklığımızı azalttı. Sonra ellerimden tuttuğunda yüzüne vuran Ay ışığı sayesinde biraz daha net görebiliyordum onu. "Ben bugün çok korktum beni yanlış anladın diye. Hani hep sarılıyoruz ediyoruz... Ne bileyim temas halindeyiz." Bakışlarımız aynı anda ellerimize düştü. Evet, temas halindeyiz ve bu bana tüm sorunlarımı unutturuyor. "Bugün öyle gevşek gibi evde takılırız deyince ben çok korktum işte," diye tamamladı cümlesini.

Kubilay'ın derdini anladığımda kaşlarım çatıldı bir anlık. Öyle kötü bir anlam çıkarmamıştım ama ben de korkmuştum. Babamdan korkmuştum biraz. Parmaklarımızı biraz daha parmaklarımıza dolaştırdım.

"Ben de seni çok seviyorum," dedim oyalanmadan ama kafamı kaldırmadım. Ellerimize baktım öyle. "Seni... Sizi kaybetmekten de çok korkuyorum. Bu korku hep olacak içimde, hiç gitmeyecek. Bütün gün gerildim durdum çünkü... Problemlerim bitmiyor ve geldikçe geliyor. Sizi bunlarla sıkmak, uğraştırmak... Benden sıkılacağını düşündüm bir an. Babamdan ko-korktum sonra. Ya istemezse?" diye biraz saçmaladığımda Kubilay çenemden tutarak yüzlerimizi hizaladı. Gözlerindeki o tedirginliği aynı zamanda şefkati sezinledim.

"Saçmalama Yazgı, problem dediğin şey hepimizin hayatında var. Bir tek kendi başın bu kadar derdin içindeymiş gibi konuşmasana. Ayrıca baban neyi istemeyecek? Be-beni mi?" dedi bir anlık tereddütle. Tahmininde haklıydı.

"Ne bileyim işte," diyerek tatsız bir ifadeyle omuz silktim, "Tanımıyorum ki. Amerikalı değilmişim." Bir an bu dediğime acayip bir hisle gülerken Kubilay da başını iki yana salladı. "Tahmin ettiğim gibi oldu gerçi," diye eklediğimde Kubilay'ın parmakları durdu. Elimi sıktı.

"Ne demek tahmin ettiğim gibi oldu? Baban istemedi mi? Ya-Yazgı..."

Sesi öyle çok titredi, gözleri korkuyla öyle bir büyüdü ki çok uzatamadım ve gülümsedim.

"Elbette çok memnun değil erkek arkadaşım olmasından ama seni sevmiş. Bana dedi ki dışarıda benim yapamadığımı 2008'li herif yapıyor. Zoruna gitmiş sanırım seninle bu kadar iyi olmam, seni bu kadar sevmem. Kız babası olmanın ne kadar zor olduğuyla ilgili biraz dövünmüş bile olabilir. Yani... Hatta sen seversen ben de severim dedi, iyi çocuk dedi, gözlerinizin içi gülüyor bile dedi!"

İçimden yükselen aşkla kıkırdarken Kubilay rahatlamış halde ensemden çekip dudaklarını alnıma bastırdı. Saniyeler içinde gözlerim yumuldu zira bu hissi çok seviyordum.

Dudaklarını alnımdan ayırmadan boğuk bir sesle, "Kayınbabanın da kalbini çaldık," diye mırıldandı. Ondan ayrılıp sonra büyük bir hevesle çenemi kaldırdım. Acı kahve ışıldayan gözlerine daldım.

"Beni arayıp sormanı isterim dedi, ben de arar sorarım dedi. Sonra ben de evine gelirim dedim, evim yok dedi sonra da dedi ki ev de alırım bize. Oda da yaparım sana dedi inanabiliyor musun? Kışlada kalıyormuş ama artık ben varım diye ev alacak," dedim daha çok gülerken. Sesimi özenle kısık tutmaya çalışıyordum çünkü duyulursa açıklamamız yoktu ve bu gece ben de mışıl mışıl uyumak istiyordum.

Kubilay sersemlemiş bir ifadeyle, "Hı?" deyince başımı salladım hızlı hızlı.

"Ben de öyle oldum. Ev alacakmış. Babamla bir evimiz olacak," dedim ama bu nedense Kubilay'ın hoşuna gitmedi. Çatılan kaşlarından anladığımda geri çekildim biraz. "Yine ne oldu?" dediğimde bir süre sessiz kaldı, gözleri pencereden dışarıyı izledi.

"Bu-burada mı yaşayacaksın?" diye sordu tereddütle. Gözlerimi kapatıp sıkı sıkı yumdum ve güldüm.

"Hayır," dedim elim yanağına giderken, "Ankara'dan dönmezsin dedi ben daha demeden. Yani burada durmam için baskılamayacak beni ama destek olacak. Ben de ona evime gel dedim çünkü. Yani ara sıra geleceğim ama Ankara'da devam edeceğim." Kubilay'ın yüz ifadesi yumuşarken kaşları çatılmaya devam etti. Öylesine tatlı ama kızgın bakıyordu ki dayanamadım ve yanağını sıktım hafifçe. Kıkır kıkır gülüyordum. "Korkacak bir şey yok Kubi Kubi. Seninle geleceğim ama ara sıra ona da gideceğim. Ama korkma önce sen kaptın beni. Dedim ki Kubilay'a karışma, senden önce vardı o dedim," dediğimde Kubilay büsbütün ifadesizleşti.

"Yazgı sen dışarıda adama ne dedin güzelim? Adam beni öldürmese bari..." dediğinde gülüşüm daha çok arttı. Konuşamıyordum artık. Elimi dudaklarıma kapatıp nefessiz kalana kadar güldüm. Kubilay'ın gözlerindeki o tedirginlik bile çok hoşuma gidiyordu. "Ne var bu kadar gülecek?" dedi ters ters. Omuz silkerek bir posta daha güldüğümde alnım dizine değdi. Elini sırtımda hissettim. "Yazgı cidden o son dediğini söylemedin değil mi?" diyordu çaresizce. Çaresizliği beni daha çok güldürüyordu.

Başımı iki yana sallayarak doğruldum ve yaşaran gözlerime baskı uyguladım. Ölecektim gülmekten. Haykırmak istiyordum lakin kendimi tutuyordum.

"Hayır," dedim nefes nefese, "Kubilay'ın ailesiyle de tanıştım dedim," dediğimde Kubilay'ın gözleri kocaman oldu.

"Kızım ne yaptın sen? Yazgı?" diye kızar gibi adımı seslendi, "Şaka de. Şaka yapıyorum şu an der misin? Hadi? Adam beni öldürecek sen de bensiz mezun olacaksın bu gidişle. Bunları söylemiş olamazsın!" diye diretti ama ben daha fazlasını söylemiştim. Ve Kubilay çok tatlı telaşlardaydı.

Elimi boynuma götürüp sakinlemek ister gibi omzuma doğru masaj yaptım ama gülüşüm bir türlü normale dönmüyordu.

"Şeyi de söyledim," dedim ufak tefek kıkırtılar dudaklarımdan kaçarken. Kubilay kireç gibi oldu. "Volkan'ı..." Kubilay bu kez alt dudağını ısırarak elini alnına yapıştırdığında yeni bir gülme krizine girdiğimi hissettim. Karnım ağrıyordu gülmekten. "Ama korkma yani. Öl-öldürmez bence," dedim nefes nefese. Elimi kaldırıp iki yana doğru salladım. "Yani bana yan gözle bakmadığın sürece problem yok gibi sevgilim. Yan gözle bakmayı geç bi-birlikte uyuduğumuzu görse..." Kollarımla karnımı sardığımda artık gülmekten gerçekten ölecektim. Yatağa yuvarlanıp sırtımı duvar kenarına dayadığımda Kubilay, yüzüne yapıştırdığı parmaklarının arasından bana baktı ve sonra dirseği üzerinde yüzüme eğildi. Gülmekten kendimi alamıyordum hala.

"Sen yoldan çıktın ha iyice," dedi kızar gibi ama nedense kızdığını hissetmiyordum. Hatta son söylediğim hoşuna bile gitmişti. Elini kaldırıp göz temasını kesmeden tavanı gösterdi. "Birlikte uyuduğumuzu da söyledim de ben kendimi asarım şurada. Adama zahmet vermeyelim bence," deyince dudaklarımı sarkıttım yalandan.

"Abartma, onu da söylemedim ama zaten ben söylemesem bile mesela bazı şeyleri biliyormuş ki. Doping olayını kendisi söyledi," dedim anında. Kubilay'ın yüzü ekşidi iyice.

"Kızdı mı peki?"

Çenemi kaldırarak cıkladım. "Yok, niye kızsın? Ben açıkladım, çok üzerinde durmadı ama doğum tarihine kadar biliyor sevgilim. Asker o adam. Bilgilerine ulaşması çok kolay. Sakatlığını bile biliyor. Ama mesela şu an seninle uyuyacağımı asla bilmiyor," dedim muzip bir tavırla. Kollarımdan destek alarak biraz kendimi yukarı çektiğimde Kubilay artık bana tepemden bakmıyordu. Yüzlerimiz az da olsa hizalanmıştı.

"Hmm..." diye mırıldandı fazla derin bir sesle. Parmağının ucu sinir bozucu bir şekilde boynuma dokununca huylandım ve omzumun üzerinde döndüm. "Biraz hayırsız bir evlat olabilir misin?" Dokunuşları boynumdan çeneme doğru gittiğinde gözlerine yoğunlaştım istemsizce.

"Daha evlat kısmına gelmedik. Bir kabulleniş evresindeyiz sanırım," diye mırıldandım. Biz ne konuşuyorduk? "Hem senin babanlar biliyor mu ki?" dedim umursamazca.

Kubilay'ın kaşları kavislendi anında. Dudaklarındaki tebessümü yakaladığımda aklıma sadece o odada öpüştüğümüz an geldi. Bir de öpüşmekten kızaran dudakları. Kanım kaynadı sanki.

"Neyi biliyor mu babamlar?"

"Diyor musun onlara da Yazgı'yla uyudum, uyuyacağım diye?"

Cıkladı mayışmış bir tebessümle. Yüzlerimizin arasında çok küçük bir mesafe kalmıştı. Kokusu ciğerlerime doluyordu yine. Çok güçlü bir akıntıya sahipti sanki Kubilay. İçine düşmüştüm, akıntıya karşı yüzemiyordum. Çırpınırsam batardım çünkü.

"Demiyorum," dedi kısık bir sesle, "Öpeceğimi de söylemiyorum."

Cıkladım onun gibi. Üzerime çöktü sanki gölgesi.

"Öpecek miymişsin beni?"

Güldü. Güldüm. Karnımda bir kelebek ordusu şaha kalktı sanki. Kalbimi açıp görebilseydi keşke.

"Öpeceğim," diyerek yumuşak dudaklarını dudaklarıma bastırdığında gözlerim anında kapandı. Kubilay'ın kolları her zamanki gibi belimi kavradığında hafifçe havalandım ama dudaklarımızı ayırmadım. Kollarımı boynuna doladım ve yatakta biraz daha yukarı tırmandım. Kubilay ağırlığını bana vermeden bir elini çeneme yerleştirip bir eliyle bedeninin ağırlığını kontrol ederken geri çekildim. İlk işim o dudaklara bakmak oldu. Yine aynı şeyi görünce güldüm. Hassas dudakları vardı sanırım.

"Neye gülüyorsun yine?" diye sordu yoğun bir sesle. Dudaklarını yanağıma oradan da çeneme doğru kaydırınca kollarımı beline doladım. Sarıldım sıkıca. Uyku üzerime karabasan gibi çöküyordu.

"Dudakların çok hassas. Öpünce hemen kızarıyor," dediğimde yüzünü kaldırdı ve bana baktı. Ama bu dediğimde ciddiydim.

"Sanki sen farklısın?" dedi alay edercesine. Uzanıp dudağından bir öpücük daha çaldığımda Kubilay yanıma uzanıp beni kendine çekti ve dudaklarını boynuma bastırdı, hiç çekmedi. Kollarımı ona sardım biraz daha. Ankara'da nasıl uyuyacaktım bir fikrim yoktu.

🐣🐣🐣