54. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
51. BÖLÜM
51. BÖLÜM
İlk sayfada babamın yazdığı birinci başlık şu şekildeydi: Boş bir günümü nasıl değerlendiririm?
Benden bunun gibi birkaç soruya cevap vermemi istiyordu lakin ben tam dört gündür cevap veremiyordum. Düşündükçe öyle çok tıkanıyordum ki sanki Türkçeyi unutmuş gibi hissediyordum. Kendime inanamıyordum da. Günüm boşken ne yapardım ben, onu hatırlamıyordum.
Öğle arasının bilmem kaçıncı dakikasında kendimi yangın merdivenine atmıştım. Diğerleri neredeydi bilmiyorum. Merdivenlerden yuvarlandığım o talihsiz günden bu yana buraya çıkmak benim için kolay olmamıştı ama sakinleştiricilerin etkisinden midir nedir biraz yalnız kalmak için yangın merdivenini tercih etmiştim ve bu defa çıkmak zor olmamıştı. Şimdi açık havada yüzümü serin bir rüzgâr yalayıp geçerken elimde pembe renk bir tükenmez kalemle deftere çiçekler çiziyordum. Bileklerimde hafif bir uyuşukluk vardı ki bu eminim stresten kaynaklanıyordu. Son zamanlarda bileklerimde bariz bir güçsüzlük hissettiğim doğruydu ama üzerine düşmüyordum.
Sayfanın kenarında uyuşan bileklerime rağmen pembe renkli birçok çiçek olmuştu ama ben hala sorulara net bir cevap yazamıyordum. Aklımı toparlayamıyordum. Babam bugün de soracaktı. Ne diyecektim? Dördüncü kez yazamadım mı diyecektim? Yazmam lazımdı, doldurabiliyor olmam gerekirdi. Oflayarak derin bir nefes aldım ve kalemi sol tarafa hizaladım. Bir şeyler yazdım. İçimden ne geçiyorsa artık, döküvereyim istedim.
Son zamanlarda çok ama çok fazla düşünüyor ve bir cevap bulamıyorum. Boş zamanlarımda eskiden uyurdum ya da telefonda oyunlar oynardım. Şimdi hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Telefonumdaki müzikler de, oyunlar da ve uyku da... Çoğu zaman boş bir yere dalmış halde oluyorum. Zaman benden habersiz su gibi geçiyor, zamanın farkında değilim. Boşluk hissi var.
Koskoca A5 kâğıdı dolusu kelime dolduracağımı sanıyorsa yanılıyordu. Diğer sayfaya geçtim hemen. Daha fazla o sayfayı heder etmeden ikinci soruya baktım ve dışımdan kısık bir sesle okudum.
"En sevdiğin yemek, en sevdiğin aktivite, en sevdiğin film, en sevdiğin dizi dörtlemesi yap."
Bu soruları babamın hazırladığını düşünmüyordum. Bence Berkay Bey hazırlayıp babama yazdırmıştı. Kalemi yine sol tarafa hizalayıp sesli sesli düşünürken yazdım. Umarım bu cevaplardan pişman olmazdım.
"En sevdiğim yemek mantı. En sevdiğim aktivite... Kubilay'la gezmek." Bu cevap yüzümde sersem bir tebessüm uyandırırken aynı zamanda kalbimde de nahoş bir his doğdu. Kubilay yanımda yokken bile sevgisi sarmaladı omuzlarımı. "Aslında uyumak ama neyse..." diye geveledim ve yazmaya devam ettim, "En sevdiğim film kesinlikle tüm korku filmleri ve en sevdiğim dizi Strange Things. Yeterli bu kadar," diyerek diğer sayfaya geçtim. Hızlanmak mı iyi geldi yoksa cevap yazabiliyor olmak mı omuzlarımdan bariz bir yük kalkıyordu. Durmak istemiyordum.
"Bir hayal kur. İki sene sonra neredesin, ne yapıyorsun mu?"
Sorunun klişeliği karşısında yüzüm anında düşerken arkamdan esen rüzgâr ve duyumsadığım tanıdık parfüm kokusuyla anında arkamı döndüm. Az önceki nahoş his yerini abartılı ve bir o kadar coşkulu tatlı bir hisse bıraktı. Kubilay'ın fazlasıyla dibime giren boynuyla göz göze geldiğimde geri çekildim hafifçe. İrkilmemiştim ama onu dibime girmiş halde de bulmayı beklemiyordum.
İnce, tatlı bir sesle, "Ne yapıyorsun burada?" dediğimde esas bu soruyu o sormalıymış gibi bir üst basamağa oturup beni bacaklarının arasına aldı hemen. Yuvama dönmüş gibi hissetmem ne kadar normaldi?
"Esas sen ne yapıyorsun civcivim? Her yerde seni aradım," diyerek çenesini usulca omzuma yaslayınca kalemin tersiyle deftere vurdum ve birazcık ona sokuldum. Öğle arasında olduğumuzdan nöbetçi öğretmenler henüz bahçede değildi ama yine de bu yakınlık fazlaydı. Hocalarımızdan birisi görse muhtemelen soluğu müdürün yanında alırdık ve son zamanlarda müdürü görmek istemiyordum.
Yine de birkaç saniye istedim. Birkaç saniye ne olur kimse gelmesin arka bahçeye...
"Babam kendimi tanımam için birkaç soru hazırladı ve bunlara tam dört gündür cevap hazırlamaya çalışıyorum. Bugün son günüm ve ben on beş sorudan ilk üç soruya yenice cevap vermeye başladım. Nasıl? İyi mi?" deyip kendi ahvalime acınası gülüşler atarken Kubilay koca elini başımın üzerine yerleştirip kafamı sağa sola salladı.
"Saçmalama," diyerek şakağımdan hızlıca öptü. Tatlı bir tınıyla, "Okuyabilir miyim peki cevaplarını?" diye sorunca cevap olarak defteri onun da göreceği şekilde ayarladım. Bir süre ağzından belirsiz mırıltılar çıkartarak yazdıklarımı okudu. Sonra ilk sayfaya da baktı ve yanağını saçlarıma yaslayıp kolunu boynuma doladı. "Şurası yanlış olmuş," diyerek Kubilay'la gezmek kısmını gösterdi. "Uyumak diyordun en son. Yalancı," dediğinde gülerek başımı koluna yasladım iyice. Bu şekilde yüzünü daha iyi görebiliyordum.
"Ne zamandır beni dinliyorsun Kubi Kubi? İnsanları dinlemek ayıptır, günahtır, haramdır..."
İkimiz de aynı anda kıkır kıkır güldük.
"Kesinlikle ayıptır, günahtır, haramdır ama sen benim baş tacı sevgilimsin. Diğer insanlar umurumda bile değiller. Ben seni dinlemek, sesini duymak için her şeyi yaparım. Haram da değil günah da değil ayıp da değil civciv yavrum."
Sesindeki muzipliğe karşı yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Fazlasıyla sevimliydi. Fazlasıyla kabul edilebilirdi... Kedi gibi sinmeye devam ettim kollarına. Şimdi de içten içe öğle arasının uzamasını istiyordum.
"Tamam, pekâlâ bunu babamın okuyacağını düşünürsek bence gezmek kalmalı. Ailelerimize söylemiyorduk zannımca?" diyerek kaşlarımı kaldırmış halde başımı göğsüne yaslayarak tersten yüzüne baktığımda Kubilay da bana doğru eğildi. Sırıtıyordu arsız arsız.
"Neyi söylemiyorduk?" diye pisleştiğinde gözlerimi devirerek başımı tekrar deftere çevirdim.
"Yazabildiklerim şimdilik bu kadar, üç tanecik soru. Dördüncü soru endişelerle ilgili ve onu hemencecik yazabileceğimi sanmıyorum." Defteri kapattığımda Kubilay beni bırakmamıştı. Bana sarılmış halde hafifçe sağa sola sallanıyordu ve hava bugün gerçekten serin ve çok tatlıydı.
"Peki konuşalım ister misin? Yazmana yardımcı olur belki," deyince huzurla kapanan gözlerim saniyeler içinde aralandı ve gözlerimi kırpıştırarak Kubilay'ın koluna yasladım başımı. Yüzüne baktığımda o da dudaklarını birbirine bastırmış masum masum bana bakıyordu.
"Sonu iyi bir yere gitmez. Bence boş ver."
"Kötü gitsin. Ben varsam gidilmez mi? Güveniyorsun değil mi bana? Seni bırakmayacağımı, ne olursa olsun yanında olacağımı biliyorsun değil mi?" diye sordu emin olmak istercesine veya sanki bana hatırlatma yaparcasına.
Güven veren bu mükemmel sesine ve bakışlarına karşılık gözlerimi sıkıca kapattım ve beraberinde açtım. Gözbebeklerine baktım dalgın dalgın.
"Duygularımı son zamanlarda kontrol etmek güç hale geldi Kubilay. İnan bana en güvendiğim insan sensin. Seninle hemen hemen her şeyi paylaşabilirim belki ama endişelerimden bahsetmeye başlarsam kendimi kontrol edemem çünkü edemiyorum. Daha doğrusu çoğu zaman kendimi anlatacak kelime bulamıyor ve boğuluyorum. Kavga mı edelim yani?" dedim şakacı bir tavırla ama Kubilay beni fazlasıyla ciddiye alıyordu.
"Senin endişelerin hakkında konuşurken seninle kavga etmek aklıma gelmez."
"Öyle değil..." diye sızlandım çaresizce. Anlatamamıştım. "Yani neyse boş ver. Şimdiki gibi kelimeler dilime dolanıyor boş ver. Bu akşam bize geleceksiniz direkt. Annenler de bize gelecekmiş."
Kubilay bu sözlerime pek şaşırmadı. Yarım saat önce Sanat ablam haber etmek için mesaj attığında görmüştüm ve içimde tatlı heyecanlı kıpırtılar doğmuştu. Şu anda biraz daha kendimdeysem, biraz daha her şey normal gibi geliyorsa bu da aldığım mesaj sayesindeydi. Kubilaylarla ilk kez ailecek akşam yemeği yiyecektik. Bu biraz da ailelerimiz için gerçek bir tanışma olacaktı. Olaysız, tantanasız...
"Evet ama önce eve uğrarız Ezgi'yle. Olmaz mı?"
Omuz silktim. "Siz bilirsiniz. Okul çıkışı da geçebiliriz, tabii siz üst değiştirmek isterseniz o başka. Ha ama bu şekilde de olur," deyip sevimlice güldüğümde Kubilay da gülüşüme aynı şekilde karşılık vermişti.
"Çok salaksın," dedi yüzümü göğsüne bastırırken. Ne hoş bir iltifattı.
"Sensin salak, beyinsiz," diyerek kollarından sıyrıldığımda Kubilay ensemden tutup beni eskisinden daha sıkı sardı ve salladı.
"Ve de alıngan mı alıngan bir civciv yavrusu. Çok severiz. Hadi gel gidelim bizimkilerin yanına. Birazdan zil çalacak," diyerek iki eliyle de belimden kavradığı gibi beni kaldırdığında düşmemek için demirlerden sıkıca tutundum. Kubilay da ayağa kalkınca elini bana uzattı. Yine sağ elimi havaya kaldırıp avucuna çarptığımda son zamanlarda bunu oyun haline getirdiğimizi düşünmeye başladım.
Kubilay'la yangın merdiveninden çıkıp sınıfa girdiğimizde öğle arası da on dakika kadar kısa bir süreden sonra bitmiş, sıkıcı mı sıkıcı geçen derslerle de bir okul gününü daha kapatmıştık. Okul çıkışında Kubilay ve Ezgi direkt bize gelmeyi teklif etseler de gerçekten okul kıyafetleriyle gelmelerini istemezdim. Onları birkaç dakika süren bir ikna çabasından sonra doğruca evlerine göndermiştim. Kubilay sırf tek kalmayayım diye bunu istediğimi düşünüyordu ve haklıydı da. Mümkün olsa ondan bir an bile ayrılmak istemiyordum ama bazı şeyler mümkün değildi. Ahmet ve Eren de ortadan kaybolunca ben eve iki adet koruma tarafından uzaktan takip edilerek gittim.
Anahtarla eve girip sessizce odama süzüldüğümde Sanat ablamla teyzemin mutfaktan sesleri geliyordu. Güneş ve Yavuz ise salonu ele geçirmişlerdi. Babam da muhtemelen evde değildi. Kedimse yanımda değildi. Muhtemelen Güneşlerin oyun arkadaşı olmuştu bugün. Çocuklar kediye âşıklardı resmen. Kediyi de oyun arkadaşları haline getirmişlerdi ve o turuncu kedi, evin kedisi olmuştu. Badem Hanım... Artık benimle aynı evi paylaşıyordu. Tıpkı benim gibi annesizdi sanırım.
Üzerimdeki formalardan kurtulup kısa bir duş aldıktan sonra temiz kıyafetler giydim. Ayarsız olan uykum biraz baskın gelince ayaklarımı yerde sürüye sürüye mutfağa gittim. Saat henüz beşti. Akşam yedide geleceklerini bildiğimden mutfaktan gelen güzel kokuları takip ettim. Esnemelerimi ziyan etmek istemiyordum.
"Sanat abla," diye seslendiğimde tezgâhta her neyle uğraşıyorsa bana döndü.
Beni görür görmez baştan aşağı süzdü. "Ooo, fazla şıksın güzelim," derken sesindeki beğeniyi seçebiliyordum ve bunu sadece beni utandırmak için yaptığını da biliyordum. Gri yüksek bel eşofman altıyla şeker pembesi bisiklet yaka kısa kollu bir tişört giymiştim. Ev fazlasıyla sıcaktı bu yüzden ev içinde uzun kollu bir şey giymeyi bırakmıştım.
"Abartmasana abla, misafirler gelene kadar biraz uyusam ve beni uyandırsan olur mu? Biraz uykum var gibi," dediğimde Sanat ablam işi gücü bırakıp yanıma geldi ve dudaklarını alnıma bastırdı. Annelik içgüdüsüyle ateşimi ölçtü ama iyiydim.
"Tamam, ateşin yok. İyisin değil mi? Kırgınlık gibi bir his yok değil mi?" Çenemi sıvazladı şefkatle.
Başımı iki yana salladım uslu bir çocuk gibi. "Dün gece uyuyamadım. Uykum fazla düzensiz, ziyan etmek istemiyorum şimdi," diye açıkladığımda başını salladı.
"Tamam güzelim, uyandırırım seni. Dinlenmene bak sen," deyince tuttuğum elini teşekkür mahiyetinde sıktım ve arkamı dönüp odama gideceğim esnada Güneş'in, "Yasss!" diye bağırması beni durdurdu.
Arkamı döndüğümde Güneş ve Yavuz el ele tutuşmuş bana doğru geliyorlardı. "Ne haber gençlik?" dedim Yavuz'un saçlarını okşarken. Sesim yorgunluk bayraklarını çekmişti çoktan.
"Yastı bis de uyutalım mı? Rüya babatı gössericem," dedi Yavuz peltek peltek. Henüz tam telaffuz edemiyordu kelimeleri ama Güneş'e göre daha da dillenmişti.
"Yazgı'yı rahatsız etmek yok demedim mi ben?"
Teyzemin kızgın olmayan uyarısıyla birlikte elimi uzattım Yavuz'a. Güneş'in boyu pek bana yetişemiyordu. "Gelin bakalım yerden bitmeler. Teyze sen de dinlen," diyerek odama doğru ilerlediğimde Yavuz arkasına dönüp annesine eliyle git git yapmıştı. Onun bu haline gülerek odamın kapısını örttüm. Yavuz hafif terliydi ama Güneş terlememişti. İkisi de uslu uslu gidip yatağıma sokulduklarında Güneş'in üzerinden geçip yatağın ortasına kuruldum.
"Eee bebeklik nasıl gidiyor?" dedim üzerimizi örterken. Hala esniyor olmam şaşırtıcıydı. Yastığım bugün ekstra yumuşaktı sanki. Beni içine çeken bir bataklıktı ama güzel bir bataklıktı.
"Bebek deiliz bis kere!" diye söylendi Yavuz. Güneş'e elini uzattığında ikisi de yorganın üzerinden ellerini karnıma birleştirdiler ben de kollarımı kocaman açıp onları kanatlarım altına aldım. Başımı Güneş'imin bebek saçlarına yaslayıp gözlerimi kapattığımda Güneş peltek peltek tek kelimelik cümlelerle konuşmaya başlamıştı.
"Betüm bebe," dedi mırıldanır gibi.
Yavuz ise ekledi. "Ömey de bebe."
"Öme büyük. Bösek seviyo."
"Salak Ömey."
Yavuz'un ağzından çıkan kelimeyle sırtına değen elimi bastırdım ve kızgın bir tavırla, "Şşşttt! Sessiz olun uyuyacağım. Pis kelime yok," dedim. Yavuz o küçük dudaklarının arasından hıhladı ama sallamadım.
Hiç susmayacaklarmış gibi tepemde bıdı bıdı konuşmaya devam ettiler. Güneş cümle kuramasa da kelimelerle arası dayısı sayesinde gelişmiş gibiydi. Yavuz en son kadim dostu Metin'den bahsederken ben gerçek manada özlediğim o uykuya geçiş yapmıştım. Zihnimde dingin bir uyuşukluk meydana gelmişti.
***
Çok uzaklardan gelen gülme sesleriyle zihnimdeki o ince karanlık yırtılırken boynum tutulmuş gibi hissediyordum. Gözlerimi pek açasım olmadığı için sağ tarafıma düşmüş başımı sol tarafıma doğru çevirdim ve kolumun altındaki ufaklığa sarıldım. Arkamdan da birisi sanırsam üstüme çıktığında bunun uykum arasında Güneş olduğunu düşündüm. Güneş bir şeye sarılmadan uyuyamazdı. Üstelik üzerime çıkan şeyin nefes aldığını da hissedince sağ elimle poposundan destekledim düşmesin diye. En son çocuklarla yatakta uyuduğumu hatırlıyordum ve uykum bölünsün hiç istemiyordum.
"Civcivim..." diyen tatlı mırıltılı sesle eş zamanlı olarak şakaklarımda ufak buseler hissedince yalnızca başımı çevirdim. Gözlerimi aralasam da pek göremiyordum. Hava iyice kararmış, odama sızan loş ışıklar sokak lambaları olmuştu.
Dudaklarımdan uykulu bir sesle, "Hıı?" diye bir mırıltı döküldüğünde Kubilay'ın kokusunu duydum. Güneş'i Yavuz'un önüne bıraktım usulca. Zihnimde ışıklar bir bir yanıyordu. İkisi de birbirine sarılarak uyumaya epey alışık olduğundan Güneş uyanmadı ama Yavuz düz döndü yatakta.
"Ne güzelsin sen böyle," dedi Kubilay bu kez. Yemeğe geleceklerdi.
Mayışmış bir tebessümle uyuşan sol kolumu Yavuz'un altından aldım ve parmaklarımı gözlerime bastırdım.
"Sanat ablam uyandıracağım demişti," dedim uyku mahmuru, "Abajuru yakar mısın göremiyorum," dediğimde Kubilay yataktan kalkmadan duvara montelenmiş abajuru yaktı. Oda biraz daha aydınlandı. Ellerimi gözlerimden çekip, "Sanat ablam mı gönderdi seni?" dedim uyku mahmuru. Tek gözümü biraz daha ovalarken Kubilay yanımda birbirine sarılarak uyuyan çocuklara baktı ve tekrar bana döndü. Saçlarını ikiye ayırmış, fönlemişti. Özen gösterdiği belliydi.
"Hmm," diyerek başını salladığında gözlerimi çektim elimden. Yatakta biraz daha doğrulup kollarımı beline sardım. Kubilay'ınsa bir eli sırtımı kapladı, öteki eliyle de yüzümü okşadı. "Ne güzel uyuyordun öyle bensiz bensiz?" Dudaklarımdan sessiz bir kıkırtı kaçtı ve omzuna vurdum hafifçe.
Çenemi göğsüne dayayarak kafamı kaldırdım. "Gel sen de uzan, yiyorsa tabii..." dediğimde tek kaşı alnına doğru kavislendi.
"Uyuyunca bir cesaret gelmiş sana," diyerek parmak ucunu şakaklarımda gezdirirken burun kıvırdım.
"Sen kendi arsızlığını görmüyorsun herhalde? Nasıl uyumamı beklersin seninle? Eskisi gibi değiliz Kubi Kubi..."
"Eskisinden de güzelsin, haklısın," diyerek dudaklarını dudaklarıma bastırdığında beklenmedik öpücüğü karşısında gülmeden edemedim. Alnımı alnına vurup onu ittiğimde sessimizi olabildiğince kısık tutuyorduk.
"Şımarma be, aaa! Hadi içeri gidelim yokluğumuzu üç saniyede fark ederler," dedim ama Kubilay iki koluyla da belimi sıkıca sardı, hareket alanımı kısıtladı. Biraz geri çekilmek istesem de izin vermedi.
"Üç saniyemizi daha güzel değerlendirelim o zaman. Şu sınav yüzünden zaten çok az görüşüyoruz, okul da zaten sürekli ders var elini bile zor tutuyorum. Ben de sevdiğin çocuğum sonuçta. Unutuyorsun ha," deyip kendine birçok bahane ürettiğinde aramızda sıkışan ellerimi kaldırıp omuzlarına yerleştirdim.
"Üç saniyenin kaldığını sanmıyorum zaten Bay Sevdiğim Çocuk. Bence çoktan merak ediyorlar. Hatta bence Sanat ablam ya da Ezgi kapıda içeri girip girmeme konusunda kararsızdırlar. Yemekten sonra üst kata çıkarız olmaz mı? Film izleriz?" dediğimde kısacık bir an düşündü ama çoktan evet diyeceğini biliyordum.
"Film değil de... Senin şu tanıma fişini tamamlayabiliriz ne dersin? Bence daha eğlenceli olur."
Gözlerimi devirdim anında. Benimle konuşmak istediğini epey fazla belli ediyordu ama ben pek cesaret edemiyordum. Duygularımı patlatmaktan korkuyordum zira şu sıralar incecik bir balon halindeydi o duygular.
"Tanıma fişimle ilgilenmek de benim için zaman kaybı onu ne yapacağız? Bence film izleyelim işte. Üst katta." Bugün tanıma fişini umursamak istemediğimden mızıkçılığa vurup somurtarak yüzüne baktım. "Kafam da dağılır, azıcık benimle de uyuklarsın bak. Boş ver şu fişi ya. Hiç canım istemiyor, hiç."
Kubilay'ı ikna etme yollarını öğrenmiştim ve yolları gide gele ezberlemiştim. Birazcık daha dibine girerek dudaklarımı çenesindeki kesilmeye müsait ama kesmediği sakallarına bastırdığımda başını bana eğdi.
"Tatlı dil yılanı bile deliğinden çıkarırdaki tatlı dilsin sanırım ama ben yılan mıyım orası tartışılır. Seninle uyumaya tamam," dediğinde zafer edasıyla sırıttım. Kubilay yine dudağımdan bir buse çalacakken kapıdan gelen zil sesiyle durdu. Fırsattan istifade kolunun altından çıktım hemen yoksa odadan hiç çıkamazdık.
"Sessizce çık odadan," diye uyardıktan sonra ayna karşısında dağılan saçlarıma baktım. Elime tarağı alıp hızlıca taradım ve topladığım saçlarımı dişli büyük bir tokayla felsefe hocamız gibi topladım. Tel tokalarla da dalgalıkları giderdikten sonra kuruyan dudaklarıma kuş parmağımla aldığım nemlendiricimi sürdüm. Bu süre zarfında Kubilay odadan çıkmamıştı. Hazır bir şekilde arkamı döndüğümde elleri ceplerinde beni utandıracak kadar hayranlık dolu bakışlarını üzerimde gezdiriyordu.
"Bazen seni öldürme isteğimi perçinliyorsun. Çıksana be çocuk!" diye fısıltıyla bağırdığımda içeriden sesler geldi.
Yanlış duymuyorsam halamın, "Ben ve en yakın arkadaşlarım geldik!" dediğini duydum. Kubilay'la birbirinden ayrılmayan bakışlarımız gibi kaşlarımız da aynı hızla çatıldığında yanına gittim.
"Halamın sesi mi o?"
"Halan Amerika'da ama," dedi Kubilay da.
Ben de Amerika'ya geri döndüğünü biliyordum ama... Gelmiş de olabilirdi. Halamın işi belli olmuyordu ki. Kapıyı açıp odadan süzüldüğümüzde Sanat ablam kapıda, kapı kapanmış, Eren ve Ahmet'le bakışıyordu. Ve böyle coşkulu bağıran elbette halamdı. Ellerini dolduran siyah poşetleri derhal yere bırakıp, siyah deri ceketini de çıkarırken çocuklara ses gitmesin diye odamın kapısını örttüm.
"Hala sen Amerika'dan tekrar mı döndün?" diyerek soluğu yanında aldığımda halam beni gördüğüne elbette sevindi ve ortada buluştuğumuz gibi beni kolları arasına aldı.
"Ah tatlım, senin için dönmeye çalıştım ama işler o kadar birikmişti ki dönemedim. Ama babandan haberini anbean aldım. İlk fırsatta gelecektim ve ilk fırsatım bugün oldu. Baban da akşam yemeğine davet edince elbette seve seve geldim." Omuzlarımdan tutup benden ayrıldı ve en güzel tebessümüyle yanaklarımı sevdi. "Süzülmüş kalmışsın tatlım. Birkaç gün daha buradayım neyse ki ama bir önceki gibi aylarca kalamam. Seninle güzel bir hafta geçireceğiz. Bu arada gelirken şu iki haytayı da getirdim. Onlarsız olmazdı," diyerek Eren'le Ahmet'i gösterdiğinde Ahmet bir yabancı gibi elini kaldırıp salladı.
"Merhaba," deyince gülerek halama döndüm.
"Ziyaretime gelmene sevindim ama işlerinin birikmesini istemem hala. Yine de gelerek çok iyi yaptın. Hoş geldin." Halama bir kez daha sıkıca sarılıp belinden kavrayarak ayrıldım ve bizimkilere döndüm. Onları davet etmek istemiştim ama Ezgi rahatsız olur diye ağzımı açmamıştım. Zaten ailecek bir yemekti ama onlar da benim ailemdi. Yine de Ezgi rahatsız olsun istemiyordum.
Ezgi'ye olan kırgınlığım ne kadar içimde ufacık bir yara gibi kalsa da ve ben o kırgınlığı Ezgi'ye her baktığımda görsem de kötü hissetsin istemezdim. Zaten tüm okulun dilindeydi Eren'e olan platonik hisleri. İkisi okulda birbirlerinden bilerek uzak düşmeye çalışıyor ve bu herkes tarafından görülüyordu. Ama bizim yanımızdayken daha rahat oldukları su götürmez bir gerçekti. Rahatken de sık sık tartışıyorlardı artık. Ben artık onların didişmelerinden yorulmuştum onlar yorulmamıştı.
"Hoş geldiniz gençler. Hadi yemekler soğuyacak. Bir an önce mutfağa geçelim!" diyerek bu antredeki sünen sıkıcı sohbeti bölen Sanat ablam oldu. Kubilaylar erkekçe tokalaşırken biz halamla mutfağa geçtik.
Babam bir hafta öncesine kadar buraya geniş bir yemek masası almıştı. On iki kişilik masaya rahatça sığıyorduk. Bu yüzden ada tezgâha geçmek yerine doğrudan masaya geçtik. Babamlar halamı aralarına alırken ben Sanat ablama yardım bahanesiyle tezgâha koşturdum. Eren, Ahmet ve halam için de birer tabak ayarlamasına yardım ettiğimde Ezgi'nin rahatsız olacağından adım kadar emindim. Yüzüm düşmüştü bu yüzden.
Sanat ablam ansızın, "Merak etme bir şey olmaz," deyince kavradığım tabakları kaldırmadan kaldım.
"Nasıl?"
Bana bakmadan pirinç pilavı koydu son servis tabağına. Sonra da tezgâha bıraktı.
"Ezgi'yi diyorum, takma kafana. Senlik bir durum değil. Grace'in getirdiğini anlayacaktır. Hem bence sen çağırsan bile sana bir şey demezdi. Ezgi son olanlardan sonra sana gördüğüm kadarıyla, abisi kadar olmasa da, değer veriyor. Verdiği değer artmış yani. Bu iyi bir şey."
Gözlerim sonuna kadar açıldı ve kaçamak bir bakış attım masaya. Ezgi annesiyle babasının arasında oturuyordu. Babam başköşedeydi. Babamın yanındaki köşe boştu ve muhtemelen bana ayrılmıştı. Benim yanıma Sanat ablam ve teyzem, zira babamla teyzem arasında tam iki sandalye boştu. Teyzemin yanına halam ve Ahmet oturmuştu. Gülçin teyzemin yanına ise Kubilay ve Eren. Bir tek sandalyede boşta kalmıştı.
"Üf keşke Kubilay'ın yanında otursaydım..." diye kendi kendime hayıflandığımda Sanat ablamın kolumdan dürtmesiyle irkildim.
"Güzelim, abartmayın isterseniz. Amcam laf etmiyor diye... Laf ettirmeyin adamcağıza. Senin için susuyor bak yoksa seni paylaşmaz kimseyle demedi deme. Bu davet için seni öne sürdük," dediğinde tabakları kavradım. Çok şart değildi böyle bir davet ama Sanat ablam buradayken ağırlamak istemişti.
"Abartma abla, evlenmiyoruz Kubilay'la. Ne var yani yanında otursam? Ayrıca aramızdaki ilişkiyi biliyor. Sadece yan yana oturacaktık, siz de..." diyerek kendimi savundum ve tabaklarla masaya ilerledim.
Sanat ablam arkamdan, "O işler öyle olmuyor güzellik," derken bu lafı anlayan benden başka kimse olmadı.
Teyzem bize tebessüm ederek, "Hangi işler fıstıklar?" diye sordu.
"Okul işleri anneciğim. Sınava girecek ya daha bu veletler. Bölümleri konuşuyorduk Yazgı'yla. İngiliz dili ve edebiyatı iyi bence," diyerek toparladı Sanat ablam. Ben halamla Ahmet'in tabaklarını bırakıp tıpış tıpış babamın hemen yanındaki boşluğa, Halit amcanın karşısına, geçtiğimde yaşlı muhabbetine şimdiden maruz kalmaya başladım.
"Valla bizim Ezgi sanki mütercim tercümanlık yazacak gibi. Oraya kaydı son aylarda," dedi Halit amca kaş gözle kızını işaret ederek. Bana adeta sen ne istiyorsun dercesine baktığından yemeğime başlamadan bir bölüm ismi söyledim.
"Ben de muhtemelen İngiliz dili ve edebiyatı... Bilemiyorum."
"Hakkınızda hayırlısı olsun kızım," dedi Halit amca tüm samimiyetiyle. Elini kızının omzuna yerleştirip gururla okşadı. "İkiniz de İngilizcede ve Almancada çok iyisiniz. Yazgı kızımın zaten ana dili İngilizce. Siz istediğiniz yerlere gidersiniz bizi de gururlandırırsınız da şu üç hayta... Allah bilir ne olacak? Ha Eren? Ha Ahmet'im? Ha Kubilay Bey? Deneme sonuçlarınız berbat," deyince Ezgi ve ben aynı anda kıkırdamaya başladık.
Üzerimdeki kötü bakışları hissederken yemeğime gömüldüm tamamen. En azından TYT sonuçlarım kötüydü, dil sınavında gayet iyi dereceler yapıyordum ve bu beni ucu ucuna kurtarıyordu.
Eren hafifçe öksürerek sesini düzeltti. "Halit amca Allah büyük, ben AYT sınavına da gireceğim. Belki eşit ağırlıktan ya da sözelden puanım iyi gelirse dilden gitmem," dedi. Mantıklıydı. Ben AYT yapamıyordum. Edebiyat dersi eziyet gibi geliyordu. Türkçe paragraflar zaten ölüm gibiydi benim için. Tarih dersinde de çok fazla ezber vardı ki onları da beceremiyordum. Bir tek coğrafyam ve matematiğim iyiydi.
"Eren çocuğumun her zaman bir ikinci planı var Halitçiğim, görüyorsun. Aferin sana Eren," dedi Gülçin teyzem dolu dolu. Eren ne tepki verdi göremedim ama sıra Ahmet'e gelmiş gibi o atıldı.
"Sayın Profesör Halit amca hazretleri, açıkçası ben Grace Hanımefendisiyle anlaşamadığım için dilden vazcaydım gibi bir şey. Gireriz ama bir sözelden de deneriz bence. Bakalım... Belki de Türkçe öğretmeni olmalıyım?" deyince elimi ağzıma örttüm yediğim lokmayı püskürmemek için.
Hızlıca çiğneyip lokmamı yuttuğumda halam memnuniyetsiz bir sedayla, "Adım geçti. Ne diyor bu tatlım?" dedi. Bana söylediği açıktı. Sanat ablamın İngilizcesi kırıktı. Teyzem ve babam anlıyordu halamı ama halam yerel dili biraz aksanlı konuşunca onlar da anlamakta güçlük çekiyordu.
"Ahmet seninle iletişim kuramadığından İngilizceden vazgeçmiş. Hala biraz kurallara dikkat ederek ve yavaş konuşsan anlayacak. Şu anda teyzemle babamın bile seni zor anladığını düşünüyorum," derken tane tane konuşuyordum.
Babam bardağını masaya bırakırken, "Anlıyoruz kızım," dedi. "Ama Grace Hanım'ın Türkçe öğrenmesi hoş olur. Buraya çok sık geliyor, gelsin de ama bak misafirlerimiz anlamıyor," diyerek eliyle Gülçin teyzemleri gösterdi.
Halit amca, "Akademik İngilizce bilmek pek fayda etmiyor doğrusu. Uzun zamandır uluslararası çalışma yapmadık gençlerle. O yüzden Grace Hanım sağ olsun, İngilizceyi unuttuğumu düşündürüyor," dedi. Ona mahcup bir şekilde gülerek masada eğildim ve halama baktım. Gözleri benim üzerimdeydi.
"Tatlım," dedim onu taklit ederek. Yüzündeki tebessüm derinleşmişti. "Masada kimse İngilizce bilmiyor değil fakat seni anlayan bir tek benim. Babam da seni anladığını iddia ediyor ama şu anda İngiliz aksanıyla konuştuğumdan bence seçemiyor," diyerek güldüğümde halam da bana ayak uydurdu.
Hoş, anlaşılması güç bir aksanla, "Muhtemelen tatlım. Seni seviyorum," derken biraz akademik bir dil kullanmıştı.
Halit amca bir oyun oynarmışız gibi, "Seni seviyor," deyince hoş bir tebessümle karşılık verdim.
"Herkes bence biraz anlıyor..." demekle yetindim ve yemek boyunca konu konuyu açarak ilerledi.
Halit amcayla babamın ilk sohbeti değildi ama ilk kez normal şartlar altında sohbet ediyorlardı. Bu biraz garip aynı zamanda çok güzel hissettirmişti. En son ne zaman bu kadar kalabalık bir yerde bulunmuştum? Herkesin rahatça farklı konulardan sohbet ettiği, her şeyin normal bir akışta gerçekleştiği... Birkaç ay önce ikizlerin doğum günü desem değildi. İyi hissetmiyordum ve babamı kabullenmekle uğraşıyordum. Sanırım bir yılı geçmişti. Şimdi sevdiğim insanların böyle bir arada oluşu içimi gıcır gıcır yapıyordu ve bu gece hiç bitmesin istiyordum.
Gülçin teyzemler bulaşıkları toplarken biz de film izleme bahanesiyle üst kata çıkmıştık. Çocuklar hala uyuyorlardı ve muhtemelen tüm gece uyumaya devam edeceklerdi. Üst katta büyük ekran bir televizyon vardı ve ben pek izlemiyordum. Film seçimini de tamamıyla Ezgilere bırakmıştık. Ahmet halamla birlikte aşağıda atıştırmalık bir şeyler ayarlamaya gidince ortada kalan kumandaya ne Ezgi ne Eren dokunuyordu. Kısa bir an saçma bir sessizlik yaşarken yerimden kımıldamak son istediğim şeydi. Kubilay beni kolunun altına almış sarmalamışken mayışıyordum. Film izlemeyeceğim kesindi zaten fakat en son bu sessizliğe dayanamayan Eren olacak ki kumandayı alıp film kategorisine girdi.
"Avatar mı izlesek ne yapsak?" diye kendi kendine sorduğunda Ezgi sızlandı.
"İzledim ben onu. Başka bir şey yok mu?"
"Korku var ama korkuyu boş ver. Şey... Lucy..." der demez biz cevap veremeden kendisi reddetti. "Olmaz... Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları var. İzledim ama tekrar izlerim."
"Ben de izledim, başka?"
Eren öneriyor, Ezgi beğenmiyordu. Sonuç nereye varacak merak ettim. Televizyon ekranına bakıyorduk hepimiz fakat benim için o kadar önemi yoktu ki filmin, umursayamıyordum.
"Çizgi Pijamalı Çocuk?"
"Çok dram, kitabını okudum."
"Peki Uzay Oyunları?"
"Asa Butterfield'in filmlerinden başka film mi yok Eren?" diyerek araya girdiğimde bakışlarını üzerimde hissettim.
"Şey," dedi biraz daha gezinerek. Durduğu filmi okudum. Five Feet Apart. Dramatik bir filmdi. Ablamla izlemiştik. O yüzden hemen geçmesi gerekiyordu. Ezgi aksiyon seviyordu ama Eren saçma sapan filmler öneriyordu. Hemen yan taraftaki Başlangıç filmini gördüğümde homurdanarak nefes aldım. Eren tek kelime etmeden bana dönünce yerimde biraz kıpırdandım ve gözlerimle sağda kalan filmi kaş göz işaretiyle göstermeye çalıştım.
Eren kendisine bir şey dediğimi anladı ama tam anlamadı. Ekrana bakıp sola kaydı. Şirinler vardı. Allah'ım! Başımı sağa doğru yatırdığımda yine Five Feet Apart üzerinde durdu. Kafamı yine sağa yatırdığımda Kubilay huysuz huysuz, "Rahat dur," diye uyardı. Ona sarılmayı kestim ve kollarımı bedeninden ayırıp sırtımı göğsüne yasladım. "Rahat mısın?" diye tekrar fısıltıyla sorduğunda elini boynumdan aşağı sarkıtıyordu. Saçlarıma ufacık bir buse bıraktı.
"Rahatım, sağ ol!"
Sesim biraz baskın çıktığında Eren de bağırdı. "Başlangıç!" dediğinde Ezgi bir süre bir şey demedi. Ben izlemiştim. Çok kafa verilmesi gereken bir filmdi. Müthişti. Umarım Ezgi izlememiştir diye içimden birçok duayı peş peşe sıralarken Ezgi derin bir nefes aldı.
"İzlemedim bunu. Olur, bu olsun. Sizin için uygun mudur çifte kumrular?" diyerek bize döndü.
Kubilay yanağını saçlarıma bastırırken kolumu sıvazlıyordu.
"Bana her şey uyar. Ahmetler nerede kaldı?" derken odaya Ahmet ve halam girmişti bile. Her şey senkronize gerçekleşiyordu.
"Yiyecekler de hazır," diyerek hepimize birer tepsi dolusu abur cubur getirdiğinde halamla koltuklara yerleştiler. Eren de filmi ayarladı ve biz Başlangıç izlemeye başladık. Filmi daha öncesinde izlediğimden başını biraz mısır yiyerek izledim ama sonra öyle sıkıldım ki zaten film bitince gideceklerini bildiğimden mayışma hakkımı kullandım.
Film akıp giderken Kubilay'la birbirimize daha çok sokulduk. Bacaklarımı karnıma kadar çekmiş iyice küçülmüştüm ki o da iki koluyla beni plates topu gibi sarmalamıştı. Ekranın yarısını bile zar zor görürken gözlerim kapanıyordu usulca. Başımı dik tutamıyordum. Çok direnmedim ama uykuya dalmayacağıma emindim. Yine de gözlerime inen ağırlığı güzellikle misafir ettim. Bir süre devam etti bu durgun, arada kalmış halim. Devam da edecek sandım. Kubilay'ın nefes alışları düzensizdi, uyumuyordu ama ben sakindim. Biraz fazla sakindim hatta. Yüzümü göğsüne biraz daha sakladığımda bu şekilde kaç dakika geçti bir fikrim yoktu ama midemde hissettiğim hazımsızlıkla ilk rahatsızlığı hissettim. İçim huzursuzlaştı, karın bölgemde varla yok arası bir ağrı zuhur etti. Sakinliğim toza dumana karıştı. Film devam ediyordu ama asla odaklanamıyor, neler olup bittiğini de bilmiyordum. Kubilay beni hiç bırakmayacakmış gibi sararken daha fazla bu huzursuz hisse dayanamadım ve gözlerimi keyifsiz bir şekilde araladım.
Filmden tamamen koptuğum anlarda midemin rahatsızlığı içime sıkıntı olarak doğdu. Huzurum nasıl oldu bilmem daha çok bozuldu. Ruhum bir şeylerin pençesine düşmüş gibi kıvranmaya başladığında daha çok düşünmeye, elimden gelse aklımı kemirmeye başladım. Kafamda anlamını bilmediğim sorular dönerken en sonunda dayanamadım. Ağlayacak gibi oldum. Gözlerim de yandı, doldu ama akmadı. Kubilay'ın varlığı ilk kez yetmedi sanki ve bu beni dehşete düşürmeye yetti. Başımı biraz daha kaldırdım. Kubilay da bana göre şekil aldı zahmetsizce ama sanırım onun aklı biraz filmdeydi ki görmedi beni. Tıpkı nefesi kesilen bir hastaya oksijen desteğinin en acil şekilde sağlanması gibi kucağımda büzüşen elimi de çıkardım ve Kubilay'ın kollarını çözdüm.
Kubilay'a, "Beş dakika gelir misin?" diye fısıldayıp uyuşan bacaklarıma rağmen yere sağlam adımlarla bastım. Filmi pürdikkat izleyenlerin arasından hızlıca sıyrılıp misafir odasına girdiğimde boğuk bir his kuşatmıştı bedenimi. Kulaklarım uğulduyordu adeta. Yüzümün kızardığını, nefes almanın güçleştiğini hissediyordum.
Kubilay hemen arkamdan gelip, "İyi misin civcivim?" diyerek ellerimden tuttu ama ben pek iyi değildim. Ağlamamak için manasızca kendimi sıkıyordum ama bu hissin ne olduğunu nasıl ortaya çıktığını bilmiyordum. Sanki... Sanki bu beden bana ait değilmiş gibi hissetmem normal miydi?
"Ko-korkuyorum," diyebildim yalnızca. Çenem tir tir titremeye başladığında Kubilay bu manasızlığı sorgulamadı bile. Başımı göğsüne yasladı ve parmaklarını saçlarımın arasından geçirmeye koyuldu.
"Neyden korkuyorsun civciv yavrusu? Bak herkes yanında. İyiyiz hepimiz, film izliyoruz, her şey yolunda..." diye sıraladı sakinlikle ama bir işe yaramıyordu. Gözlerimi usulca kapatıp açtım, ağlamadım ama gözlerim yanmaya devam etti.
"Bi-bilmiyorum..." Hafifçe omuz silktim. "Buradasınız ama sa-sanki değilsiniz gibi Kubilay. Korktuğumu hissettim bi-bir anda çok saçma ama ben şu anda-"
"Şşşttt," diyerek benden ayrıldı ve elleri yanaklarımı avuçladı. Kahverengi gözbebekleri iliklerime işlercesine baktı bana. Güveniyordum ama sorun vardı işte. Bir sorun vardı bende ki huzursuzdum. "Saçma filan değil güzelim. Saçma değil bu hislerin. Olabilir, korkabilirsin. Bir şey mi hatırladın? Kâbus mu gördün? Uyudun mu sen?"
"Yok," dedim başımı iki yana sallayarak. Medet umarcasına bakıyordum Kubilay'a. "Uyumadım ama bir anda ne bileyim çok huzursuz oldum Kubilay. Gitmiyor bu his. Şuramda," diyerek elimi kalbime bastırdım. Her yerim titriyordu. "Niye böyle hissediyorum? Çok ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Çok huzursuzum. Çok. İyi hissetmiyorum ben..." Başımı artık hiç durmadan sağa sola sallarken kesik kesik soluklanıyordum ama ağlamıyordum hala. Ağlasam, o ilk damla gözümden süzülse ne gözyaşları dökecektim lakin olmuyordu. Bozuluyordum sanırım. Ruhum bozuluyordu belki de. Kendimi anlamsız bir kuvvetle sıkıyordum.
"Tamam," dedi Kubilay da paniklerken, "Ne yapabilirim senin için? Dışarı çıkalım mı? Yürürüz ve belki açık hava iyi gelir ne dersin?"
Daha hızlı salladım başımı iki yana doğru. Paniğim arttı. Çözümü göremiyordum, hissedemiyordum ve çözümü yokmuş gibi geliyordu.
"Olmaz. Olmaz dışarısı olmaz!" diyerek istemsizce yükseldim, "Kubilay hiçbir şey geçmeyecek değil mi? Geçmiyor..." Büzülen dudaklarım daha da sarkarken elimi göğsüme daha çok bastırdım. İçimdeki huzursuzluk çığ misali uçurumdan yuvarlanarak artıyor, belirsiz noktalara yığılıyordu. Büyüyordu.
"Geçecek," dedi Kubilay, kendinden fazlasıyla emin bir sesle ama onu duymak bile zordu. Zihnimdeki sesler o kadar baskındı ki huzursuzluğumu bastırabilecek hiçbir şey yokmuş gibi geliyordu. "Belki zor belki yavaş ama zamanla geçecek bebeğim. Otur bakalım şuraya," deyip beni yatağa oturttu ve önümde diz çöktü. Elleri dizlerimdeydi, varlığını ise zar zor hissediyordum. Elim boğazıma tırmandı, endişeli gözlerimi ona diktim. Yüzmeyi unutmuş, okyanusun ortasında çaresiz çırpınışlarla ona bakıyordum.
"Kubilay gitmesen olmaz mı?" dedim aniden boğuk bir sesle. Çok bocalamazdı ifadesi ama bu kez gerçekten bocaladı. Elimle boğazımı daha sık yokladım. Boğazıma bir yumru oturdu ve yalvarırcasına ona baktım. "Burada olsanız olmaz mı? Şey yapsak... Gi-gitmeseniz eve? Saçma mı olur? Kimse gitmese olmaz mı?" Başımı kaldırıp sade bir şekilde dizayn edilen, çok girmediğim misafir odasına baktım. "Kimse gitmesin yanımdan, olmaz mı?" derken sesim çaresiz ve bir o kadar sızıntı gibi çıkıyordu. "Be-ben konuşurum," dedim aniden ve ayağa kalkıp titreyen bacaklarımla odadan çıktım.
Kubilay arkamdan, "Yazgı!" diye seslense de durmadan ilerledim. Merdivenlerden düşecek gibi olsam da korumalıklardan tutarak aşağıdaki gürültüye indim. Ne diyeceğimi bilemedim insanlara. Bir anda salonda çay içen ekibin ortasına düştüğümde herkes sustu ve bana baktı. Paniğim bir miktar daha arttı, ağlamayı öyle çok istedim ki yapamadım.
Arkamdan Ahmet'in, "Ne oluyor canlar?" dediğini işittim. Endişeyle arkama döndüğümde az önce film izleyen arkadaşlarımın hepsi peşimden gelmişti. Gözlerim Kubilay'la buluştuğundaysa endişeyle bana bakıyordu. Bir adım atacaktı ama babamdan çekiniyordu sanırım. Bense içimdeki huzursuzluk bir kat daha artmış halde salonun ortasındaydım.
Teyzemin, "Kızım hayırdır?" demesiyle ona döndüm. Ellerimi sık sık ovuştururken Sanat ablam ayağa kalktı. Ne olduğunu, ne yaşadığımı anlamış gibi temkinli adımlarla geldi yanıma. Hiç bocalamadı beni böyle tedirgin halde panik görünce.
"Be-ben..." diye kekeledim kendimi bir umut açıklamak için ama yapamadım. Kelimelerim tükendi sanki. Midemdeki asitin boğazıma kadar yükseldiğini hissettim.
"Gel bakalım," diyen Sanat ablam beni şefkatli kollarıyla sardığında çenem omzuna sığdı. Yapboz parçası gibi birleşirken ellerim aramızda ezildi. Durmadan parmaklarımı ovuşturup titriyordum.
"Ben de böyle hissediyorum arada. Korkma tamam mı? Geçecek. Geçmeyecek gibi gelecek ama geçecek. Korkma bebeğim."
Gözlerimi durmaksızın kırpıştırırken babamın ayağa kalkmasıyla bu kez ona baktım. Bir adım atıp yanımızda alacaktı soluğu ama almadı. Durup öylece bana bakıyordu. Kubilay'ın gözlerindeki korkuyu onda da görür gibi olunca bakışlarımı kaçırdım, yere baktım. İyileşemiyor oluşumdan korkuyorlardı.
"He-herkes burada kalamaz mı? Bir gece de olsa kalamazlar mı? İyi olsunlar, bileyim. Sanat abla, bastıramıyorum bu hissi," dedim gözlerim zar zor kapanırken. Soluklarım bir hayli hızlandığında omuzlarım da sarsılmaya başlamıştı.
"Yazgı biz iyiyiz," dediğini duydum Ezgi'nin. Gözlerimi açıp ona baktığımda zar zor nefes alıyordum.
"Biliyorum," diyebildim güç bela, "Ama gitmeyin. Gitmesin kimse Sanat abla. Çok huzursuzum baba. Ne olur... Ne olur gitmesin kimse. Bi-bir şey olursa olmaz. Gitmesin kimse. Gülçin teyze gitmeyin. Bi-bir gece... Gitmesi-"
"Kimseye bir şey olmaz," dedi Sanat ablam benden ayrılarak. Omuzlarımı tutup sağlam durabilmem için sıktı. Güven kokan mavi limanları balköpüğü harelerimden ayrılmadı bir an. "Ben seni anlıyorum Yazgı. Duydun mu beni?" Mavi gözleri bana biraz daha yaklaştı, çenemi okşadı. En net ifadesine büründü. "Ben, seni, anlıyorum," dedi üstüne basa basa, "Aynı hissediyorum." Elini kalbime götürdü, bastırdı. Kalbim delicesine atıyordu. "Ben seni anlıyorum, hislerini anlıyorum, korkuyorsun. Birisi şu kapıdan çıksa yaşadıklarını yaşayacak diye korkuyorsun. Daha kötüsü olacak, mutsuz olacaksın, düzelmeyecek diye korkuyorsun biliyorum. Biliyorum buradaki herkesi seviyorsun. Biliyorum geriye kalanlar bu kadar. Kaybetmeye mecalin yok. Biliyorum hepsini. Ben de hissediyorum. Endişeleniyorsun. Ansızın huzursuzlaşıyorsun. Her şey toz duman oluyor, bir girdabın içine düşmüş gibi savruluyorsun. Kalbin dâhil hiçbir şeyi kontrol edemiyor gibi oluyorsun ama zaten kontrol sende değil, unutuyorsun. Sanki içinde bulunduğun o güzel an mahvolacak gibi geliyor ve mahvedenin kendin olduğunu düşünüyorsun ama değilsin güzelim. Sen mahvetmiyorsun hiçbir şeyi. Hissediyorsun sadece. Ben de hissediyorum bebeğim. Anlıyorum seni tamam mı? Geçecek, biliyorum da. Bende on geçerse sende yüz geçer, biliyorsun değil mi? Ben unutamıyorum ama sen unutuyorsun Yazgı, biliyorsun değil mi?" dedi Sanat ablam, tane tane.
Dudaklarımı sayısız kez ıslatıp birbirine bastırdım ve ellerimi çözdüm. Avuçlarım terlemişti. Kelimeler iyice çıkmazlara sürüklenmişti. Sık sık nefes alışlarımdan başka duyduğum bir şey yoktu adeta. Dudaklarım çok hızlı kuruyordu. Sanat ablamın yumuşak bakışlarından kaçarak diğerlerine baktım. Mahcuptum ama mahcubiyetten daha çok yorgun ve kilometrelerce koşmuş halde bakıyordum herkese.
Dudaklarımı araladım güçlükle. "Ka-kaybetmem değil mi? Geçer mi sahiden?" dedim ortaya boşlukta süzülür gibi.
Teyzem hızlıca, "Geçer, kaybetmezsin bebeğim," dedi. Başımı salladım aşağı yukarı. İnanmak istedim buna.
Boğazımdaki kuruluk yüzünden kaşıntı hissedince yüzüm buruştu. "Su şey yapabilir miyim?" dedim ayaklarımı yerde sürüyerek. Sanat ablam beni bırakmadan belimi kavradı hızlıca.
"Tamam, biz biraz su içelim. Anne siz oturun. Hadi gelin siz de," dedi Sanat ablam diğerlerine hitaben. Bana destek olarak mutfağa giderken Kubilay boştaki elimi kavramıştı. Onu da peşimde sürükler gibi Sanat ablama yaslanmış mutfağa girdiğimde ilk beni ada tezgâhın çevresindeki yüksek taburelerden birine oturttular. Sanat ablam beni Kubilay'a bırakıp su doldurmaya gitti.
"Yazgı..." diye seslendi Eren, kısık bir sesle. Başımı zar zor kaldırıp ona baktım. Göğsümdeki rahatsızlık devam ediyordu. "Bizimle konuşabilirsin biliyorsun değil mi kanka? Biz çok mutluyuz, sen de mutlusun değil mi?"
Başımı usulca salladığımda Sanat ablam suyu uzattı. Beni paniğe sürükleyen, huzursuzlaştıran onlara bir şey olma düşüncesiydi. Ben kimseyi kaybetmek istemiyordum ve bu histen kurtulmak istiyordum artık. Sudan birkaç yudum içebildim ancak. Kubilay'ın elini hala hiç bırakmayacakmış gibi tutuyordum.
"Evet," diye destekledi Ezgi hiç beklemediğim bir anda. "Eğer istersen annemlerden izin alıp kalırız bu arada. Sorun olmaz. Abim de kalır," dediğinde beni tetikleyen ne oldu bilmem ama Ezgi'den sonra gözlerimden yaşlar boşaldı. Ezgi ise gözümden düşenleri görünce biraz panikledi. "Ya-yanlış anlama beni. Sen eğer istemezsen ben kalmam Yazgı," diye paniklediğinde bardağı bırakıp onun elini tuttum.
Ağladığına şükreder miydi bir insan? Ben ağlayabildiğim için şükrediyordum.
Titrek bir nefes verip boğazımdaki yumrunun acısını gözyaşlarımla atmaya çalıştım. Zar zor yutkundum. O sırada Ahmet omzumu sıvazladı. "Bırakın rahatlasın kız. Biz de kalırız. Annem dünyaları yıksın ister ki. Bacım istiyorsa kalırım," diye posta koyunca dudaklarımdan bir mırıldanış kaçtı. Gözlerimi daha sıkı kapatıp daha çok ağladım. Sızlanışlarım sesli bir hal alırken kimse yadırgamadı benim böyle canından can kopar gibi ağlamamı.
"Suit odanız varsa ben bireysel bir odada kalmak isterim Yazgı. Bu mal herif çok horluyor bir de sayıklıyor. Yapamam," diye şikâyet etti Eren. Kalbimin üzerine çöken ağırlık gözyaşlarımla birlikte öyle bir kalktı ki gözlerimi araladım. Bulanık bir şekilde baktım karşımdakilere.
"Valla o kadar da uzun boylu değil," dedi Sanat ablam, "Ev kocaman da bireysel oda zor tatlım. Elimizdekilerle yetineceğiz."
"Hadi be..." diye hayıflandı Eren, sahici bir hisle.
"Si-sizden bir şey isteyebilir miyim?" Boğuk çıkan sesime karşılık herkes sus pus olup bana odaklanınca gözlerimi kırpıştırdım. Gözyaşlarım yanaklarımdan ince ince süzüldükçe kalbimdeki ağırlık da aynı hızla kalkıp gidiyordu. Ağlamak beni rahatlatıyordu. Rahatlıyordum.
"Emret bacım!" dedi Ahmet arkamdan. Omzumu biraz daha sıkınca tuhaf oldum. Garipçe gülümsedim.
Sırayla Eren'in, Ezgi'nin, Kubilay'ın gözlerine baktım ve yutkundum. "Kader bizi nereye sürüklerse sürüklesin... El-elimi hiç bı-bırakmayın olur mu? Küs-küssek de, kavga etsek de... Hep yanımda olabilir misiniz acaba?" dedikten sonra tekrar gözyaşlarına boğulduğumda önce Kubilay sarıldı, neredeyse tüm bedenimi kapladı ama ona rağmen Ezgi de sarıldı. Ondan sonra Eren ve Ahmet de sarılınca huzursuzluğum azar azar yok oldu. Rahat bir nefes aldım.
"Kapıdan kovsan bacadan gireceğiz," dedi Ahmet.
"Sen benim canımsın," dedi Kubilay fısıltıyla. Saçlarımdan öptü arka arkaya.
"Her zaman tutacağım elinden Yazgı," dedi Ezgi de.
Ve son olarak Eren de, "Sizsiz nasıl yaşanır bilmiyorum lan artık," diye ekledi.
Hıçkırarak ağlamak çoğu insanın nazarında kötü bir eylem gibi olsa da ağlamak rahatlatıyordu bana göre. Son zamanlarda ilaçlardan daha faydalı bir şey bulduysam o da ağlayabilmekti. Üstelik üzüntümle üzülen, huzursuzluğumla huzursuzlaşan, anıma an olan ailem varken... İyileşmemek elde değildi.
🪻🪻🪻
UZUN MU UZUUUUNNN bir bölümden merhabalar.
WhatsApp kanalımdan bir bilgilendirme yaptım sevgili okurlarım.
Haftaya görevlendirmem var 4 gün boyunca şehir dışında olacağım ve tabii yollarda.
Yoğun bir hafta hem karne haftası hem de ekstra başka bir okula gideceğim.
Neyse.
Özetle bölümlerin gelmesinde aksama olursa lütfen kusura bakmayın. Aklıma gelen ve ilk müsait olduğum anda yeni bölümü gün içerisinde atacağım.
Düşüncelerinizi merakla bekliyor olacağım.
Bana biraz moral destek. Gelecek hafta gerçekten çok yoğun geçecek ve bu haberi bugün aldım. Ağlayacaktım sinirden. Görevlendirmelerden... Nefret... Ama sabır. Mesleğimi seviyorum. Öğrencilerimi de.
Sevgiyle, saygıyla, esenliklerle kalınız efenim.
