11. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
9. BÖLÜM
Yağmur nihayet öğleden sonra durmuş, gök yarılırcasına güneşe yol vermişti. Küçücük hayatımı sığdırdığım evimin penceresinden içeriye güneş ışıkları doluyordu ve camdaki yağmur damları ışıl ışıl parıldıyordu. Kubilay’a papatya çayı demlemiştim. Bardağı yanına bıraktıktan sonra nedenini bilmediğim bir küskünlükle L koltuğun en ucuna oturmuştum. O yatak odamdaydı, beni görebiliyordu ben de onu görebiliyordum ama aynı odanın içinde değildik. Bacaklarımı karnıma kadar çekip koltukta iyice küçülürken kaç zaman sonra bilmem ama Kubilay’a da sırtımı dönmüştüm. Güneş ışıkları uçtan uca bana vuruyordu ama hiç ısıtmıyordu. Soğuk bir güneşti gökyüzündeki. Tıpkı hislerim kadar soğuk, buz gibi hissettiriyordu. Biraz da incecik buz gibiydim açıkçası. Kırılgan, soğuk, incecik sesler çıkaran…
Kaç dakikadır, kaç saattir bu haldeydik bilmiyorum. Kulağıma yalnızca Kubilay’ın arada sırada içtiği çayın sesleri geliyordu. Düzenli aralıklarla çaydan içiyor ve komodine bırakıyordu. Kaç yudumda bitirecekti o çayı bilmiyorum. Burnunu da çekiyordu. Hasta olacaktı bu gidişle. Kuru elbiseler de vermiştim ama saçlarını tam kurutmamıştı demek ki. Yine de bana ne? Kurutsaydı. Onu da mı ben düşünecektim? Yanağımı dizime yaslamış dağılan ve başka yönlere kayan bulutları izlemeye devam ederken dakikalar sonra Kubilay’ın sesi doldurdu içeriyi.
“Pişşt,” diye seslendiği için dönüp bakmadım. Biraz ciddiye alsın istedim. İtinayla onu yok sayarken Kubilay yine aynı şekilde seslendi ve ben onu yine duymazdan geldim. En sonunda onu kale almam için, “Yazgı…” diye mırıldandı bitik bir sesle. Ne var Allah’ın cezası, dedim içimden. Ne var?
Yutkunarak kafamı kaldırdım ve omuzumun üzerinden dönüp onun berbat haline baktım. Bıraktığım gibi duruyordu. Yorganı kıpırdatmamış, sırtını yatak başlığıma vermiş uzaktan uzağa bana bakıyordu. Ses etmeden gözlerimi üzerinde gezdirirken Kubilay doğrulmaya çalıştı ama her hareketinde canı yanıyordu. Eminim ki şu an kemikleri de kırılırcasına sızlıyordu. Hasta olacaktı kesin.
İnleye inleye oturuşunu düzelttikten sonra kısık gözlerini üzerimde tutmaya devam etti. “Küs müsün?” diye sorunca sessizliğime zeval getirmeyip önüme döndüm. Güneşin göz alıcı ışıklarını seyrederken zeminde gökkuşağı oluşmuştu. Sevimli bir görüntüydü bu yüzde gökkuşağına bakarken istemsizce gülümsüyordum.
“Özür dilerim ya, valla,” dedi bu durumdan sıkılmış bir halde, “Bak, Volkan’ın sana bulaşacağı aklıma gelmedi. Eski bir mesele var aramızda sadece. Herif yumuşak karnımı arıyor. Zamanında Ezgi’ye de bulaştı ama dersini vermiştim. Yine vermem gerekiyor sanırım…” dedi son cümlelerinde daha çok kendiyle konuşur gibi. Senin yaptığın tespiti alıp ağzına sokayım Kubilay, diyemedim tabii.
Derin ve birçok kelimeyi içinde barındıran bir nefes alıştan sonra Kubilay’a döndüm keskin gözlerle. Düşünceli hareleri bana baktı anında. Sol gözü hala kapalıydı ama sağ gözü yerindeydi. Akıllanmamıştı buna rağmen. Akıllanması için ne yapabilirdim? Tüm hayatımı dökmem mi gerekiyordu? Kubilay hayatının ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğundan habersizdi. O kadar her şeyden habersizdi ki onun kadar olmak isterdim. Kubilay bu hayatın öyle çok başındaydı ki ve ben bir o kadar yol kat etmiştim ki şaşılacak noktalarda bir aradaydık.
“İnsanoğlu ne kadar garip değil mi?” diyerek ayağa kalktım ve ayaklarımı yerde sürüye sürüye yatak odasına girdim. Yanına gittim usulca. Gözleriyle yüzümü takip etti. Sözlerimden bir şey anlamasını beklemedim ama susarak da bekleyemedim.
“Ona nasıl öleceğini anlat, yine bildiği yoldan gider. Korkmaz,” dedim ve komodine bıraktığı bardağı aldım. Mutfağa gittim ve bardağı lavaboya bırakıp sürahideki ılık sudan bir bardak doldurdum. Geri yatak odama girdiğimde Kubilay hala merakla beni süzüyor; akıllanmış gibi, ama zerre akıllanmadığından emindim, beni dinliyordu. “Ama ölüm geldiğinde ne olur biliyor musun?” Yanına oturup ağır ağır ağrı kesici haptan avucuma bir tane çıkardım. Yaşadığım her şey zahmetsizce gözlerimin önünde canlandı, canım yandı bir kez daha. “Yaşamak için her şeyini feda etmek ister ama artık tüm uyarılara rağmen ölmüştür. Onun için bir çıkış yolu kalmamıştır.”
Hapı avucuna bırakıp suyu uzattığımda Kubilay büyük bir lokma yutmuşçasına yutkundu ve avucumdaki hapı aldı. Hapı ağzına atınca suyu da aldı ve birkaç yudum içip yüzünü buruşturarak bıraktı. Bardağı elinden aldım ve ezilmiş yüzüne baktım.
“Kanaman durmuş,” dedim iç çekerek. Durgun bir deniz gibiydim muhtemelen öfke patlamam son bulduğu için.
Tepsideki pamuğa uzanıp biraz antiseptik üründen döktüm. İğrenç koktu ilaç. Dönüp dudağının kenarına, patlamış kaşına ve alnındaki yaralara pansuman yapacaktım ki Kubilay elimi havada yakaladı. Tuttuğu elime boş bakışlar gönderip ona döndüm. Hala teni buz gibiydi. Bu gidişle hasta olacaktı. Bir türlü ısınamamıştı hâlbuki epey zaman geçmişti onu buraya getireli. Yağmur dinmiş, güneş açmıştı. O güneş bir bana açmamıştı.
“Sarı civciv, seni korkutmak istemedim ben. Ben sadece…” Bir an söyleyecekleri aklından uçmuş gitmiş gibi gözlerini boşluğa dikti. Elimi bırakmadı, avucuna hapsetti garip bir sahiplenmeyle. Sonra ne diyeceğini biliyormuş gibi kafasını kaldırıp doğruldu. “Volkan bir daha sana bulaşmasın, seni o günkü gibi korkutmasın istedim. Seni hep takıldığı o bo-“ Her ne diyecekse susup kelimelerini yuttu. Küfredecekti sanırım ama sustu, etmedi. “O mekânına götürdü değil mi? Dövüş kulübü orası. Oraya gitmen çok tehlikeli. Ben…”
Büyük bir suçlulukla başını eğdiğinde sessizce onu izliyordum ve zihnimde o ana dönüp duruyordum. Evet, çok korkmuştum. Ama korkum sadece o mekâna gitmiş olmaktan kaynaklı değildi. Oranın tehlikeli olduğunu bile şu anda öğreniyordum, gerçi Volkan’ın orada hayırlı bir iş yapmadığı da belliydi. Volkan babamı biliyordu, annemi ve ablamı da biliyordu. Benim korktuğum Volkan’ın nereden edindiğini bilmediğim bu tehlikeli bilgiyi yayması ve adımı lekelemesiydi. Zira adım zaten lekeliydi. Ben hala o adamın soyadını taşıyordum, damarlarımda o kanı kuruyasıca teröristin kanı akıyordu. Ben onun özbeöz kızıydım. Ben sırf bu yüzden artık teyzemin, eniştemin, Sanat ablamın yüzüne bakamaz olmuştum. Bunu babamın gerçek yüzünü öğrendiğimden beri kaldıramıyordum, sindiremiyordum. Ne yapayım? Beni öyle birinin kızı görsünler istemiyordum. Ben onca şehidin kanında boğuluyordum.
“Ben senden çok hoşlanıyorum var ya.”
Bir yıldırım düşse evimin ortasına ancak bu kadar irkilir, şok olurdum. Hatta belki de şok olmaz, hak ettiğimi düşünürdüm.
“Hı? An-anlamadım?” dedim kekeleyerek. Kubilay, elimi tutmuş sımsıkı sararken kafasını kaldırmış, ondan hiç beklemediğim bir cesaretle gözlerimin içine bakıyordu. Öbür gözü de açık olsa pek fena olmazdı ama tek gözüyle bakıyor olması bile o yıldırımları peş peşe yüreğime indiriyordu.
“Anlamayacak ne var?” dedi güler gibi. Ellerindeki soğukluk bana da sirayet ediyordu artık. “Ben senden çok hoşlanıyorum. Öyle böyle değil.” Yüz ifadem artık hangi şekle girdiyse Kubilay bir anda kekelemeye, cümlelerini birbirine katmaya başladı. “Bi-bilmiyorum ne zaman başladı. Zaten tanışalı da üç hafta olacak sadece ama… Yine de bilmiyorum. Seni görünce mal gibi oluyorum, ne yaptığımı bilmiyorum kızım. Ben daha önce böyle hissetmemiştim. Yani bir sürü kız kankam olmuştu.” Durup derin derin nefeslendi, soğuk avuçları hissedeceğim kadar terlerken ben hala şoktan sıyrılabilmiş değildim. Ne anlatıyordu bu?
“Ortaokulda da olmuştu liseye başladığımda da ama ben… Hiç kimseye baktığımda telaşa kapılmadım, böyle heyecanlanmadım, şu an zaten terliyorum inanılmaz bir hızda. Böyle korumak kollamak da istemedim, sadece benimle konuşsun gibi bencilce isteklerim de olmadı. Mal oldum ya ben,” dedi sonra kendine kızarak. Maldı zaten, aksini iddia eden mi vardı?
Kubilay yüzüme mahcup bir edayla bakarken artık ne diyeceğini bilemeyen bendim. Bütün uzuvlarım buz kesmiş gibiydi, artık hareket edebilecek yeteneğimi de kaybetmiş gibi hissediyordum. Peki ya kalbime ne demeliydi? Niye böyle delirmiş gibi dövüyordu göğüs kafesimi? Zoru neydi bana? Karmakarışık bir ifadeyle gözlerimi kırpıştırırken Kubilay tüm kokumu içine çekercesine derin bir nefes alıp gözlerini yumdu ama bu öyle uzun sürdü ki uyudu sandım. Nihayet o sağlam kalan tek gözünü gördüğümde acı kahve gözlerine bakmak ilk kez beni böyle utandırdı. Gözlerimi kaçırdığımda iki eliyle de iki elimi kavradı ve ısıtmak istercesine birbirine sürttü ama avuçları terliydi. Tiksinmiyordum ama ben de terliyordum. Şu anda yok olamaz mıydım?
“Yanlış yapmaktan it gibi korktum ama ne yapayım civciv yavrusu? İlk kez böyle güçlü duygular hissediyorum, yemin ederim ilk kez böyle hissediyorum ve durduramıyorum. Malın önde gideniyim, valla. Bir noktada patlak vereceğini düşündüm ama böylesini hayal etmemiştim,” dedi, kendi haline yaralı dudağıyla gülerken ve panik atak geçirircesine gözler önüne serdiği telaşla.
Gözlerim ellerimize odaklanmış çıt çıkarmadan birbirine dolanan ellerimize bakıyordum. Ne hissettiğimden artık emin değildim. Yalnızca konuşmak istemiyordum. Buradan kaçıp gitmek istiyordum. Ağlamak mı istiyordum, kızmak mı istiyordum onu da bilmiyordum ama şu an her şey çok fazla büyük hissettiriyordu.
Sessizliğim sürüp giderken Kubilay, “Bir şey demeyecek misin?” diye sızlandı, tıpkı Yavuz’un benden aç karnına çikolata yemek istediği zamanlardaki gibi. Bir ara dudaklarım gülecek gibi oldu ama sonra tekrar dümdüz bir ifadeye büründüm. Yavuz’u unut, Yavuz’u unut.
Yanağımın içini ısırarak kafamı kaldırdım ama Kubilay’ın gözlerine bakamıyordum. Sadece omuzlarına bakıyordum. Yok olmak istiyordum şu andan. Sadece yok olmak, kalbimi bile kusup gitmek istiyordum.
“Ne… diyemek gerekiyor?” Türkçem bir anda beni terk edince dilimin ucunu ısırdım, Kubilay’sa gülüşünü tutamadı. “Demem. Demem dedim. What can I say? I don’t know! Bi-bilmiyorum yani, Kubilay!” diye hiddetlenip ayaklanacaktım ki ellerimi tutup beni kendine çektiğinde tekrar yerime oturdum. Ah biri beni şu andan çekip alsaydı ne vardı? Saçmalayacaktım kesin. Düşünme yetimi kaybetmiştim. Türkçem bile bozulmuştu. Diyemek ne demekti ya?
Az önce kendini belli eden gücüne karşı şaşkınlıkla doldu yüzüm. Bir anlık gafletle yüzüne baktığımda yaralı olmasına rağmen tatlı bir ifadeye büründü çehresi. Bana biraz yaklaşıp tek elini kaldırdı ama daha fazla yaklaşmadı.
Fısıldayan bir sesle, “Bir şey deme şimdilik ama kalbini duyabilir miyim?” deyince kaşlarımı çattım. Kalbim bunu duymuş gibi delirince korkum katlandı. Kalbim neden böyle atıyordu? Organlarım adeta bana ihanet ediyordu da ben ihanet nedir bilmez miydim? Buna ihanet denmezdi.
Kubilay hipnoz olmuş gibi bakıyordu bana. Aynı kısık sesle, “Bu ballı bakışları evet olarak yorumluyorum,” deyip elini kalbime bastırdığında baştan aşağı titredim. Parmak uçlarıma kadar garip bir his sardı bedenimi. Utancım mı galip geldi yoksa kombiyi bugün fazla mı açmıştım bilmiyorum ama sabahtan beri üşüyen bedenim, Kubilay’ın kalbime dokunmasıyla ve hissetmesiyle kaynama noktasına gelmiş bir su gibi fokurdadı. Sırtımdan terlerin boşaldığını hissettim. Hatta saç diplerime kadar müthiş bir kızarma yayıldı bedenime ki terlediğimden hissettim bunu da.
“Panik atak geçirmiyorsan…” diye mırıldandığında köşe bucak kaçan gözlerim gayriihtiyari onun çehresinde durdu.
“Panik atak da olabilir,” dedim keman gıcırtısı gibi çıkan sesimle. Kaşlarım ne yapacağımın endişesiyle gerildiğinde Kubilay’ın gözleri tehlikeli bir sınıra girdi. Dudaklarıma baktığını hissettiğimde gözlerim irileşti. Bana adım adım kafasını eğerken yerimden bir an olsun kıpırdayamadım. Bir şey beni sımsıkı tuttu sanki. Kendimi bir biblodan farksız hissederken utanç verici bir yakınlığın içine düştüm.
Kubilay, yaralı dudağını sandığımın aksine dudağımın çok ama çok yakınına değdirince gözlerimi sımsıkı kapatıp kendimi hayatımda hiç olmadığı kadar kastım. Tüm kemiklerim, tüm kaslarım gerildikçe gerildi. Bir eli kalbimi dinliyor, buz kesen öteki eli terden vıcık vıcık olan parmaklarımı sıkıyordu. Bir anın içine sıkışıp kalmanın ne demek olduğunu bilirdim. Annemin vefat ettiği gün sıkışmıştım mesela. Ablamın vefat ettiğini öğrendiğimde Kanada’ya sığamamış, sıkışmıştım koca yabancı ülkede. Babamın bir vatan haini olduğunu, bir sürü masum insanı öldürdüğünü, terörü finanse ettiğini, silahlar ürettiğini, kara para akladığını ve daha birçok şeyi öğrendiğimde hep o felaket dolu anların içinde sıkışmıştım. Ama bu kez çok ama çok uzun yıllar sonra ilk kez, inkâr bile etsem kalbim etmiyordu, güzel mi güzel bir anın içinde sıkışmıştım.
Kubilay hareketsiz duruşumdan ya da kalbimdeki patlayan bombalardan cesaret aldı ve dudağını o sınıra değdirmekle kalmayıp bir de bastırdı. Bedenim beklenmedik baskıyla hafifçe geriye düşünce elimi bırakıp belimden yakaladı. Ben de o anın boşluk hissiyle sweatshirtün yakasından tuttuğumu hissettim. Göz kapaklarımı daha çok sıktım. Dudaklarım işlevsizliğiyle kaldı. Anı kavramak bile yeterince zorlaştı benim için ama kötü bir an değildi, asla kötü bir an değildi. İlk kez karanlıkta değildi gözlerimin önü. Yıldızlı bir gecenin içine düşmüşüm gibi hissediyordum. Bedenimdeki kasıntı his kaslarımı ağrıtarak geri çekilirken içimdeki susmayan ses, biraz daha aşağıya ve biraz daha sağa değdirse dedi ve o arsız iç sesi bir başka şey durdurdu. Kubilay’ın dudağının kenarındaki pıhtılaşmış kan bir anda patladı ve dudağımda hissettiğim ıslaklık bir anda demirimsi kan tadını verdi.
“Iıııyy!” diye bir anda geri çekildiğimde Kubilay, elini tersiyle dudağına bastırdı. Yüzü buruşmuştu acıdan. Ben de kendi dudağımda kalan kanı sildim. Öpüşmemiştik bile ama ikimiz de dudaklarımıza dokunuyorduk, ne saçmaydı.
Kubilay, “Iyy mı?” diye boğuk bir şekilde sorunca bir anda yerimde hareketlenip utançla elimi dudaklarıma örttüm. Ne diyordum ben?
“Iy değil. Yok. Şeyden. Demir tadı. Blood yani. Ben… Be-ben sorry… Şey!” Tepsideki gazlı bezden rastgele alıp ılıyan suya batırdım ve sıktım. Beynimde sirenler çalıyordu. “I didn’t mean to make it bleed!.. (Ben kanatmak istemedim ki!..)” dedim sızlanarak. “Is it bad? Does it hurt? I… (Kötü mü? Acıyor mu? Be-ben…)”
Dizlerimin üzerinde doğrulup yüzüm buruşmuş halde Kubilay’ın elini çektim ve deli gibi kanayan dudağının kenarına hemen tampon yaptım. Çok hassas bir nokta olduğundan kanının durması için dakikalarca beklemiştik, dokunmamıştık ve susmuştuk. Biz ikimiz birden geri zekâlıydık. Artık Kubilay’a içimden hakaret ederken mutlaka kendimi de katmalıydım.
Biraz daha bastırdıktan sonra azıcık baktığımda kanaması hızlandı gibime geldi. Sol elimle tampon yaparken sağ elimi tepsideki antiseptik sıvıya uzatmak istedim ama beceremedim bir türlü. Tampona sağ elimle devam edeceğim sırada Kubilay başparmağıyla dudağımın kenarını silince başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Öpüşmemiştik, yok! Yok hayır! İçimdeki o ses yine harekete geçip, öpüşmemiş olsan da öpmediğini inkâr edebilir misin diye hesap sordu. Ahlaksız iç sesim. Edepsiz.
“Kanım sana bulaşmış,” dedi, o an en önemli şey sanki buymuş gibi. Donuk bir ifadeyle yüzüne baktığımda başıma gelmiş olanlardan ya da gelecek olanlardan haberim yoktu sanki.
Kubilay öyle etkileyici bakıyordu ki onun acı kahve gözlerinde kayboluyordum artık. Bir girdap gibi beni içine çeken gözleri ve çenemi kavrayan dokunuşları iç organlarıma kadar titrememe sebep oluyordu. Neden şimdiydi? Neden Kubilay’dı? Neden ben böyle darmadumanken? Neden kalbimdeki yas bana yatıya kalmaya gelmişken?
Sonunda onun etkisinden sıyrılıp gözlerimi yatak başlığına sabitledim. Sertçe yutkundum, ifademi bile sertleştirdim. Aklımı başıma devşirmeye çalıştım. Teyzem bacaklarımı kıracaktı. Eniştem muhtemelen okulumu değiştirirdi, evden çıkabilir miydim bilmiyorum. Sanat ablam… Özgür abim! Özgür abim burayı basardı ve eniştemle iş birliği yapıp beni kesinlikle Payam’a alırlardı. Eski hayatıma böylelikle geri dönerdim. Bu sefer hiçbir yere kaçamazdım da. Her şey yalan olurdu; hedeflerim, okulum, kendi ayaklarımın üzerinde durmak…
Düşüncelerim omuzlarıma karabasan gibi çöktüğünde hemen olduğum yere çöktüm ama bir elimle hala tampon yapıyordum.
“Neden beni öptün ki?” dedim cılız bir sesle. Bu dünyanın en büyük suçuydu o an. Parmağımı dişlerimin arasına alıp gözümün önüne gelen sahneleri hayal ettim. Felaketti hepsi. Özgür abim ve Yavuz amcamı yan yana düşünmek bile istemiyordum.
Kubilay sorumla birlikte bocalamıştı. “Ben bir an… Şey olunca…” Ne olunca be, ne olunca demek istedim ama susabildim son anda.
“Utancımdan ölmek üzereyim!” Sağ elimle hala tampon yaparken sol elimle yarım yamalak yüzümü kapatıp ayaklarımı yere vurdum. “Teyzemin yüzüne bakamam!” diye ciyaklarken telefonum çalmaya başladı.
Ağlamaklı bir yüzle telefonumu cebimden çıkardığımda ekranda teyzemin görüntülü aramasını görünce, “Hii!” diye bir çığlıkla telefonu gayriihtiyari fırlattım.
Kubilay, “Ne oldu be?” diye bağırınca kendime geldim. Elimi çektiğimde gazlı bez dudağında kaldı. İki elimle de dudaklarımı örttüm saçma bir savunmaya geçercesine. İçimde patlayan duyguları kelimelere dökmem imkânsızdı. O çok düşünen beynim error vermişti. Sayısız sekme açıktı sanki beynimde.
“Te-teyzem…” dedim kekeleyerek. Yerde hala çalan telefonuma baktım. “Görüntülü… görüntülü arıyor!”
Büyük bir nefes aldığımda Kubilay bütün sinir edici sakinliğiyle, “Aç o zaman,” dedi. İri iri açılan gözlerimi ona çevirdim.
“Olmaz!” dedim kati suretle başımı sallayarak, “Yüzümden anlar teyzem. Öp-öp-öp…” O kadar söyleyemedim ki kelimeyi sonunda çenemi kapatmak zorunda kaldım. Öpüşmedik biz, öpüşmedik yok. Sonra sertçe yutkundum ve o Kubilay’ın sırıtan yara bere içindeki yüzüne baktım. Mal! “Beni öptüğünü yüzümden anlar Kubilay, olmaz! Açamam telefonunu, hemen anlar!” deyip yutkunduğumda Kubilay’ın yüzünü daha sersem bir gülüş sardı. Sırtını yatak başlığına yaslayarak gerindi.
“Öptüm mü ben seni? Ya da sen beni? Bilemedim şimdi,” deyince ağzım açık bakakaldım ama neyse ki elim hala korumacı bir tavırla dudaklarımı örtüyordu.
Kubilay’ın sorusu havada asılı kalırken telefonum sustu ama tekrar çalmaya başladı. Göremediğim bir yerimde tuş olmalıydı zira birisi o tuşa bastıkça Kubilay’ın beni öptüğü gerçeğini daha fazla idrak ediyor ve bordoya boyanıyordum. Birkaç adım sadece geriye gittim. Utancım boyumu aşmış arşa tırmanıyordu.
“You… You kissed me. You, like, kissed me. You almost kissed me on the lips. (Öptün… Sen, beni, öptün. Neredeyse dudağımdan.)” diye bir fısıltı dudaklarımdan fırladığında Kubilay’ın iç çektiğini duydum. “Ve teyzem bunu hissetti!” diyerek çığlık attım adeta.
“Saçmalama civciv, teyzen bunu nereden hissetsin? Ayrıca Türkçe konuş bazen seni anlamak güçleşiyor,” dedi yalvarırcasına, “Aç hadi, kadını meraklandırma,” deyince birisi yine düğmeme basmış gibi telefonu yerden aldım. Teyzemin araması bitse de gerginliğim bitmedi. Benim teyzemin de Sanat ablamın da başımıza gelenlerden sonra paranoyak hisleri vardı. Hissederlerdi. Hissetmişlerdi işte.
“Konuşamam,” dedim Kubilay’a çaresizce bakarak, “Bak anlar, anlamıyor musun? Teyzem benim akciğerlerimi bilir! Görmese de sesimden nefesimden anlar!” derken Kubilay yine püskürürcesine güldü ve sinirlerim bozuldu.
“Akciğerlerinden anlamaz, ciğerlerinden ve sesinden soluğundan anlar civciv,” diye düzeltince beni biraz daha yüzümü astım.
“Her neyse…” diyerek sözlerini düşünmedim bile, “Ne diyeceğim ona? Diyemem ki! Utanıyorum…” Tırnaklarımı yemeye başladığımda teyzem bu kez normalden aramaya başladı. İpe asmak istiyordum kendimi. Delirecektim neredeyse. Nasıl kapılıp giderdim? Nasıl? Ben ki Amerika’daki kendini bilmez arkadaşlarımı yerden yere vuran olgun genç kız… Yazıklar olsundu bana, milleti kınarsam olacağı da buydu.
“Gelsene bir,” diye seslendi Kubilay. Göz ucuyla ona baktığımda sakince yatağın ucunu gösteriyordu. Ona inat bir adım geriye gidip omuz silktim. Karnımda garip bir sancı doğmuştu.
“Gelmem! Uzak dur benden. Aklımı karıştırma,” deyip yutkundum. “Sakin olmalıyım.” Nefesimi sesli bir şekilde verdikten sonra sanki teyzem görecekmiş gibi saçlarımı düzelttim ve sonunda normalden yaptığı sesli aramayı cevapladım.
Tek solukta, “Efendim teyzem?” dediğimde sol elim kalın kazağımın eteğini sündürüyordu.
“Kızım neden açmıyorsun sen telefonu? Meraktan delirtecek misin beni? Neredesin bebeğim?” diye sordu. Endişelendiği sesinden belliydi. Gözlerimi kapatıp yerimde sallanırken bal gibi yalan söyledim.
“Ba-banyodaydım teyzem. Zor yetiştim. Eeee zaten üstüm de müsait değildi,” derken kendimi kaptırmış yakamı üzerimde bornozum varmış gibi kıvırıyordum.
Çaresizce gözlerimi açtığımda Kubilay karşımda beni video çekiyordu. Elimi yüzüme kapatıp çalışma masama gittim ve sandalyeye dizlerimin üzerinde rahatsız bir biçimde oturdum. Telefonu tutmaktan bileğime omzuma ayrı sancılar girince telefonu hoparlöre aldım ve dizlerimi deli gibi sıvazlamaya başladım.
“Haa… Ay kuzum kusura bakma düşünemedim tabii. Korktum sen açmayınca. Dedim başına bir iş mi geldi kızın, evde de yalnız kalıyor. Günün nasıl geçiyor güzelim?”
Pencereden dışarıya bakarken utancımdan kızarmalarım devam ediyordu. Yalan döşüyordum teyzeme.
“İyi… İyi geçiyor teyzem.” Kalp krizi geçiriyorum teyze, ne olsun.
“Yazgı senin sesin iyi gelmiyor bir tanem. Hasta mı oldun, bana doğruyu söyle? Kendine dikkat etmiyor musun yavrum benim? Bak oralarda hasta olursan dayanamam ben burada. Zaten vicdanım hiç rahat değil. Evdeki yokluğuna alışamıyorum,” diye sızlandı teyzem. Her zamanki halleriydi aslında.
Kubilay’a döndüğümde eğlenen bakışlarıyla beni video çekmeye devam ediyordu. Kaç dakika çekecekti beni, arsız! Elimle şunu yapmamasını işaret ettikten sonra teyzeme cevap yetiştirdim.
“Değilim! Hasta değilim teyzem. Don’t panik yahu. I’m fine! İyiyim ben, hiçbir şeyim yok. Sen de üzülme bir ay oldu gideli.”
“Olsun,” dedi teyzem hüzünlenerek. “Yavuz da Güneş de seni çok özlüyor. Acaba sen bize mi gelsen? Bak geçen hafta gelmedin. Kötü hissettim kendimi. Seni zorlamak da istemiyorum anneni-“
“Yok!” diye çığlık attım adeta. Hoparlörü kapatıp telefonu kulağıma dayadım ve ayağa kalktım. “Teyzem ben iyiyim, sorun yok. Ben seni sonra arasam olur mu? Üzerimi giyinmem lazım, üşüdüm,” dediğimde teyzem o an durumu yeni anlamış gibi telaşlandı.
“Ahh! Bebeğim, çok özür dilerim. Unuttum, banyodaydın ya. Tamam bebeğim kapattım. Çok öpüyorum seni. Kalın giyin, üşütme sakın.”
“Me too…” diyerek telefonu kapattığımda büyük bir nefes alıp telefonu göğsüme bastırdım. Hayatım boyunca böyle bir gerilim hattında çıplak ayakla yürümemiştim. Buna babamın yediği haltları öğrendiğim an bile dâhildi.
“Anladı mı?” Kubilay’ın sorusuyla varlığını da sezerek gözlerimi açtım ve kafamı hafifçe eğdim.
“Neyi?” dedim kuşkuyla.
Kubilay muzip bir şekilde gülerek, “Öptüğümü,” deyince dindiğini sandığım utancım tekrar arşa çıktı ve hiç durmayıp kendimi dolabımın içine kapattım. Yeni bir karanlık beni karşıladığında boş boş kıyafetlerimin arasından boşluğa baktım ama sanki o boşluk da yıldızlı bir gece gibi parıl parıldı. Zira Kubilay’ın sesi ve gülüşü hiç dinmiyordu.
“Çık oradan civciv yavrusu!” Çıkmayacaktım.
