12. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
10. BÖLÜM
Hafta sonu alabildiğine yağan yağmurlar sanki kalbimi de bir denize gömmüş gibiydi. Dolaba saklandıktan sonra, ne kadar bu hareketim mantıksız da olsa, Kubilay’ı evden kovmuştum. O gitmeden gerçekten de dolaptan çıkmamıştım çünkü hayatım boyunca utanmadığım kadar hem ondan hem kendimden hem de beni buraya gönderen teyzemlerden utanıyordum. Teyzemlerden neden utandığımsa çok ayrı bir konuydu elbette. Nedenini ben de bilmiyordum. Sadece hayatımda ilk kez karşı bir cinsle böyle bir yakınlık yaşamıştım ve işin kötü yanı bu yakınlık beni rahatsız etmemiş, daha önce hissetmediğim heyecanlara sürüklemişti. Kubilay’ın beni dudağımın kıyısından öpmesi beni rahatsız etmemişti. Şu sıralar içimden en çok bunu tekrarlıyor ve utancımı harlıyordum.
Pazar günü ne yaptı, yüzünün o halini ailesine nasıl açıkladı bir fikrim yoktu ama Kubilay pazartesi okula gelmemişti. Ezgi okula gelmişti ama ona sormaya da çekinmiştim. Sanki yüzüme bakan herkes kalbimden geçen hisleri biliyor ve görüyordu. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını biliyordum ama Eren’in ve Ahmet’in üzerimde hissettiğim bakışları dahi beni paranoyak biri haline çevirmişti. Bana her bakanın zihnimi okuduğunu düşünmek tamamen delilikti ama delilik olan başka bir şey varsa o da Kubilay’ı saçma bir şekilde merak edip, sanırım özlememdi.
Bu zamana kadar annemin şefkatli kollarını, ablamın merhametli sevgisini tatmıştım kalbimde. Babamın verdiği güveni ise bir anda kaybetmiştim. Onların hayatımdan tek tek bana büyük acılar bırakarak çıkması duygularımı kaybetmeme sebep olmuştu. Şimdi aylar aylar sonra bir başkasına hissettiğim bu samimi hislerin bir yanılgı olmasından, yokluğun getirdiği bir bağımlılık olmasından korkuyordum. Kubilay’la tanışalı ne kadar olmuştu ki? Aşağı yukarı iki hafta. Ben Ankara’ya alışamamışken sınıfımdan bir çocuğa alışmak, ona duygusal hisler beslemek… Bir eksikliğin doğurduğu muhtaçlık mıydı?
Neyse ki Kubilay salı günü de çarşamba günü de okula gelmemişti ve sessizce geçip giden günlerin sonunda perşembe gününe gelmiştik. Bugün de yoktu Kubilay. Onun yokluğunda tekrar arka sıraya geçmiş kendimi dersleri dinlemeye zorlamıştım ama kafama tek bir bilgi kırıntısı bile girmiyordu.
Ne yapmıştı acaba?
Öğle arasının meşhur zili çaldığında huzursuz bir şekilde oversize ceketimin geniş kapüşonunu kafama geçirdim. Öğrenciler yine boğuşarak sınıftan çıkarken ben alnımı kalemliğimin üstüne yasladım ve sessizdeki telefonumu çıkardım. Cebimde taşıdığım kulaklığımı da kutusundan çıkarıp kulağıma yerleştirdim ve listemden özenle bir parça seçtim.
Brielle Von Hugel, The One That Got Away
Aynen o, the one that got away bendim. Günlerdir yaptığım tek şey saklanmak, inkâr etmek ve kaçmaktı.
Büyük bir nefes alıp Türkçemi geliştirir diye telefonuma indirdiğim kelime bulmaca oyununu açtım. Benim için bir hayli zordu bu oyun. Tüm haftam Türkçe hocamızın verdiği testleri çözmeyi cebelleşmekle, bir de onun önerdiği bu oyunu oynamakla geçmişti ve ben ikisinden de nefret ediyordum. Bildiğin mücadeleydi bu. Kanlı bir savaşın ortasında değildim de neredeydim? Çok zordu bu dil, çok zor! Çok fazla kuralı, çok fazla ince detayı vardı. Ses olaylarından nefret ediyordum mesela. Binlerce ses olayı vardı. Ekler çoktu. İngilizce ne temiz ne kendini bilen bir dildi böyle. Türkçe tıpkı görgüsüz bir zengin gibi amma da çok şeye sahipti.
İçimden Türkçeyi eleştirirken öte yandan şarkının her kelimesi zihnimde dans ederek bir anlam buluyordu. O sırada yanımdaki sırada bir hareketlilik sezdim. O an yeni bir kelime bulmak için kaydırdığım parmaklarım ekranda sabit kaldı ve yere çevirdim gözlerimi. Kaşlarım belli belirsiz çatıldı. Kubilay’ın hep giydiği siyah lacivert spor ayakkabı yerine siyah botları görünce kaşlarımı daha da çattım. Bugün okula gelecek miydi ki? Müziği durdurup kulaklıklarımı kutusuna yerleştirdim sakin kalmaya çalışarak ama bu mümkün değildi. Kalbim dörtnala koşuyordu. Tıpkı o günkü gibi… Gözlerimin önünde canlanan anıyla birlikte nefesim hızlandı ve gözlerimi sık sık kapatıp açarken buldum. Yapmam gereken, her şeyi unutmak ve bir şekilde yoluma devam etmekti. Pekâlâ, bunu nasıl yapacaktım peki?
Yerimde yine kaskatı kesilmiş gibi hissederken kulaklık kutumu ne kadar sıktığımdan habersizdim. O an oturduğum yerden kalkma dürtüsüyle beni nefessiz bırakan kapüşonumu kafamdan çekmeden ayağa kalktım. Biraz saçma bir kılıkta da olsa sıradan nihayet kalktığımda Kubilay sivil bir şekilde yanımda oturuyordu. Kafamı çevirip terlemiş bir halde sınıfa baktım. Tek tük öğrencilerin olduğunu gördüm.
“Hayalet görmüş gibisin civciv,” diyerek benimle dalga geçince Kubilay’a döndüm yeniden. Hemen hemen toparlamıştı. Elinin üzerindeki yaralar kabuk bağlamıştı ama en önemlisi de ilk görüntüsüne nazaran gerçekten çok iyi duruyordu.
Sakinleşmek için nefesimi düzenledim ve tereddütle elimde tuttuğum telefonu ve kulaklığı cebime attım. Hareketlerimi öylesine frenliyordum ki ağır çekimde yaşadığımı hissetmeye başladım. Kararsız bir şekilde yerime geri oturduğumda önümde uzanan beş sıraya boş boş bakıyordum. Sanki iki yabancı gibiydik. Aslında olması gereken buydu. İçimi, yaşantımı bilmelerini istemezdim. En iyisi iki yabancı gibi olmaktı ama biz nasıl olduysa iki yabancıdan da ötedeydik.
“Daha iyi misin? Toparlamışsın,” dedim suskunluğa hapsolmamak için. Elbette bir şekilde onunla yüzleşecektim ama bu düşünce karnıma kramplar sokmaktan başka bir şey yapmıyordu.
Kubilay dirseğini sıraya dayayıp tamamen bana döndüğünde gözlerimi sağda solda fıldır fıldır gezdirdim. Yüzüme bakma gayreti içerisindeydi, bense ondan kaçmanın gayreti içerisindeydim. Ne zıttık böyle? Taban tabana.
Oldukça kısık bir sesle, “Konuşalım mı biraz?” dedi ve bu bütün vücudumu elektrik akımına soktu. Gergin bir şekilde nefesimi verirken lakosumun eteğini sıkan parmaklarıma uzandığını hissettim ve ateşe dokunmuş gibi kendimi çektim. Bana dokunmasını da ona bağlanmayı da yüzüme gülmesini de istemiyordum. Bağlanırsam bırakamazdım. Bağlanırsam bir daha bağlandığım birinden koparılmayı kaldıramazdım. Hayatımdaki o koca boşluğu dolduramazdı Kubilay. Babamın üzerimde bıraktığı bu leke buna izin vermezdi.
“Sı-sınıfta olmaz,” dedim, kekeleyerek.
Kubilay’a baktığımda içim bütün bütün rahatladı zira o gün o kadar korkunç haldeydi ki ömür boyu o halini unutamayacağımı biliyordum. Kubilay, sahte olduğunu ve hatta zorlama olduğunu bildiğim alaycı bir tavırla başını omzuna yatırıp gülümsedi. Canı yanar gibiydi ama bu gülüşün ve o an düşündüğüm tek şey, onun gülüşünü soldurma ihtimalimdi.
“Burada olmazsa seni benim mekâna götürürüm ama sen orada kesin bayılır kalırsın,” deyip göz kırpınca mekândan kastının mahzen olduğunu anlamıştım. Ben oradan korkmuyordum ki. Bunu da nereden çıkarmıştı?
Gözlerimi devirdim. “Üfff…” diyerek sıkıntımı belirttim ve çenemle dışarıyı gösterdim, “Koridorun sonunda hep Erenlerle dikildiğin kalorifer var. Orası olmaz mı?”
Kaşları kavislendi hayretle. “Orada duyarlar ama,” diye fısıldadığında kendimi geri çekip önüme döndüm tekrar. Terleyen avuçlarımı sıktım.
Mahzene onunla yalnız başıma ölsem inmezdim ki en mantıklısı o kalorifer yeriydi. Hem yeterince sessiz olursak insanlar bizi dinlemek için sıraya mı girecekti? Gerçi girebilirlerdi. Tuvalette bana birkaç hafta evvel saçma sapan sorular soran kızı düşününce bizi orada görmesini istemezdim. Yine kurardı kafasında. Ama kurmakta haksız mıydı? Kubilay benden çok hoşlanıyordu. Kendi söylemişti.
“Hadi gel,” deyip Kubilay bir anda beni çekiştirmeye başladığında paldır küldür sıradan kalkmak zorunda kaldım.
“Şey yapsaydık…”
Kendi kendime lafları gevelerken Kubilay beni çoktan sınıftan dışarı çıkarmıştı. Koridorun sonuna baktığında gördüğü başka bir öğrenci grubuyla adımları aniden fren yaptı. Bense tuttuğu elime bakıyordum sadece. Birkaç dakika sonra bu halimizden eser kalmayacaktı.
“Doluymuş burası, gel işte iki dakika mahzenin oradaki merdivenlerde otururuz. Yemem seni korkma,” diyerek yine keyifle güldü ve beni koridordan çıkardı. Gülüşü öylesine sahte öylesine can sıkıcıydı ki ilk kez ona gülme demek istedim. Biliyordu Kubilay, iyi şeyler konuşmayacağımı biliyordu. Tutunduğu şey çok tanıdık bir şeydi. Umuttu tutunduğu o zayıf şey.
Kubilay’ın peşinden sürüklenircesine giderken nabzım hızlanmıştı. Merdivenlerden ikişer ikişer iniyordum sırf ona yetişmek için. Biz iki kat aşağı inerken bir ara Ezgi’yi gördük. Arkamızdan, “Abi, okulda ne işin var?” diye bağırınca Kubilay cevap olarak. “Horon tepmeye geldim!” dedi. Gülmedim. Gülecektim ama gülmedim.
Kubilay’ın aceleci tavırlarından sonra neredeyse boşalan okulda kendimi demir parmaklıkların olduğu merdivenin başında bulduğumda sonunda durduk. Karanlık bizi içine çeken büyülü bir orman gibi karşımızdaydı. Okulun bodrum katında bir damla ışık bile yoktu ve küf kokusu ta buradan hissediliyordu. Yine de korkunç değildi. Yenilgi gibi hissettiriyordu insana. Oraya inersem yenilirmişim gibi.
Etrafıma boş bakınıp basamağa oturdum ve sol omzumu duvara yasladım. Kubilay da muhtemelen beni rahatsız etmekten endişe duyarak aramıza hissedilir bir mesafe bıraktı ve yanımdaki yerini aldı. Şimdi kilometrelerce koşmuş gibi nefesim bana yetmiyordu. Belki de kalbimi susturduğumdandı bu isyankâr hisler.
“Konuşmak için biraz tipimi toplamam gerekti ama en hızlı bu kadar oldu,” diye konuşmaya başlayınca kafamda kalan kapüşonlu ceketimin kollarını giydim ve ceketime sarıldım. Soğuktu burası da. Ya da hislerim buz kesmişti.
“Benim de biraz… zamana ihtiyacım vardı sanırım. İyi oldu aslında,” dedim kısık bir sesle. Nereden başlayacaktım? Nasıl konuşacaktım? Çok kırılacak mıydı kalbi?
Hayatım boyunca uzun süreler sustuğumu, içime kapandığımı hatırlıyordum ama bu kadar konuşmak isteyip de kısık sesle konuştuğumu hatırlamıyordum. Omzumla duvarı deşmeyi kesip hafifçe ona dönme cesareti gösterdim. Kubilay da tıpkı benim gibi önündeki mahzenin karanlığına bakıyordu. Burada ona sorduğum soru ve onun da bana ben böyle biriyim dediği an hala aklımdaydı.
Sen benim nereden geldiğimi, nerelerden sıyrılıp arkamda neler bıraktığımı bilmiyorsun Kubilay, diyemedim. Öğrenirse benden soğurdu, istemezdi belki de. Haklı da olurdu.
“Volkan’la ne derdin var senin?” dedim birdenbire. Bunu sormak aklımda yoktu ama o an bunu bilmeden hiçbir şey yapamayacağımı düşündüm.
Kubilay sıkıntıyla soludu ve yüzünü bana çevirdi. Çehresine yayılan ciddiyet beni germişti çünkü bu konuda konuşmayı istemediği aşikârdı ve ben gelmiş bunu didikliyordum. Bu sebeple sabırla gözlerini kapatıp açtı.
“Bilince sana bir fayda sağlamayacak gereksiz şeyler işte,” dedi genizden yükselen bozuk bir sesle. Onda tıpkı bendeki gibi bir yara sezdim ya da yara olduğunu düşünmek istedim. Ama yine de o gittiğim karanlık mekânda gördüğüm ve Volkan’ın zahmetsizce hakkımda öğrendikleri korkunçtu.
Kubilay çok kısa bir süre sonra sıkıntıyla, “Volkan’ın şu an konumuzla ne ilgisi var Yazgı? Hiç. Konuşmasak olmaz mı? Tatsız bir mesele,” deyince bir kere daha ciddiyetle adımı kullanması tüylerimi ürpertmişti. Kaşlarımı belli belirsiz çatarak kafamı salladım ve kollarımı bağladım.
“Ama sana bunu yapan Volkan’dı, telefon numaramı bulup bana fotoğrafını atan da Volkan’dı. Volkan tehlikeli birisi değil mi? Sadece…” Nefesim tıkanır gibi olduğunda babamın bize ve sevdiklerime çektirdiği acılar geldi aklıma. Kalbim taş gibi sertleşti. Bir karmaşanın içine düştüm yine. Kubilay’la yaşayacağım senaryolar doldu zihnime. Hepsi de en kötüsüydü. Hiç yaşamamayı dilerdim.
“Sadece ne?”
Gözlerimi kaçırdım korkak gibi. İçimi görmesinden korktum yine ama Kubilay bir parça da olsa yüreğimdeki yası öğrenmişti artık. Umarım kalanını öğrenmezdi.
“Korkuyorum,” dedim dürüstçe. Önüme dökülen basamaklara bir sonsuzlukmuş gibi baktım ve üşüyen omzumu sıvazladım. “Kaybedersem yaşamak için bir anlam bulamamaktan korkuyorum. Gizemlerden hoşlanmam ama… gizem benden epey bir hoşlanıyor.”
Kubilay dudaklarından dökülen gürültüsüz bir kahkaha ile avucunu uzattı bana. Görüş açıma giren yaraları neredeyse silinmiş büyük ellerine baktım. Israrla elini uzatmayı sürdürdü.
“Kendinden büyük laflar ediyorsun civciv yavrusu. Kaybetmekten kork çünkü ben de korktum ama yaşamdan koparmadı beni. Yeni anlamlar buldum hep. Senin gibi,” deyince tiksinç bir gülüşle yüzüne baktım. Uzun uzun dalga geçmek isterdim ama son kez geçtim dalgamı.
“Sosyal medyada çok mu zaman öldürüyorsun sen?” dediğimde pes ederek elini indirdi ve memnuniyetsiz bir şekilde dudaklarını sarkıttı.
“Bu haftayı saymazsan sosyal medyada araba dışında sevdiğim hiçbir şey yok. Hem sen beni takip etmiyorsun, takip isteğimi de kabul etmiyorsun. Telefonunu alabilir miyim?”
Buyurgan bir tavırla parmaklarını oynatınca sertçe yutkunmaktan başka bir şey yapamadım. Sosyal medya hesabımdaki en son paylaşımım Amerika’dayken bir konserde ablamla verdiğimiz öz çekimdi. Hemen hemen her şeyimi kaldırmıştım ama annemle, ablamla olan fotoğraflarımı ve reels videolarımı kaldıramamıştım. Eskiden aktif bir kullanıcıydım ama yaş aldıkça ve arkadaşlarım bir bir hayatımdan çıktıkça bir hiç olmuştu.
“Takipleşmeyelim bence Kubilay,” deyip yüzümü yine karanlığa çevirdim ve yıldızlarımın bir bir kayboluşuna şahit oldum. Alışmıştım artık kaybetmeye. Daha büyüğünü yaşamadan küçük kayıplar yaşatıyordum kendime.
Kubilay’dan, “Anlamadım,” diye bir mırıltı duydum. En yakın dostum duvarlarmış gibi duvarıma sığındım yine ve omuz silktim.
“Anladın işte. Takipleşmeyelim. Sen benden uzak dur ben senden uzak durayım. Benden önce nasılsan öyle ol, yokmuşum gibi davran. Hi-hiçbir şey olmamış gibi… davran.”
Son birkaç gündür onu düşündükçe depreşen toy hislerim şimdi içimde isyan bayraklarını çekmiş bana saldırırken kurduğum cümleler bunu hak ettiğimi belgeler nitelikteydi. Ben birini hayatıma alamazdım. Öyle büyük adımlar atamazdım çünkü sıradan birisi değildim. Sıradan bir hayatım yoktu. Kubilay, babamın aslında bir vatan haini olduğunu öğrenirse ve hatta sırf bu yüzden ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldığını öğrenirse benden tiksinirdi çünkü ben bir teröristin kızıydım. Annemin, ablamın acısına dayanamayıp herkesin benden saklasa da benim bildiğim intiharını öğrenirse bana acırdı. Bense Kubilay eğer bana acırsa kahrolurdum. Ablamın beni göz göre göre annem gibi terk ettiğini de öğrenirse sanırım büsbütün bana acırdı ve ben artık onun beni sevdiğine inanmazdım. İnanmazsam da ne var ne yok heba ederdim. Hem sadece yirmi gündür tanışıyorduk. Benden öyle önlenemez bir şekilde hoşlanması için bir olay yaşamamıştık. Bundan sonra yaşamamak için de çabalar, sessizce gelip geçerdim bu dünyadan. Kubilay muhtemelen benden çok hoşlandığını sanıyordu. Sanrıdan ibaretti hisleri. Ötesi yoktu. Olmamalıydı.
“Hiçbir şey olmamış gibi…”
Uzun bir sessizliğin ardından Kubilay’ın hayal kırıklığı içinde kurduğu cümleyle kalbime binlerce kıymık battı. Nefes aldıkça keskin bir acıyı göğüsledim ama bu acı öylesine farklıydı ki… Annemi ve ablamı özlesem de göremiyordum. Artık yoklardı. Ama Kubilay burnumun dibindeydi. Ona ağlayarak sarılsam kalbimdeki kıymıklar da belki yok olurdu ama bu his öyle bir şeydi ki sarılamazdım. Kalbimi ona veremezdim, onun kalbine de sahip çıkamazdım. Babam hayatımı çoktan mahvetmişti çünkü. Hislerim kör bıçaklarla doğranmış, kızgın demirlerle dağlanmıştı. Ben en normal hayatları mahvederdim.
“Yazgı ben… Seni yanlış mı anladım o gün? Ben seni incittim mi o gün doğruyu söyler misin bana?” Kubilay, bir anda kibarlaşmış bir halde bileğimden tutunca stresten salladığım dizim daha çok sallanmaya başladı. Ona dönmedim ve kafamı iki yana salladım.
“İncitmedin, hiçbir şey olmadı işte. Olmaz da Kubilay. Konuyu bir daha açma, lütfen,” dedim bin bir ricayla. Kan ter içinde kalmıştım adeta. Yok olmak istiyordum bir kez daha. Buhar olup buradan yok olmuş olmak istiyordum.
Bacaklarım ne kadar titrese de yerimden kalkıp onu arkamda bıraktım. Kolay da oldu zira Kubilay’a orada nasıl bir darbe vurduğumdan habersizdim. Saniyeler içinde koşar adımlarla sınıfa vardığımda sınıfın kapısında Eren’le Ezgi’yi konuşurken gördüm. Ne kadar geri çekilmek gitmek istesem de onlar beni çoktan fark ettiler. Ezgi beni görür görmez endişeyle yanıma geldi.
“Hah! Yazgı, abim en son seninleydi. Nerede şimdi? Annem meraklanmış ya, geri zekâlı evden haber vermeden çıkmış,” diye söylenince gözlerimi kırpıştırarak elimle arkayı işaret ettim.
“Ka-kantindeydi en son,” deyip yanından geçecekken Eren geçti önüme.
“İyi misin Yazgı?”
Kafamı salladım son bir güçle ve Eren’i omzundan teğet geçerek sınıfa gittim. En arka sıradaki çantamı alıp öğle arası bitmeden yarım yamalak topladığım eşyalarımla sınıftan kaçarcasına çıktım. Daha fazla duramazdım burada. Bir el boğazımdan sıkı sıkı tutuyordu sanki. Daha fazla nefes alamazdım burada.
Bir fırtına gibi koridorlarda yürürken hocaların arkamdan bağırmasına, Ahmet’in beni görüp de seslenmesine aldırış etmeden okuldan çıktım. İçimde bir şeyler patlamak üzereydi. Neydi bu hissin adı bilmiyorum ama bir şeyler çok fena patlamak üzereydi ve ben bu patlamayı okulda yaşamak istemiyordum. Gözlerim yanıyordu içim gibi ama ağlamıyordum. Sadece nefes almak istiyordum. Gerçeklerimden kaçmak istiyordum. Volkan’ın üzerimde kurduğu baskıdan kurtulmak istiyordum ama çok korkuyordum.
Adımlarım hızlı hızlı metroya giderken kulağıma kulaklıklarımı taktım. Son ses bir klasik müzik açıp elim ayağım boşalırken sadece müzik dinledim. Gerçeklerimden böyle kaçmaya çalışıyordum. Dakikalar sonra evime giden metro gelince hiç durmadan bindim ve okul saatinde olmamanın verdiği sakinlikle boş bir yere oturdum. Kafamı cama dayadım, karanlıklar gelip geçti gözlerimden. Elimi manasızca sızlayan kalbime götürdüğümde katlanabilirim sanıyordum. Olması gereken buydu. Ben biliyordum ki cezamı ona göre çekiyordum. Ankara’ya tek başıma gelmemin sebebi de buydu zaten. Tek olmak. Tek başıma bana biçilen ömrü yaşamaktı. Yaşıyordum işte şimdi neyin ağlaması geliyordu ki bana?
Metroda ineceğim durak geldiğinde yerimden kalktım usulca. Önünde durduğum kapı açıldığında fark ettiğim garip his fazlasıyla tanıdıktı. Metrodan indim ve kulaklıklarımı telaşla çıkardım. Sokaklardan geçen arabaların sesleri kulaklarıma dolarken aynı zamanda günler sonra arkamdaki ayak seslerini de işittim. Yine takip ediliyordum ve bu sefer arkamdaki adımlar epey hızlıydı. Hızlanırsam fark edilirim endişesiyle hiçbir şey yokmuş gibi telefonumu aldım elime. Korkudan arayacağım insanların başında kesinlikle telaşa kapılacak olan teyzem ya da Sanat ablam yer almıyordu. Birkaç defa seans düzenlediğimiz ve dilediğim zaman arayabileceğimi söylediğim psikoloğum Berkay Bey’i aradım.
Berkay Bey kısa sürede, “Ne güzel bir sürpriz bu böyle Yazgıcığım,” diyerek telefonu sıcacık hislerle açınca yüzümdeki gerginliği yok edemedim. Adım seslerini hala hissedebiliyordum ve yönümü yine kırtasiyeye doğru çeviriyordum.
“Teşekkürler Berkay Bey. Nasılsınız? Müsait miydiniz?”
“Müsaidim tabii ki. Tam zamanında aradın. Ben iyiyim, sen nasılsın bakalım? Aylar oldu aramıyorsun beni. Tabii ben aramayışlarını iyiye yoruyorum. Haklı mıyım?”
Sesi fazla neşeli ve normaldi.
“Ha-haklısınız,” dedim yalan söylemenin mahcubiyetiyle. Kırtasiyenin olduğu sokağa geldiğimde bu kez kırtasiyeye girmedim. Yine o gün girdiğim apartmana yöneldim fakat şifresini bilmiyordum ki. “Ben şey için aramıştım aslında… Yani…”
“Haksızım bence,” diye düzeltti ciddiyetle.
Berkay Bey’in sözleriyle dilime biriken onlarca kelime yok oldu. Yolumu yürüyemediğimi hissettim bir an. Yere düşecekmiş gibi hissettim. Terler dökerek apartmanın arkasına yöneldim. Haksızdı evet. İyi filan değildim. İyi olmanın ucundan, köşesinden, kıyısından, en ufak harfinden bile geçmiyordum.
“İyi değilim,” derken bir patlama yaşıyordum sanki. Gözlerimden yaşlar seri bir şekilde boşalırken bir köşeye kapanıp zırıl zırıl ağlamak istiyordum ama peşimdeki her kimse beni takip etmeye devam ediyordu.
“Tamam, sakin ol bakalım. Neredesin şimdi? Dışarıdaymışsın gibi geliyor sesin.”
“Ev-evet. Dışarıdayım ama şey…” Burnumu soğuk havadan ötürü ve biraz da ağladığımdan dolayı çektim. Titreyen ellerimle apartmanın arka kapısına gittim ve neyse ki açık duran yangın merdivenine daldım. Kapıyı da arkamdan kapattığımda koşarak ikinci kata çıktım. Nefesim bana yetmiyordu artık.
“Yazgı koşuyor musun sen?”
“İyiyim…” dedim rahat nefesler alarak, “Evdeyim,” dedim yeni bir yalan uydurarak. Gözlerimi kapatıp merdivene kedi gibi sindiğimde tek duam buraya kimsenin gelmemesiydi. Tir tir titriyordum ve bu sadece korkudandı. Bağıra bağıra ağlamak istiyordum korkudan.
Berkay Bey, hiç de inanmayan bir sesle, “Emin misin?” diye sorunca tıkanan nefesimi bir yutkunuşla açtım.
“Evet, evdeyim Berkay Bey. Ben, biraz bunaldım ve teyzemleri de arayamadım. Yani ara sıra olur korkma demiştiniz ama… Kalbim çok sıkışıyor. Fiziksel anlamda değil ama çok stresliyim sanki. Bi-bilmiyorum ben. Bir köşeye sıkıştım sanki.”
Pes edercesine sustuğumda Berkay Bey bilmiş bir tavırla düşünceli mırıltılar çıkarıyordu.
“Kaç gündür böylesin peki?”
Titreyen elimi dizimin arasına sıkıştırdım hemen. Soğuk bedenime nakış gibi işleniyor, ağzıma sebepsiz yere kesif bir tat yayılıyordu. Yangın merdiveni dışarıdan daha soğuktu.
“Bir haftadan fazla. Net hatırlamıyorum,” dediğimde Berkay Bey’den hışırtılar geldi. Bunu bir yere not ettiğine emindim.
“İlaç vermek istemiyorum sana Yazgı. Yaşın daha çok küçük ve ilaçlara bağımlı olmanı da istemiyorum. Peki, uyku problemin ne durumda? En son uykuya dalmakta zorlanıyordun.”
“Uykuya dalmada problemim yok gibi. Hatta okulda, öğle aralarında, boş derslerde bile uyuyasım geliyor sürekli. Ortayı bulamadım.”
“Bu iyi bir şeye işaret değil aslında. Uyuyorsun ama uykunu alamıyorsun ve gün içerisinde esneyerek geziyorsun,” deyince kafamı salladım mahcubiyetle.
“Çabalıyorum ama,” dedim masumca, “Yani çabaladığımı düşünüyorum fakat yeterli gelmiyor belki de. Belki de ben iyileşemeyecek bir hastayım, bilmiyorum. Siz söyleyin. Öyle birisi miyim ben? Çünkü eğer varsa böyle bir şey siz de uğraşmayın ben-“
“Bir saniye Yazgı!” diye sesini yükseltti Berkay Bey. O an sustuğumda yüreğimdeki korkular ve endişeler hala geçmemişti. Kontrolümü kaybetmiştim. “İyileşemeyecek bir hasta değilsin. Bu iyi bir örnek olmasa da senden daha kötülerini gördüm ve tedavi ettim. Sana daha önce de söyledim. Babanı düşünerek kendini suçlamamalısın. Onun suçları senin suçların olsaydı şu anda senin de hapishanede olman gerekirdi. Doğru mu?”
“Doğru,” diye sızlandım. Hapishanede olsam belki bu kadar üstüme gelmezdi her şey.
Berkay Bey, beni rahatlatacak bir telefon seansı yaparken ayağa kalkıp yangın merdiveninin kirli camından aşağıya baktım. Beni takip eden her kimse siyahlara bürünmüş halde gittiğini görünce umutsuzca omuzlarımı düşürdüm. Berkay Bey’le sohbet ederek evime geçtiğimde saat henüz üçtü. Okul muhtemelen daha dağılmamıştı. Yorgun bir şekilde telefonumun sesini açtım ve bir buçuk saate yakın Berkay Bey’le konuştum. Bana ilaca başlamak istemediğini söylemişti ama beni rahatlatacak düşük dozda bir antidepresan yazmıştı. İlaca başlamıştım o günden sonra. İlk kez.
