13. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
11. BÖLÜM
Düzenli aralıklarla birisi tarafından evime kadar takip ediliyordum ama beni takip eden her kimse evimi öğrense de evime kadar gelmiyordu. İster istemez evimi öğrenmişti artık çünkü bu buz gibi Ankara sokaklarında sonsuza dek başka apartmanlarda saklanamazdım. Onun gittiğini sezdiğimdeyse evime giriyordum ama ya gitmiyorsa? İşte bunu bilemezdim. Bu esnada okul da bir işkenceye dönüşmüştü ve hayatımda ilk kez antidepresan ilacı kullanıyordum. Henüz bu ilaca başlayalı bir hafta olmuştu. Sadece sabahları tok karnına alıyordum. Herhangi bir yan etkisi olmamıştı ama sanki kalp ritimlerimi düzenleyen bir aritmi ilacı gibiydi. Çoğu zaman hiçbir şey düşünmüyordum. Olan bitenleri film izler gibi izliyordum. Kafamın içi doluydu ama boş görmeyi öğrenmiş gibiydim. Ya da daha kötüsünü yapıyordum kendime. Var olan ne var ne yoksa temizlemeden halı altına süpürüyordum.
Geçen günler boyunca Ezgi’nin arkasındaki aydınlık, pencere kenarı sırada oturuyordum ve istediğim gibi tek başımaydım. Kubilay istediğim gibi hayatımdan silinmişti sanki. Ben yokken nasıldı bilmiyorum ama ben yokmuşum gibi arkadaşlarıyla zaman geçiriyordu. Ezgi de, Kubilay beni ona emanet etmiş gibi her teneffüs benimle konuşuyordu. Onun sohbetine uzaktan katılsam da elimden gelen buydu. Belki de antidepresan ilaçlarından ötürü bu kadar boş vermiştim her şeyi. Düşünmemek ne büyük nimetti.
Okulda yine öğle arasındaydık ve ben Sanat ablamın ara sıra evde bağırarak söylediği şarkıyı dinliyordum.
Mazhar Alanso’dan Benim Hala Umudum Var.
Türkçe şarkılarla aram iyi sayılırdı şu sıralar. Şarkıları anladığım için sözlerini de seviyordum. Bu şarkı da içimdeki sakinliğin üstünü örten bir deniz meltemi gibi hissettiriyordu. Bana savaş bittikten sonraki o huzuru tanımlıyordu. Emanet gibi üzerimde duran huzur…
Benim hala umudum var.
İsyan etsem de istediğim kadar.
İnat etsem bile bırakmazlar sahibim var.
Benim bir sahibim yoktu. Teyzemleri saymıyordum çünkü aslında sayamıyordum. Ben bir parça köksüz bir kızdım. Sağlam köklere sahip değildim ama toprağım sıkıydı.
Mırıldanarak şarkıyı dinlerken şarkı birden kesildi. Uyuşuk gözlerle telefonuma baktığımda tanımadığım bir numara gördüm. Göz ucuyla sıramdaki kalabalığa baktım. Ezgi, yanıma oturan sınıftan bir kızın anlamadığı soruyu anlatıyordu. Onun çalışkanlığına hayrandım açıkçası. Ben ders çalışmak da istemiyordum çoğu şeyi istemediğim gibi. Eskiden ne kadar çalışkan bir kızdım hâlbuki…
Yerime tekrar sinip telefonu kapattım. Telefonla konuşacak kadar da istekli değildim. Hele ki tanımadığım bir numara arıyorsa… Şarkı devam ederken kısa süre içinde yine yarıda kesildi. Aynı ifadesiz gözlerle telefonuma yine baktığımda yine aynı numara arıyordu. Tanıdık biri olabilirdi artık. Belki birileri numarasını değiştirmişti. Kafamdaki saçma sapan fikirleri bir kenara bırakıp telefona cevap verdim.
“Efendim?” dedim boğuk bir sesle. Ağzımda kesif bir tat vardı.
“Yazgı, Bloom, Allison,” diye heceledi adımı o kötü ses. Aynı ton, aynı kelimeler zihnimde bir isim uyandırdı. Volkan Yelboğan… Bu ses, bu sesleniş ona aitti.
Nefes alış şeklim dahi değişirken sıramdan sendeleyerek ayağa kalktım. Sanki bardaklarca şarap içmiş, iyice sarhoş olmuştum. Halim öyle bir hale çalınmıştı. Üzerime hep örttüğüm ceketim yere düşmüştü ben ayağa kalkınca ama onu umursamadan yarısı kalabalık sınıftan çıkmaya çalıştım. Sınıftan birisi Volkan’ın sesini duyacak ve tanıyacak diye telaşım katlandıkça katlandı.
Ben ses etmeyince Volkan, “Sesini mi kaybettik Bloom?” diyerek gülmeye başladı, kulaklarımı tırmalarcasına.
Telefonun sesini kıstım koridora çıkarken. Kalorifer kenarına baktığımda bir an Kubilay’la göz göze geldim. Bakışlarımız çok kısa bir an kesiştiğinde kaşlarını çatarak yaslandığı yerden doğruldu ama ben buna fırsat vermeden koridorun öteki tarafına döndüm. Kimsenin pek girmediği yangın merdivenine gittim hızlıca. Kapıyı ittirdiğimde dairesel tırmanan açık havadaki demir merdivenlerle karşılaştım. Hapishane gibiydi burası ama en azından yalnızdım.
“Ne istiyorsun benden?” dedim yalnız kaldığımda. Dudaklarım kurumuştu henüz iki kelime ettiğimde. Elimi açıkta kalan enseme, boynuma götürdüm. Volkan, telefonda keyifle gülerken sesi kulaklarımı bir kez daha tırmaladı.
“Ne mi istiyorum? Senden ne isteyebilirim ki? Sen bana yeterince fayda sağlıyorken…”
Kaşlarımı çattım gerginlikle. “Ben sana fayda falan sağlamıyorum geri zekâlı! Beni neden aradın? Numaramı nereden buldun? Ne yapmaya çalışıyorsun?”
Soğuk ve ıslak demirlerden tutunduğumda stresten bayılacakmış gibi hissediyordum kendimi. Bacaklarım titriyordu. Kalbim aldığım ilaçlarla sakinliği tatmıştı ama o sakinlik Volkan’ın sesini duymamla bedenimi usul usul terk ediyordu. Göğsüme bir el uzanıyordu. O el kalbimi avuçluyor ve tüm kuvvetiyle sıkıp bırakıyordu.
“Şşşttt. Sakin ol bakalım. Senden bir ufak isteğim daha olacak. Kubilay Devrim ile ilgili. Yaparsın sen değil mi? Daha önce yaptın.” Dalga geçiyordu sanki ama yok, sesindeki o alayda bile bir ciddiyet vardı.
“Yapmam!” diye inledim adeta ama sesim hala kontrollüydü.
Volkan benim geldiğim yeri henüz bilmiyordu. Babamın ne mal olduğunu biliyordu, annemle ablamı nasıl kaybettiğimi biliyordu ama benim ne psikolojide olduğumu henüz bilmiyordu. Biraz daha zorlarsa zıvanadan ne kadar çıkacağımı kestiremiyordum ve benim bile en çok korktuğum şey buydu.
“Yok, bu cevabı kabul etmem,” diye cıkladı, “Yaparsın sen. Okul panosunda bütün soy ağacını görmek istiyorsan o başka tabii. Bir teröristin kızısın sen Bloomcuğum,” dedi hayıflanırcasına. Sanki bütün yükümü Volkan çeker gibi iç çekti durdu. “Bir vatan haininin biricik, kanından, canından kızısın. Üstelik baban da hayatta. Hala nefes alıyor. Teröristi insanlar sevmez Bloom. Hele Türkler hiç. Yaparsın o yüzden.”
Volkan’ın sesi gülümsüyordu ama bir katilin soğukluğundan farksızdı. Tıpkı babam gibi. O da bana gülümserdi, sarılırdı, babamdı ama çok farklı çıkmıştı. Hayatımı öyle güzel mahvetmişti ki şimdi antidepresan ilacı kullanıyordum. Hayatımı öyle güzel mahvetmişti ki belki beni yaralamamış, yoğun bakımlara sokmamıştı ama beni ruhen sayısız kez öldürmüştü. İnsanın kaderi bir an bile değişmez miydi ya? Bir noktada bu kader çizgisi değişmez miydi hiç? Yeni bir başlangıçtı tek isteğim. Yeni tek bir başlangıç. Gerisini ben söke söke alacaktım ama almama fırsat vermiyorlardı. Nefes almama da fırsat vermiyordu bu hayat.
Çıldırmak üzereydim. Volkan nasıl olur da geçmişimi bilebilirdi? Beni nasıl böyle bir çıkmazın içine düşürebilirdi? Kubilay’a sormuştum ve o bana cevap vermemişti. Şimdi ne yapacağımı bilmiyordum. Nasıl kaçacağımı da? Hayat, ben tek başıma çırpındıkça beni daha çok zorluyordu. Bir çeşit oyunun içinde miydim? Level atladıkça bir sonraki basamak daha da zorlaşıyordu.
“Bunu yapınca eline ne geçecek ki?” dedim, isyan edercesine. Yağmur başlamıştı birden. İnce ince yüzüme düşen damlalar tenime tatlı hisler bırakıyordu. Alnımı demirin soğuk kısmına yasladığımda Volkan’ın keskin sesi iliklerime kadar sirayet etti. Gücüm çekiliyordu bileklerimden.
“Hiçbir şey. Kubilay Devrim’den almam gereken bir intikam var ve daha bitmedi. Sen şanssızsın sadece güzel kız. Şanslı olsaydın ben seni hiç tanımazdım… Neyse ne. İsteğim basit. Kubilay’ı bir dövüşe çıkaracağız ve sen bu konuda epey yardımcı olacaksın bana. Okul çıkışı Savaş’ı bulman yeterli,” deyip telefonu yüzüme kapatınca baş başa kaldığım boşlukla okulun arka bahçesine baktım.
Varla yok arası hissettiğim yağmura tenimi üşüten, ellerimi kızartan bir rüzgâr da eklendiğinde gözümün önüne sadece Kubilay’ın yüzü geldi. O gün de böyle bir saçmalık yapmış olabilir miydi acaba? Belki de Özgür abime bahsetmeliydim bu durumdan. En iyisi bu olurdu bence. Bu benim boyumu aşıyordu. Daha fazla belaya bulaşmak istemiyordum. O bana yardımcı olurdu. Engellerdi bir şekilde.
Soğuktan kaskatı kesilen elimde tuttuğum telefonu kaldırdım ve sıcak nefesimi verdim. Rehberime girdim ve Özgür abimi aramaya başladım. Uzun uzun çaldı telefon ama açan olmadı. Muhtemelen görevdeydi aksi halde hemen açardı. Dudağımı kemirerek Çağatay abiyi aramak istedim, yaptım da ama o da kapalıydı. Gücüm tükenmiş bir şekilde alnımı ıslak demire yasladığımda bir an o kadar yüksekte hissettim ki kendimi başım döndü binlerce merdiven basamağına bakmaktan. Demiri bıraktım ve arkama dönüp içeriye girmek istedim. Donmuştum burada. Isınmak için ceketime sarılmayı arzularken ayağım ıslak demir merdivende bir anda kaydı ve her şey tepe taklak oldu. Dudağımdan bir yavru kediden çıkacak zorlama bir nidadan başka bir şey çıkmadı.
Bütün dünyam tersine döndü sanki. Bedenim hırpalanarak demir merdivenlere çarptı. Kafama, belime aldığım ağır darbelerle gözlerimi sımsıkı yumduğumda bir noktada durdum fakat az önceki halimle şimdiki arasında dağlar kadar fark vardı. Şimdi başımdan sıcak bir sıvının aktığını hissediyordum. Çok keskin bir acı yokluyordu ruhumu. Buz gibi ayaza inat o sıcak akışkan his kan gibi kokuyordu. Sırtım kaldırımla buluşmuştu ve okul duvarının dibindeki yosunları bulanık bir şekilde görebiliyordum. Yağmur tüm bedenimi ıslatıyordu ama hala şiddetli değildi. Yalnızca donuyordum. Çok üşüyordum ve ablam… Adı Yağmur olan ablam bir rahmet olup üzerime yağıyordu.
Yere serilen ve üzeri çizilmiş parmaklarımı kaldırmaya çalıştım ama kolumdan aşağıya öyle bir acı silsilesi yayıldı ki bu fikirden anında vazgeçtim. Nefes alırken bile kaburgalarım acıdı. Dudaklarımdan sızlanmalar döküldü. Kulaklığım ve telefonum ayrı noktalara savrulmuştu ama birisi hala kulağımdaydı ve şarkı çalıyordu.
Benim hala umudum var, diyordu Mazhar Alanso. Benimse artık bir umudum yoktu.
Uzansam dokunacağım telefonuma ulaşmaya çalıştım fakat beceremedim. Kemiklerime öyle bir ağrı saplandı ki dudaklarımdan saçma sapan boğuk iniltiler döküldü. Nefesim sıklaştı ve gözümün önü hızla bulanıklaştı. Son duyduğum sesler beni bir uykuya daldırdı sanki. Mazhar Alanso, güzel günler bizi bekler demişti en son. Güzel günlerim yoktu benim. Her yanım karanlıktı. Özellikle de saçlarımın uçları. Sarı saçlarımın uçlarından bir karanlık renk yükseliyordu şimdi. Ruhum o karanlığa gömülüyordu.
***
Kubilay Devrim’den…
İnsan pek öngöremiyor hayatında neler olacağını. Planlar yapıp başarılar kazanıyor. Bunlar doğrultusunda hayatına yön veriyor. Ben de herkes gibiydim aslında. Büyümüştüm, ilgim olan ne varsa yönelmiştim ve yöneldiğim birkaç yerde başarılarım da olmuştu ama her şey bir anda elimden alınmıştı. Sonra bana demişlerdi ki, herkes istediğine kavuşamayabilir. Senin kaderinde yokmuş milli sporcu olmak. Evet, milli sporcu olmayı çok istiyordum bir zamanlar. Hala istiyor muyum, artık bu soruya verecek bir cevabım yoktu. Bilmiyordum. Çocukluğumdan beri bu şekilde yetiştirilmiş neredeyse her dalda bir eğitim almıştım ama en sonunda yüzücülükte ustalaşmıştım. Benim tenime ne zaman bir damla su değse canlanan bir bitki gibiydim. Hemen suyun içinde hâkimiyetimi oluşturur ve tüm rüzgârı kendime çevirir, dalgalara hükmederdim. Belki de yüzme konusunda veya ne istediğimi erken yaşta keşfetme şansına eriştiğimden çok böbürlenmiştim ve bir şekilde bu elimden alınmıştı. Belki de bu kadar çok sevmemeliydim yüzücülüğü. Çünkü artık yüzemiyordum ve bunun en baş sorumlusu Volkan Yelboğa idi.
Şimdi yine bir şeye veya bir kişiye karşı yüzücülüğü bıraktığımdan beri sevgim içimden taşıyorken, yine tıpkı yüzerken hissettiğim gibi böyle bambaşka biri gibi hissediyorken Yazgı’yı uzaktan izlememin sebebi Volkan Yelboğa idi. Nereye gitsem, ne yapsam karşıma çıkmaya yemin etmişti bu herif. Kan davasına dönmüştü sanki aramızdaki bu can sıkıcı çekişme. Ne zaman bitecek neyle bitecek bilmiyordum ama bir noktada büyük bir bombanın patlayacağı kesindi. Çünkü hayatımda daha önce hiç bu kadar öfkelenmemiştim. Yüzücülük kariyerim bir hastane odasında son bulurken bile… Çünkü ben ülkemi temsil edemeyeceğim gerçeğinden sonra tekrar ayağa kalkmıştım ama Volkan ilk kez beni ayağa kalkamayacağım bir darbeyle yıkmayı başarıyordu.
Yazgı gözlerimin önünden bir yabancı misali çekip giderken arkasından gitmeyi, gözlerine çöken bu boşluğu sormak istedim ama yapamazdım. Onu daha fazla sıkıştırıp hayatını zindan edemezdim. Onun elinden tutsam kanardı çünkü. Belli ki daha önceleri de o el kanamıştı. Görünmeyen o yaraları farkında olmadan sıkıp da tekrar kanatmaya benim vicdanım el vermezdi. Kıyamazdım ben bir güneşe. Çok kıyılmıştı belki de. Volkan’ı hayatımdan temelli çıkarmazsam bir daha Yazgı’nın güneş gördüğünde amber rengine bürünen, karanlıkta kopkoyu bir kahverengine tamah eden gözlerine bakamazdım.
“Abi, çok boktan bir durum farkındayım ama başka bir yolu yok mu?” diye sızlanınca Ahmet, düşüncelerim toz bulutu gibi dağıldı. Yazgı, yangın merdivenine gittiğinde üfleyerek mermere dayadım dirseğimi. Dışarı buz gibiydi ve hava yağmurluydu. Şimdi ne işi vardı o açık havada?
Usanmış bir şekilde başımı arkadaşlarıma çevirdim. “Volkan hayatımı mahvetti Ahmet, göz göre göre Yazgı’yı bu tehlikeye atamam. Volkan çoktan keşfetti çünkü. Hem… Volkan’ın elinde başka bir şey var.”
“Ne varmış elinde bu şerefsizin?” dedi bu kez Eren. Gözlerimi dışarıda ince ince yağan yağmura çevirdim. Ekim ayı tüm kasvetiyle gelmişti sağ olsun.
“Yazgı’yla yüz yüze tanıştıkları gün bir şey oldu bence. Yazgı, Volkan’la olan kavgamı sorup durdu. Ona bir şey demedim ama Volkan’dan çok korkuyor, sürekli sorguluyor filan... Sen tanımadığın birinden korkar mısın oğlum? Volkan’da şeytan tüyü vardır. O sinsidir, yılan herifin tekidir. Önce sevdirir kendini sonra hainlik yapar,” dediğimde Eren de benim gibi düşünmeye başladı ki başını ağır ağır salladı. Çenesini sıvazladı.
“Yazgı kendini savunmayı biliyor abi. O gün Atınç’ı nasıl yere serdiğini hepimiz gördük. Tamam, korkuyor biraz çekiniyor da ama sağlam kız. Korkmazdı yani… Haklı olabilirsin ama ne yani?”
Onlara Yazgı’nın vefat eden annesinden bahsedemezdim. Bu bilgiyi istem dışı sırf merakıma yenildiğim için müdürün odasını gizlice karıştırarak elde etmiştim ve öğrendiğim anda da pişman olup dosyasının kalanını okumamıştım. Bu bilgiyi Yazgı söyleyene kadar ben de kimseye söylemezdim ama bundan neden bu kadar kaçtığına da anlam veremiyordum. Zor bir kayıptı ama yine de… Ne bileyim işte. Yanında olurdum. Olmak istiyordum daha doğrusu.
“Yazgı’yı tehdit ettiğine eminsek neyle tehdit ettiğini bulmamız gerek. Ezgi’yle de konuştum, bilmiyorum diyor,” dedi Ahmet.
Ezgi’ye sıkıca tembihlemiştim. Bir an bile Yazgı’yı yalnız bırakmayacaktı ama son öğrendiğime göre Yazgı ilaç almaya başlamıştı. Hem de antidepresan ilacı. Ezgi de yeni keşfetmişti bunu. Gizlice içtiği ilacın kutusunu çekmiş ve yapay zekâya aratmıştı. Hafif düzeyde antidepresan bir ilaçtı aldığı. Aklım almıyordu, bu ilaçlara neden ihtiyaç duyuyordu ki?
“Volkan beni dövüş kulübüne çağırıyor. Piç herif. Kendi boka battı beni de batıracak aklı sıra,” dediğimde Eren de Ahmet de duvara yaslanmayı kesip aniden doğruldular. Kısa bir an birbirlerine baksalar da bakışları tedirginlikle benim üzerimde yoğunlaştı.
“Saçmalama kardeşim,” diye uyardı Eren, “Düşündüğünü söyleme bana. Yoksa bu yaralar…” Şüpheyle kısılan gözleri yüzümde gezindiğinde gözlerimi devirdim.
“Hayır be! Şerefsizle kapıştık işte biraz. O kadar. Kulübe gitmeyeceğim, ne işim var orada? Ama Volkan eğer bir kere kendisiyle ringe çıkarsam bütün defteri kapatacağını söyledi. Yazgı’yla gönderdiği notta da yazan buydu.”
Ahmet gergin bir şekilde gülüp onaylamaz bir şekilde kafasını salladı. “Yok abi, olmaz! Ağzına sıçmak için seni çağırıyor, kesin madde de kullanır gelir. Yapmadığı şey sanki. Sen hiçbir şey yapamazsın. Öldürür oğlum seni. Orası çok köklü bir yer zaten, bizi aşar hem kesinlikle oranın insanı değiliz,” dedi kısık ama telaşlı bir sesle. Gözlerimle Ahmet’i onayladığımda teneffüs zili çaldı. Kafayı yememiştim ringe çıkıp öldüresiye adam dövmek ya da öldüresiye dayak yemek için. Volkan yemişti sadece kafayı. Benim kariyerimi yaktığı yetmez gibi kendisi de benden sonra doğrulamamıştı ama ben buna ilahi adalet diyordum.
Koridor anında kalabalıklaşmaya başladığında ben de dirseğimi mermerden ayırdım. “Tamam, sonra konuşuruz. Hadi sınıfa ben bir Yazgı’ya bakıp geleceğim.”
Ahmet’le Eren sırtıma vurup önden geçtiklerinde ben kalabalığın arasından sıyrılıp yangın merdivenine ilerledim. Yazgı en son buraya girmişti ama çıktığını görmemiştim. Sessizce kapıyı ittirdiğimde gördüğüm boşlukla ve yüzüme çarpan ayazla kapı üzerime kapandı. Yağmur atıştırıyordu ve kimse yoktu. Kafa karışıklığı içinde koridora baktım. Dikkatimin dağıldığı bir an içeri geçmişti sanırım.
“Hadi Kubilay! Sınıfa!”
Ferhan Hoca’nın uyarısıyla elimi onaylarcasına kaldırdım ve koşar adım sınıfa girdim. Gözlerim sınıfı taradığında Yazgı’nın sırasını boş gördüm. Hoca yerlerimize geçmemizi söylerken ben Yazgı’nın sırasına gittim ve Ezgi’nin arkasına oturdum.
“Ezgi, Yazgı nerede?” diye fısıldarken kafamı eğiyordum. Hoca sınıf defterini açıyordu o sırada.
Ezgi arkasına yaslanarak, “En son sınıftan çıktı. Bilmiyorum,” dedi. Anladığımı belli edercesine omzuna vurdum ve sırama geçtim. Eren anında arkasına döndüğünde dudaklarımı oynatarak yok dedim. Şüpheli gözlerle sınıfı taradım. Acaba yine okuldan erken mi çıkmıştı? Bir kere böyle habersiz gün ortasında çıkıp gitmişti ama çantası buradaydı. Hep giydiği gri ceketi de yerdeydi…
“Kubilay!”
“Burada,” deyip içime yayılan sis bulutuna gömüldüm. Yerde kimsenin dokunmadığı cekete öylece bakarken tek hissettiğim endişeydi ama eve gitmiş de olabilirdi. Acaba lavaboda mıydı? İlaçlar yan etki filan yapmış olabilir miydi? Hiç kullanmamıştım o ilaçlardan ama hastanede uzun bir süre geçirmiştim bu da eğitim hayatımdaki koca bir yıla sebep olmuştu. İlaçların mide bulandırdığını biliyordum.
“Arkadaşlar, Yazgı’yı nerede?”
Hoca yoklamayı bitirince kafamı kaldırdım anında.
“Hocam en son öğle arasında sınıftan çıktı. Yangın merdivenine girdiğini gördük. Baktık az önce ama orada da değildi,” dedi Eren benim yerime. Türkçe hocamız Zeliha Hoca yere düşen ceketi alıp sırasına bıraktığında dayanamayıp yerimden kalktım.
“Hocam, ben bir tur arayayım mı katta? Kulaklıkla müzik dinliyor çoğu zaman, zili duymamıştır belki. Bilmiyorum…”
Bütün sınıf sözlerimle birlikte bana döndüğünde Zeliha Hoca duraksayıp düşünceli bir şekilde bana baktı. Çok uzun sürmedi neyse ki zira kadın da huylanmıştı.
“Tamam, bir git hızlıca bak gel. Bulamazsan da sınıfa gel oyalanma Kubilay.”
“Tamam hocam,” dedikten saniyeler sonra sınıftan fırladım.
Ders saati birileri olmaz diyerek bizim kattaki kızlar tuvaletine girdim hemen. Kaç kere adını seslenip boş kabinlere baktım ama burada değildi. Daha sonra delicesine ayazın estiği ve ince uğultular çıkaran, yangın merdivenine açılan kırmızı kapıyı zorla araladım. Rüzgâr öyle kuvvetli esiyordu ki demir kapıyı ittirmek benim için bile zordu. Yazgı bu kapıyı açamazdı muhtemelen.
“Yazgı!” diye bağırdım avaz avaz. Şiddetli rüzgârdan saçlarım birbirine karışıyor, soğuk bıçak gibi kesiyordu yüzümü.
Yangın merdiveninin kapısı arkamdan sağır edici bir sesle kapandıktan sonra ıslak demirlerden tutunarak arka bahçeye baktım. Hocaların araçları park ediliyordu buraya ama burada da banklar vardı. İsteyen gelip oturabiliyordu zira daha sakindi bu taraf ve şimdi ders saatinde olmamızın da etkisiyle in cin top oynuyordu. Yazgı’yı burada da bulamayınca geriye dönüp okula girecektim ama ayağımla çarptığım beyaz kutuyla kaşlarım çatıldı. Yere eğilip ağzı açık kulaklık kutusunu aldım. Yazgı’nın hep kullandığı yanından bir an bile ayırmadığı kulaklık kutusuydu bu. İçi boştu.
O an yüreğime eşi benzeri bulunmaz bir endişe kök saldı. Tıpkı geçirdiğim kazadan ilk uyandığımda omuzumda hissettiğim acının verdiği endişe gibiydi. İçimde bir şeyler sıkıştı kaldı. Bir daha yüzemeyeceğimi biliyordum ama kabullenmek istemiyordum. Kabullenmek öyle acı, öyle keskin bir histi ki içinde fırtınalar kopardı zamansız ve yersiz ama dışında yaprak kımıldatmazdı insan. Bu kulaklık da bana kötü şeylerin ön habercisi gibiydi. Yerde ne işi vardı? Yazgı buraya girmişti, görmüştüm ama çıktığını görmemiştim?
Ya hiç çıkmadıysa?
Hayatımdaki en zor şeyi düşünerek merdivenlerden aşağıya baktığımda gri demirlerin arasından zar zor bir karaltı ve güneş gibi parlayan sarı, dağınık saçlar gördüm. Dudaklarım aralandı yüreğimdeki korkuyla. Kulaklık kutusunu ceketimin cebine attığım gibi demirlerden tutundum. Adımlarımı hızlandırdım sicim gibi yağan yağmura aldırmadan. Bir panik sardı ki bedenimi her yerime dalga dalga yayıldı, yüreğimde hoş olmayan şeyler hissettim.
“Yazgı!” diye haykırdım, sesimi tüm dünya duysun istedim.
Adımlarım hiç olmadığı kadar aceleciydi. İki kat aşağıya doğru sarmal bir yapıda uzanan merdivenlerden indiğimde merdivenin sonunda uzun saçların serildiğini ve çamura bulandığını, ıslandığını gördüm. Kalbim bin yerinden bıçaklandı. Gök bize gürler gibi büyük bir gürültü çıkardı, sonrası sağanak gibi yağan yağmur damlaları oldu. Sanırım her yerim ıslanıyordu, Yazgı’nın her yeri ıslaktı zaten. Öyle hareketsiz yatıyordu ki yerde bir an kafamdaki her şey durmuştu. Bütün devrelerim yanmış, yalnızca Yazgı’nın yerde yatan bedeni ve nereden geldiğini bilmediğim, sarı saçlarına bulaşmış kırmızı lekeler kalmıştı.
İlk şokumu attığımda, “Ya-Yazgı… Yazgı ses ver!” diye bağırdım avaz avaz. Üzerinden atlayıp hemen kollarından tuttum. Yüzüne gelen ıslak, kırmızı lekelerin bulandığı saçlarını çektiğimde o kırmızı lekenin yerde birikinti oluşturduğunu gördüm. O kırmızı lekenin kan olduğunu inanmayan yanıma kanıtladım. Alnı çok kötü kanıyordu, ellerinin üzerinde ve yüzünde sayısız çizik vardı. Soğuktan buz kesmişti parmakları, hissedebiliyordum. O ballı gözleri kapanmıştı. Gökyüzünün bulutlanması gibi ruhum da bulutlanmıştı.
Kafamı kaldırıp sağa sola baktım çaresizce. Ellerimde amansız bir titreme baş göstermişti saniyeler su gibi geçip giderken. Etrafta hiç kimse yoktu, burada bizi kimse duymazdı zaten. Bin bir telaşla başımı eğip ifadesiz, solgun yüzüne baktığımda bütün ruhumu dikenli teller sardı. Ne kadar yanağına vursam da uyanmadığı için onu yerden kaldırmaya cesaret edemedim. Başı da zaten çok kötü kanıyordu. Boynunda morluklar kendini belli ediyordu. Üzerimdeki penye ceketi çıkarıp alnından sızan kana bastırırken telefonumu çıkarıp ambulansı aradım. Hattaki kadına adresi verirken bana tek söylediği şey, hastayı yerinden kıpırdatmayın ve yaraya tampon yapın demekti.
“Sarı civciv…” diye mırıldandım yere tamamen çökerek. Islanmaktan bir kat daha koyulaşan güneş sarısı saçlarına dokundum şefkatle. Kâbustan ibaret olmasını diledim. Bunun, kâbus olmasını istedim tıpkı yüzemediğimi öğrendiğim o an gibi.
“Aç gözlerini, yalvarırım… Aç…” Alnımı onun yanağına dayadığımda çiçek bahçesi gibi olan kokusu doldu burnuma. Kalbimdeki sancı daha da arttı. Kafamı kaldırıp soğuktan donan yanağına dokundum, ellerini tuttum ama ısıtamadım bir türlü.
Orada kaç dakika Yazgı’nın başında çaresizce bekledim bilmiyorum ama kısa süre içinde ambulans sirenleri arka girişte duyulunca Yazgı’ya baktım umutla. Sevdiğim bir şeyi zamanında acı bir şekilde kaybetmiştim. İstemiştim ki birini severse şu toy kalbim, tıpkı yüzücülüğü sevdiği gibi, bari onu da kaybetmesin. Sevmenin kolay olmadığını, bağlanmanın ne denli tehlikeli olduğunu biliyordum çünkü. Bağlanırsan kopamazdın. Koparsan çok kanardın. Güvenirsen savunmasız kalırdın. Savunmasız kalırsan düşman işgaline açık hale gelirdin. Ben bir kumar oynamıştım Yazgı’ya bağlanırken. Hayatımın kumarıydı bu. Son bir kumardı. Yüzmeyi severken o kumarı kaybettiysem de bu kumarı kaybedemezdim.
“Geldiler civciv,” diye mırıldandım biçare. Yüreğimde amansız çırpınışlar vardı.
Yazgı’nın gözleri sanki bir daha açılmayacak, bir daha bana bakıp gözlerinin içiyle gülmeyecek, sinirlendiğinde Türkçe kelimelerin yerini alan yer yer İngilizce kelimeleri bir daha duyamayacağım diye öyle çok korktum ki tüm hücrelerim dondu kaldı.
“Aç gözlerini, yalvarırım. Yazgı…” Kafamı kaldırıp ambulansa el salladım. “Buradayız! Buraya gelin!”
Ambulansın arka bahçeden girmesiyle beni görmesi bir oldu. Dönüp yine Yazgı’nın kireç gibi olmuş, kanla kirlenmiş yüzüne baktım. Yazgı gözlerini açmadı ve kalbim pişmanlıkla, öfkeyle, acıyla katlandı. Tıpkı bir daha yüzemeyeceğimi öğrendiğim gün gibi. Ama daha fazla.
