55. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

52. BÖLÜM

Feride Y. Z.

52. BÖLÜM

Bahar öyle tatlı esintilerle gelmişti ki artık kuru soğuklar değmiyordu tenime. Çiçeklerin kokusunu alabiliyordum, sınıftayken bile. Yine uzuneşek oynayana tayfa gürültüyle devam ediyordu. Nevzat ve Ümit başroldeydi. Seslerini işitiyordum ama bir şeyler yoluna giriyordu ki onların seslerine gözlerim kapalıyken gülebiliyordum. Bir daha uzuneşek oynayacak enerjileri olmayacaktı belki. Şimdi istedikleri kadar oynayabilirlerdi, bir daha bu sıralarda öğrenci olamayacaktık çünkü. Bir daha kimse bize ısrarla ders anlatmayacak, bizimle ilgilenemeyecek, ödevler vermeyecekti. Belki de şu anda olduğumuz zamanı özleyecektik. Ne dünde yaşıyorduk ne de gelecekte. Biz şimdide yaşıyorduk, neden geçip gidene ya da daha gelmemiş olana dertleniyorduk ki?

Bunları söylemesi kolay belki ama inanın bana yaşayabilmesi de bir o kadar zor. Öylece yaşamadım zaten, yaşamak için çalıştım, çırpındım ben. Belki de on yedi yaşındaki akranlarıma göre ben daha fazla çabaladım. Kim annesiyle ablasını intihar ederek kaybederdi ki? Kimin babası vatan haini çıkardı, yıllarca kızım diyerek bir masumu kandırırdı? Benim sınavım anne karnındayken başlamıştı anlaşılan ama ilk on dört yılım o sınavdan habersiz geçmişti. Şimdi on sekiz yaşımın baharını karşılarken acılarımın bir kısmı dinmişti. Varlığını hissettiğim ufak tefek dikenler vardı, yolumsa hala engebeliydi ama kenarda açan çiçekler ve yolun iki yanını ele geçiren yemyeşil tarlalar var ya... İşte bana nefes aldıran onlardı. Tıpkı cennete giden bir yolda yürür gibi arşınlıyordum yollarımı ve bunun bir kısmı benim yaşamaktan vazgeçmememse bir kısmı da bir başkasına aitti. Kubilay Devrim adında, son zamanlarda daha çok bağlandığım, abarta abarta sevdiğim ve bundan ikimizin de rahatsız olmadığı genç bir delikanlıya aitti.

Ne tuhaftı ki onun sevgisi, beni sahiplenişi, sarılışı, öpüşü, en ufak bir bakışı bile kalbime ilmek ilmek işleniyordu. İlk aşkın tohumları yüreğime sağlam bir şekilde kök salarken Kubilay o filizi emek emek büyütüyordu. Ona bu yüzden minnet duyuyordum. Bir sevgiliye duyulur mu minnet, demeyin. Bir yabancıya da duyulur, bir sevgiliye de. Ama şimdi aklıma geliyordu. Ben ona bunu daha önce söylemiş miydim? Kubilay, kalbimde geldiği vaziyeti acaba biliyor muydu? Gittiğim o yolda nasıl da çiçeklerimi suladığını, baharı getirdiğini biliyor muydu acaba? Bazen bu hislerim öyle fazla geliyordu ki her şey tepe taklak oluyordu. Kubilay'ın olmadığı zamanlarda o çiçeklere bakabilir miydim, o hep yanımda olur muydu belli değildi ama son bir haftadır içimden tekrar ettiğim bir cümle vardı. Ben şimdide yaşıyordum. Geçmişimde veya geleceğimde değil. Henüz gelmemiş olana veya gelecek olana endişelenmeyecektim. Ben şimdiye sıkı sıkı sarılacaktım.

Lisenin bitmesine iki ay kalmıştı. Doğal olarak gireceğimiz sınava da iki ay kalmıştı ama ben Ezgi gibi ders çalışmıyordum. Her şeyimi kendi yeterliliklerime göre yapıyordum ve bu kimi zaman babam tarafından az karşılanıyordu. Azsa az, ben bir kere on sekiz yaşını yaşıyordum. Derslerimi boşlamadıkça her şeye zaman ayırabilirdim. Hem on sekizimi de Kubilay'la doldurmayacaksam yaşamanın ne anlamı vardı ki? O yoksa bu çiçek kokusu da olmazdı hayatımda. O yoksa yeşil tarlalarım da olmazdı belki. Berkay Bey, Kubilay'a çok anlam yüklediğimi ve bunu biraz frenlemem gerektiğini söylemişti ama pek sanmıyordum... Zira bu çiçek kokuları gerçekten o yoksa olmazdı.

Artık beni hapşırtacak derecede yoğun gelen polen kokusuyla gözlerimi sıktığımda tanıdık kıkırtılar işittim. Uzuneşek oynayan uslanmaz tayfanın sesi bir anda zihnimden silinirken gözlerimi kısarak araladım. Kubilay'ın karşımda beliren yüzünü çiçeklerin arasında gördüğümde gülüşüm anında büyüdü. Sıramda biraz kestirmek istiyordum öğle arası ama karşımdaki Spiderman bir bahaneyle bahçeye gitmekten bahsetmişti. Gitmemiştim onunla zira dün geç uyuduğumdan uykum vardı hala. Bahçeye inme maksadını ise şimdi daha iyi anlıyordum. Sanırım yeşilliklerde açan çiçeklerden toplamıştı bana. İlk kez birisi bana çiçek topluyordu zaten.

"Çek şunu," diye huysuzlandım tatlı tatlı. Kafamı kaldırıp mahmur bir edayla yana kaydığımda Kubilay da hemen benim yanıma oturdu ve topladığı çiçekleri bana uzattı.

"Sen gelmeyince sana getirdim. Beğendin mi civcivim?"

Çiçekleri elinden alıp renkli yapraklarına baktım bir bir. Çiçek almak böyle bir şey miydi yani? Gidip bahçeden yolmuştu muhtemelen ama beni düşünerek yapmıştı. Beğeneceğimi ummuştu ve ben bunları bir ömür saklamak istiyordum. Baharı bana getiren Kubilay'dı işte. Kim ne derse desin. Baharı avuçlarıma dökmüştü adeta. Ona tüm anlamları yüklemek istiyordum.

"Çok güzeller," dedim gözlerimi çiçeklerden ayırmadan. Sıranın altında kalan kitaplarımdan birini alıp çiçekleri kitabın arasına sıkıştırdım ama Kubilay anında müdahale etti. İçinden sarı bir çiçek aldı ve kitabı kapatıp bana döndü.

"Tam senlik bu çiçek, gel bakalım ait olduğu yerde büyüsün," diyerek çenemden tuttu ve yüzümü nazikçe yüzüne çevirdi ama ilgi odağı tamamen gevşekçe ördüğüm balıksırtı saçlarımdı. Yüzüme gelen birkaç saçı kulağımın arasına sıkıştırıp başımda kayan tel tokamı acıtmadan aldı. Çiçeği tel tokayla sabitledikten sonra saçlarımdaki elleri yüzüme indi ve çenemde son buldu. Gözlerimiz kesiştiğinde iç çektim yalnızca. Okulda olmasak öperdim ama okuldaydık. Sınıfın içindeydik hatta.

"Yemek yiyelim mi?" diye sordum ansızın. Nadiren yemek teklif sunduğumdan olsa gerek Kubilay biraz şaşırdı. Normalde öğlen yemeği yemez, kahvaltımı sağlam yapardım ama şimdi öğlen yemeği ayarlamıştım bize ve bundan kimsenin haberi yoktu.

"Öğle yemeği mi yiyeceksin?" diyerek şaşırdı ama hızlı toparladı, "E hadi gel, kantine gidelim. Sevgilin sana şöyle bol malzemeli bir kantin tostu ısmarlasın ne dersin?" diyerek elimi kavradığında onu kendime çektim. Bu sinir bozucu tavırlarına bayılıyordum. Kantin tostu ısmarlayacakmış? Daha iyisi vardı.

"Gerek yok tosta filan, ben evde ayarladım bize bir şeyler. Ezgiler nerede? Bahçeye çıkalım hava güzelse," derken aynı zamanda gözlerimi sınıfta gezdirdim ama Ezgi yoktu. Eren ve Ahmet de yoktu. Sonunda tekrar merakla Kubilay'a baktım.

"Ahmetler basketbol sahasındalardı. Ezgi'yi de bilmiyorum. Gel bakalım civcivim." Kubilay'ın bu kez ayaklanmasına izin verirken aynı zamanda sıranın altına sıkıştırdığım çantamı da aldım. Ufak bir çanta yapmıştım. Okula erken geldiğimden haberleri de yoktu bu çantadan.

Kubilay çantayı gördüğünde onu da kendi eline alıp ağırlığını tarttı. "İçecekler de benden o halde," dediğinde sarılasım gelmişti tamamen ama okulda öğretmenlere yakalanma dürtüsü yüzünden sarılamamıştım. Yalnızca gizli saklı el ele tutuşuyorduk o kadar.

"Olur," diye yanıtladım onu nazlı bir edayla.

Sonrasında hiç konuşmadan aşağıya kadar indik. Güneş en tepemizde olsa da yakıcı değildi. Dokuzlardan bir grup bahçe önünde çığlık çığlığa voleybol oynuyordu, bahçenin bir köşesinde ders çalışanlar da vardı. Diğer bir grupsa basketbol sahasındaydı. Bizimkileri de orada gördüğümde Ezgi'yi de gördüm. Ahşap tribünlerde oturuyordu ve kucağında bir kitap vardı. Test çözüyordu sanırım. Esen sevimli bahar rüzgârı ensesinde atkuyruğu yaptığı saçlarını savuruyordu.

"Herkes orada," dedim çenemle ileriyi göstererek.

Kubilay onaylar bir mırıltı çıkardığında Ahmetler basketbol oynadıkları gruba gülerek veda ettiler ve bizi görmeden tribünlere ilerlediler. Neredeyse tüm okul bahçede olduğundan inanılmaz bir öğrenci güruhu vardı. Biz onlara usul usul yaklaşırken Ahmet, Ezgi'nin önüne oturup çantasını aldı ve kendine çekti. Kana kana suyunu içerken Eren, Ezgi'nin yanına çöküp kafasını eğdiği gibi kitaba baktı. Ezgi ise yanında kalan suyu ona uzattı ama bunu yaparken tamamen ikisi de kitaba odaklıydı. Adımlarım durdu o an. Dudaklarımdaki gülümsemeyi engellemek istesem de beceremiyordum. Kahkaha atmak istiyordum hatta. Buradan öyle tatlı duruyorlardı ki, üstelik hiç olmadıkları kadar da doğallardı.

"İçecek almayacak mıydın sen?" dedim Kubilay'a, gözlerimi onlardan ayırmadan. Bu anı görmese daha iyiydi, tadını çıkarmam lazımdı çünkü. Ezgi parmağıyla kitaptaki bir yeri gösterdiğinde Eren daha çok eğilip baktı ve Ezgi'nin elinden kalemi nazikçe aldı. Soru mu çözüyordu anlamıyordum ama buradan manzara harikaydı.

Bir süre ses vermeyen Kubilay nihayetinde itici bir sesle, "İçecekleri başka birisi alsın bence," deyince başımı ona çevirdim. Bundan bu kadar eğleneceğim aklıma gelmezdi ama gerçekten çok hoşuma gitmişti. Kubilay baktığım yere bakıyor, keskin gözleri tıpkı bir şahin gibi Ezgileri kesiyordu. İleri atılacaktı ama elinden tutup kendime çektim tamamen. Bahçe kalabalık olduğundan bizi göremiyorlar ya da duyamıyorlardı.

"Sen almazsan içmem ama. Hadi git de soğuk çay al bana. Diğerleri de ne içiyorsa, hadi Kubi Kubi," diyerek onu ittirmeye çalışsam da gözünü Ezgilerden ayırmıyordu bir türlü. Abilik damarı mı kabarmıştı, anlamadım ki.

Sabırla nefesini bırakıp, "Yazgı ne oluyor?" diyerek bana çevirdi başını. Keskin gözleri güneşte biraz daha kısılmıştı ve benden bir şey öğrenebilirmiş gibi bana bakıyordu. Duygularını anlamaya çalışıyordum zira işin ucunda kız kardeşinin hisleri vardı. "Bu nasıl bir manzara kızım? Bir şey mi var yoksa?" diyerek eliyle Ezgileri gösterdiğinde kısa bir an dönüp baktım.

Ahmet ikisinin önünde oturmuş devam eden maçı seyrederken Ezgi ve Eren birbirlerine dönmüşler sohbet eder gibi duruyorlardı. Başımı bilinmezlik içinde sağa sola doğru yatırdım. Emin değildim ben de.

"Konuşuyorlar sadece Kubilay, bir şey varsa da kardeşin bilir. Sen böyle kıro musun yoksa? Ezgi'nin hislerine veya hayatına burnunu sokar mısın?" derken kaşlarım merakla kavislenmişti.

Kubilay derin bir nefes alıp göğsünü şişirdikten sonra gözlerini araladı.

"Eren de kardeşim benim," dedi derin soluklar eşliğinde, "Uzun yıllardır arkadaşız biz. Eğer-"

"Eğer ikisi sevgili olursa ve sonra birbirlerini üzerse bu grubun dağılmasından korkuyorsun. Üstelik Ezgi kız kardeşin, Eren ona karşı bir şey hissetmediğini söylediğinde bir şey olmayacak sanmıştın mı?" diye hızlıca açıkladığımda Kubilay daha rahat nefes alıp verdi ve başını onaylarcasına salladı. Yüzüme gelen birkaç teli çekip omzunu sıktım. "Haklısın aslında ama Ezgi her şeyi göze alıp da Eren'e bir adım atacak halde değil. Eren de senden çekindiği için emin ol bodoslama dalmaz. Ama doğal akışında bir şeyler olursa buna da kimse dur diyemez Kubilay. Sence ben veya sen dur diyebildik mi?" deyip parmaklarımı ikimiz arasında salladım.

Atıp atabileceği en ters bakışı attı.

"Sence ben ve sen onlar gibi miydik?"

Cızırtı gibi çıkan bir sesle, "Değil miydik?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Kubilay ellerini beline yerleştirip başını iki yana salladı.

"Değildik tabii ki güzelim. Ben kendimden çok emindim ama Eren, aylarca başka birine âşıktı. Şimdi... Duyguları karışırsa?"

"Belki de gerçek hislerini keşfediyor Kubilay, yapma. Eren'i tanıyorsun. Her şeyden önce Ezgi'yi senin kız kardeşin olduğu için bile üzmez. Benim bildiğim Eren yapmaz. Şimdi sakin oluyoruz, kafaya takmıyoruz ve sevgilimize soğuk çay alıyoruz. Tamam mı?" deyip elindeki çantaya uzandığımda bana verdi fakat gözleri bir hayli gönülsüz bakıyordu bana. "Hadi," diye uyardım alttan alttan bakarak.

"Hemen geleceğim," deyip yanağımdan hızlı bir öpücük çaldı ve arkasını dönüp gitti. Kubilay'dan sonra ben de derin bir nefes verip bizimkilerin olduğu yere gittim. Ahmet beni gördüğünde oturakları çıkmam için elini uzatınca geri çevirmedim zira bacaklarım için fazla büyüklerdi.

"Hoş geldin Yazgıcanım. Diğer yanın nerede bakem?" diye sordu Ahmet. Onun bu sahiplenici ifadelerine gün geçtikçe daha çok alışıyordum.

"Diğer yanım içecek almaya gitti. Ben de size evdeyken sandviç yapmıştım. Buyurmaz mıyız?" diyerek bez çantayı aramıza aldığımda bir üstümüzde oturan Eren'den yutkunma sesleri bile gelmişti.

"Daha az önce yemek konuşuyorduk ha!"

Ezgi, "Ay evet ya," diye destekledi Eren'i. Yamuk bir gülüşle streçle güzelce sardığım sandviçleri uzattım.

"Şanslı gününüzdesiniz o halde. Bu sabah erken kalkıp hazırlamak istedim. İçecekler de geliyor," derken aynı anda başımı kaldırıp okulun çıkışına baktım ama kalabalıktan Kubilay'ın gelip gelemediğini görmedim. Diğerlerine döndüm tekrar.

Eren, Ahmet'in uzattığı sandviçlerin ikisini de aldığı gibi kucağına bıraktı ve birine yöneldi. Gözlerimi kısmış eline odaklanmıştım. Streci açtı ve Ezgi'ye uzattı.

"Hepsi aynı mı? Salam var, domates var, salatalık, marul... Yazgı inşallah halan gibi abudik gubidik soslardan sürmedin ha?" dedi Eren, kendi sandviçini de açarken. Yönümü usulca önüme döndüm ve Ahmet'e baktım. Ezgi de pek farkında değildi aslında ama ben görebiliyordum. Bu ikisi baya senkronize hareket ediyordu ve bu dışarıdan epey... Epey tatlı duruyordu.

"Koymadım koymadım korkmayın," diyebildim kucağımda iki sandviçle sevgilimin gelmesini beklerken. Ahmet dudaklarını birbirine bastırmış bakışlarıyla benim fark ettiğim şeyi kendisinin de fark ettiğini belli ediyordu. Omuz silktim boş boş. O da omuz silktiğinde Kubilay'ın nefes sesleri karıştı aramıza.

"Herkese benden soğuk çay!" diyerek yanıma yığılırcasına oturduğunda poşeti aldım elinden. Hepimize buz gibi soğuk şeftalili çay almıştı. Bu içeceğe de ben alıştırmıştım herkesi.

İki şişeyi arkama uzattığımda Eren aldı yine. Bakmadım onlardan tarafa. Ahmet'e de bir tane uzatırken Kubilay ikimiz için de metal kutuyu açtı. Ben de o sırada sandviçleri açtım ve birini ona uzattım. Bahçenin gürültüsüne kapılıp bir süre öğle yemeklerimizi yedik ama o sırada cebimdeki telefonum titremeye başladı. İki yanağımı da sandviçle doldurup ekmeğin kalan son birkaç lokmasını da dizime bıraktım.

"Kim?" diye sordu Kubilay. Omuz silkerek ağzımdakileri çiğnerken cebimden telefonumu çıkardım. İyice eğilip gölgelik yaptıktan sonra Kubilay da dibime kadar girmiş merakla başını uzatmıştı. Parmak izimle açtım telefonu ve WhatsApp'a baktım. Gülçin teyzem yazıyordu.

Gülçin Teyzem: Yazgı kızım.

Gülçin Teyzem: Bu akşam bizimkilerle gel yavrum olur mu?

Gülçin Teyzem: Baban bugün evde değil, tek kalma o koca evde.

Gülçin Teyzem: Hafta sonunda birlikte oluruz hem olmaz mı?

Gülçin Teyzem: Çıkışta ufak bir valiz yap kendine özel eşyaların filan.

Gülçin Teyzem: Ezgi'den alırsın pijama filan.

Gülçin teyzemden sonra üstte babama ait mesajları görünce onunla olan sohbetime girdim bu kez.

Babam: Ben Payam'a dönüyorum kızım.

Babam: Birkaç hafta orada olacağım, kendine dikkat et.

Babam: Okuldan çıkınca beni mutlaka ara, aramazlık yapma.

Babam: En ufak sıkıntıda beni ara. Sıkıntıda olmasan da ara.

Babam: Ara yani.

Babam: Güvende olacaksın, korkma.

Babam: En kısa zamanda döneceğim.

Babam: Eğer istersen Gülçin teyzenlerde hafta sonunu geçirebilirsin.

Kafamı kaldırıp Kubilay'a baktım. "Annen hafta sonu için size gelmemi istiyor, babam da Payam'a dönmüş ve en kısa zamanda geri gelecekmiş," deyip kucağımdaki sandviçi tek lokmada ağzıma tıktım.

"Annem bana da yazmış. Gelmek istemezsen sürükleyecekmişiz," dedi Ezgi keyifle. Dudaklarımı bastırıp güldüm. Arkamı döndüm Ezgi'yi görebilmek için. Eskisi gibi nazlı değildim artık. Hafta sonunu Kubilaylarla geçirmek hobilerim arasında, hatta sektirmediğim bir şeydi. Onların evinde kendi evimdeymiş gibi rahattım.

Lokmamı yuttuktan sonra, "Sürüklemenize gerek yok," dedim ve bir kere daha yutkundum, "Gelirim. Ama çok ders çalış diye bastırmayın, bir gece film gecesi yapalım," diye ekledim.

Önüme tekrar döndüğümde Kubilay kolunu omzuma atıp başımı göğsüne yasladı. Soğuk çayımdan yudumladım birazcık. Sandviç iyi gelmişti.

"Abi sırf siz birlikte uyuklayacaksınız diye ben film gecesi yapmam. Filmi izlemiyorsunuz bile," diye sızlandı Ahmet. Ona hak verdim o an. Biz genelde Kubilay ile filmin on dakika sonrasında uyuyorduk ve bizi uyandıran Ezgi oluyordu. Haksız sayılmazlardı ama yine de film daha cazipti.

"Patene gidelim o zaman," diye mızmızlandım kendimi biraz daha Kubilay'ın kollarına bırakırken. Çenesini saçlarımın üzerinde hissettiğimde gözlerim kapandı. Güneş de tatlı tatlı yüzüme vuruyor ve bedenim dahası mümkünmüş gibi mayışıyordu. Bahçe nöbeti olan hocamız inşallah nöbetini unuturdu.

"Ulan neden eve tıkılıyoruz? Sabah ders çalışırız öğleden sonra da pikniğe gideriz olmaz mı? Havalar da güzel artık. Uzun zamandır gitmedik Ahlatlıbel'e. Hafta sonu annem arabayı verirse gidelim mi?" Kubilay'ın fikri karşısında yerimden doğruldum ve uçuşan saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım.

Dikkatle ona bakarken, "Ahlatlıbel neresi?" dedim. Daha önce duymamıştım. İsmi de tuhaftı.

"Ahlatlıbel, piknik yeri Yazgıcanım," diyerek bu ufak merakımı gidermiş oldu Ahmet. Ona döndüm gülümseyerek. "Yemyeşil devasa alanlar, ormanlar filan var. Gitmemişsindir sen kesin. Bayılırsın ama. Biz ara sıra gideriz. Bu yıl da hiç gidemedik. Bence iyi fikir. Yine yaparsın ama şu sandviçlerinden," dedikten sonra son lokmasını da ağzına tıkınca içim kıpır kıpır olmuştu bile.

"Piknik severim. Bence çok güzel olur. Gidelim mi? Olur mu?" Bir heyecan furyasına tutulmuş halde arkamdaki ikiliye baktığımda ikisinin de yanakları aynı oranda şişmiş, onlara dönmemi beklemiyor olacaklar ki şaşkın ördek yavrusu gibi bana bakıyorlardı. Cebimden telefonumu çıkarıp kamerasını açtım saniyeler içinde. "Peyniiiirrrrr!" diyerek birkaç kare çektiğimde ikisi de tepki verememişti.

Kubilay yanımda, "Dönem sonuna kadar telefonunu kaybetmek mi istiyorsun civcivim?" diye homurdanırken telefonumu hemen cebime sakladım ve omuz silktim.

Fısıldayarak, "Çok tatlılardı," dememle arkamdan şiddetli öksürüklerin gelmesi bir oldu. Gözlerimi kaldırıp alt dudağımı ısırdığımda Ahmet, Ezgi'ye, "Helal helal Ezocan," diyordu alayla.

Soğuk çayımı kafama diktim utançla. Onları utandırmak gibi bir amacım yoktu bir anlık gelişmişti her şey. Ama telefonumdaki fotoğrafın bir başlangıç olduğunu sinsi bir hisle hissedebiliyordum.

"Yarın sabah erken kalkıp ders çalışıyoruz o zaman. Altıda," diye altını çizdi Kubilay, ortamdaki muhabbetin yönünü yüz seksen derece çevirerek. Suratım anında düşmüştü. Bir üst basamağımızda Ezgi boğulurken, Ahmet ve Eren onu kendine getirmeye çalışırken ben Kubilay'a döndüm.

"Altı çok geç, gece yarısı uyanalım ne dersin sevgilim?" dedim sinirle. Kubilay kafasını salladı inadıma yapar gibi.

"Olur, sen kalk civcivim. Türkçe paragrafları hala takılarak okuyorsun çünkü," dediği an kafasına indirdim hemen bir tane. Hiç kaçamadı elimden. Huysuz bir şekilde kolunun altından çıkıp aramıza mesafe de bıraktığımda bileğimden kavradı bile. "Yalansa yalan de ama," diye daha alayını sürdürünce kolumu silkeledim memnuniyetsizce.

"Bence sen de gece yarısı kalk Kubilay," diyerek ona ters bir bakış fırlattım, "Sanki sen İngilizcede çok iyisin de bana Türkçe paragrafları takılarak okuyorsun diyorsun. Daha halamla olan konuşmalarımı anlamıyorsun. Aptal!" dedikten sonra kollarımı sıkı sıkıya göğsümde topladım.

Ezgi arkamda hala zar zor nefes alırken, "Yazgı!" diye inledi adeta. Alt dudağımı daha çok sarkıtarak ayağa kalktım. "O fotoğrafı sil," dediğinde kocaman basamaklardan zıplarcasına indim. Abili kardeşli üzerime çok geliyorlardı bunlar. Çok mağdur hissediyordum kendimi.

"Silmiyorum," dedim ters ters ve kollarımı çözmeden kalabalık bahçeden sınıfa doğru hızlı adımlarla ilerledim. Kubilay en son arkamdan adımı bağırarak geliyordu ve ben yerimde durmuyordum. Yedirecektim bu lafı ona, yedirecektim!

***

Kubilay gönlümü almaya çalışsa da ben biraz daha naza çekme hakkımı kullanmaya karar verdim. Bazen sadece gönül alma çabası da hoşuma gitmiyor değildi. Bana sırnaşmalarına ayrı bayılıyordum, sevimli olma çabasına ayrı. Okul dağılınca önce benim eve gidip yanıma birkaç parça eşya almıştık. Ufak çantamla da onların evine gitmiştik ve ben yol boyu suratımı asmıştım. Ezgi de öte yandan fotoğraf için sancılanmıştı ama umurumda değildi. Bunu sürdürecektim.

Eve geldikten sonra da bir gariplik olduğunu sezen Gülçin teyzeme olduğu gibi Kubilay'ın bana söylediklerini şikâyet etmiştim ve onu da yanıma çekmiştim. Bu sırada Ezgi'nin hiç sesi çıkmamıştı. Akşamın ilerleyen saatlerinde Halit amca, Gülçin teyzem, Ezgi, Kubilay ve benim olduğum bir masada akşam yemeğine oturduğumuzda da hala surat yapıyordum Kubilay'a. Ezgi put gibiydi. Delicesine telefonumdaki fotoğrafı merak ediyordu. Ona daha sakin bir zamanda gösterecektim hatta silecektim de ama önceliğim Kubilay idi. Tahmin ettiğim gibi Gülçin teyzem yine benim tarafımdaydı. Oğluna benim eksikliğimle ilgili dalga geçmesi yüzünden sağlam bir azar çekmişti.

Gülçin teyzemden, "Suları dağıt Kubilay," emrini duyduğumda Kubilay tezgâhta doldurulan su bardaklarını masaya dağıttı. Gülçin teyzem de masaya oturduğunda yemeğe başlamıştık. Menüde taze fasulye ve bulgur pilavı vardı. Gülçin teyzemin taze fasulyesine bayılıyordum. Çok lezzetli yapıyordu. Lezzetinin bakır tencerede pişmesinden kaynaklandığını söylese de ben onun el lezzeti olduğunu düşünüyordum açıkçası.

İştahla yemeğimi yerken, "Deneme sonuçlarınızı gördüm bu hafta," dedi Halit amca. Benim sonucumu görmediği için rahatlıkla yemeğime odaklandım. Sorgulayıcı bir sesle, "Kubilay?" demesiyle karşımda oturan sevgilimin tüyleri diken diken oldu. Umursamadım. Bir de bana laf ederdi.

"Efendim baba?" dedi gıcırdayan kapı gibi.

Ben yiyeceği ikinci azar için pis pis sırıtırken Halit amca beklenmedik bir şekilde, "Hayretler içerisindeyim oğlum. AYT netlerin çok iyi. Özellikle edebiyatta ve matematik dersinde baya iyileştirmişsin kendini. Beklemiyordum. Acaba eşit ağırlıktan da denesen mi?" dedi. O an kaşığım havada asılı kaldı ve bakışlarımı kaldırdım.

Kubilay zafer gülüşüyle bana baktı ve kaşlarını kaldırıp indirdi. "Deneyeceğim zaten. Üç sınava da gireceğim," dedi göğsünü gere gere. Gözlerimi devirdim hoşnutsuz bir şekilde.

"Zahmet etme," dedim lokmamı yutar yutmaz, "İngilizce zor. Sen iyisi mi eşit ağırlıktan dene. Baban haklı. İngilizceyi zorlama. Ya da ben seni çalıştırırım. Çekinme olur mu?" diye ekledim sinirle.

Gülçin teyzem, "Kinlenmiş, fena..." dedi. Benden bahsettiği belliydi.

Kubilay ise yersiz bir şekilde, "Öleyim de kurtulun bence ya!" diye yükseldi. İştahım anında kesildi. Gözlerimi kırparak bitmeye yakın tabağıma bakakaldım. Tadım bir anda yok olmuş, az önce iştahla yediğim yemek mideme oturmuştu. Kaşığı da içimi saran huzursuz hislerle tabağa bırakmıştım. Kubilay'ın sesi zihnimde perde perde yankılanıyordu. Öleyim de kurtulun bence ya...

"Saçmalama abi," diyordu Ezgi, Kubilay'ın ağzına ekmek dilimleri sokarken. Boğazımdaki sertliği yuttuktan sonra suyuma uzandım ve birkaç yudum içtim. Elim titremeye başlamıştı bu düşünceyle. Ölmek de ne demekti? Ben öyle bir şey mi ima etmiştim?

"Allah korusun," gibi bir şeyler fısıldadım güç bela ama sesim adeta içime kaçmış gitmişti. Halit amca ortamdaki buz gibi havayı dağıtmak için ağzını açmıştı ki telefonumdan yükselen zil sesiyle titreyen elim cebime gitti. Ekranda babamın adını gördüğümde kurtarıcımmış gibi o an telefonuma sarıldım ve Halit amcaya döndüm. "Babam arıyor, izninizle," diyerek masadan kalktım. Duvar kenarından çıkarken bir an ayağım takılacak gibi oldu ama Halit amcanın sandalyemi tutmasıyla düşmeden çıktım ve soluğu balkonda aldım.

"Efendim?" dedim telefonu açar açmaz. Kalbimdeki sancıyı sinemi ovarak gidermeye çalışırken babamın sesi bir hayli endişeliydi.

"Nasılsın kızım? Gülçin Hanımlarda mısın?"

"Ev-evet," dedim tıkanmış bir halde. Yemek mideme oturmuştu sanki. Akşamın çökmeye yüz tutan karanlığında bahçeye göz attım huzursuzluğumla. Kubilay'ın sesi zihnimde yankılanıyordu hala. "Sen neredesin? İşlerin yoğun mu baba?" Ölmesini istemiyordum ki hiç. Niye öyle demişti?

"Benim işlerim daima yoğun kızım ama merak etme, bir an önce azaltmaya çalışacağım. En kısa zamanda döneceğim yanına. İyisin değil mi?" diye emin olmak istercesine bir kere daha sordu.

Başımı salladım belli belirsiz. Gözlerimin içi yandı bir an. Kubilay neden öyle bir laf etmişti ki? Ölmesini istemiyordum ben, niye kurtulacaktım ondan? Deli gibi atan kalbime bastırdım elimi. Ağlamak istemiyordum ama gözyaşlarım bana ihanet ederek göz pınarlarımı zorluyordu.

"İyiyim," diyebildim boğuk bir sesle ama pek faydası yoktu. Ölmesin Allah'ım...

Babam sesimden şüphelenerek, "Yazgı? Neredesin kızım? Sen gitmedin mi yoksa? Evde tek mi kalıyorsun yine?" diye söylendi durdu. Parmaklarımla gözlerime baskı yapıp toparlanmaya çalıştım.

"Yok yok. Evde değilim ki. Gülçin teyzemdeyim. Yemek yiyorduk hatta. Mesaj attım ya sana." Sesimi biraz daha toparladım. Endişelensin istemedim. "Babamı yanımda isteyemez miyim hem? Biz aile değil miyiz? Aileler bir arada yaşamaz mı?"

Dudaklarımı birbirine bastırdım biçare. Babamın telefonda rahat bir nefes aldığını ama endişesinin geçmediğini sesinden hissediyordum.

"Sen benim tek ailemsin, canımsın kızım. Tabii ki beni yanında isteyebilirsin. Ben de seni yanımda istiyorum ama buraya gelme," dedi hisli hisli, "Zorlama kendini gelmek için ama evimiz olduğunu da unutma. Gerekirse ben git gel yaparım."

Bu fedakârlığı içimi sıcacık yaparken burukça gülümsedim. Gözyaşlarım akmamıştı ama durulmuştu biraz. Boğazıma sarılan dikenli tellerse olduğu gibiydi. Keşke babam burada olsaydı sarılsaydım ona sıkı sıkı. Ayrı kalmasaydım keşke sevdiklerimden.

"Zor değil mi git gel yapmak? Ülke değiştiriyorsun."

"Mevzu sensen Amerika'ya bile git gel yaparım. Senin canın bir şeye mi sıkıldı hem, söyle bakalım? Kubilay mı yoksa?" diyerek hafifçe celallendiğinde nemlenmiş gözlerimi kapatıp açtım. Balkon demirine tutundum yorgunluk içinde.

"Yok, öyle bir şey değil. Arada geliyorlar işte. Öyle. Sen sakın acele etme ama tamam mı? İşlerini şey yap, bitirmeye çalış ya da azalt. Zorlama kendini olur mu? Bir de kendine çok dikkat et. Çok sigara içiyorsun. Gözümden kaçıyor sanma," diye uyardım kızar gibi. Babamın gülümsediğini hissediyordum.

"Ne güzelmiş ya," dedi sarhoş gibi ama kesinlikle sarhoş değildi. Hisli hisli konuşuyordu o da ben de.

"Neymiş güzel olan?" diye sordum ben de onun gibi.

"Kızımın beni merak etmesi, kızımın beni düşünmesi... Yazgı," dediğinde boğuk bir sesle mırıldandım. "Varım yoğum sensin güzel kızım. Aklım da sende fikrim de sende. Çok dikkat et olur mu? En kısa zamanda geleceğim yanına. Aklımı sende bırakma, yalvarırım," dedi.

Görüşüm iyice bulanıklaşmaya başlayınca tekrar sesimi bulana kadar başımı salladım. Geri geri gidip balkondaki masaya dayadım kalçamı ve mutfaktan yansıyan ışıkla aydınlanan fayanslara baktım. Bıraksalar dakikalarca ağlardım. Sanırım babamı çok özlemiştim ve Kubilay'a sıkı sıkı sarılmak istiyordum. Neden ölümlü laflar ediyordu ki?

"Ben de seni seviyorum," dedim yakıcı bir nefesle. Gözlerimi birbirine mühürlediğimde babamın tebessümünün sesini işittim.

"Tamam, bu kadar duygusal konuşma yeter. Ağlatacaksın beni burada askerlerin içinde. Halit amcanlara da çok selamımı ilet. Payam'a beklediğimi de söyle. Buradan istediğin bir şey var mı?"

"Yok," derken yine başımı iki yana sallıyordum. Sana da bir şey olmasın yeter baba.

"İyi geceler o zaman güzel kızım."

"Sana da baba," deyip telefonu çat diye kapattım. Sonra kendimi sıkmaktan bunalmış halde kafamı kaldırıp karşımdaki çam ağaçlarına baktım. Caddeyi aydınlatan sokak lambaları sayesinde görebildiğim bahçede gezdirdim bakışlarımı üzgünce. Kendimi toparlamak için yüzümü sıvazladım ama boğazımdaki o tuhaf his geçmedi.

Kaybetme korkusu öyle baskındı ki ruhumdan söküp atabileceğim bir şey değildi. En yakınlarını toprağa vermiş birisi olarak ölümle ilgili en ufak şakayı dahi bünyem artık kaldırmıyordu. Kubilay'ın bilerek söylemediğini de biliyordum ama bu kadar badire atlatmış olmam beni böyle kırılgan, böylesine hassas biri haline çeviriyordu. Kalbime binen ağırlıkları kendi içimde bir nebze olsun hafifletme çabasına girmiştim. Biraz daha balkonda kalıp gitgide serinleyen havadan nasibimi alırken içeriye daha düzgün, daha kendinde bir halde girmekti niyetim. Kollarımı zayıf bedenime sarmış temiz havayı ciğerlerime hapsederken gözlerimdeki yangıyı da büyük oranda azalttığıma emindim. İçeriye girmek için kendimi topladığımda balkon kapısının açıldığını işittim. Dayandığım yerden anında doğrulup arkama baktığımda Kubilay'ı fark ettim. Tamamen doğruldum onu görünce ama kollarımı çözemedim.

Kubilay suçlu çocuklar gibi, "Gelebilir miyim?" deyince başımı salladım. Mutfaktan yayılan ışık da olmasa onu tanıyamayacaktım.

Kapıyı kapatıp önümde durdu ve ellerini havaya kaldırdı ama bana dokunamadan tekrar iki yanına bıraktı. Zar zor gönderdiğim gözyaşlarım onun yüzüne yansıyan yarım ışıkla dalgalandı. Yüzünün sadece sol tarafını öyle ya da böyle görebiliyordum ve o gözlerinde pişmanlığın en büyük resmini seçebiliyordum.

Henüz hiçbir şey söylememişken ama bana saatlerdir bir açıklama yapmış da yorulmuş gibi nefesini bıraktı ve, "Özür dilerim civcivim," dedi. Dudaklarım kendiliğinden sarktı ve gözlerimden yaşlar damla damla süzüldü. Hiçbir şey diyemeyip birkaç adım da ona doğru sokuldum. Yanağımı göğsüne yaslarken kollarımı da giydiği ince hırkadan içeri sardım.

Beni kabul etmesi saniyelerini aldı sadece. Kocaman kolları sırtımı sardığında gözyaşlarım içindeki tişörtü ıslatıyordu. Bir süre rahatlayana kadar gözyaşı dökmüştüm dökmesine de kendimi frenleyebildiğim ilk anda susup bir elimle ıslak kirpiklerimi silmiştim. Kubilay'sa hiç bozuntuya vermemiş, sırtımı sıvazlamıştı sakinleyene kadar.

Az da olsa sustuğumu hisseder hissetmez geri çekilip yüzüme bakmaya çalışmıştı. Hiç istemeyerek de olsa kendimi geri çekince yüzümün halini görüp yüzünü buruşturdu. "Hay ağzımın ayarını si-" Son anda kendini susturup öfkeyle nefes aldı. "Yüz kere bin kere özür dilerim sevgilim. Çok saçmaladım bugün, kabul. Allah da beni-"

"Kubilay!" diye sızlandığımda son anda yine sustu. Ağzının ayarı bugün iyice kaçmıştı gerçekten de. "Ya o ağzına ayarı çekersin ya da ben çekmesini bilirim bak! Sinirlerimi bozuyorsun artık. Deme öyle şeyler. Lütfen," dedim yalvarırcasına. Belimdeki bir elini sıkılaştırırken öteki eliyle yüzüme gelen saçlarımı çekti. Sonra başparmağıyla gözyaşlarımı sildi usulca. Gözlerinden bana akan saf şefkatti.

"Çek sen bana bir ayar, haklısın. Ayarlarım bozuldu benim. Ben ne dediğimi mi biliyorum Allah aşkına?" diye söylendi komik bir şekilde. İlgisini tamamen bana vermiş, tek mesele saçlarımmış gibi eli durmadan saçlarımda oyalanıyordu.

Dudaklarımı birbirine bastırdım ağır bir şey söylemeden hemen önce. Söyleyip söylememek arasında kalsam da söylememek saçma geldiğinde birkaç saniyeliğine de olsa gözlerimi bahçeden aldım ve Kubilay'ın üzgün harelerine baktım.

"Bak yemin ederim ben seni kaybetmek istemiyorum," derken sesim bir anda tekrar boğuklaşınca Kubilay dudaklarını alnıma bastırıp küçük ama sık sık öpücükler kondurdu. "Aklıma getirme böyle şeyler..."

"Getirmeyeceğim, söz," dedi kati bir sesle, "O, o anlıktı. Yemin ederim öylesine çıktı ağzımdan ama çıkmayacak. Söz veriyorum bir daha öyle salak salak cümleler kurmayacağım. Özür dilerim güzelim. Çok özür dilerim. Ağlama artık, ne olursun. İğrenç hissediyorum öyle olunca," deyip benden hafifçe ayrıldığında burnumu çekerek elimi gözlerimin altına bastırdım. Ben de ağlamak istemiyordum ama başladığımda da susamıyordum işte.

"Tamam, içeri girelim o zaman. Annenlere ayıp olacak," diyerek balkon kapısına yönelecektim ki Kubilay bileklerimden tutup beni kendine çekti. Kalçasını masaya dayayıp boylarımızı hizaladığı gibi beni de kendine doğru çekti. Arkasında kalan balkon kapısına kaçamak bir bakış atıp kaşlarımı çatarak Kubilay'a baktım. "Ne var?" dedim bir şey söyleyecek sanarak.

Kubilay omuz silkti yalnızca. Tek eliyle omuzumdan önüme düşen saçlarımın ucuyla oynuyordu. "Geçti mi üzüntün?"

Gözlerimi kırpıştırarak omuzlarımı dikleştirdim. "Geçmedi," dedim burun kıvırarak, "Düşünmek istemesem de aklıma gelecek. Biliyorsun," diye ekledim. Kurduğu cümleyi ben kurmak istemiyordum.

Kubilay'ın bana karşılık omuzları çöktü ve başını eğerek bana baktı. "Biliyorum, o yüzden girmek istemedim içeriye. Üzüntünü giderip girerim ancak. Aklına gelmesin öyle kötü şeyler. Yediğim haltı tam temizlemek istiyorum."

"Yediğin haltı tamamen temizlemek istiyorsan yapman gereken basit," dediğimde gözleri aydınlanır gibi oldu. Beni belimden kavradığı gibi sırtımı göğsüne yasladı ve çenesini hep yaptığı gibi omzumdaki yuvasına yerleştirdi. Yanağıma da tatlı bir buse kondurup kulağıma doğru, "Neymiş yapmam gereken o basit şey?" diye fısıldadı.

İçimi gıdıklayan hoş bir hisle kasıldım ve karnımı saran elini kavradım. Dudaklarımı eline bastırıp başımı ona doğru yasladım.

"Hiç bırakmayacaksın beni tamam mı? Hep sıkı sıkı sarılacaksın bana. Kalbime de çok ama çok iyi bakacaksın. Ben de hep sana sıkı sıkı sarılacağım ve kalbine hep çok iyi bakacağım. Ve bir daha beddua etmeyip ölümlü cümleler kurmayacaksın. Kalbimi acıtmayacaksın. Bu kadar. Yapabilir misin?" dedim kısık bir sesle. Kubilay düşünür gibi bir mırıltı çıkardı ve dudaklarını bu kez daha sert bir şekilde yanağıma bastırdı. Hüznüm de kederim de toza dumana karıştı o an. Çok kolay gülümsediğimi hissettim.

"Yapmam mı be? Yaparım hem de en alasını civciv yavrum. Kalbine de çok iyi bakarım," deyip şakağımdan öptü bu kez. Sonra sıkı sıkı sarıldı bana. "Öyle de sıkı sarılırım ki aklın şaşar," derken ayaklarımı yerden kesince dudaklarımdan kaçan gülüşleri tutamadım.

"Yapma ya öyle!" dedim midemi kavrayan ellerine vurarak. Ayaklarım yere değdiğinde nefes nefeseydim zira şişmiştim. "Daha yeni yemek yedim. Azıcık daha sıkarsan kusarım," dediğimde beni kendine çevirdi.

"Sahip çık kızım midene. Ben seni hep böyle sıkı sıkı saracağım çünkü," dedi meydan okurcasına. Çenesi hafifçe yukarı kalkınca gülüşüm büyüdü. Bakmaya doyamadığım acı kahve keskin gözlerine dalmışken bir elimi yüzüne çıkardım ve kaşlarını düzledim.

"Kötü bir bağımlılık olduğunu düşünmeye başladım Kubilay. Sana baktıkça içimin gitmesi ne kadar sağlıklı? Hayatımdan hiç çıkmasan olmaz mı sanki?" dediğimde onun da gülüşü büyüdü ve benim gibi eli alnımı buldu. Saçlarımda oyalandı.

"Ne hoş. Hayatından çıkmaya hiç niyetim yok zaten civcivim. Sen de benim hayatımdan hiç çıkma. Böyle birbirimize baktıkça içimiz defolsun gitsin," dedikten sonra eli yanağıma indi ve dudaklarıma uzandı. Çok hızlı bir öpücük kondurup geri çekildiğinde gülüşüm sarhoş birinin gülüşüne dönüşmüştü. Midemde bir bulantıdan çok artık kelebekler uçuşuyordu.

"Senin için, kapıyı çarpıp sana postayı koymuş da gitmiş bence," deyip bir kere de ben öptüğümde ayrılmak eziyet gibi gelmişti. Kubilay dudaklarından ayrıldığımda sesli bir şekilde üfleyerek sarıldı. Çenemi omzuna yerleştirdim ve kollarımı sıkı sıkı boynuna doladım. Gözlerimi bir nebze olsun rahatlamış halde kapattığımda boynuma birkaç öpücük daha bırakıp içimi gıdıkladı. Gerilen ne kadar hissim varsa gevşedi.

"Hadi," dedi benden ayrılmadan hemen önce, "Üşüme daha fazla burada. Tenin buz gibi olmuş zaten. Çektireceksen de bana evde çektir."

Omuz silktim ona tekrar sıkı sıkı sarılırken. "Sana hiçbir şey çektirmeye niyetli değilim Kubilay. Ben seni çok sevmeye niyetliyim." Alnımı omzuna yaslayıp adeta kollarında titredim. Hava geceleri hala serindi. "Ama sen çekmezsen akıllanmazsın," diyerek kollarından sıyrıldığımda yüzünde bir afallama sezdim. Başımı salladım kendimden emin bir şekilde. "Ben gidip beğendiğim elbiseleri Ezgi'ye göstereceğim ve Eren'le Ezgi'nin arasını yapacağım. Görürsün sen!" dedikten sonra hızlı adımlarla balkondan içeriye girdiğimde mutfakta kimsecikler yoktu.

Kubilay ise arkamdan çaresizce adımı seslenip krizlere giriyordu. Hak etmişti.

🌿🌿🌿

Kubi tam dayaklık. Salak çocuk.

Nasılsınız???

Ben birasscık stresliyim. Bölümü 58 dk erken atıyorum stresten el tırnak dudak kalmadı.

Araba sürmek çok zor. Ağlamak istiyorum. Ruh halim mahvoldu.