14. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
12. BÖLÜM
Bir saat. Ömrümden bin yıl geçmişti ama bana sadece bir saat geçti diyorlardı. Bir saattir bir hastane koridorunda bekliyordum. Ambulansın arkasına ısrar kıyamet ben de binince kimse bir şey diyememişti. Herkes Yazgı’ya bunun nasıl olduğunu sorsa da bilmiyordum. Buraya çıkmıştı, çıkarken sanki son kez bakar gibi gözlerime buğulu buğulu bakmış ve bal rengi gözlerini yummuştu. Doktorlar başından darbe aldığı için tomografiyi ayarlamalarını istemişti. Anlamadığım daha birçok terimleri sıralayıp durumun ciddi olduğunu belirttiklerinde kahrımdan ölecektim sanki. Ben bile böyle hissedeceğimi bilmiyordum. Ben bile içimdeki bu endişeye şaşırıp kalıyordum. Ben bile kendime şimdi inanamıyordum. Birisi sanki açık yarama tuz basar gibi nasıl da yanıyordu yüreğim? Nasıl da sesimi çıkaramıyordum hissettiğim acıdan? O kadar çaresiz hissediyordum ki kendimi bedenimi saran panik hissinden başka hiçbir şey düşünemiyordum şimdi.
Yazgı’nın tek yaşadığını bildiğimden annemi aramıştım hastaneye varınca. Ona durumu izah ettiğimde hemen geleceğini söylemişti. Şimdi elimde Yazgı’nın koruyucu camı parçalanmış telefonu ve yanından ayırmadığı kulaklık kutusu vardı. O yağmurda ıslanan her yerim yer yer kurumuş, rahatsız edici bir his bırakmıştı bana. Birkaç dakikadır bekliyordum sadece ama o birkaç dakika ömrümden ömür götürüyordu adeta. Kalbimdeki ince sancıların acısı ile gözlerimi yumup kafamı duvara yatırdığımda başım ağrıdı. Yazgı’nın görüntüsü gözümün önünden bir an olsun gitmezken koridorda annemin kurtarıcı gibi gelen sesini duydum.
“Kubilay!”
Gözlerimi açıp irkilerek sağıma döndüğümde annem beni görmüş ve yanıma koşturmaya başlamıştı. Arkasından Ezgi, Eren ve Ahmet de geliyordu. Hatta okul müdürümüz Tekin Hoca da geliyordu.
Annem yanıma vardığında bin bir telaşla kollarımdan tutarak, “Kubilay, nasıl oldu bu? Yazgı nerede oğlum?” diye sorunca göğüs kafesimde bir şeyler sıkıştı. Annemin delici gözleri yüzümü talan ederken kafamı iki yana sallıyordum durmadan.
“Bilmiyorum anne… Yangın merdiveninden yuvarlanmış sanırım, yerde yatıyordu, baygındı. Ben başına tampon yaptım ama… Yeterli oldu mu bilmiyorum… İçeride şimdi. Ama çok kan vardı… Çok kan vardı anne.” Daha fazla konuşamayınca kafamı iki yana sallayıp burun kemiğimi sıktım sinirle. “Anne bir şey olmaz değil mi?” diye sordum saçma bir şekilde. Olmamalıydı. Daha kaç yaşındaydı ki? Bana yaşamak istediğini bağırmıştı, hayatının yeterince zor olduğunu söylemişti. Yaşamalıydı daha. Ölmezdi değil mi böyle bir şeyden? Bir saattir hastanedeydik zaten.
“Oğlum tamam,” dedi annem omuzlarımdan tutarak, “Otur şuraya bir de seninle uğraşamam. Ezgi abine bak, ben kızın durumunu öğreneyim,” diyerek beni bıraktığında elimi belime atıp nefes almak istercesine kafamı tavana doğru kaldırdım. Hastane duvarları üstüme üstüme geliyordu.
Tekin Hoca yanımıza geldiğinde annem merakla müdüre baktı. Bir şeyler öğrenmiş olmalı ki rahatlamışa benziyordu.
“Müdahale ediliyormuş kızımıza. Az sonra doktoru çıkar dedi, bu arada girişi yapılması gerekiyor. Ben ailesine haber vereyim,” dediğinde annem girdi araya. Annemi buraya sırf Yazgı’nın ailesine haber verilmesin diye çağırmıştım zaten. Hoş… Haber verdiğimiz anda gelebilecek bir mesafede değillerdi ki.
“Aman hocam, ailesini telaşlandırmayalım şimdi. Yazgı’yla daha önceden tanıştık biz. Ailesi çok evhamlı, kendisi tek yaşıyor Ankara’da. Dilerseniz ben girişini yapayım, durumun ciddiyetine göre ailesine de öyle haber veririz olur mu? Önce bir Yazgı iyi mi değil mi emin olalım,” deyince Ezgi koluma girip beni annemlerden uzağa çekiştirdi. Annem, Tekin Hoca’yı ikna çabalarına girdiğinde biz de acilin kapısındaki bekleme alanına gitmiştik.
“Abi, nasıl olmuş bu? Savaş filan mı yoksa?” diye fısıldadı Ezgi, dibime otururken.
Ahmet de öteki yanıma oturup, “Savaş mı lan yoksa?” diyerek düşünceli bir şekilde mırıldandığında üfleyerek yüzümü sıvazladım.
“Bilmiyorum… Allah kahretsin bir bok bilmiyorum.”
“Bu kadar ileriye gidemezler demek isterdim ama… Gidebilirler kanka. Acaba hocadan rica etsek de kamera görüntülerine mi baksak?” diye bir fikir sundu Eren. Bitik bir halde yüzümü çektim ve Eren’e baktım.
“Hele bir Yazgı’nın durumunu öğrenelim de o kameralara öyle ya da böyle bakacağım ben,” dedim kafamı sallayarak. İçimdeki kırık binlerce hisle dizimi sıkı sıkı kavradığımda Ezgi başını omzuma yasladı kedi gibi.
“Ne istiyorlar ya kızdan? Allahlarından bulsun aptallar,” diye sızlandı dibimde. Yarama tuz basıyordu sanki.
“Volkan’ın ebesini sikeceğim bu kez. Dövüşse dövüş lan-“
“Ne dövüşü be?” diyerek doğruldu Ezgi. Ayağa kalkıp Eren’in yanına geçtiğinde yüzündeki şok dalgası git gide büyüyordu. “Ne dövüşü abi? Ne saçmalıyorsun sen? Yok öyle bir şey. Uzak duracaksın Volkan’dan, hayatını mahvettiği yetmedi mi ya? Amacı seni kışkırtmak anlamıyor musun?”
Başımı eğdim çaresizce. Ciğerlerime son bir saattir yaptığım gibi derin derin nefesler çektim. Yaşadığımız olaylar aklıma geldikçe öfkem daha da perçinleniyordu. Ne bitmek bilmez hırsmış bu? Yıllardır gençliğimi çürüttü herif. Şimdi çürütmeyi de geçti başkalarına zarar veriyor ve bunu nasıl yapıyor aklım almıyor.
“Eğer birinizden birisi o spastik özürlüye bulaşacak olursa…” Ezgi’nin sert sözleriyle kafamı kaldırdığımda Ahmet’e, Eren’e ve bana öfkeyle bakıyordu. “Bana bakın öldürürüm hepinizi! Gebertirim! Yemin ederim sürüm sürüm süründürürüm, karışmayacaksınız!” dedi gözyaşları yanaklarına doğru süzülmeye başlayınca. Bileğinden tutup yanıma çektim ve kolumun altına aldım zayıf bedenini.
Ezgi ne kadar dik durmaya çalışsa da duygusal bir kızdı ve içimizden birine bir şey olduğunda duygusallığı bir kenara bırakıp kaplan kesiliyordu. Tıpkı annem gibi. Bazen o olmasa ne yapardım bilmiyorum. Hem didişmeden duramıyorduk hem de aramızda kuvvetli bir bağ vardı. Ama kardeşlik de bu değil miydi? Bu da benim kara civcivimdi işte. Onsuz yaşayamazdım.
“Tamam, çözeceğiz bir şekilde. Öfkelenme Ezogelin,” diye fısıldadım rahatlaması için. Ezgi, iç çekerek ağlamaya başlayıp gözyaşlarını üzerimdeki kirinden kokmuş okul lakosuna akıtırken on belki de on beş dakika geçti ve nihayet Yazgı’yı benden aldıkları kapı aralandı. İçeriden elleri ceplerinde yaşlı bir doktor çıktığında gözleri direkt beni buldu. Ben de aynı zamanda ayağa kalktığımda Tekin Hoca, annem ve biz doktorun çevresinde bir daire oluşturmuştuk.
Doktor gözlerini üzerimizde gezdirdikten sonra, “Kızımızın ailesinden kim var acaba?” diye sorunca sabırsız bir şekilde elimi enseme attım. Herkes de ne meraklıydı bu aileye?
“Doktor Bey, ben okul müdürüyüm,” diyerek araya girdi Tekin Hoca, “Yazgı’nın ailesi Payam’da yaşıyor. Haber veremedik henüz. Burada da en yakınları arkadaşları var. Kızımızdan ben sorumluyum. Siz durumu izah edin lütfen. İyi mi Yazgı?” deyince doktor bundan tatmin olmuş olmalı ki ellerini ceplerinden çıkardı ve başını salladı.
“Genç kızımızın çok şükür ki hayati tehlikesi bulunmuyor. Gerekli tetkiklerin bir kısmı yapıldı, geri kalanı da devam ediyor. Kafasında herhangi bir kırık ya da çatlak bulunmuyor fakat düşerken darbe aldığı için beyin sarsıntısı geçirmiş. Bu tür vakalarda düşüş anında boynu korumak için de kaslar gerilebiliyor ya da boyun öne arkaya doğru ani savruluşlar yaşıyor. Bu sebeple boyun kısmında da kas zorlanması mevcut. Bu süreçte boyunluk takması gerekecek. Son olarak sol dizindeki bağlarda bazı zedelenmeler tespit ettik. Kendini önümüzdeki birkaç hafta kesinlikle zorlamaması gerekiyor.”
Öne çıktım biraz. Doktorun söyledikleri nedense bir anlam ifade etmiyordu benim için. Daha fazla detay versin istiyordum.
“Doktor Bey, yani iyi değil mi? Kendinde mi peki? Kötü bir şeyi yok değil mi?” dedim daha açık konuşması adına.
“Telaşlanmaya gerek yok delikanlı,” dedi doktor, telaşsız bir tebessümle. “Kızımızı bu gece geçirdiği sarsıntı sonucu hastanemizde bir gece gözlemleyeceğiz. Yarın eğer bir problem olmazsa eve çıkabilir fakat ailesinden birisi en az bir ay kadar yanında kalsa daha iyi olur. Dizini fazla zorlamaması gerekiyor. Boyunluğunu da düzenli olarak takmalı. Bu hareketlerini kısıtlayacağı için günlük hayatta normal işlerini yaparken bile zorlanabilir. Odasına ait bilgileri danışmadan öğrenebilirsiniz. Geçmiş olsun.”
“Teşekkürler Doktor Bey,” diyen annem bize döndü, “Ben gidip öğreneyim odasını da bir göreyim yavrucağızı. Çok korkmuştur kuzum.”
Annem acele acele danışmaya gittiğinde ben de hızlıca Tekin Hoca’nın önüne geçtim.
“Hocam, okuldaki güvenlik kameraları çalışıyor değil mi?” diye sorduğumda yüzüme çatık kaşlarıyla bakıp somurttu.
“Kubilay…” dedi uyarı dolu bir sesle. “Oğlum ne işler karıştırdınız siz yine? Ne kamerası? Umarım Yazgı’yla bir ilgisi yoktur diyeceğim ama… Kime ne diyeceğim?” diyerek hayıflandı.
“Hocam, bizlik bir durum yok,” diye araya girdi bu kez Eren, “Ama Yazgı’yı birilerinin ittiğinden şüphe ediyoruz. Sadece kameralardan bakmak istiyoruz. Müsaadeniz varsa tabii.”
Tekin Hoca bize kızgın bir surette baktıktan sonra üfleyerek alnını sıvazladı ve başını salladı.
“Tamam, gelin benimle. Okuldan bakalım bir neler olmuş.”
Hemen Ezgi’ye dönerek, “Annemi idare ediyorsun,” dedim ve bir şey söylemesine fırsat vermeden Tekin Hoca’nın peşine takıldım.
Ahmet, Ezgi’yle birlikte kalmayı seçince Eren’le ben okula tekrar dönmüştük. Biz okula geldiğimizde kimse kalmamıştı neyse ki. Dersler bittiğinden okulun içi de perili evler gibi sessizleşmiş ve korkunç bir hal almıştı. Dışarıdan uğuldayan rüzgârın bıraktığı his tüyler ürperticiydi. Tekin Hoca önde biz de arkasındaki iki koruma misali seri adımlarla güvenlik odasına girdiğimizde Tekin Hoca ışıkları açtı hemen. Burada da kimse yoktu. Odanın karşısındaki masaya geçti ve eski bir model olan kasalı bilgisayarı açtı. Kameralar şu anda çalıştığı için birçok yere ait küçük kareleri görebiliyordum. Okulda temizlik görevlilerinden başka kimse yoktu.
“Öğle arasında oldu değil mi?” diye sordu hoca.
“Evet hocam, öğle arasında Yazgı bizim kattan çıkıyor. İkinci kat,” dedi Eren de.
İki elimi de belime atıp televizyon ekranına yaklaştım. Tekin Hoca öğle arasına ait bizim katın görüntülerini açtı ve iki ekrana yansıttı. Birisi bizim tepemizdeki güvenlik kamerasıydı ve koridorun sonunu zar zor görüyordu. Ötekisi de yangın merdivenini gören duvardaki kameraydı. Hoca Yazgı’yı görene kadar kaydı ilerletti. Yazgı’nın sınıftan çıktığı anı gördüğümüzde ise kaydı normal hızına aldı. Gözlerimi kısarak parlak ekrana yaklaştım ve her anını izledim. Sınıftan çıktığında yüzü bulanık da olsa kameraya yansımıştı. Bana bakarken yüzündeki sersemlemiş ifadeyi seçebiliyordum.
“Burada göz göze geldik işte,” diyerek ekranı gösterdiğimde Yazgı bana bakmayı kesip yangın merdivenine ilerliyordu. Yangın merdivenine çıktığı anda ise omuzlarını düşürecek bir nefes alışı vardı.
“Telefonla konuşuyor sanırım,” dedi Eren.
Hoca kaydı büyük ekrana yansıttığında Yazgı’nın dudakları hareket ediyordu. Bir basamak önünde kalan demirlerden tutunuyor, yüzü ağlamaklı bir ifadeye bürünüyor bazen de öfkeleniyordu. Kiminle konuştuğunu tahmin edebiliyordum. Volkan’dı kesin onu arayan. Her ne konuşuyorsa en sonunda Yazgı tamamen alnını demire dayayıp iç çekiyordu. İç çekişlerini ise sırtının inip kalkmasından anlayabiliyordum. Sonra demiri bırakıp kapıya yöneliyordu ama kapıyı açamadan ayağı kayıyor ve bir anda patır kütür yuvarlanıyordu.
Düşüşünü izlemeye dayanamayınca gözlerimi yumduğumda hoca kaydı bitirmişti. “Kendi kendine düşüyor çocuklar. Kimse itmemiş kızı.”
Varla yok arası bir sesle, “Sağ olun hocam,” dedim ve odadan çıktığım gibi sınıfa ilerledim.
Eren arkamdan adımı bağırsa da durmadım. Soluğu bizim sınıfta aldığımda bomboş sınıfta yalnızca bizim eşyalarımız vardı. En arkaya gidip eşyalarımı toplarken Eren de geldi.
“Volkan’la konuştuğuna adım kadar eminim Eren,” diye fısıldadım sessiz bir öfkeyle. Eren yüzünü sıvazladı çaresizce.
“Nereden eminsin abi? Belki Volkan değildir. Sadece telefonla konuşmuş işte!” dese de emindim. Volkan, Yazgı’nın telefon numarasını biliyordu. Benim fotoğrafımı da kıza tek kullanımlık telefondan atmıştı.
“Eminim,” diye homurdandım. Yazgı’nın sırasına gittiğimde zaten çok dağılmamış olan eşyalarını topladım ve ceketini aldım.
“Abi sakin olmak zorundayız,” diyordu Eren. Seri halde eşyaları toplamaya devam ederken Eren de artık dinlemediğim söylenmelerine bir süre devam etti. O sırada telefonum çalınca sınıftan çıkmadan önce Ezgi’nin aramasını cevapladım.
“Efendim Ezgi?”
“Abi, Yazgı kendine geldi. Onu haber vermek için aradım seni. Neredesiniz? Ne olmuş?”
İçim bir nebze olsun daha rahatlarken Eren’e başımla hadi dercesine hareket yaptım ve sınıftan çıktık.
“Kimse itmemiş Ezgi, kendisi düşmüş. İyi mi peki? Telefonla konuşabilir mi? Nasıl? Bir şey dedi mi?” diye arka arkaya sorduğumda merdivenlerden seri adımlarla iniyorduk.
“Yok, bir şey demedi. Annem yanında şimdi. Telefonla da konuşabilir mi bilmiyorum. İyisi mi sen buraya gel.”
“Tamam, geliyoruz biz,” deyip telefonu kapattım ve okul bahçesine çıktım.
Gökyüzüne kümelenmiş bulutlar yeni bir yağmurun habercisi gibiydi. Etraftan kalkan toprak kokusu bütün şehri çepeçevre sarmıştı adeta. O an verdiğim bir kararla hastaneye gitmek için beklediğimiz otobüs durağında durdum. Çantaları yere bıraktığımda Eren durağa oturdu yılgın bir şekilde. Göz ucuyla ona baktım. Yorgun duruyordu. Zaten onun gelmesini de istemiyordum. Kafamda dönen düşüncelerle zaman akıp geçmişti. Çok kısa bir süre sonra otobüs geldiğinde Eren önden ilerledi. Ben de çantaları alıp arkasından otobüse biner gibi yaptığımda Eren kartı basıp arka tarafa ilerledi. Çantaları hemen girişe bıraktığım gibi otobüs şoförüne selam verdim ve geriye döndüm.
Volkan Efendi’yle bu kez sağlam bir görüşme yapmamız gerekiyordu anlaşılan.
***
Yazgı Bloom Allison’dan…
Özlemek nedir ezberlemiştim ama ya hasret? Hasretle yeni tanışıyordum sanırım. Siz hiç ölen birini özlediniz mi? Ölüm o kadar gerçek o kadar korkunçtu ki özlemek yetmiyor artık hasret kalıyordunuz. Ve içimdeki bu hasreti geçirecek hiçbir şey yoktu. Rüyalarımda annemle ablamı hiç görmemiştim bu zamana kadar. Öldüklerinde bile gece rüyalarıma almamıştım onları ama bu kez gördüğüm şeyler o kadar gerçekçiydi ki gözlerimi bir hastane odasında sancılar içinde açtığımda ve hareket edemeyecek kadar yorgun hissettiğimde gözlerimden yaşlar sicim sicim aktı, nehir oluşturdu sanki.
Annem yoktu. Onun şefkatli kolları yoktu.
Ablam yoktu. Onun neşelendiren arkadaşlığı artık yoktu.
Yapayalnızdım. Bir başımaydım şu koskoca dünyada. Artık beni koşulsuz şartsız sevecek hiç kimsem yoktu. Ağladığımda yanımda olacak, sevincimi göğsümü gere gere paylaşacağım bir annem veya ablam, ailem yoktu. Her şey en güzel yerinde yarım kalmıştı. Ama burası dünyaydı öyle değil mi? Burada her şey yarım kalırdı. Canımı en çok yakan da buydu. Yarım kalmış olmak, kalmaya devam etmek…
Uyandığım ilk anda gördüğüm rüyadan sıyrılmıştım. Ölümün ailemi benden aldığı gerçeği ilk günkü gibi yüzüme tokat misali çarpınca adeta bocalamış, ne yapacağımı şaşırmıştım. Tek yapabildiğim dudaklarımdan kaçan iniltili seslerle ağlamaktı. Gözyaşlarımı durduramıyor, kalbimdeki bu sancıları bastıramıyordum. Sesimi şimdi duyacak bir annem bile yoktu. Annem olsaydı ya da en azından ablam… Beni sarar, sakinleştirirdi ama beni olduğum gibi babama rağmen sevecek hiç kimse yoktu hayatımda.
“Yazgıcığım…”
Adımı merhametli bir annenin dilinden duyduğumda korkarak ıslak kirpiklerimi indirdim. Görüş açıma Kubilay’ın haftalar önce tanıştığım annesi, Gülçin teyze girince gözlerimi tekrar yumdum. Yüzüm iyice düştü, ağrılarım sanki kendini daha da belli etti. Yüreğim cayır cayır yandı. Gülçin teyzeyi gördüğümde annemi daha çok özledim. Rüyamda gördüğüm annemi deli gibi özledim. Hatta Gülçin teyzeye sıkı sıkı sarılmak istedim. Kalbimdeki bu özlemi, hasreti biraz çeksin yok etsin istedim ama utandım. Bunu istemeye, söylemeye utandım.
Gülçin teyze metanetini koruyarak, “İyi misin güzelim? Ezgi…” diye seslendi.
“Yazgı?” dediğini duydum Ezgi’nin de. O da buradaydı. İkisi de yüzüme bakarken utançla gözlerimi kapattım ve burnumdan derin nefesler aldım ama nefes almak kaburgalarıma batıyordu. Elimle sedyenin iki yanına tutunduğumda Gülçin teyze şakaklarımdaki saçlarımı okşadı, kalkmama engel oldu. Her dokunuşu merhametten besleniyordu adeta.
“Yazgıcığım sakin ol. Duyuyor musun beni? Hadi, sakinleşelim güzelim,” dedi nazikçe. Gözlerimi yumdum ve biraz nefes aldım. İçimdeki yas ete kemiğe bürünmüş gibiydi. Kemiklerim kırılıyordu sanki. Üzerime çöken bu ağırlığın haddi hesabı yoktu.
“Du-duyuyorum…” diye mırıldandım kesik bir sesle. Birkaç defa yutkunduğumda Ezgi yatağın tuşlarından beni biraz doğrulttu. Neden hareket edemediğimi, sağa sola dönemediğimi çenemdeki sert şeyden anladım. Kırılırcasına ağrıyan parmaklarımı kaldırıp boynuma götürdüğümde boyunluğu hissettim. “Ne oldu bana?” dedim şaşkınlık içinde. Kafamın içi keşmekeşti.
En son yaşadığım her şey bir sis perdesinin arkasındaydı sanki. Tek hatırladığım yangın merdivenine çıktığım andı. Soğuk rüzgârın yüzüme çarptığı anı hatırlıyordum. Birini bana bağırarak seslendiğini de… Hayal meyaldi ama her şey. Bir de hep Mazhar Alanso’nun sesi vardı kulaklarımda. O şarkının melodisi, sözleri durmadan beynimde dönüyordu.
Gülçin teyze, “Ufak bir kaza geçirdin tatlım ama ciddi bir şeyin yok,” diye yumuşak bir şekilde konuştuktan sonra Ezgi’ye döndü, “Doktoru çağı kızım sen,” dedi otoriter bir sesle.
“Tamam, geliyorum hemen,” deyip telaşla odadan çıktı Ezgi. Nefes aldıkça yüzüm buruştu. Nefes aldıkça soluk borum yandı. Kendimi o kadar rahatsız hissediyordum ki ne kadar böyle hissedeceğimi düşünmek bile o rahatsızlığı artırıyordu.
“Canım…” diye mırıldandım elim kalbime doğru giderken. Gözlerimi odanın her yerinde gezdirdim yersiz bir telaşla. “Ne-nefes aldıkça canım yanıyor.” Kaşlarım kendiliğinden çatılırken Gülçin teyze elimden tuttu hemen. Elleri ne güzel sıcacık ve en az anneminkiler kadar yumuşaktı.
“Doktor olabilir demişti. Ağrı kesici verirler şimdi söyleriz tamam mı? Kendini nasıl hissediyorsun kuzum?”
Kesik kesik nefesler eşliğinde boştaki elimle gözümden akan yaşları sildim. Gözlerim Gülçin teyzenin sevimli yüzünde durdu. Kubilay’ın Gülçin teyzeyle bir alakası yoktu. Gülçin teyze, buğday tenli, hafif kilolu ve beline kadar uzanan koyu kahverengi saçlara sahipti. Dışarıdan bakan anne gibi görünmediğini söylerdi ama onunla ilk tanıştığımda kesinlikle bir anne şefkatiyle yaklaşıyordu çocuklarının arkadaşlarına. Çok korumacı, temkinli bir kadındı. Aslında çok güzel bir anneydi.
“Ağrım… Çok ağrım var sadece. Bana ne oldu?” dedim nefesimi güçlükle vererek. “Mer-merdivenlerden mi düştüm?” Eğer bu bir rüya değilse kesinlikle merdivenlerden düşmüştüm.
Gülçin teyze hiçbir problem yokmuş gibi sakinlikle onayladı. “Hıhım… Ama geçti, doktor hiçbir problemin olmadığını söyledi. Ciddi bir yaralanma da olabilirdi ama çok şanslısın. Hiçbir şey hatırlamıyor musun kuzucuk?” diye ilgiyle sorduğunda gözlerimi kıstım ve karmakarışık bir ifadeyle baktım.
“Ben… Şey…”
Hatırladığım ufak tefek şeyleri kafamda kesinleştirmeye çalıştığım an odaya doktorun girmesiyle her şey uçtu gitti. Doktor durumum hakkında daha net şeyler söylerken en can yakan kısmı ailemin bana bakmasıydı. Doktora bununla ilgili bir şey söylemedim ve yalnızca onaylayıp ağrı kesici istedim. Doktor ağrı kesicimi verip odadan çıktığındaysa Gülçin teyze bana döndü. Ezgi de içeriye girmemişti, gitmiş olabileceğini düşünmüştüm bu yüzden.
“Be-ben tek kalabilirim,” dediğimde Gülçin teyze tatlı bir tebessümle ikili koltuğa oturdu. Kaç saattir başımda bekliyordu kim bilir? Yorgunluktan saçlarını dağınık bir topuz yapmış, evden öylece çıkmış gelmiş gibi bir hali vardı.
“Olmaz öyle şey, ailen şu anda gelebilecek bir mesafede değiller güzelim. Bu gece birlikteyiz ama istersen yarın aileni arayabiliriz.”
Gözlerimi mahcubiyetle yumdum ve konuşma yapabilmek için kendimi toplamaya çalıştım. Bu kadarı da yüreğime fazlaydı. Bu yürek çok hırpalanmıştı zamanında, şimdi bu kadar ilgiyi hemen kabullenirdi. Hemencecik alışır, yokluğunda daha çok ıstırap çekerdim.
“Gerçekten…” dedim rica dolu bir iniltiyle. Sesim çatallanmıştı. “Burada hemşireler vardır. Hem kıpırdayamıyorum hiçbir yere. Eğer size uygunsa yarın sabah gelin, rezil olmayın hastane köşelerinde.”
Gülçin teyze yeni oturduğu yerden kalkıp dudağının kenarında beliren ufacık tebessümlerle yanıma geldi. Korumalıklardan tutunup yatağın kenarındaki boşluğa otururken gözlerini üzerimden çekmiyor ve rahatsız etmeyecek düzeyde şefkatle inceliyordu her bir yanımı.
Uzanıp sıcak avuçlarıyla elimi tuttuğunda içimin titrediğine şahit oldum. “Güzel kızım benim. Bak, ben bir anneyim. Benim şu an hissettiğim merhameti ve şefkati hissetmek senin için belki çok zor belki beni yanlış anlıyorsun. Anneni maalesef erken yaşında kaybettiğini de biliyorum. Bunları hatırlatıp da o güzel kalbini kırmak, o güneş gibi bakan güzel gözlerinden yaş akıtmak istemem. Beni yanlış anlama ama ben kendim, merhametim buna müsaade etmediği için buradayım. Sana acımıyorum ya da sana üzüldüğümden değil. Ben buradan çıksam da şu kapının önünde beklerim seni, içim el vermez ki seni burada bırakmaya. Ha görmek istemiyorum derse-“
“Yo-yok…” dedim boğuk bir sesle. Göz pınarlarıma yine oluk oluk yaşlar biriktiğinde ne kadar çabalarsam çabalayayım durduramıyordum kendimi.
Annem öldükten sonra öğrenmiştim ben öksüz kelimesini. Babalar ölünce de yetim denirmiş. Ben her iki kelimenin de muhatabıydım. Hem öksüzdüm hem de babam hayattayken yetimdim. İçimde açılan o boşluğu kimse dolduramazdı ama ilk kez birisi o boşluğun verdiği acıyı hafifletiyordu. Hem de beni üzmeden. İnsan alışmak istiyordu işte buna. Çektiğim bu yasın bir nebze olsu hafiflediği o noktaya sıkı sıkı tutunmak istiyordum ama o noktadan da kaybederim diye çok korkuyordum.
Gülçin teyze şefkatle bana gülümserken, ellerimi anne sıcaklığıyla okşarken kalbim acıyordu ama bu acı yaraların kapanmasıyla ilgili bir acıydı. İyileştiğimi hissettiğim bir acıydı. İyileşmenin de acı verdiğini ilk burada anlamıştım. Sonra aklıma Ankara’ya gelmeden önce annemle ablamın mezarının başında yaptığım konuşma gelmişti.
Ne demiştim ben kendime?
Gözyaşı dökmeden gülümsemeyi bilemezsin.
Belki de bu gözyaşlarım artık gülümsemem içindi.
