51. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
48. BÖLÜM
48. BÖLÜM
Her şey bir sis perdesi arkasında seyrediyordum sanki. Acım vardı. Canımın yangısını en net haliyle hissediyordum ama bu kez acıdan kendimden geçemiyordum. Hâlbuki kendimden geçsem belki her şey daha hızlı olacaktı ama olmuyordu. Sesleri duyuyordum. Kubilay durmaksızın adımı bağırıyor, kollarıyla beni sarıyordu. İndiğim arabaya tekrar bindirilmiştim onun kollarında. Babam sürüyordu sanırım arabayı. Herkes bana sesleniyordu ama ben tepki veremiyordum. Tek yapabildiğim Kubilay'ın avucuna elimi bırakmaktı. Elini bile tutacak halde değildim. Canım yanıyordu. Canım ara sıra öyle çok yanıyordu ki olduğum yerde debeleniyordum.
"Geldik geldik..." diye sayıkladı Kubilay, elini alnıma bastırırken, "Ateş gibi abi! Abi ateşi var. Çok kötü!" dedi birine, her kime dediyse artık sanki o birisi beni hayata bağlayacak kişiydi.
Araç durduğunda dudaklarımı birbirine bastırdım. Karnımdaki her neyse diken gibi batıyor, bütün bedenimi kasmama sebep olacak kuvvetli bir acı bırakıyordu. İncecik bir inleme çıktı ağzımdan ve başımı Kubilay'ın göğsüne biraz daha bastırdım. Midemde bir şeyler olsa kusardım ama hiçbir şey olmadığına emindim. Çok kötüydü bu. Hem üşüyor hem terliyordum. Saçlarım enseme yapışmış, üzerimdeki kıyafetler tenimle bütünleşmişti.
Kubilay hafifçe yanaklarıma vurarak, "Yazgı, duyuyor musun beni?" diye bir şeyler söyledi ama tepki veremedim. Kısık gözlerle yüzüne bakarken birileri bedenime dokundu. Dokunduğu yere bir top diken bastırmış gibi inlediğimde her şey daha katlanılmaz oldu.
"Tamam, tamam sakin ol. Geldik hastaneye," dedi Kubilay ama sözlerindeki sakinleştirici etkiyi alamadım. Beni Kubilay'ın kollarından sıyırıp tekrar aldıklarında inim inim inliyordum artık. Titremelerim kontrolümden çıkmıştı neredeyse.
"Durumu ne?" dedi birisi başımda. Kendimi sıktım, dişlerim gıcırdadı. Hiç tanımadığım bu adam gözlerime ışık tutarken birisi de beni düz yatırmaya çalışıyordu ama acım o kadar fazlaydı ki kasılıyordum.
"Bilmiyorum," diye yanıtladı Kubilay bin bir telaşla, "Yere yığıldı. Kan var dedi ama anlamadım. Kan var dedi. Yaralı mısın Yazgı? Yaran mı var?" Görmemişti demek ki. Kıvranarak sağa sola döndüm ama acım tüm bedenimi ele geçirmişti. Gözlerimden fütursuzca yaşlar boşalıyor, boğazım yanıyordu.
Kısık mı kısık, boğazımı yakan bir sesle, "Du-durun..." dediğimde Kubilay anlamıştı bir tek.
"Durun diyor! Durun diyor!" deyip sedyeyi durdurduğunda herkes bana bakıyordu ve ben bunu kısık gözlerle zar zor görüyordum. Her şey fazlasıyla bulanıktı. Babam anında başucuma geçerek terden sırılsıklam olan saçlarımı çekti.
"Kızım neyin var? Söyle bize? Ne oldu? Ne yaptılar?" Baygın gözlerimi babamdan çektim ve nefes almaya çalıştım. Gücüm çekiliyordu. Çatlamış, kurumuş dudaklarımı yalayarak elimi ameliyat yerime götürdüm. Üzerimdeki tişörtle parkayı çektiğimde herkes ameliyatlı yeri gördü sanırım. Doktorun yüzü buruştu, eli sargıya gittiğinde daha da buruştu. Doktorun soğuk parmakları ufacık temas edince bile canım o kadar yandı ki gözlerimi kapatıp inledim.
Babam dehşet içinde ne gördüyse artık, "Bu nasıl oldu Yazgı?" diye sorduğunda acıyla yutkundum. Kubilay yanımda yere çökerken eli saçlarımdaydı hala. Başımı tavana çevirip son nefesimi alırcasına soluklandım.
"Ameliyat..." dedikten sonra bir miktar nefes aldım, "Ameliyat... Bi-bilmiyorum... Ca-canım yanıyor. Canım ço-çok ya-yanıyor!" Sonrasında dudaklarımdan inlemeler, hıçkırıklar peş peşe geldiğinde beni daha fazla orada durdurmadılar.
"Hastayı acile alıyoruz!" diye bağırdı birisi en son. Sonrası tamamen yok oldu bende. Yine hatırlayamayacağım kadar bir sürü şey yaşadım ve unuttum. Ama en güzeli de acıyı unutmak oldu. Hissizleşmek oldu en güzeli.
***
Kubilay Devrim'den...
Bir buçuk saattir ameliyathanenin önündeydik. Annem, Ezgi, Eren, Ahmet, Grace Hala, Sanat abla, Özgür abiler... Herkes Ankara'ya gelmişti. Yazgı kaybolalı üç hafta olmuştu ve o üç haftadan beri herkes Ankara'ya gelmişti. Özgür abiler üç haftadır dağda bayırda Yazgı'yı aradıklarından onlara günlerce ulaşamamıştık. En son... En son haber aldığımızda adamları paketlemişlerdi ama Yazgı yoktu ve Gürcistan'da kaybolduğunu düşünüyorlardı. Sınır ötesine geçmişlerdi ve iki hafta daha onlardan haber alamamıştık. Ta ki bu geceye kadar. Özgür abi telefonla arayıp Yazgı'yı bulduklarını, Ankara'da olduklarını söylediğinde tüm şalterleri kapatmış olan kalbimde ışıklar yanmıştı. Yazgı'nın odasından çıkacak gücü bulamazken kendimi bir anda nasıl kapıdan dışarı atmıştım bilmiyordum. Nasıl sarılmıştım ona bilmiyordum. Ama zihnim hep en kötüsüne yöneliyordu sanırım. Yazgı'nın nasıl da düştüğünü, nasıl da kan diye sayıkladığını, nasıl da ter döküp inim inim inlediğini hiç unutamıyordum.
Saat gecenin bilmem kaçıydı ve hepimiz hastanede, Yazgı'yı aldıkları ameliyathanenin önündeydik. Ona bir şey yapmışlardı. Benim kıyamadığım güzel sevgilime bir şey yapmışlardı. Canını yakmışlardı onun. Canı neydi ki bunu yapmışlardı ona? Zaten elli kilo ancak vardı ne istemişlerdi ondan? Ne geçecekti ellerine? Neden canını yakmışlardı onun?
"Su iç biraz." Eren bana şişede bir su uzattığında isteksiz bir şekilde cıkladım.
"İstemiyorum," diye ekledim ve yüzümü sıvazladım sertçe. Eren çok ısrar etmedi ve suyu yanımda oturan Ezgi'ye uzattı. Ezgi itiraz etmeden alsa da o da içmedi sudan. Kimsenin midesi bir şey alacak halde değildi. Herkes Yazgı'nın o inleyen, iki büklüm halini görmüştü çünkü.
"Kaç dakika oldu ya?" dediğini duydum Sanat ablanın. Sesi artık tahammülsüzlüğün sınırlarındaydı. Saatlerdir volta atıyordu koridorda. Güneş ve kardeşi Yavuz'u evde annesiyle bırakmıştı. Özgür abiler de burada bekliyordu. Gece sanki hiç bitmeyecekti.
"Az daha sabır Sanat, az daha sabır," dedi annem bitkinlikle, omuzunu sıvazlarken. Bir kere daha yüzümü sıvazladım oradan ensemi sıktım. Sabrın da bir sonu vardı.
Gözlerim kısıldı yere dalıp giderken. "Neden böyle bir şey yapmışlar ki?" diye mırıldandım güçsüz bir sesle. Herkesin oflaması puflaması ve gezinip tozması bitti. Fayanslara daldım gittim ama gördüğüm fayanstan çok Yazgı'nın can çekişen haliydi. "Neden Yazgı'yı böyle... Böyle bir şey yapmışlar? Ne yapmışlar ona? Neden yani? O kız ne yapmış olabilir ki? Kime zararı vardı ki onun da onu alıp şey... Şey... Şey gibi..." Cümlemi tamamlamaya nefesim de gücüm de yetmediğinde gözlerimden oluk oluk yaşlar aktı.
Özgür abinin o an hızlı adımlarla Eren'in açtığı yere oturup avuturcasına dizimi sıktığını hissettim. "Şşştt," diye uyardı beni ama neden uyardı anlamadım. Kafamda hala neden sorusu dolanıyordu. Ne istemişlerdi ondan? Ne?
"En kötüsünü atlattık ya Kubilay, en kötüsü geçti ya oğlum. Bulduk Yazgı'yı. Hiç bulamayabilirdik de Allah korusun. Şimdi Yazgı'nın en çok duaya ihtiyacı var. Neden diye sorgulamak yerine iyileşmesi için dua edin önce," dedi son cümlesinde çoğul konuşarak. Kafasını kaldırıp herkese baktığını hissettim ama eli uyarıcı bir madde gibi hala dizimi sıkıyordu. Gözlerimden yuvarlanan koca damlalar kesilmiyordu ama ağlayan ben değildim, ruhumdu...
"Özdemir Komutanım içeride, Yazgı'yı kurtarmak için her türlü müdahaleyi yapacak. Onun nasıl iyi bir doktor olduğunu Sanat biliyor. Değil mi?" dediğinde konuşma sırası Sanat ablaya geçmiş gibi önümde diz çöktü hemen.
İçi yer yer kızarmış mavi gözlerini bana kaldırıp içtenlikle tebessüm etti, dizime vurdu birkaç kez. "Kubilay, bak benim babam yıllarca komada kaldı. Gözlerimin önünde babamın kafasını bir kurşun sıyırdı, kollarımda kaldı babam. Öldü sandım. Babamı aylarca amcam korudu, onu iyileştirdi. Şu an babam yanımdaysa amcam sayesinde," dedikten sonra başıyla sözlerini destekliyor ve dudaklarını yapacak hiçbir şey kalmamış, kabullenmek en iyisiymiş gibi birbirine bastırıyordu. Ama bunları bana neden anlatıyorlardı ki? "Uzun bir ameliyat oldu farkındayım ama sakın öfkene yenilme, düşürme kendini. Yazgı iyi olacak ablacım, tamam mı? Yazgı çok güçlü bir kız," dedi büyük büyük bir inançla.
"Değil," dedim ansızın. Kaşlarım titreyerek çatıldı bu lafa. Sinir oluyordum bu cümleye artık. "Güçlü güçlü deyip durmayın. Ne ben ne o güçlü falan değiliz biz!" Burnumdan soluyarak ayağa kalktım. Gerçekten tahammülüm yoktu bu söze. "Başımıza gelenleri kaldırmak zorunda da değiliz. Neden ya neden? Ulan el kadar kızdan ne isterler sizin aklınız alıyor mu? Hayaliydi be bu gezi. Birlikte Karadeniz'i görmek hayaliydi. Hayalinin geldiği hale bak! Aklım almıyor bir türlü! Bu nasıl iş?" diye bağırdım dişlerimin arasından. Hıncımı duvardan alarak avuç içimi savurduğumda çok saçma geldi ama acımadı sanki canım. Canımın acımadığını anladığımda o vuruşların devamı da geldi.
Ahmet kollarımdan tutup beni zapt etmek istercesine, "Kardeşim tamam! Tamam sakin ol! Hava alalım gel, gel dur..." dedi ama hava almak filan da istemiyordum ben. Ben sadece şu kapıdan çıkacak iyi haberi bekliyordum bir de Yazgı'yı. Boğuluyordum ama hava almak falan istemiyordum.
"Ben bekleyeceğim burada," dedim nefes nefese. Sesim artık genizden yakıcı bir halde çıkıyordu. Çok yorgundum. "Sabaha kadar da sürse gitmeyeceğim bir yere. Bıktım usandım lan! Bıktım usandım ben! Bıktım artık! Bıktım..." Yaka silkerek ameliyathanenin buzlu camına iyice yaklaştığımda duygularım karman çorman olmuştu.
Bacaklarımdaki güç çekilmiş halde sırtımı dayadığım yerden kayarak yere düştüğümde Ezgi gelmişti yanıma. Bir miktar daha avutulacak söz duymak istemiyordum ama ben karşı çıkmadan veya henüz uyaramadan Ezgi de yere oturdu, başını omzuma yasladı ve bir eliyle dizimi sıvazladı. Hiçbir şey demedi. Herkes ayakta bir o tarafa bir bu tarafa giderken Eren ve Ahmet de geldi. Yere çöktüler anlaşmış gibi.
Gözlerimi her kapattığımda Yazgı'nın bana sarılamadan kollarımın arasına düştüğünü hatırlıyordum. Hâlbuki geldi, artık yanımdan bir an bile ayırmam diye sevinirken onu yine aldılar benden. Karnında gördüğüm yaranın kötülüğü kalbimi dağlarken gözlerimden artık yaşlar taşıyordu. Hala bir haber yoktu. Hala ses seda yoktu. Onun canını nasıl yakmışlar aklım almıyordu bir türlü. Yazık değil miydi ona? Nasıl kıyarlardı daha gencecik bedenine? He? Nasıl?
Kafamda dönüp duran düşüncelerle birlikte alnımı dizime bastırdığımda Eren sırtımı sıvazladı uzun uzun. Ahmet vurdu teselli mahiyetinde. Ezgi ben ağladıkça ağladı, sustu da en çok. Kimse hiçbir şey demezken biz sarılarak birbirimizi avuttuk ameliyathanenin önünde. En çok gözyaşlarımızın sesi duvarlarda yankı yaparken kimse de bize durun demeye cesaret edemedi bir daha. Kalbim eksikti, hem de çok. Öyle bir oyuk vardı ki orada kimse dolduramazdı. Kimsenin doldurmasına da izin veremezdim.
Sanki bu döngü sonsuza dek sürecekmiş gibi gelirken birkaç dakika sonra ameliyathanenin kapısından sesler geldiğinde dördümüz de aynı anda kafamızı kaldırdık. Çıkan kişiyi gördüğümüzdeyse ayaklanmamız saniyelerimizi aldı. Özdemir amca ve yanında çıkan diğer doktor başlarındaki ameliyathane bonelerini ve yüzlerindeki maskeyi çıkarıp ellerinde buruştururlarken bir cevap bekliyorduk sadece.
Özdemir amca hepimizde göz gezdirdikten sonra, "Durumu iyi," dedi ve içimizdeki koskocaman bir yangını söndürdü. Herkes rahat bir nefes alırken Ezgi ve Ahmet bana aynı anda sarıldı. Pek karşılık veremedim sevinçlerine zira durumunun iyi olmasının yanında ne olduğunu da bilmeden bir yere gitmeyecektim.
"Peki ne yapmışlar? Neden karnında öyle bir yara ve şişlik varmış?" dediğimde Özdemir amcanın yüzü biraz daha düştü ve başını iki yana salladı.
"Bu adli bir mevzu Kubilay ve hala süren bir dosya. Şunu bilin ki Yazgı'nın durumu daha iyi fakat bir süre gözlem altında kalması gerekiyor. Yoğun bakımda kırk sekiz saat ilaçla uyutulacak. Vücudu çok hırpalanmış ve mikrop kapmış. Kırk sekiz saat sonra ilaçlar kesilecek ve uyanmasını bekleyeceğiz," dedikten sonra bakışları hala üniformalarını çıkarmamış olan time döndü. "Toplanın siz de," diyerek eliyle koridoru gösterdiğinde ne yaptığımı bilmeden Özdemir amcanın kolundan tuttum. Bana döndüğünde korkusuzca gözlerine baktım. Yutkundum sertçe. Normalde kimseye karşı saygımı aşmazdım kolay kolay. Bu durum da yeterince zordu ve kimseye saygı duyacak halde değildim. En çok saygının bana duyulmasını bekliyordum.
"Ne yaptılar ona?" dedim kabullenemeyerek. Başımı iki yana sallayarak, sessizce ama herkesin duyacağı bir öfkeyle, "Ne istemişler ondan? Bana operasyonu anlatın demiyorum, Yazgı'ya ne yaptılar diyorum," diye direttiğimde annem elimi çekti adamın kolundan. Sarsılarak geri çekildim ama gözlerimi hiç çekmedim.
"Oğlum saçmalama, adli bir durum dediler bitti. Yazgı iyiymiş işte. Buna bak sen," diyerek beni arkasına almaya çalıştığında Özdemir amcayla göz kontağımız hiç bozulmadı. Nasıl ikna ettim neden ikna oldu bilmem ama ortalığı geren havaya inat dönüp gidecekken bedenini son anda bana döndü. Kızgın gibi durmuyordu bana bakarken, kızsa da pek fayda vermeyeceğini anlamış olmalıydı.
Ruhsuz bir sesle, "Bir paket dolusu uyuşturucu madde çıktı karnından," dediğinde Ezgi ve Sanat abla adeta çığlık atarak tepki gösterdi. Annem ve bense kalakaldım öylece. Özdemir amca herkese acı içinde bakıp tekrar bana döndü. "Alt karın bölgesine küçük paketler halinde uyuşturucu yerleştirmişler. Lucy filmini izledin mi hiç?" derken gözlerini kısmıştı, "Operasyonlar gizliyse bir sebebi var aslanım. Bunları duymak senin kârına değil dosya kapandıktan sonra gereken açıklamayı sana da kızıma da yapacağım ama şu anda o uyuşturucunun gönderileceği adresi dahi bilmiyorken neden sorusuna cevap bulamıyorum. Şimdi senin yapacağın en iyi şey kızım gözlerini açtığında yanında olman." Durdu ve sözlerini toparladıktan sonra işaretparmağını tehditkâr olmayan bir halde kaldırdı. "Narkoz alana kadar sadece senin adını sayıkladı. Böyle de çıkma kızımın karşısına, toparlan bir an önce. Uyu, dinlen..." dedi aklına gelen şeyleri sıralarken.
Özdemir amca yeteri kadar bilgi verdiğini düşünerek koridora döndüğünde ben duyduklarımı sindirmenin çabası içindeydim. Elim kolum dökülürcesine bekleme koltuklarına yığıldığımda kimseden çıt ses çıkmıyordu. O sessizliği bozansa gelen tekerlek sesleri olmuştu. Kafamı çevirdiğimde ameliyathaneden büyükçe bir sedyede küçülen bedeniyle yatan Yazgı çıktı. Çıplak kolları pikeden çıkmıştı ve bedeni binlerce kabloya sarılmıştı. Yatağın ucundaki monitörden zannımca kalp atışları ve nabız hızı görünüyordu. Solunum desteği veriyorlardı. Neden? Kendi kendine nefes alamıyor muydu? Neden bu kadar kablo ve borular vardı yüzünde?
Titreyerek sedyenin ucuna dokunduğumda eline uzanmak istedim ama onu götüren adam sert bir sesle uyardı.
"Hastaya temas yasak!"
Elimi sanki ona zarar verecekmişim gibi anında çekerken nereye gidiyorlarsa artık biz de sedyeyi itiyorduk. Karşımda Eren ve Ahmet vardı. Yanımda Ezgi itiyordu.
"Ne-neden yasak?" dediğimde adam bana göz atıp önüne döndü.
"Mikrop kapmaması için delikanlı. Ziyaretler de yasak olacak," dedikten sonra aynı katta bulunan bu kez kapısında yoğun bakım yazan yere götürdüler. Ben biz de girebiliriz sanırken onlar orada da engel oldular bize. Yazgı'yı yine bir kapının arkasına uğurlarken geriye dördümüz kaldık. Onu hep bekleyen, canından çok seven dört kişi kaldık...
***
Yoğun bakım ne kadar iğrenç ve tatsız bir yerdi ki giriş ve görüş yasaktı. Bir saniye için bile olsa camın arkasından bile olsa görüşmemiz yasaktı. Doğal olarak yapacak bir şey de yoktu hastanede. Koridorda beklemenin de bir faydası olmadığından herkes evlerindeydi. Okula gidecek pek takatim yoktu ama devamsızlığım sınıra ulaşmak üzereydi ve kalan her hakkımı da Yazgı'ya kullanmak istediğimden şimdilik iş olsun diye okula giden bir ruhtan ibarettim. İki gün geçmek bilmemişti adeta. Kırk sekiz saat... Eziyet gibi kanıma işlemiş ve sonunda gelmişti. Cumartesiydi bugün. Evdeydik hepimiz. Denemeye gitmemiştim. Kimse de git gel diye ısrar etmemişti zira tükendiğim her halimden belliydi. Onun yerine Yazgı ve benim kitapçığımı almak için Ezgiler gitmişti. Ben hastaneden gelecek cevabı bekliyordum. İlaçları kestik, normal odaya aldık, kendine geldi gibi bir şeyler söylensin istiyordum ama sanki bu haberi almak öyle uzaktı ki... Suratım düştükçe daha çok düşüyordu.
Annem önüme dumanı üzerinde tüten çay bardağını bıraktığında kendime gelir gibi oldum. Başımı eğip tabağın yanındaki kaşığı kenara ittim ve sabahtan beri mideme ilk kez sıcak bir yudum çay gönderdim fakat midem bunu da kabul edecek gibi olmadı. İsyan etti adeta. Yeme içme, bırak şu nimetleri de Yazgı'nın yanına git diyordu içimden bir ses. Onun midesi bomboş, kanında ilaçtan başka bir şey yok... Organlarım benden yana değillerdi.
"Oğlum, bir iki lokma ye de güçten düşme. Özdemir Bey ne dedi sana?" diye uyardı annem. Onun da bana pek tahammülü kalmamıştı açıkçası. Ruh gibiydim evde.
Çaydan bir yudum daha tatsız tatsız aldıktan sonra, "İştahım olsa yerim anne," dedim sessizce. Babam sabrının sonuna geldiğini belirtircesine burnundan derince soludu. Göz ucuyla baktım ona. Uzayan sakallarını sıvazlayarak kaşıdığında sabrının sonunda olduğunu da çok iyi anladım.
"Oğlum," diye cümleye afili bir giriş yaptığında gözlerimi acı çekercesine çaya diktim yine. Geliyordu nasihatler, uzun uzun nutuklar, tiratlar... "Ulan sen âşık olunca ne çekilmez herif oldun be!" Babamın bıkkınlıkla kurduğu cümle karşısında çatık kaşlarla istifimi bozmadan bakışlarımı kaldırdım. Bana bakmıyor kahvaltısını yapıyordu. "Sanırsın kızı Hitler'in gaz odasında bıraktık da geldik burada keyif çayı iç diyoruz. Ne lan bu haller? Kendine gel yoksa ben getirmesini bileceğim bak!" diyerek parmağını da gözüme gözüme salladığında refleksle geri çekildim. Babam nadiren açtığı o iri gözlerini bana dikti. "Anladım, canın yanıyor, zor da kolay değil ama en zor kısmı atlattık çok şükür. Bugün git hastaneye, istediğin kadar bekle ama kimseye saygısızlık yapmaya kalkma. Adam seni kızının yanına sokmayabilirdi de ama bak kızım uyanırken yanında ol demiş. Biraz düşün ya, biraz olsun düşün. Nato kafa nato mermer anasını satayım! Ye lan şimdi şunlardan," deyip tabağımı aldı önümden. İçine ne bulduysa doldurdu ve arapsaçına dönen bir tabak bıraktı önüme.
Çilek reçeli zeytine doğru akıyordu mesela. Beyaz peynire de zeytinin yağı çoktan bulanmıştı ve domatesler aykırı duruyordu. Patates kızartması zaten Allah'a emanetti. Menemendeki yumurta da patatesin üzerindeydi. Midemin daha da bulanıp karıştığını hissettim ve bakışlarımı yine babama çevirdim.
"Bu manalı konuşma için eyvallah baba ama midemi resmetmene gerek yoktu."
Babam ince teşekkürüm karşısında başını sallamakla yetindi ve ağzına soslanmış zeytinden attı. Hoşuna da gitti sanırım zeytin ki bir yemek kaşığı dolusu tabağıma koyduğu haşlanmış yumurtanın üzerine de soslu zeytini koyunca tam oldu. Anneme çevirdim başımı ve eğreti bir gülüş yerleştirdim yüzüme.
"Mide öz suyumu da eklersek çalışma tamamlanır anneciğim ve babacığım. Her şey için teşekkürler ama ben iyisi mi misafirliğimin sonuna doğru kalkayım artık yüksek müsaadenizle," diyerek oturduğum sandalyeyi geri çektim ve çay bardağını aldım bir tek. Babam gözleriyle takip ediyordu beni. "Her şey çok güzeldi," dedim tadına bile bakmadığım ama tahmin ettiğim mükellef soframız için. Annem de memnuniyetle başını sallarken pek de umurunda değildim. "Her şey için sağ olun. Bize de bekleriz. Oldu o zaman..." diyerek mutfaktan çıktığımda babamın arkamdan, "Gülçin yap şuna bir patates matates dürümü de zıkkımlansın. Baksana beynine oksijen gitmiyor herifin. Salak yemin ederim, salak..." dediğini duydum.
Kendimi odama attığımda şarjdaki telefonumun yanında aldım soluğu. En azından hali vakti yerinde olan çayımdan azar azar içerken mesaj gelmiş mi ona baktım ama kimseden bir cevap yoktu. Zaten birinden de bir şey beklemek istemediğim için Özdemir amcaya ben mesaj attım. Durumu hakkında bana bilgi vermesi gerekiyordu artık. Gelsem görebilecek miydim Yazgı'yı emin olmam lazımdı yoksa burada veya kapıda beklemenin bir mantığı yoktu. Çok geçmeden Özdemir amca ilaçları kestiğini yazmıştı. Uyanmasını bekliyorlardı ve normal odaya alacaklardı. Öğlene kadar gelmiş olmamı da yazdığını görünce elim ayağım nasıl da birbirine dolanmıştı. Telefonu bırakıp ilk iş gruba girip Özdemir amcanın dediklerini yazdım ve sonra telefonu bırakıp dolabıma koştum. Elime ne geçtiyse artık onları giydim.
Mavi kot pantolonun üzerine kalın beyaz kazağımı giydim. Onun da üzerine şişme montumu giydim. Karlı bir hava yoktu fakat deli bir rüzgâr vardı. Yanıma cüzdanımı ve telefonumu aldıktan sonra hızla antreye çıktım. Annem mutfak topluyor, babam da kahvaltılıkları dolaba yerleştiriyordu. Beni gördükleri gibi annem işi gücü bırakıp elini önlüğüne kuruladı. Evin anahtarını da cebime attığımda babam da fark etti beni. Strece sardığı yarım ekmekle yanıma geldi.
"Oğlum ne oldu? Haber mi var?" diye sordu annem.
"Kısmen," dedim nefes nefese, "İlacı kesmişler, gel artık dedi Özdemir amca. Normal odaya alacaklarmış. Gitmem lazım. Gelecek misiniz?" dediğimde annem babama döndü.
"Şimdi benim hazırlanmam sürer. Sen çocuğu hastaneye yetiştir canım. Ben de kendi arabamla gelirim tamam mı? Hadi git sen," diyerek babamın dolaptan kabanını uzattığında babam elime ekmeği tutuşturdu hemen.
"Bekle iki dakika. Üzerime uygun bir şey giyip geliyorum. Al arabayı çalıştır," diyerek avucuma da anahtarı bırakınca bir dakika bile fazladan beklemeyip kapıyı araladım. Botlarımı giydikten sonra apartmandan çıktım ve ön bahçeye park edilen babamın arabasına yöneldim. Şoför koltuğuna oturduğumda ilk işim arabayı çalıştırmak ve buğulanan camlar için arabanın içini ısıtmak oldu. Birkaç dakika geçmişti, çok değildi ki babam üzerini değiştirdiği gibi şoför kapısını açtı.
"Geç yan tarafa. Kahvaltı et," deyip kolumdan tuttuğu gibi beni dışarı aldı.
Ellerimi iki yanıma vurup ofladım. "Taktı mı taktı. Üniversite hocası..." diye hayıflandıktan sonra yolcu koltuğuna geçip yaptığı muntazam insancıl dürümden birkaç ısırık aldım ama daha fazlasına midem olur vermedi. Yol boyunca kemirmekten öteye gitmediğim mükemmel kahvaltımı cebime attıktan sonra hastaneye gelmiştik bile.
Babam arabayı uygun bir yere park ettikten sonra hastaneye girmiş, danışmaya dayanmıştık. "Yazgı Bloom Allison yatıyor hastanenizde. Yoğun bakımdaydı en son ama bugün normal odaya alınacakmış. Oda numarası kaç?" diye tek solukta sorduğumda kadın bendeki bakışlarını çekerek babama baktı.
"Hastanın neyi oluyorsunuz?"
"Sevgilisi," yanıtını verdiğimde babam enseme bir tane indirip kendisi yöneldi.
"Okuldan arkadaşı bizim oğlan. Babası Özdemir Aldinç hanımefendi. Geleceğimizden haberi var," diye daha uygun şekilde açıklayınca kadın başını salladı ve bilgisayara döndü.
"Sanırım Yazgı Bloom Aldinç'ten bahsediyorsunuz. Girişi bu şekilde yapılmış. Normal odaya da alınmış. B blok, üçüncü kat, kadınlar bölümü, 521 numaralı oda," diye yanıtladığında zihnimin içinden durmadan tekrar ediyordum.
B blok, üçüncü kat, kadınlar bölümü, 521 numaralı oda.
B blok, üçüncü kat, kadınlar bölümü, 521 numaralı oda.
"Asansör burada salak oğlum!" diyen babam zihnimdeki tekrarları böldüğünde sersem sersem onu takip ettim. Asansör kalabalığına bindiğimizde her katta durduk. İnenler ve binenler oldu hep. Dakikalar sonra B blok, üçüncü katta durunca bir sürü koridorla burun buruna geldik. İlkin sağ tarafa döndüğümde Hasta kabul yazan yerin olduğu yerde kadınlar bölümü ve erkekler bölümü yazısını gördüm.
"Şurası sanırım..." diye mırıldanarak babamı dürttüğümde birlikte kadınlar bölümü olan yerden girdik. Oda numaralarına baka baka yılan gibi bir koridordan geçtik. Kaç oda geçtik bilmiyorum ama koridorun başını unutacak kadar yürüdükten sonra koridorun sonunda Özdemir amcayla Özgür abileri gördüm. Sanat abla da buradaydı ve telaştan son dakikalarını yaşar gibi durmadan volta atıyordu.
Sabırsız bir halde, "Yazgı uyandı mı?" dediğimde herkes bana döndü. Hızlı ve büyük adımlarım 521 numaralı odanın önünde durduğumda Özdemir amcayla Özgür abi bana döndüler.
Özdemir amca babama hitaben, "Hoş geldiniz Halit Bey. Zahmet ettiniz," dediğinde bunalmış halde Sanat ablaya döndüm. Hiç hoş geldin beş gittin muhabbeti çekecek durumda değildim.
"Abla uyandı mı ne oldu? Girebilir miyim?" dedim telaşla ve bir o kadar heyecanla fakat Özgür abinin kolumdan tutmasıyla içime yine kötü hisler çöreklendi.
"Sen gelene kadar bir kere uyandı," deyince kaşlarım ok gibi çatıldı, gözlerimi kırpıştırdım. İçimdeki huzursuzluk sarmaşık gibi ruhumu sarıyordu artık.
"O ne demek? Bir kere uyandı geri mi uyudu?" dedim anlamayarak. Özgür abi sakince gözlerini kapatıp açtı.
"Gibi gibi... Odaya çıkarılırken oldu. Biraz sarhoş gibiydi. Normal olabilir diyor komutanım ama... Uyandığında bizi pek tanımadı koçum."
Özgür abinin bir cümlesi bitiyor bir sonraki büyük bir felaket gibi üzerime çullanıyordu. Tuhaf bir anlamazlıkla geri çekildim.
"O nasıl iş ya? Kafasından hasar mı aldı ki? O nasıl iş?" Bir Sanat ablaya bir Özgür abiye bakarken ikisi de bana cevap veremeyince korkum daha da yükseldi. Sabrım taştı. "Girebilir miyim ben?" diyerek kapıya tekrar yöneldiğimde Sanat abla geçti önüme.
"Kafasında hasar yok ama amcam ameliyat sırasında uyuşturucu paketinde sızdırma olduğunu görmüş. Kanına karışmış olabilir. Uyuşturucunun bir miktar tesiri altında kalmış olabilir dedi Kubilay. Lütfen, sakin olmaya çalış tamam mı? Eğer tamamen uyanırsa, saçmalarsa... Artık bilmiyorum. Uyandığında neyle karşılaşacağız bilmiyorum ama hafıza kaybı beklenmedik olur. Siz gelmeden doktorla konuştuk. Herkes uyanmasını bekliyor. Odasına elbette girebilirsin, seni bekliyorduk zaten ama sakin ol. Büyük tepkiler verme olur mu? Ne olduğunu anlayamıyoruz çünkü. Umarım kalıcı bir şey yoktur," diye sıralayınca elimi saçlarımdan geçirdim.
Tek solukta, "Tamam abla, ben dikkat ederim," diyerek odanın kapısına yöneldim. Sakince kolu indirip içeri süzüldüğümde koridordaki kalabalık orada kaldı. Ben artık günlerdir beklediğim o ana girdim adeta.
Odaya ilk girdiğimde karşımda kocaman ferah bir pencere gördüm. Tüm duvarı kaplıyordu neredeyse. Henüz Yazgı'yı görememişken telefonumu sessize alıp cebimdeki paketli dürümü tekrar cebime sıkıştırdım. Sessiz adımlarla yürümeye devam ettiğimde ilk onu yatağında daha az kabloyla gördüm. Yine bazı kablolar bağlıydı bedeninde, hala kalp atışları ölçülüyordu ama solunum cihazı filan gitmişti. Üzerinde hastane kıyafeti vardı uzun kollu. En azından odası sıcaktı ve üzerinde pike yerine kalın olduğu belli olan elyaf beyaz bir battaniye vardı.
Gözlerinin kapalı, sarı sarı saçlarının da iki yanından süzüldüğünü görünce içeriye biraz daha girdim. Kaşları hafif çatık haldeydi. Yüzü biraz keyifsiz ve tatsız duruyordu. Koluna bir serum bağlıydı. Bilerek o tarafa geçmedim ve diğer en az kablonun olduğu yere geçtim. Altıma siyah dönen bir sandalye çekip sedyenin dibine girdiğimde iyice zayıflamış, zarif parmaklarına dokunmak istedim ama sonra mikrop bulaştırma ihtimalimden korktum. Sanki benden bir şey kapacakmış gibi irkildim. Eline bakakaldım öylece. Çenemi sedyenin ucuna yaslayıp biraz geriye gittim. Tüm ilgim ondaydı artık. Bu ilgiyi de başka yöne çekecek halde değildim.
"Civciv yavrusu..." diye mırıldandığımda kaşları biraz daha çatıldı, ağzından belirsiz mırıltılar döküldü. Güler gibi oldum ama içim nasıl kıyıldı bir ben bir Allah gördü. Biraz daha kilo alması gerekiyordu. Zaten zayıf çırpı gibiydi. İyice zayıflamıştı. En kısa zamanda güzel bir yemek yeme programı oluşturmalıydık.
İşaretparmağımla uzun kollu hastane elbisesinin üzerinden koluna uzunca bir çizgi çizdim. Beni hissetsin diye. "Ben geldim, daha uyanmayacak mısın?" diye sordum.
Bu defa soruma daha çok mırıldanarak gözlerini kırpıştırdı. Göremedim balköpüğü gözlerini ama sanırım varlığımı hisseder gibi parmaklarını kıpırdattı biraz. Sonra daha da hareketlendi elleri. Gücünü arar gibiydi. Sedyenin sert yerine dayadığım yüzüme dokundu kontrol edemediği eliyle. Amacı belki de saçlarıma dokunmaktı ama gözlerime denk düştüğünde gözlerimi kapattım hemen. Bir şeyler daha mırıldandı ağzının içinden lakin anlamak güçtü.
"Tamam, yorma kendini," diyerek vazgeçtim her şeyden. Az da olsa kendine gelmiş olması yeterdi. "Baya uyudun ama benden demesi. Çok şey kaçırdın, çok!" demeden de duramadım. Ne yapayım? Üç haftadır kayıptı. Bulduğumuzda da daha sarılamamıştım bile, ameliyata girmişti hemen. Şimdi bu halde yarı ayılmıştı. Buna da şükrediyordum elbette ama gözlerini de açmasını istiyordum. Açgözlü davranıyordum belki de. Kimilerine göre şükretmem gereken bir haldeydik ama yine de açsın gözlerini, gülümsesin istiyordum.
Yazgı sanki içimdekileri duymuş gibi mahur bir tebessüm sunduğunda gözlerim aydınlanmış, istifimi bozmadan ben de gülümsemiştim. İçimdeki dürtüye hiç engel olamamıştım o böyle ben konuştukça gülümserken. Elimin tersiyle yanağına uzandığımda temasımı hissetmiş gibi kaşları gevşemiş, gözlerini kırpıştırmaya çalışmıştı. Sonra bozuk bir mırıltıyla, "Neredeyim?" dediğinde çenemi dayadığım yerden kaldırarak biraz daha yaklaştım sedyesine. Saçlarını çektim yüzünden özenerek. İncitmekten korkarak dokundum yanağına. Uyanıyordu galiba. Korkutmamam gerekiyordu. Sakin olmam gerekiyordu ve birisi içimdeki şu salak heyecanı durdursa fena olmazdı.
"Hastanedeyiz civciv yavrusu. İyisin korkma," diye fısıldadığımda çok yanlış bir şey söylemişim gibi kaşları çatıldı, elimi ittirdi. Öyle sert savurdu ki elimi irkildim. "Yazgı, güvendesin!" desem de inlercesine mırıldanıyor, ne dediğini anlayamıyordum bir türlü. Kelimeleri seçmek bir hayli güçtü.
Ellerini yatağa bastırarak doğrulmaya çalıştığında aklım başımdan uçmuştu. Ameliyatlı yeri ağrıdı sanırım bu ani hareketinden ötürü zira doğrulamadan nefes nefese düştü yastığa. Omuzlarından tuttum canını acıtmadan. Kuvvet uygulamadıkça yerinde durmuyordu. "Yazgı... Sevgilim... İyisin hareket etme, dur. Dur canın yanacak, dur Allah aşkına..." desem de beni duymuyor gibiydi. Yalvarışlarım boşunaydı.
Yazgı yarı ayılmış halde, "Bırak..." diye sayıklamaya başladı bir süre sonra. Gözlerini bile açamıyordu ama elimi kolumu bedeninden çekmek için çırpınıyordu. Hiç durmuyordu. Canını yakıyordu göz göre göre. "Bırak beni... Bırak... Bırak..." Tükenmeye başladığını düşen sesinden anladığımda omuzlarına iyice bastırdım, yatağa sabitledim.
"Bırakmam," dedim dişlerimin arasından. Canını yakıyor muydum şu an bilmiyordum ama durmak zorundaydı. "Yat yerine. İyisin diyorum. Hastanedeyiz. Korkma. Korkma artık, güvendesin..." diye sıraladığımda hangi sözüme güvenmişti bilmiyorum ama hareketleri biraz durulmuştu. Bu kez de monitördeki uyarılar değişmeye başladığında bir aralık kafamı kaldırıp ekrana baktım. Sayılar inip çıkıyordu ve anlamıyordum ne olduğunu. Başımı tekrar Yazgı'ya eğdiğimde gözlerini biraz daha aralamış halde bana bakıyordu.
Sulanmıştı gözleri. Balköpüğü hareleri biraz koyulaşmış ve büyümüşlerdi. Beni görüyor muydu emin değildim ama gözlerini sonunda açmış olmasına şükrediyordum. "Buradayım," dedim güven verircesine. Beni görmesi gerekiyordu artık. "Sakin ol tamam mı? Bırakıyorum seni şimdi," deyip ellerimi usulca omuzlarından çekerken Yazgı medet umarcasına, incecik bir sesle, "Kubilay?" diye mırıldandı.
Geri çekilemeden kaldım öylece. Güzelim yüzünün her zerresine itinayla baktım. Başımı salladım sonra. "Benim," dedim inanması için. Ona baktıkça ruhumda depremler meydana geliyordu. "Benim güzelim. Benim. Güvendesin tamam mı?" diyebildim çok sonra.
Gözlerindeki yaşlar daha da çoğaldı ve sonunda şakaklarına doğru incecik akmaya başladığında omuzlarını bırakıp yüzünü aldım ellerime. Kuş kadar kalmıştı. Başparmağımla sildim her bir yaşını. Monitördeki sesler sürekli değişmeye devam ederken Yazgı artık daha da açabilmişti gözlerini.
"Ağla, ağla rahatla sarı civciv. İyisin korkma tamam mı? Güvendeyiz," dedim durmadan. Sabaha kadar tekrar edebilirdim zira bana baktıkça, beni gördükçe bir şeyleri anladığını anlıyordum. Unutmuş olamazdı.
Gözlerini yorgun bir şekilde kapatıp açtı tekrar. "Neredeyim?" dedi kuru bir sesle. Akan gözyaşlarını bir kez daha sildim ve yerime oturdum. Elini kavradığımda başını güç bela bana çevirdi. Sanki az önce beni itmeye çalışan, yataktan kalkmaya çalışan o değilmiş gibi yelkenlerini suya indirdi.
"Hastanedeyiz," desem de güç bela yutkundu ve başını tavana çevirdi. Bir süre konuşabilmek için kendini hazırlarken elinin üzerine öpücükler kondurdum.
"Öyle değil..." diye mırıldandı biraz daha kendine geldiğinde, "Bi-bir rüya gördüm ben. Sanki... Sanki hala bir rüyanın içindeymişim gibi his-hissediyorum." Gözlerini kapatıp tekrar açtığında pürdikkat onu izliyordum. Her tepkisini hafızama kazımaya çalışıyordum.
"Rüyada değiliz," desem de beni duymamış gibiydi. Gözlerini usulca kapatıyor birkaç saniye dinlendikten sonra gücünü kaybetmekten korkar gibi tekrar aralıyordu ama uzun süre açık tutamıyordu bile.
"Annem vardı, ablam vardı... Se-sen... Çağırıyordun beni. Ben, yanlış yerdeydim ama çok... Ço-çok gerçekti. Bir an... Bi-bir an öl-öldüğümü sandım. Sesini bulamadım." Yüzü bir bebek gibi büzüşüp ağlayışı şiddetlendiğinde yerimden kalkıp dudaklarımı alnına bastırdım, bir süre çekmedim hiç. Yanaklarını sevdim, elini de bırakmadım hiç.
Hafifçe geri çekilsem de ilaçlarla harmanlanmış yine de bastırılamayan kendine has kokusundan ayrılamadım. Gözlerinin içine baktım hasretle. "Buradayım civciv yavrusu, buradayım güzelim benim. Buldun işte. Bulduk yine birbirimizi..." desem de sözlerimin hiçbir anlamı yokmuş gibi Yazgı uzun uzun ağladı. Elini bırakmadan tabureye oturdum, bekledim. Bir ara hiç susmayacak bile sanırken kendi kendine ağlayışı iç çekişlere döndü. Gözleri kapanır gibi oldu. Ağlamaktan yorulmuştu sanki. Tükenmiş halde yüzünü bana çevirip ıslak kirpiklerini kırpıştırdı.
"Ankara'da mıyım?" diye sordu bozuk bir sesle. Gözlerimi kırptım onaylarcasına.
"Ankara'dasın. Baban, Sanat abla, Özgür abi ve muhtemelen bizimkiler kapıdadır. İster misin onları?" dedim elimle arkamda kalan kapıyı işaret ederek. Yazgı çıt ses çıkarmadan önüne dönüp bir süre boş boş duvarı izledi sonra tekrar bana döndü.
Çekingen bakışları arkasında her ne varsa kıvranarak, "Sa-Sanat ablamı çağırır mısın bir tek? Onunla... Yalnız kalsam?" dediğinde bir an donakalsam da sonra hiçbir şey demedim. Yalnızca başımı sallayıp elinin üzerine son bir öpücük bıraktım ve odanın dışına doğru ilerledim.
🌿🌿🌿
Neler atlattılar görüyorsunuz değil mi? Çocuklarım...
Yeni bölümde görüşmek dileğiyle. Lütfen oy vermeyi ve düşüncelerinizi benimle paylaşmayı unutmayın. Heyecanla yorumlarınızı okuyor ve sorularınızı cevaplıyorum.
Gerçi Wp kanalımızda daha çok sohbet ediyoruz. Çünkü buraya yorum yapmıyorsunuz. Jvnfbdbd
Tamam sitem yok.
Kendinize çok iyi bakın. Ben gidip Yavru Vatan Payam'ı düzenlemeye devam edeceğim.
Ona da çok yakında TikTok'ta editler gelecek. Çok heycanlıııı. Haritalar yaptım sizin için. Ülkemizi daha iyi anlayacaksınız.
