34. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
32. BÖLÜM
32. BÖLÜM
Sanat ablamların evi iki katlıydı ve üç kişilik bir aileye göre fazlasıyla genişti. Beş odası olan bu evde aşağı katta yatak odasıyla Güneş'in odası vardı. Diğer üç kat üst kattaydı. Benim burada kaldığım sürede kullandığım oda ise hala aynıydı. Odanın içinde duvara dayanmış tek kişilik bir baza, karşısında ise krem renklerinde üçlü bir koltuk vardı. Ayakucumda dört kapaklı, işlemeli şık bir dolap her zamanki gibi bana hizmet ediyordu. Ezgi'yle bizi bu odaya almışlardı. Kubilaylar ise diğer odalara dağılmıştı ama kimin hangi odada kaldığını bilmiyordum.
Telefonumun ekranında saat on ikiyi gösteriyordu. Gözlerimin içiyse acıyordu. Bir ara uykuya dalar gibi olmuştum. Gözlerimi açtığımda yine o beyaz odada olduğumu görünce uyuduğum uykudan kan ter içinde kalkmıştım. Artık alışmak üzere olduğum o sık nefesler yine göğsümde patlarken kendimi sakinleştirmek sandığımdan daha uzun sürmüştü. Tuhaf hissediyordum. Levent öz babam değildi, ablamla babalarımız birdi, annem bir teröristin çocuğunu doğurmamıştı ama benden çok büyük bir şey saklamışlardı... Her şey o kadar tuhaftı ki kaç zaman geçerse geçsin belki de şu yaşadıklarıma hiçbir şekilde anlam veremeyecektim. Ne kadar kafamda tartarsam tartayım hiçbir yeri olmayacaktı şu yaşadıklarımın.
Gözlerim odanın karanlığına alışmıştı. Tavana vuran Ay ışığı içimi rahatlatsa da gözlerimi aydınlıktan çekerek sağıma döndüm. Ezgi mışıl mışıl koltukta uyuyordu. Gözlerim hala aynı olan odada kısaca dolaştı. Çalışma masama kadar olduğu gibi duruyordu ve tertemizdi. Saçlarım gördüğüm kısa kâbusun etkisinden olsa gerek enseme yapışmıştı. Bu rahatsız edici hisle uzandığım yerden doğrulurken boğazımın da bir hayli kuruduğunu yutkunamadığımda anladım. Çevreme bakındım ama su getirmemiştim. Yorgun bir şekilde boynumu kütürdettim. Kendimi yatağa bırakıp uykusuzlukla debelenmek ya da aşağı inip su içmek arasında git gel yaptım ve su içmeye karar verdim. Bir de ballı süt yapacaktım kendime. Süt belki uykumu getirirdi.
Üzerimdeki yorganı güç bela attım. Ne kadar terlesem de yorgandan sıyrıldığımda öyle bir titreme sardı ki bedenimi Sanat ablamın verdiği krem renkli yün ceketi giydim. Çıplak ayaklarımın ucunda odadan zar zor sıyrıldım ve merdivenlere yöneldim. Tırabzanlardan tutunarak aşağı inerken her adımımda süpürgeliklerde yanan spot aydınlatmalar bana yeterince yardımcı oluyordu. Aşağı kata indikten sonra mutfağın aralık kapısından içeri girdiğimde tezgâh dolaplarının dibine döşenen ışıkların yandığını gördüm. Başımı otomatikman masaya çevirdiğimde sandalyeye oturmuş telefonuyla uğraşan adamla girişte kalakaldım.
Özdemir Aldinç... Babam. Mutfak masasında oturuyordu. Önünde bir fincan vardı ve ara sıra telefonun ekranını kaydırırken ara sıra o fincandan muhtemelen kahvesini yudumluyordu. Ama asker olduğunda mıdır nedir mutfağa girdiğimde beni fark etmesi saniyelerini aldı. Adli tıptayken jilet gibi olan saçları şimdi biraz dağınıktı. Yüzü yorgunluğunu hiç gizlemeden gözler önüne seriyordu. Yanakları çökmüş, gözleri bu kez mahmur bakıyordu. Adli tıpta ne kadar ciddiyse burada o kadar duygularını yüzüne vuruyordu.
Ablamın babasıydı o. Ablamla ayrılan tek noktamız göz renklerimiz ve babalarımızdı. Ablam masmavi gözleriyle anneme benzerdi. Ben balköpüğü gözlerimle kimseye benzemezdim pek. Demek babama benziyormuşum. Özdemir Aldinç'in gözleri de açık kahveydi. Benim kadar sarıya dönük olmasa da ondan aldığım barizdi. Ablamın babası, babamdı. Ve ben bir hainin kızı değildim. Vatan sevdalı bir askerin kızıydım.
Özdemir Aldinç beni görür görmez, "Bir şey mi oldu kızım?" diyerek usulca telefonunu masaya bırakınca bir an arkamı dönüp gitmek istedim ama sonra yapamadım. Girişte öyle emanet gibi durdum bir süre. Sadece su içip gidecektim. Süt ısıtmaktan vazgeçmiştim çoktan ama su içmek bile o an yapabileceklerim arasında değildi.
Babam olan adam, gözlerimin içine içine bakarken ben kısa bir an tezgâhtaki arıtmaya bakıp tekrar ona döndüm. "Su..." dedim konuşmayı unutmuş gibi.
Ayaklarımı yerde sürüye sürüye tezgâha ilerledim. Damarlarımda yol alan tuhaf bir titremeyi sezdim. Bardakların olduğu dolabı açıp bir bardak aldım ve arıtmadan su doldurdum. İncecik kuvvetle akan su dolunca bardağı kendime çektim. Tezgâhtan tutunarak yere çömeldim ve suyu zar zor içtim. Kalbim güm güm atıyordu ve umarım o, bu sesi duymuyordu.
Belki de hayatım boyunca içtiğim en stresli suydu. Bardak bitince mideme giden su beni bir anda rahatsız etse de çaktırmadan bardağa tekrar su doldurup dolaptan çay tabağı aldım. Yanıma alacaktım. Gece bir daha kâbus görür müydüm bilmiyordum ama ne zaman kâbus görüp uyansam dilim damağıma yapışıyordu.
Bardak elimde titrek sesler çıkarırken babam olan adam, "Yazgı," diye seslenince bir adım daha atamadım. Kaldım olduğum yerde ve boynumu adeta zorla çevirerek ona baktım. Çenesini parmaklarını yumduğu avucuna yaslamış dalgın dalgın bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştuğunda, "Kızım," dedi bu kez. Hiçbir şey hissedemedim. Sanki sokaktan geçen birisi kızım diyordu. Özgür abim bile daha içten kızım diyordu bana. Bu adamın kızım demesi bana hiçbir şey hissettirmiyordu.
Ne yapmam gerektiğinin bilinçsizliği ile yutkundum. Bardağı iki elimle sıkıca kavradım. "Yatacağım ben. İyi geceler sana," diyerek tekrar hareketlendiğimde beni yine durdurdu.
"Konuşalım mı biraz?"
Gece gece benden ne istiyordu Allah aşkına? Odama gidip uykusuzluğumla ve beynimde pek susmayan seslerimle kavga edecektim. Onunla konuşacak bir şeyim yoktu. Biyolojik babamdı ama ben babammış gibi hissetmiyordum ki.
"Ne aptalım ben," dedi kendine kızarak. Sırtım dikleşti. Sarhoş muydu acaba? "Senin kanımdan canımdan olduğunu nasıl anlamam?" Sesindeki pişmanlıklarla bardağı daha sıkı kavradım ve suçlulukla ona döndüm. Yüzüne baktım. Dokunsam belki de ağlardı ama hiç öyle bir tipi yoktu. Bu loş karanlıkta gözlerini pek seçemiyordum.
"Bilemezdin," dedim dürüstçe. Dudaklarımı ıslattım sonra. "Allanıp pullanmış bir yalandı. Herkes çok iyi oyuncuydu. Bilemezdin." Başımı salladım acı gerçeklerimize.
On yedi yaş çoğu kişi için yeni başlangıçları anımsatan bir yaş olabilirdi. Daha çeyrek asır kadar bile yaşamamış kısacık bir ömrüm vardı ama sanki yarım asır yaşamış kadar bitkindim ve yaşamıştım. Hislerim ortasızdı, dengesizdi ama yaşadıklarım boyumdan büyüktü. On yedi yaş... Ne de fazla şey vardı içinde. Kaybettim dediğim ailemden birisi duruyordu karşımda ama ben hiçbir his beslemiyordum.
"Bahar'la ben severek ayrıldık. O zamanlar hamile olduğundan bana hiç bahsetmedi. Yağmur vardı bir tek. O etkilenmesin diye ona o kadar çok odaklanmıştım ki... Bahar hamileyse bile hiç fark etmemiştim. 8 Mart'mış doğum günün?" dedi sorar gibi. Diz kapaklarıma binen ağrıyla gidip masanın ucuna sindim. Bardağı elimde evirip çeviriyordum.
"Umarım doğum günüm gerçektir..." diye hayıflandığımda gayriihtiyari güldü.
"Merak etme her şey teyit edildi. 8 Mart 2009'da, Amerika'da doğdun. Doğum belgene eriştim. Saat 14.35'te gözlerini açtın dünyaya." Tüm bunları söylerken yansıyan ışıkta parıldayan gözleri yüzümü inceliyordu. Hayranlık mı besliyor ya da herhangi bir his mi besliyor anlam vermek bir hayli güçtü. Beni hemen kızı gibi görmesi imkânsızdı. Ben onu baba gibi göremiyordum.
Bakışlarımı tekrar avucuma hapsettiğim bardağa çevirdim. "İyi bari. Üç ay sonra reşit olacağım," diye mırıldandım lakin asıl amacım ağzını aramaktı. Reşit olmadığım için beni baba sıfatıyla yanında tutmak isterse ne yapardım bilmiyorum. Gerçi kimliğimde onun adı yazacak mıydı, onun kütüğüne geçecek miydim, soyadım Allison olmaktan çıkıp Aldinç olacak mıydı hiçbir şey bilmiyordum.
Babam uzanıp parmak ucuyla dokundu bana. "Korkma," dedi aklımı okur gibi. Tedirgin gözlerimi ona diktim. "Seni zorla yanımda tutacak değilim. Bu zamana kadar ayaklarının üzerinde durabildin. Hayatını alt üst etmek gibi bir amacım yok ama..." Sözlerine devam edemeyip sustuğunda rahatlayan hislerim tekrar tutuştu.
"Ama ne? Okula Payam'da mı devam etmemi isteyeceksin?" diye sordum saçma da olsa. Aması ne olabilirdi ki?
Babam sesli bir şekilde yutkundu ve gözlerini benden çekip uzaklara daldı. "Yağmur benim canımdı..." dedi içi gide gide. Cenazesini hatırlıyordum. Ben ağlamaktan ataklar geçirip bayılırken o dimdikti. Hiç ağlamamıştı. Kızının mezarına toprak atmıştı ben çıldırmıştım. Şimdi karşımda yutkunmaktan acizdi. Sanki o günü tekrar yaşıyordu dalgın dalgın uzaklara bakarken. "Onunla çok zaman geçiremedim ama mutlu olduğunu biliyordum. Sen vardın, üvey da olsa Levent vardı. Telefonda görüşürdük hep. Kendime kızardım bir de." Kaşları çatıldı söylediği şeyle, sanırım ağlamamak için kendini tuttu ama bu kez bana döndü hareleri. "İnanılmaz bir yoğunluğum vardı ve çok çalışıyordum o zamanlar. Yağmur benimle olsaydı da beni göremezdi ki. Yerim yurdum yoktu. Ben Bahar'dan sonra evimi sonsuza dek kaybettim. Savruldum hep. Tek tek kaybettim onları. Önce Bahar'ı sonra kızımı. Beni gömselerdi ya. Ben ölseydim de onlara bir şey olmasaydı. Ah... Ah..."
Yanağımdan aşağıya akan tek bir damla gözyaşıyla bardağı kıracakmış gibi sarıyordum. Ağlamayayım diye dirensem de olmadı. Gözyaşlarım yanaklarımı süsledi yine ve sıktıkça sıktım kendimi. Ablamla birlikte burada olabilirdik. Annem de olabilirdi belki, kim bilir? Çırılçıplak kalmış gibiydik. Sanki sıcacık bir evden buz gibi ayaza atılmıştık. Yaka paça hem de.
"Aması..." diye mırıldandı kısık mı kısık bir sesle. Neden bilmem değişik bir korkuyla baktım yüzüne. Bana baktı o da hissetmiş gibi. Dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini kıstı ama gördüm, o da ağlıyordu. "Hayatında," dedi ama sesi titredi. Sustu yine. Devamını beklerken ben daha çok ağladım. "Hayatında olmama izin verir misin?" diyebildiğinde gözlerim hızla yanmaya başladı ve yüzüm buruştu. Gözyaşlarım daha da hızlandı sanki bir şey varmış gibi. Çok şey vardı. Alt dudağımı dişlerimin arasında ezerken gözlerimi indirdim. Onun bu haline daha fazla bakamadım nedense. Sızlanırcasına nefes aldım.
Bana bunu demesini beklemiyordum açıkçası.
Hafifçe dokunduğu parmakları sağ elimi kavradığında dudaklarımı yaladım, yutkundum birazcık. "Ben," dedim ama kelimeler öylesine zorlandı ki yine yutkundum, "Bak ben... Benim yanımda olmak zorunda değilsin. Gerçekten," dedim bir çırpıda. Onu da mecburiyetlerin altında bırakmak istemedim. "Tamam, kızın olabilirim ama bu zamana kadar beni hiç kızın olarak görmedin. Ben üveydim. Şimdi hop bir anda başka bir çocuğun daha oldu. Mecbur değilsin hiçbir şeye. Ben zaten pek aramıyorum." Başımı ısrarla birbirine temas eden ellerimize bakarak iki yana salladım. "Kafamı duvarlara vura vura kabul ettim ben. Ailem yok diye kabul ettim. Bu saatten sonra da zorlama bir şey olmaz. Sen beni kızın gibi görmüyorsun ben de bir anda baba diyemem sana. Ben baba kelimesinden nefret ettim çünkü. Yani... Olmak zorunda değilsin. Bana bakmak, ihtiyaçlarımı gidermek, ne bileyim harçlık vermek ya da okul masraflarımı karşılamak... Benim sorumluluğumu almak zorunda değilsin," dedim onunla gözlerimizi buluştururken. Emindim bu sözlerimde. "Değilsin mecbur."
Babam olan adam sözlerimi kabullenerek başını salladı ve iki eliyle kavradı sağ elimi. Avuçları tüm bedenimi ısıtacak güçteydi sanki.
"Sen de mecbur değilsin," deyince bir an anlam veremedim. Ben neye mecbur değildim? Gözlerim manasız bir şekilde kısılırken anlamadığımı görüp hüzünle gülümsedi. "Bana evlat olmak zorunda değilsin. Mış gibi yapmanı ben de istemem. Sen de şimdi bu yabancı adam nasıl babam olur filan diyorsundur. Ama seni temin ederim ki Levent'ten iyi baba olurum sana. Yağmur'a olamadım pek, sanki Rabbim akıllan der gibi seni verdi bana. Sana baktıkça mucizelere inanıyorum. Şu yaşımda mucizelere inanıyorum!" dedi bir şaşkınlık yaşayarak. Tebessümü büyüdü. Utanmasam kendine yakıştıramadığı o gerçeğe gülecektim. "Ama bu bir rüya değil. Kızımsın sen de. Kanımdan, canımdan bir parçamsın sen. Geriye kalan tek parçam sensin. Yağmur senden bahsettikçe seni severdim. Belki bencilce gelecek ama öz evladım olduğunu öğrendiğimden beri sadece seni görüyorum. Sanki annenle Yağmur'umun hediyesi gibi geldin bana. Onların yokluğuyla savaşırken öyle bir girdin ki hayatıma..." Bana gerçekten bir mucizeymişim gibi bakıyordu ve ben daha çok ağlama isteğiyle doluyordum. "Başın sıkıştığında aradığın ilk insan olayım istiyorum, okul masrafların dâhil her şeyini ben karşılayayım istiyorum, düşündüğüm bir evladım olsun istiyorum, ben bir parçam olduğunu bilirken ona layığıyla baba olmak istiyorum. Belki de Yağmur bana özür dilettiriyordur, Yazgı. Ona iyi bak, bana bakmadın diyordur. Belki annenle ablan da senden özür diliyordur. Seni yalnız bıraktıkları için özür diliyorlardır senden, bense onlardan özür diliyorumdur."
Yüz ifadem duyduklarımla öyle çok düştü ki gözyaşlarım beni dövmeden sessiz sessiz yanaklarımdan süzüldüler. Gözlerimi pek kırpmadım. Babam olan adama bakarak üzüldüm. Çok üzüldüm sözlerine. Uzun zamandır çatırdayan topraklarım vardı sanki yüreğimde. Kubilay suluyordu son birkaç aydır ama sanki yetmiyordu. Anneme ve ablama ihtiyacım olan yanıma hiç su yetiremiyorduk. Ta ki bir gece vakti öz babam olduğunu öğrendiğim adam yüreğime yağmurlar yağdırana dek.
Belki de annem ve ablam benden özür dilerken babama özür dilettiriyorlardı.
Yerimden kalkıp bardağı orada bıraktım ve hiçbir şey demeden paldır küldür merdivenleri çıktım. Elimi gerdanıma götürmüştüm. Oradan nefes alabilecekmiş gibi deli gibi ovalamaya başladığımda odaya refleksle dalacak gibi oldum ama yapamadım. Ezgi'nin uyuduğunu düşünüp durdum. Sakinleşmeye çalıştım ama hüznüm o kadar arttı ki baş edemedim. Ben hiç böyle bakmamıştım. Ben hiç annemle ablam benden özür dilemek istiyorlardır diye düşünmemiştim.
Yumruk olan ellerimi çekip kapıda titreyerek çektim. Kapının pervazından tutundum ve arkamı döndüm zorla. Sesim duyulmasın diye banyoya gidip kapıyı örttüm. Klozetin üzerine tüneyip ellerimi yüzüme götürdüm. Sesim boğuk boğuk da olsa çıkıyordu, engel olamıyordum. Suyu israf etmeyeceğimi düşünsem suyu açacaktım ama vazgeçtim. İyice bastırdım kendimi. Beni baskılayan insanlar gibi kendimi, kalbimde dağ gibi büyüyen hüznümü bastırdım o gece banyoda.
***
Duyduğum gürültüyle irkilerek gözlerimi açtığımda bir an nerede olduğumu anlayamadım. Sonra o gürültü aynen tekerrür ederken sırtımı kaplayan ağrıyla yüzüm düştü. Gözlerimi uyku mahmuru kırparken kapıdan birinin, "Hayvan oğlu hayvan mısın lan?" dediğini işittim. Sesin sahibi Kubilay'a benziyordu fakat yine de boğuk geldiğinden pek ayırt edemedim.
Çevreme bakındım yutkunarak. Banyodaydım. Dünü hatırladım sonra. Su içmeye kalkıp babam olan adamla konuştuğumuzu... Sonra ağlayışlarım birilerini uyandırmasın diye buraya kapanışımı ve burada ağlaya ağlaya uykuya dalışımı. Kırgınım sana hayat, bana bir baba versen de kırgınım. Banyo köşelerinde ağlarken uyutuyorsun beni. Kırgınım.
Klozetin üstünden kalktığımda elim dalgınlıkla saçlarıma gitti. Kafamı karıştırarak banyo kapısına yöneldiğimde Ahmet'in, "Işık açık," dediğini duydum. Kafamı kaldırıp banyonun parlak ışığına baktım ve kapının kilidini çevirdim. O an gelen esnemeyle elimle ağzımı örterek kapıyı araladığımda karşımda Ezgi'yi, Kubilay'ı ve kapıya düşmek üzere olan Ahmet'i gördüm.
"Aha buradaymış cancağzım!" diyerek beni gösterdi Ahmet. Beni gördüğünde neredeyse gözleri ışıldadı. "Herkes seni arıyor be Yazgıcan. Tuvalette dedim kimse inanmadı ama müsaadenle. Ben bir girsem," deyip beni ittirdiğinde duvardan tutundum. Kapı arkamdan sertçe kapanmıştı.
"Hasta mısın?" diye sordu Ezgi endişeyle.
Kubilay da Ezgi'ye dönüp, "Hasta mı?" dedi. İkisine de manasız bir bakış fırlatıp cıkladım. Dün gece klozetin üstünde uykuya dalmıştım. Olamaz mı? Olamaz.
"Saat kaç?" dedim uyku mahmuru bir sesle. Ezgi telefonuna baktı hemen.
"Yedi buçuk daha ama herkes ayakta. Sanat abla herkesi kaldırdı, bebekler uyuyor," deyince başımı salladım ve elimi boynuma götürdüm. Her yerim sızım sızım sızlıyordu.
"Ben yarım saat kestirip geleyim olur mu? Gözümü açamıyorum," dedim bir elim yumruk olmuş gözümü ovalarken. Ezgi ve Kubilay yine birbirlerine sorgulayıcı bakışlar atarken gülmeye zorladım kendimi. "Bir şey yok. Gerilmeyin hemen. Uykumu alamadım sadece," diyerek ayaklarımı yerde sürüye sürüye odaya girdim. Kapı arkamdan kapanırken kendimi yorganın altına attım ve yüzümü duvara dönerek cenin pozisyonu aldım. Yorganı yüzüm dışarıda kalacak kadar örttüm ve gözlerimi kapattım. Zaten uyku diye yalvaran gözlerim kapanır kapanmaz uyuştular sanki. Sonra bir titreme sardı bedenimi. Daha sıkı sarıldım yorgana. Titreme hissim geçmedi ama. Üşümüyordum, bomboş titriyordum.
Kaç dakika geçti öyle uykuya aç ama zerre uyuyamadan bilmiyorum. Çok değildi sanırım çünkü kapım tıklandı, Kubilay bana seslendi ama dönüp cevap verecek enerjim yoktu. Dün gece kafamda tekrar tekrar sahnelenirken Kubilay odadan içeriye süzüldü. Uyuduğumu düşünüp iyice sessiz adımladı ve sonunda gölgesi üzerime düştü. Gözlerim kapalıydı ama bilincim cin gibi açıktı. Sözde uykum vardı da uykunun zerresi şu yatakta beni bulmuyordu.
Kubilay'ın tepemde dikilmek yerine yatakta boş kalan kısma oturduğunu çöken ağırlığından anladım. Göz kapaklarım titreşmesin diye ne çabaladım, anlamadı. Eli saçlarıma gitti sonra. Temasıyla birlikte dönüp sarılmak, dizinde kestirmek istedim azıcık ama bekledim yine de. Bir şey diyecek gibi soluklanmasından dilinin altında bir şeyler olduğunu anlamak güç değildi. Geçen kısa sürenin sonunda üzerime doğru eğildi. Sıcak nefesi yüzümü yalayıp geçerken dudakları varla yok arası şakağıma dokundu.
"Banyoda mı uyudun sen?" deyince gözlerim kapalı da olsa göz devirdim. Uyumadığımı biliyordu ama yine de gözlerimi açacak gücüm yoktu. Hayır dercesine cıkladım. Kubilay pek inanmış gibi nefeslenmiyordu. "Yeme beni. Ezgi gece su içmeye kalkmış. Saat üçten beri odaya gelmemişsin. Sabah beşte uyandırdı hepimizi. Niye orada uyudun?"
"Dalmışım sadece," dedim sonra. Sıvamanın bir anlamı yoktu. "Dalmışım, Ahmet vurunca kapıya uyandım."
Kubilay bir an kalarak, "Uyku problemlerin olduğunu düşünüyordum civciv yavrusu," dedi anlam veremeyerek. "Tuvalette uyuya mı kaldın?" Bu kez güler gibiydi sesi. Halim olsa ben de gülerdim ama zerre mecalim yoktu. Bu yüzden gözlerimi araladım ve duvara bakmak gibi sıkıcı işler yerine sağ tarafıma döndüm. Kubilay'ın gözleri aydınlanırken yastığımı çektim kenara boşalan yeri gösterdim. Hiç ikiletmeden gösterdiğim yere oturdu ve yatak başlığına dayandı. Ben de gidip tek bacağına yasladım başımı, hatta ahtapot gibi sarıldım.
"Uyudum demedim zaten, dalmışım," diye düzelttim yine, "Şimdi de uykudan geberiyorum ama uyuyamıyorum." Üfledim gözlerim tekrar kapanırken. Kubilay'ın eli bu sırada saçlarıma dolanmıştı yine. İşte bu uykumu getiriyordu. Azıcık burada da dalsam günü kurtarabilirdim belki. Kim bilir?
Kubilay bir ara sanki şakaklarıma masaj yapar gibi ovmuştu zira içim geçmişti. Gözlerimi tekrar araladığımda biraz daha kendimde uyanmıştım ama Kubilay'ın dizinde değil yastıkta uyuyordum. Bir an gördüklerimin hayal olmasından ötürü yatağımın içinde telefonumu bulup saate baktım. 10.12'yi gördüğümde yine de gerçek mi hayal mi ayırt edemedim. Yorganın altından çıkıp çalışma masasıyla dolabın arasındaki boydan aynaya baktım. Saçım başım hep birbirine girmişti. Son zamanlarda hiç kendime bakmıyordum bile ve bu halim de beni tetikliyordu. Başa dönmüşüm gibi...
"Şu halime bak..." diye söylendim kendime. On dört yaşındayken bile daha bakımlıydım. Şimdi gözlerim uykudan mı ağlamaktan mı uykusuzluktan mı belli değil hemen hemen her zaman şiş duruyordu. Dudaklarım çatlamış, kurumuştu. Saçlarım dolaşıktı. Yüzümde iğrenç bir matlık vardı ve fazlasıyla solgundum. Kendimden bir an tiksinerek dolabı açtım. Bornoz ve saç havlusuyla birlikte kendimi duşa attım zira alt kattan gürültüler bir hayli yoğun geliyordu.
Kısa bir duşun ardından buraya bıraktığım kıyafetlerime yöneldim. Gün içinde muhtemelen evi süsleyeceğimiz için rahat olmam gerekiyordu. Zaten çok bir kıyafetim yoktu. İç çamaşırlarımı giydikten sonra üzerime beyaz renk body ve yakası fermuarlı açık sarı rengindeki kazağımı giydim. Altıma da acı kahve bol paça kot pantolon giydim. Beyaz çoraplarımı da bileklerime çektikten sonra ıslak saçlarıma yöneldim. Kurutmakla uğraşmak istemedim ve nemli haliyle çekmecede bulduğum kıskaçlı bir tokayla kafamda rastgele topladım. Perçemim olmadığından rahat toplanan saçlarım yüzümü de meydana çıkarmıştı. Burada krem namına bir şey bırakmadığımı bildiğimden telefonumu alıp odadan çıktım. Yüzüm çok gergindi. Dudak nemlendiricisi lazımdı, yüz nemlendiricisi lazımdı, gerekirse göz altlarım için kapatıcı bile gerekiyordu. Yüzüm çok renksizdi.
Merdivenlerden paldır küldür aşağı indiğimde gözlerim Sanat ablamı aradı. Mutfağa baktım ama orada Özgür abimi Güneş'le ve ikizlerle kahvaltı hazırlarken bulduğumda geri çıktım. Arkamdan bana seslense de salona koşturdum. Sanat ablamı masayı hazırlarken buldum. Bizimkilerle birlikte. Babam vardı bir de. Bir an çarpılmış gibi dursam da kendimi toparlayabildim.
"Sa-Sanat abla!" diye seslendiğimde kahvaltı setini konsoldan Ezgi'ye uzatırken durdu, bana baktı.
"Efendim bebeğim?"
"Krem," dedim ve elimi yüzüme götürdüm, "Krem verir misin? Dudak nemlendiricisi de lazım. Odada bırakmamışım ben. Yanımda da yok," diyerek her şeyi biraz daha anlamlı hale getirdiğimde Sanat ablam başını salladı.
"Güzelim yatak odasında benim makyaj masamda var hepsi. Al kullan. Soruyor musun bir de?"
"Sormasa mıydım?" dedim garip garip. Sanat ablam gözlerini kapatarak güldü ve saçlarımı işaret etti.
"O saçları da kurut valla yersin terliği. Şuna bak ıslak ıslak geziyor. Yatak odasında hepsi var. Git kullan. Kızıyorum bak!" diye yükseldiğinde elimi kaldırıp salondan çıktım ve arka odaya ilerledim.
Yatak odalarına girmek garip hissettirse de izin aldığımın bilinciyle odaya girip kapıyı aralık bıraktım. Dediği bir ton ürün makyaj masasında durduğu için önce isimlerine bakıp işimi görecek bir nemlendirici ve dudak balmıyla işimi hallettim. Dudaklarım çorak toprakların suyu çekmesi gibi nemlendiriciyi emerken bir kat daha sürdüm parmağımla ve o sırada kapı tıklandı. Başımı çevirdiğimde Ezgi'nin gülen sevimli çehresiyle yüzleştim. Gülüşü bana da sirayet ederken çekinmeden yanıma gelip arkama geçti.
"Sanat abla saçlarını kuruttuğundan emin olmak için beni gönderdi," deyince aynadan bakışlarını yakaladım. Gülümsemeye gayret gösterdim daha çok.
"Yoksa sen mi sıvıştın?" diye takıldım ona. Ezgi omuz silkerek makyaj masasında gezdirdi gözlerini.
"Elbette bu da var. İnkâr edemem," derken saç kurutma makinasını buldu ve fişe taktı. Elinde salladı aynadan bana bakarak. "Arkadaşımın her zaman yanındayım," dedikten sonra makinayı çalıştırdığında büyük bir gürültü doldurdu odayı.
Ezgi'ye saçlarımı kurutması için kısa bir zaman verdim. Parmakları saçlarımda dolanırken bedenim bu tatlı uğraşla uyuşuyordu. Her zamanki gibi aklıma ablam ve annem geldiğinde iç çekip onları hatırlamamaya çalışıyordum. Onları unutmaya çalıştığım gerçeği bu kez zihnime taht kurunca yüreğim aynı yerden aynı hisle ama ilk kez gibi burkuluyordu.
Derle ya, olacakla öleceğe çare yok diye... O hiç büyümemiş küçük Yazgı hep omzuma yatıyor bu cümleyi tekrarlıyordu. Olacakla öleceğe çare yok. Ölmüşlereyse hiç yok. Avunmak zorundayız bir şekilde. Ve şu anda yanımda Ezgi varsa onunla avunacaktım. Mecburdum. Yaşamak için avunmaya mecburdum.
Saç kurutma makinasının sesi kesildiğinde Ezgi de aynı anda, "Bitti," dedi. Gözlerimi araladığımda önüme gelen kabarık saçlarımı fark ettim ilk. Sonra hüznüm dağıldı, aklıma Kubilay geldi sadece. Onların evinde kaldığımda boyunluğum yüzünden saçlarımı kurutamamıştım. O gelip kurutmuştu saçlarımı. Hatırladıkça canımı yakan ablamla ve annemle olan anılarım, artık hatırladıkça yüzümde tebessümle açtıran, kalbimi harekete geçiren Kubilay'la olan anımla yer değiştirmişti ve o an kalbime çok temiz bir çarşaf serilmiş gibi hissetmiştim.
Minnet duygusu ile gözlerim dolarken Ezgi makinayı bıraktı ve çekmeceleri kurcaladı. Aradığı her neyse bulduğunda bir şeyleri daha fişe taktı. Merakla saçlarımı önümden çektiğimde gördüm maşayı.
"Bence kıvırcık sana çok yakışacak," dediğinde zihnimdeki soruları da yanıtlamış oldu.
Ezgi saçlarımı tararken gülerek aynadan ona baktım. Gözlerimde biriken yaşları önemsemeden saçlarıma odaklanınca içim kıpır kıpır oldu. Hüznüm bir miktar daha dağıldı. Kalbim onlara biraz daha bağlandı.
"Sen çok iyi bir arkadaşsın Ezgi," derken buldum kendimi. O an tüm samimiyetimle bunu dile getirmek istemiştim. Zira içimde tutmak, içimden Ezgi'ye bağlanmak tuhaf gelmişti.
O da sözlerimden sonra saçımı taramayı bırakıp maşayı aldı eline ve en güzel tebessümüyle bana baktı aynadan.
"Sen de harika bir arkadaşsın, çok güzel bir kalbe sahipsin Yazgı. Seninle tanıştığım için çok mutluyum," dedi. Saçımdan ince bir tutam alıp maşaya doladığında yanaklarımın tatlı bir utanç hissiyle kızardığını daha çok duygusallaştığımı hissettim.
"Benim için buraya gelmeniz öyle kıymetli ki... Biliyor musun bir noktada delirdiğimi düşünmüştüm. Ta ki Kubilay o odaya gelip beni çıkarana dek. İyi ki buradasınız, iyi ki benim arkadaşım oldunuz. Yani... Ben..." Duygusallığım arşa çıktığında susup boğazımda biriken yumruyu yutmaya çalıştım. Başımı eğdim, Ezgi gözyaşlarımı görmesin diye ama çoktan sesimden olsa gerek fark etmişti. Maşa işine devam ederken aynı zamanda çenemden tutup kafamı kaldırdı ve aynadan göz temasımızı kurdu.
"On yedi yaşındayım ve öğrendiğim bir şey varsa, en azından son zamanlarda öğrendiğim bir şey varsa, o da sorunların hiçbir zaman bitmeyeceği Yazgı. Problem hep olacak, bir şeyler bir yerden her zaman patlak verecek. Sıkıntılar her zaman olacak ama sıkıntılardan sonra tebessümler de olacak. Bilmiyorum..." Dudaklarını büzerek omuzlarını silkeledi ve odağını tamamen saçlarıma verdi. Eli maşaya oldukça yatkındı bu yüzden saçlarım çok hızlı bir şekilde kıvırcıklaşıyordu. "Açıkçası senin kadar şey yaşamadık ama üzüldük, kırıldık, parçalandık... Herkes gücüne göre güçlükler gördü, ben acılarımızı kıyaslamıyorum ama öğrendiğim en iyi şey ayağa kalkmak daima bizim elimizde. Ve gördüğüm kadarıyla sen de desteklediğimiz de ayağa kalkanlardansın. Öyle kendini bırakıp kapanmıyorsun ve bu çok güzel bir şey bence. Biliyor musun ben sana baktığımda bu kız ne kadar güçlü ya diyorum. Yanlış anlamazsan beni, hani anneni ve ablanı kaybetmişsin. En yakınların onlar senin ve sen ona rağmen gülebiliyorsun. Yani inanabiliyor musun?" dedi biraz daha şaşırarak. Sesi çok samimi geldiğinden kaşlarım çatıldı. "Annen ve ablan yok ve sen okuluna devam ediyorsun, en basitinden kalbin var Yazgı. Sana acımıyorum, asla! Sana çok imreniyorum. Sana öyle imreniyorum ki bunu anlatamam. Çok güçlüsün, eşsiz bir ayakta kalma gücün var. Ve sen düştüğünde sana gururla elimi uzatmak istiyorum, daima yanında olmak ağladığında yaslanacağın omuz olmak istiyorum. Bunlar içimde acıma duygusundan çok kendiliğinden gelişen samimi hisler. Tabii abimden sonra," diyerek son cümlesinde imalı bir şekilde güldüğünde üç gün boyunca aralıksız bu cümlelere ağlayabilirdim.
Burnumun direği derin bir sızlamayla sarsıldığında elimi kalbim götürdüm. Ezgi'nin sözleri yüreğime kadar işlenmişti. Tek kelime edemeyecektim sanırım. Ezgi de birkaç dakika içinde saçlarımı tamamen kıvırcık yapıp saçımın yarısını topuz yaptığında işi bitmişti. Artık saçları tamamen kıvırcık, lüle lüle bir kızdım. Bu görüntüme alışmam zor olacaktı sanırım.
Oturduğum puftan dönüp Ezgi'ye baktım minnetle. "Sizi çok seviyorum," dedim tüm kalbimle. Gözlerimi kapatıp açtığımda Ezgi sırıtarak bakıyordu bana. "Tabii abini daha çok," diye eklediğimde Ezgi neşeyle kıkırdadı.
"Tamam, bunu kıskanmayacağım ama bana biraz zaman vermelisin. Abimi benden daha çok sevmen ağır bir gerçek," diyerek benden uzaklaştığında duygusallığım neredeyse tamamen dağılmıştı.
"Sindirdiğinde tekrar görüşelim o halde," diyerek yerimden kalktığımda Ezgi oyuncu bir edayla elini kalbine koyup iki büklüm oldu.
"Ben gidiyorum, lütfen sindirmem için bana yıllar ver!" diyerek arkasına bakmadan koridora sapınca ona minnet dolu bakışlar gönderdim.
Ezgi duymasa bile arkasından, "Hepinizin yeri o kadar derin ve o kadar başka ki... Ben size bunu nasıl anlatacağım?" diye sızlandım... Belki de anlatmak yerine göstermeliydim.
Kıvırcık saçlarıma aynada son kez bakıp savurdum ve yatak odasından çıktım.
Sanat ablamlar doğum günlerine önem verirlerdi bu yüzden evde bir ses bombası vardı. Parmak uçlarımda koridorda ilerlerken elektrik süpürgesi gibi ıvır zıvırları koydukları kapıyı açtım ve elimle koymuş gibi koca ses bombasını kucakladım. Telefonumla ses bombasını eşleştirdikten sonra Spotify listeme girdim ve Avicii'nin The Night şarkısını buldum. Çocuklar bu sesi duyunca kesinlikle çıldırıyorlardı. Henüz şarkıya eşlik edemeseler de... Biliyorlardı en azından.
Ses bombasını tek elimle tutup salonla mutfağın arasında kalan geniş antrede durunca Özgür abim gördü beni. Güneş kucağındaydı. Ahmet de yine Begüm'ü kucaklamıştı ama Ömer mama sandalyesindeydi. Diğerleri salonda olmalıydı.
Özgür abim beni görür görmez, "Yazgı!" diye uyarsa da telefonumu havaya kaldırdım. Ahmet bana döndü ve benden önce ses bombasını gördü.
"Ses bombası mı o?" derken Güneş çoktan ellerini çırpmıştı.
"Saykıı!" diye çığlık atınca oynat tuşuna bastım ve şarkı tüm evi inletmeye başladı.
"Once upon a younger year. When all our shadows disappeared. The animals inside came out to play. Went face to face with all our fears. Learned our lessons through the tears. Made memories we knew would never fade. One day, my father, he told me, 'Son, don't let it slip away'. He took me in his arms, I heard him say 'When you get older, your wild heart will live for younger days Think of me if ever you're afraid.' He said, 'One day, you'll leave this world behind So live a life you will remember.' My father told me when I was just a child 'These are the nights that never die.' My father told me."
Evde bağırarak şarkıyı söylerken en çok eğlenen kesinlikle Güneş'ti. Özgür abim uzun uzun öfleyedursun ben gidip mama sandalyesinde ellerini çırpan, gülücükler saçan Ömer'i kucakladım ve birlikte dans eder gibi hareketler yaptık. Sonra ikinci kısma geçince Ahmet'le birlikte kardeşleri yana yana getirdik. İkisi de şarkıyı duydukları gibi enerjilerini atmaya başlıyorlardı. Hele Ömer, oldukça hareketliydi.
"'When thunderclouds start pouring down. Light a fire they can't put out. Carve your name into those shining stars.' He said, 'Go venture far beyond the shores. Don't forsake this life of yours. I'll guide you home no matter where you are.' One day, my father, he told me, 'Son, don't let it slip away.' When I was just a kid, I heard him say. 'When you get older, your wild heart will live for younger days.
Think of me if ever you're afraid.' He said, 'One day, you'll leave this world behind. So live a life you will remember.' My father told me when I was just a child. 'These are the nights that never die.' My father told me. 'These are the nights that never die.' My father told me!"
Ben mutfaktaki dans gösterimiz bitince salona doğru gittiğimde Sanat ablamlar şarkıyı hiç tınlamadan yemek masasını kuruyorlardı. Ömer'le ben içeriye girdiğimizde Ömer biraz çabaladı ve kucağımda kendini bırakarak yere inmek istediğini belirtti. Bu sırada şarkı bittiğinde çocukların en sevdiği ikinci şarkı başladı. APT.
Ömer yerde paytak adımlarla yürüyüp babamın dizine tırmanma çalışmalarına başlayınca babam Ömer'i kucağına aldı ben de gidip Ezgi'yi ve Sanat ablamı çektim. Şarkıya bağırarak eşlik etsek de sesimiz ses bombasından ötürü asla duyulmuyordu. Bu esnada Kubilay fırsattan istifade bize parmak sallarken öte yandan videoya almaya başlamıştı. Umursamadık bile. Birlikte deli gibi dans ederken Sanat ablamla benim bacağımda ufak dokunuşlar hissetmeye başladık. Yere baktığımızda Güneş sırıtarak bize bakıyordu ve ellerini bize uzatıyordu. Sanat ablam Güneş'i kucaklayıp doğrudan bana verince kollarının altından tutup kaldırabildiğim kadar havaya kaldırdım. Güneş bunun ne anlama geldiğini bildiğinden bacakları hemen açıldı ve omuzlarıma oturdu. Ellerinden tutarak dengede kalmasını sağlarken Ezgi'yle aynı anda saçma sapan dans hareketleri yapıyor şarkıya bağırarak eşlik ediyorduk.
Deli gibi dans edişimiz yalnızca birkaç dakika sürmüştü ki Taylor Swift Paper Rings çalarken müziğimiz kesilince salonda nefes nefese kaldık. Ben koltuğun üzerindeydim ve Güneş hala omuzlarımda oturuyordu. Ezgi ise Ömer'le dans ediyordu ve Özgür abim salonun girişinde kucağında Begüm'le gözlerini iyice belertmişti.
"Ben otuz bir yaşındayım abicim," dedi baygın baygın.
Kaşlarımı bir farkındalık yaşamış gibi kaldırıp indirdim. "Yaşlı mı oluyor yani?" diye sorduğumda başını iki yana sallayarak güldüm.
"Kısmen," dedi meydan okurcasına. Kabul evresine girmişti demek ki. "Yaşlılığımın yanında bir asker olduğumu ve kulaklarımı iyi çalıştığını da kabul ediyorum. Ses de olsa bombalardan nefret ediyorum ve bu da beyin. Tam tamına üç şarkı dinlediniz. Bence enerjilerini de sömürdün. Hepsi sayende öğle uykusuna yatacak," dediği anda Begüm'ün başı esneyerek Özgür abimin omzuna düştü. Özgür abim bunu görünce gözleriyle Begüm'ü işaret etti ve başparmağını onaylarcasına kaldırdı.
"Seni özlemişiz Yazgı. Görev başarıyla tamamlandı," deyip içeri gittiğinde kıkırdayarak Ezgi'ye döndüm.
"Görev kısmen başarılı abi! Ömer hala ayakta!" diyerek koltuktan indim ve dikkatlice oturdum. Güneş'i tepemden indirdiğimde o da esniyordu ama hala müziğin etkisinden çıkamamış olacak ki bacakları kıpır kıpırdı. Cin gibi olan bir tek Ömer'di.
"Apıtı apıtı apıtı!" deyip Ezgi'nin kollarından sıkı sıkı kavradığında hepimiz yorgunca gülüştük.
"Ver biraz da erkek erkeğe takılalım biz şununla ya. Bu ne hep karı kız çevresi. Gel aslanım, gel!" diyerek araya girdi Kubilay. Ömer'i kucakladığı gibi salondan çıkarken Ezgi de ben de arkasından aynı anda dil çıkarttık.
"Çok biliyorsun sen..." diye söylendi Ezgi.
Güneş yorgunca koltuktan inip babamın yanına gittiğinde babam onu seve seve dizine aldı ve göğsüne yatırdı. İkisi de telefonda her neye bakıyorsa dikkat kesilirken Sanat ablamın da uyarısı ile artık kahvaltı faslına geçmiştik.
Burada geçen zamanlarımı kısmen de olsa özlediğimi hissediyordum. Ne kadar bazı şeyler ters yüz olmuş olsa da buranın sıcaklığı oldukça farklıydı. Birbirine gönülden bağlanmış insanlarla, eşlerle, ailelerle, çocuklarla bir masa kurulmuştu ki bu masa hep kurulurdu ama ben yabancı hissederdim kendimi. Gerçi şimdi de bir miktar yabancıydım lakin istediği bir şeyi elde etmiş bir çocuk gibiydim. Hem arkadaşlarım buradaydı hem de öteki ailem. Bırakıp durduğum, zaman zaman kaçtığım... Peki ya yuvam? Yuva diyebileceğim bir yer var mıydı burada bir yerde? Kubilay mıydı yoksa babam mıydı? Biz birbirimize tam anlamıyla yuva olabilir miydik bu saatten sonra bir fikrim yoktu ama eğer bu bir özürse kabul etmeye çalışırdım. Ne kadar can da sıksa, neden diye sorsam da eğer bu bir özür dilemekse ben bunu kabul etmek için elimden geleni yapardım. Umarım babamın özrü de kabul olurdu. Affedilirdi ona hiç küsmemiş ablam ve severek ayrıldığı annem tarafından.
***
Bölümümüzü nasıl buldunuz civcivlerimm?
Yorumlarda buluşalım ♥︎
Instagram üzerinden karakterlerimiz, kitaplarım veya başka kitaplar hakkında sohbet etmek isterseniz sizi her zaman bekliyorum. Ve tabii yazma süreçlerime dahil olmak veya kahverengi ajandanın sayfalarını merak ediyorsanız da.
Sizi seviyorumm!
Instagram: kahverengiajanda
TikTok: kahverengiajanda
