38. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

36. BÖLÜM

Feride Y. Z.

36. BÖLÜM

Hayat elbette bizim yaptığımız planlara bakmıyor. Bizim önümüzdekileri tercih etme hakkımızdan başka hiçbir hakkımız yok. Âşık olmayı seçeceksek bunun kim olduğunu hayat seçiyor. Eğer kişiyi biz seçersek âşık olup olmamayı da hayat seçiyor. İki kavgalı ikiz kardeş gibiyiz ömrümüzle. Asla hiçbir seçimi biz yapamıyoruz. Bir şeyi seçtiysek sonrası korkutucu derecede hızlı geliyordu.

Ezgi'nin ufak çaplı itirafından sonra mantılarımızı yapmıştım. O kafasını deve kuşu gibi kollarına gömüp dövünürken, anlamadığım şeyleri boğuk boğuk bağırırken ben mantılarımızı sosladım ve dolaptan yoğurdu alıp tabakların üzerinde sanatsal bir gezintiye çıkardım. Güzel de oldu. Midemden gurultular yükselirken masaya oturup Ezgi'nin tabağını ittirdim. Ezgi kafasını kaldırıp ağlamasına ramak kalmış, Güneş'in mızmızlanan halinden hallice tabağı önüne çekmişti. Tahminlerimin bu denli doğru çıkmasının şaşkınlığını içimde yaşıyordum henüz. Kendimden etkilenmiştim.

Ezgi, ben içten içe kendime şaşırırken, "Kendimden nefret ediyorum Yazgı!" diye coştuğunda kaşığı ağzıma varamadan geri indirdim.

"Saçmalıyorsun," deyip o kaşıktaki dolu mantıyı yedim ve hızla yuttum. Ezgi de yiyordu ve başını durmadan iki yana sallıyordu.

"Eren ortaokuldan arkadaşımız. Abimin en yakını, duydun mu? Abimin en yakın arkadaşı, beni kız kardeşi gibi görür sever. Ben peki?" diyerek kendine bir soru yöneltti ve yine kendisi cevapladı, "Aklımla ne zorum var anlamıyorum ki? Ondan hoşlanmam başlı başına berbat, iğrenç, idam edilmeyi hak ettiğim bir durum!" diyerek birkaç kaşık daha peş peşe yedi. İdam edilme kısmı fazla olmuştu.

Ağzımdaki lokmayı yuttum hızla. Radikal düşünmem gerekiyordu bu gibi durumlarda yoksa Ezgi'yle ağlamam yüksek ihtimaldi.

"Peki... Neden gidip Nisa mıdır nedir o kızı Eren'le sevgili yaptın? Kubilay iki aydan filan bahsetti." Başımı olumsuz bir biçimde salladım. "Ezgi bari bunu yapmasaydın. Neden yaptın?" diyerek mantıdan bir kaşık daha aldım. Ezgi bana bakmıyor, utangaç bakışlarını tabağından bir an bile ayırmıyordu.

"Yazgı... Beni yanlış anlama ama hislerimi anlayamazsın sen. Sen abimi seviyorsun, abim de seni. Sizinkisi çok da zor olmadı. Başka birinin dâhil olma ihtimali söz konusu değildi. Yani... Ne bileyim işte... Abim en başından beri seni çok seviyordu yani. Ne bileyim ya..." Bir kaşık daha mantıdan aldı ve yanakları ufak bir top gibi şişti. Bundan sonra ben de bir şey diyemedim. Ezgi kısmen haklıydı. Kubilay ve benim ilişkimde üçüncü bir kişi girmeden ilişkimiz başlamıştı. Bu konuda Ezgi'ye hariçten gazel okuyamazdım.

Yemeğime odaklanacakken telefonuma gelen mesajla telefona uzandım. Kilidi açıp sohbet sayfasına girdim.

Bay Ördek: Beeennn özlediğğğmmmm!

Bay Ördek: Galibaaa seniğğğğğ!

Bay Ördek: Bu yüzden bu kadar sitemleriğğğmmmm!

Yazgı: Kubilay nerede?

Yazgı: Sevgilimin telefonunu bırak ve uzaklaş.

Yazgı: Kubimi ver bana!

Bay Ördek: bjfdnbdbd

Bay Ördek: Çok komiksin güzelim.

Bay Ördek: Annem kızların başında dur dedi.

Bay Ördek: Ben de geleyim mi?

Yüzümü buruşturarak Ezgi'ye kaldırdım. Ölü gibi yiyordu yemeğini.

"Abin hakkında ne kadar medeni olduğuna dair düşüncem varsa geri alıyorum kanka. Mesaj atıyor, gelmek için."

Ezgi zayıf bir gülüşle bir kaşık daha mantıya daldı bense cevap yazmaya...

Yazgı: Gelemezsin çakma Kubilay.

Yazgı: Bizi biraz sal, seni çekiştiriyoruz şu an.

Yazgı: Ezgi sünnet düğününden başladı. Tuhaf bir eğlence anlayışı.

Yazgı: Neden böyle özel bir şeyin düğününü yapıyorsunuz?

Bay Ördek: Hassss...

Bay Ördek: Bir dakika benim sünnet düğünüm olmadı ki.

Bay Ördek: O Ezogelin sana ne anlatıyor aşkım?

Bay Ördek: Dinleme onu!

Bay Ördek: Beni dinle sadece.

Yazgı: Aşkım?

Bay Ördek: Hhmm...

Bay Ördek: Sen.

Yazgı: Seni seviyorum benim çok canımmm sevgilim.

Yazgı: Ama lütfen kız kıza takılmak gibi ihtiyaçlarım olduğunu da unutma.

Yazgı: Bütün gün okulda birlikteyiz zaten.

Yazgı: Ve cidden ders çalışmam gerek.

Yazgı: Babam beni okuldan alıp Payam'a götürürse sen daha çok özlersin beni.

Bay Ördek: İyi yerden vurdun civcivim.

Bay Ördek: Ama özledim ne yapayım?

Bay Ördek: Yarın mola verince şetsek?

Yazgı: Ne etsek?

Bay Ördek: Piknik filan...

Yazgı: Bu havada mı?

Bay Ördek: Olmaz. Evet. Üşürsün civcivim.

Bay Ördek: Neyse ben bunun üzerine düşüneyim biraz.

Bay Ördek: Siz de dersinizi bitirin yarına kadar.

Bay Ördek: Öptüm.

Yazgı: Ben de.

Bay Ördek: Dudaktan mı yanaktan mı?

Yazgı: Alnından Kubi! Alnından koçum! Sal ya!

Telefonu sessize alıp dudaklarımda zapt etmeye çabaladığım tebessümümle bir köşeye bıraktım ve Ezgi'nin bitirdiği tabağına karşılık ben de kalan üç beş kaşık mantıyı ağzıma tıkmaya başladım.

"Siz çok tatlısınız var ya..." diye mırıldandı Ezgi ben dördüncü kaşık mantıyı ağzımda boş bulduğum yerlere sıkıştırırken. Kafamı kaldırıp garip garip ona baktım. Yapışık olduğumuzu söylemeyecek miydi?

"Sizi çok seviyorum ben," dedi daha sonra, iç çekerek. Durum vahimdi. Hemen bir kız gecesi lazımdı bize en acilinden. Tıpkı Sanat ablamın bana yaptığı gibi. Onunla konuşmalıydım.

Ağzımdaki lokmaları bitirdikten sonra peçeteyle dudaklarımı sildim ve bulaşıkları alıp lavaboya bıraktım.

"Ezgi peki... Sence bir yolu yok mudur? Yani belki de Eren, Nisa denen o kızı o kadar da çok sevmiyordur. Ne bileyim? Ayıralım demiyorum elbette ama hiç mi oluru yok kızım?" diye iteledim meseleyi. Bizim için hazır toz paketlerden çıkardım ve kahve yaptım. Sıcak kupalarımızı alıp L koltuğa tünediğimizde Ezgi başını iki yana sallıyordu.

"Kanka, çabanı anlıyorum ama Eren beni hiçbir zaman görmedi ki. Yani... Nisa'dan bahsederken öyle mutluydu ki ben de mutlu olduğu yerde olması gerektiğini düşündüm. Hem ben hislerimi söyleseydim muhtemelen aramız açılacaktı. Arkadaşlığımız zarar görecekti. Belki de abimi bile etkileyecekti. O beni kız kardeşi gibi görüyor," deyince boğazıma daha ağır yumrular oturdu sırayla. Sıcak bir yudum alıp kahvemi bıraktım.

"Eee sırf o mutlu diye sen mutsuz mu olacaksın yani? Bu mudur plan?"

Ezgi yorgunlukla gülümsedi.

"Yazgı inan ben de bilmiyorum. Mutsuz olmak da istemiyorum ama mutluluğumu oralarda arayamayacağım kesin. Canla başla dönemin bitmesini, başka bir şehirde üniversite kazanmayı umuyorum. Onun olmadığı. Ben... Ben kendimi çoktan ayırdım o gruptan," dedi korkunç bir kabullenmişlikle.

Çatık kaşlarımı daha çok çatarak, "Kaç gündür ya da aydır?" dedim bir anda. Ezgi parmağını kupanın çevresinde gezdirerek camdan puslu havaya daldı.

"Üç aydır..." Üç ay, muhtemelen Kubilay ile sevgili olduğumuzdan itibarendi. Kahvemden ben de bir yudum aldıktan sonra Ezgi bana pek fırsat vermeden konuşmaya başladı. "Yazgı, kimseye söyleme olur mu? Bunun bir çözümü yok, ben alıştım zaten. Dersler de yoğun geçiyor zaten. Kimse bilmesin, abim de dâhil," diye uyardı.

O bana bakmasa da ben başımı salladım. Böyle bir uyarıyı yapmasa da Kubilay'a bu mevzudan bahsetmezdim ki.

"Merak etme, aramızda kalır ama Ezgi... Madem böyle bir seçim yaptın ve o mutlu olsun bari dedin sakın kendi mutluluğundan da vazgeçme. Kendi mutluluğunu Eren'in kalbine bağlama. Ya görür ya görmez sen tek mutluluğun oymuş gibi davranma. Ben de varım burada abin de var. Bizi unutma tamam mı?" diyerek omzunu dostça sıvazladığımda Ezgi buruk bir tebessümle bana baktı. Ağladı ağlayacaktı ama gözyaşları direnişe geçmişti sanki.

Bana bir şey söyleyemeden başını salladı yalnızca ve o saatten sonra konu kapandı. Ebediyen mi kapandı bir fikrim yoktu ama kahvelerimizi içtikten sonra eve profiterol sipariş etmiş ve ders çalışmaya başlamıştık. Daha doğrusu Ezgi beni zorla Türkçe çalıştırmıştı. O zoraki çalışma dördüncü saatine girerken iyelik ekleri midir nedir, her ne zıkkımsa artık ancak bitmiş sayfalarca da sorusunu çözmüştük. Daha doğrusu ben çözmüştüm. Ezgi yorulduğu yerde internetten bulduğu Aker Kartal diye bir hoca açmış ve bazı dil bilgisi konularını da ona anlattırmıştı. Saat gece yarısını geçerken Ezgi ezbere bildiği yerden yatak eşyalarını alıp L koltuğa kurulmaya başlamıştı. Bense adeta sürünerek yatağıma ulaşmıştım.

Sen misin gelmeyen uykusuzluk? Ders çalışmak sanki inşaatta taş taşımak gibi hissettiriyordu. Bu sebeple yatağa girdiğimde hiç pozisyon değiştirmeme, üzerime bir şey örtmeme bile zaman kalmamış, kafam yastığı gördüğü gibi o halde uyumuştum.

***

Çok katmanlı bir rüyanın son katmanındaydım sanki. Uykuyu hissedebiliyordum, tadı da vardı sanki ama uyanmam gerektiğini de biliyordum. Zamanın tik tak işlemesi bile hissedebildiğim bir şeyken yüzümde bu uykunun tatlılığını sıyıran gıdıklayıcı hisler hissettim. O dip katmandan hızla ilk katmana fırlatıldım adeta. Gözlerimi açacak halim pek yoktu. Uyku üzerime karabasan gibi çökerken o gıdıklayıcı his artmıştı. Sanki bir tüy vardı yüzümde. Elimi saç olma ihtimaline karşılık yüzüme doğru savurduğumda bir inleme sesi işittim. Kaşlarım çatıldı ama göz kapaklarımı aralamak gelmedi içimden.

Kafamı yastığa daha çok gömdüğümde o inlemenin sahibi belimden kavradı. İyice huzursuz oldum ve bu işkencenin bitmesi için daha boğuk ama yüksek bir sesle inledim.

"Bak bak bak. Öfkeli dehşet saçan civcivime de bak hele..." diye mırıldanan tanıdık sesle gözlerimi kısık da olsa araladım.

"Kubilay?" dedim oldukça pürüzlü bir sesle. Onu biraz bulanık görüyordum ve göz kapaklarım sürekli kapanmakla meşguldü.

"Kubilay ya... Tanıdın mı bu çocuğu?" diye dalga geçti benimle, "Az önce elimi ezdin civcivim," dedi canı gerçekten acımış halde.

Gülerek sırtüstü döndüm yatakta. Sağımdaydı ve dirseklerini yatağıma dayamıştı. Gözlerimi biraz daha kırparak görüşümü netleştirdikten sonra esnedim ve elimi ağzıma kapattım.

"İnsan sevgilisini böyle mi uyandırır salak? Sinir ettin beni," deyip sağ omzum üzerine uzandım. Parmağımla bir gözümü deli gibi ovuyordum ama ne hikmetse uykum pek açılmıyordu. Kubilay iç geçirerek yüzünü bana yaklaştırdı ve yanağımdan öptü yumuşacık. Al işte... Uykum daha çok geldi.

"Ezgi uyuyor mu?" diye sordum mırıl mırıl.

Bu soru nedense Kubilay'ı güldürdü. "O uyusaydı eve nasıl girecektim zeki civcivim?" diye sordu tatlı bir sesle. O an bir farkındalık yaşayarak kaşlarımı kaldırıp kollarımı boynuna doladım ve kendime çektim iyice. Kokusunu soludum güzelce. Yapışıksak da yapışıktık. Umurumda değildi.

"Beni böyle uyandırdığından sana ceza," dedim boğuklaşan sesimle. Uyku sanki ayağımdan tutmuş beni bir bataklığa sürüklüyordu. "Azıcık sarılacaksın bana."

Kubilay keyifli bir tebessümle sırtımdan kavrayıp beni kendine bastırdığında, "Bana hava hoş ama Ezgiler kahvaltı hazırlıyor," dedi. Sonra kısa bir sessizlikte bilincim çoktan kapandı, kollarım kendini saldı. Uykunun o birinci katmanındaydım yine. Kubilay bir ara, "Uyudun mu lan harbiden?" dedi ama ses tonundan hiçbir şey seçemedim. Cevap verecek halim bile yoktu.

Bir köstebek gibi uykunun o nadiren beni yakalayan katmanlarını deşerken bu kez yanağımda yumuşacık bir his vuku buldu. İrkildiğimde bir de gülümseyen ses duydum. Sonra o yumuşak şeylerin baskısı arttığında uykumdan sıyrıldım ama deli gibi uyumak istiyordum. Yorgunluğum hiç geçmemişti. Kemiklerimin içine kadar sızmıştı hatta.

"Güzelim hadi kalk, öğlen oldu," diyordu Kubilay. Benden ayrılıp yüzüme baktığında saçlarım onun koyu renkli saçlarına karışmıştı. Kaşlarımın hizasında bir ağrı vardı ki o da ancak uykuyla geçebilirmiş gibi geliyordu. "Oldu mu bu kez?" dedi Kubilay ve bir kez daha öptü. Mahmur mahmur bakarak kendimi zorladım. Kubilay da sırtımdan desteklediğinde elimi yüzüme bastırdım.

"Uyanamıyorum şaka gibi..." diye sızlandım yatakta. Kubilay da arkama oturmuş, omuzlarımı sıkıyordu artık. Kemiklerimde öyle manasız bir sızlama vardı ki acaba hasta mı olacaktım?

"Dün gece kaçta yattınız siz?"

"Bilmiyorum ki. Telefonum nerede?" dedim etrafıma sersem sersem bakarak.

"Salonda. Dün gece milyon tane mesaj attım dönmedin zaten," diye söylendi. Kafamı sallayarak kocaman esnedim sonra kollarımı kaldırıp gerindikçe gerindim. Boynumu kütürdettim sonra da belimi ve omzumu kütürdettim ama hiçbir anlam ifade etmediler. Çok yorgundum ve çok halsiz, uykuluydum.

"Saat kaç?" Başım öne düşmüş vaziyetteydi. Dün gece yatmadan önce duş alıp yatmıştım ve saçlarımı kurutmamıştım. İyice dolaşan saçlarım da yüzümü örtüyordu.

"Saatimiz..." diye uzun uzun homurdandı Kubilay, "Biri beş geçiyor," demesiyle hızla ona döndüm. Kalın bir tutam saçım önüme gelirken elimle çektim.

"Öğleden sonra bir mi?" dediğimde yüzümü okşayarak tebessüm etti.

"Sarhoş civcivim benim. Hadi gel elini yüzünü bir yıkayalım. Bana da yazıklar olsun seni ayıltamadım ya," deyip pis pis gülünce ona tersten bir bakış attım.

Elinden tutup yataktan kalkarken, "Senin yüzünden uyandım zaten. Bir müsaade etmedin ki uyuyayım," dediğimde şok içinde bana bakıyordu. Elini bırakıp odamdan çıktığım anda karşımda gördüğüm ufak çaplı manzarayla adımlarım durdu, Kubilay da omuzlarımdan tuttu yine.

Eren ve Ezgi kahvaltı masasını hazırlıyordu. Eren ve Ezgi... Öte yandan halam ve Ahmet ocağında başında didişiyorlardı ki en sonunda halam yüksek sesle çığlık atmıştı.

"Tanrı aşkına hiç mi mutfağa girmedin Ahmet!"

Halamın cırlamasından sonra Ahmet de aynı oranda, "Teyzem valla anlamıyorum seni ya! Mutfak filan diyorsun da... Google Çeviri'ye gir ya!" diye inliyordu adeta. Kafamı kaşıyarak bir adım öne çıktım. Eren ve Ezgi normal havadan sudan sohbet eder gibilerdi ama Ahmet'le halamın didişmesinden seslerini anlamıyordum.

Yaşadığım şoku atlatabilmek için, "Ay ben bir lavaboya gideyim," diyerek hemen banyoya girdim ve kapıyı örttüm.

İşlerimi hallettikten sonra kemiklerim çatır çatır kırılırcasına ayna karşısına geçtim. Saçlarımı büyük kıskaçlı bir tokayla toparlarken bile kafam kazan gibiydi. Zorla yüzümü yıkayıp biraz daha ayıldığımda ağzımdaki acı tat kendini belli etmeye başlamıştı. Yüzümü kurulayıp günlük nemlendiricimi sürdükten sonra aynada bir şey dikkatimi çekmişti. Yüzüme doğru yaklaştım, yaklaştım ve göz altlarımdaki korkunç halkalarla yüzleştim. Kesinlikle berbat duruyorlardı ama o an hiç umurumda olmadılar nedense. Kolumu kaldıramayacak kadar kemiklerim ağrıyordu.

Banyodan çıktığımda Kubilay masaya oturmuş, Eren ve Ezgi'nin sohbetine dalmıştı. Ayaklarımı yerde sürüye sürüye odaya girdim ve kapıyı örttüm. Dolabımı araladım ama yatak beni arkamdan öyle çok çağırıyordu ki dili olsa çığlık çığlığa bağıracaktı. Üzerimdeki mükemmel ötesi rahat pijamalarımı çıkarıp gri renkli yüksek bel eşofmanımla üzerime pudra pembesi kazağımı giydim. Saçlarımdaki tokayı çıkardığımda hiç tarayacak halim yoktu. Kesinlikle hasta oluyordum. Dün gece duş alıp öylece ıslak saçlarla yatmamalıydım.

Yatağımı düzleyip komodinimdeki ufak dağınıklığı çekmeceme boşalttıktan sonra tarağımı ve saç bakım spreyimi aldım. Kapımı araladığımda halam ve Ahmet'in yolları ayrılmış gibiydi. Ahmet nereden bulduğunu bilmediğim çeri domatesleri ve yeşilbiberleri yıkıyordu. Halamsa ocak başındaydı. Masaya kadar ayaklarımı yerde sürüye sürüye gidip Kubilay'ın yanındaki boşluğa oturdum ve başımı omzuna yasladım. Kolunu kaldırıp belimden sarılırken tarağımla spreyimi masanın köşesine bıraktım.

"Saçlarımı tarar mısın? Her yerim ağrıyor," derken kuş gibi çıkan sesim biraz fazla abartılıydı. Bu kadarını düşünmemiştim.

"Hasta mısın Yazgı?" diye sordu Ezgi. Kubilay çenemden tutup yüzüme bakınca kendimi huzursuz bir şekilde geri çektim.

"Sadece kemiklerim sızlıyor, hasta değilim," dedim hemen.

Kubilay bir şey demeyip sandalyeyi geriye itti. "Gel tamam, tararım ben. Siz başlayın," deyince Ezgi eliyle arkayı işaret ediyordu.

"Grace Hala az sonra dinamitle burayı patlatmazsa ederiz."

Onlara gülümseyerek L koltuğa gittim ve pencereye bakacak şekilde oturdum. Kubilay da arkama bağdaş kurunca saçlarımı tutan tokayı sıyırdım.

"Dün gece duş alınmış ve saçlar kurutulmamış. Ha civciv hanım?"

Kubilay'ın alaycı sesine karşılık içerisindeki azarı sezmemek elde değildi. Omuzlarımı düşürdüm. Gözlerimin içi bile ağrıyordu.

"Çok yorulmuştum, pis pis de uyumak istemedim."

Saçlarıma bol bol sprey sıkıyordu.

"Kırgınlığın var belli ki ama keşke kurutsaydın güzelim. Evde ağrı kesicin var mı?" Başımı salladım aşağı yukarı. Tarağı uçlarından başlayarak saçlarıma değdirmeye koyuldu. "Tamam, kahvaltıdan sonra ilaç iç. Ben sana nane limon bitki çayı ne varsa kaynatırım dinlen bugün tamam mı? Uyursun. Uykun var mı?"

"Biraz..." Boynum çok ağrıyordu ve içimdeki o hasta ruh bugün fazlasıyla nazlıydı. Tüm gün uyumak, mayışmak, yorganımla bütünleşmek istiyordum.

"Tamam," dedi saçlarımı tarama işini bitirirken. Başıma bir öpücük kondurup güzelce topladı ve kıskaçlı tokayla da tutturup omuzlarıma dokundu. Kubilay'ın da desteğiyle koltuktan kalktığımda Ahmet masaya domatesleri ve yeşilbiberi koyuyordu. Halamsa ona kötü kötü bakışlar atarak krep tabağını koyuyordu.

Halama bakarak bıkkın bir halde, "Neden kavga ediyorsunuz siz?" dedim. Halam masanın başköşesine otururken Ahmet de tam onun karşısına oturmuştu. İkisi de kızgın boğa gibilerdi.

"Krepi çok küçük döküyor tatlım. Öyle krep mi olur? Otel usulü..." diye hayıflandı. Omuz silkerken Kubilay tabağıma kocaman bir krep bıraktı. Uzanıp çikolatayı aldım ve kavanozu açtım.

Ahmet ise bıkkınlıkla, "Bacım ne diyor ne? Google Çeviri'den anlaşalım diyorum yok diyor. Anlamıyorum! Bendeki İngilizce de bir yere kadar. Amannn..." dedi. Ev hanımlarından pek bir farkı yoktu bu haliyle. Üzerinde de buraya taşınırken bir zücaciyecide bulup aldığım uyduruk, turuncu şeritleri olan mutfak önlüğü vardı. Burun kıvırdım.

"Ahmet'le anlaşmak için ya sen Türkçe öğren ya da Google Çeviri kullanın hala. Çocuk anlamıyor seni. Çocukla çocuk olma," dedim krepime odaklanmış halde. Ufacık bir meseleden tartışmışlardı resmen.

İyice sürdüğüm çikolatadan sonra bıçağı bir kenara bıraktım ve büyük krepi rulo haline getirdim. Onu da bıçakla dilimleyecektim ki Kubilay cık cıklamaya başladı.

"Civciv, gagala gitsin gözünü seveyim. O ne ya?" diyerek bıçağı elimden aldı ve krepi döner gibi elime tutuşturdu. Veriş şekline bakarak göz devirdim. O sırada halam az önce yapacağım gibi krepine peynir ve biraz yeşillik dizerek suşi gibi kesmeye başladı.

"Yapamıyorum olmuyor. Türkçe çok zor. Teknolojiyle de aram mükemmel değil, sürekli çeviri kullanamam. Ahmet... İngilizce öğrenemiyor. Bu çocuk hatalı," diye söyleniyordu çaresizce.

Ahmet beni dürtünce ona döndüm. Kötümser bakışları halamın üzerindeydi. "Ne diyor Yazgıcan?"

Kaşlarımı çatar gibi oldum ama pek beceremedim. Ağzımdaki lokmayı yuttum. "Çok iyi İngilizce biliyormuşsun," deyip bir ısırık daha aldım ve hızlı hızlı çiğnedim. Omurgamdan her seferinde sırtım boyunca bir ağrı saplanıyordu. Bir an önce uzanmak istiyordum.

"Sana da güvenemeyeceğiz demek ki," diye sızlandı Ahmet. İhanete uğramış gibi bakışlar attı bana ve saniyeler içinde kahvaltısına döndü.

Onların bu ufak didişmesiyle ilgilenmek yerine krepimi bitirip tabağıma biraz peynir, zeytin ve çeri domateslerden aldım. Domatesleri tuzlarken tek derdim bir an önce kahvaltıyı bitirmekti ama göz ucuyla Eren'e bakmayı da ihmal etmiyordum. Bir elinde telefon öteki elinde çatal ağzına durmadan tıkıyordu. Bir de sırıtması yok muydu sinirlerimi germişti nedense. Şüpheci bakışlarımı Ezgi'ye çevirdiğimde keyifsiz bir şekilde önündeki tabağa odaklanmıştı. Arada çayından yudumluyor ama gözleri tabağın dışına dahi taşmıyordu. İç çektim dertli dertli ve arkama yaslandım.

O sırada yanımda oturan Kubilay iç çekişimden huylanarak, "Ne oldu?" diye sordu. Sorusunu havada bıraktım.

"Eren bu kızdan ne zamandan beri hoşlanıyorsun?" Pat diye sorduğum soru karşısında Eren irkilerek bana baktığında Ezgi'nin tabağından bir an bile gözlerini ayırmayarak sertçe yutkunduğunu fark etmiştim. Amacım onu zor durumda bırakmak değildi ama kıza da Eren'e de durduk yere gıcık olmuştum işte. Kurcalayacaktım.

Eren şaşkın bakışlarla bana bakarken telefonunu kapatıp masaya bıraktı. Muhtemelen sürekli telefona bakmasından rahatsız olduğumu düşündü ama istediğini yapabilirdi, umurumda değildi.

"Şey... Uzun zamandır. Dört ay?" dedi belirsiz bir tınıyla. Kaşlarımı kaldırdım indirdim.

"Dört ay... Epey de uzun sayılır. Ne bileyim hiç belli etmeyince ben de duyduğumda tuhaf geldi. Hani böyle bir derdin olduğunu bilmiyormuşum. Nasıl arkadaşım ben de?" dedim kendimden dem vurarak. Oturuşumu düzelttim ve çatalımın ucuyla peynirden attım ağzıma.

Eren kısa bir an Kubilay'a bakıp tekrar bana döndü. Sorguluyordu, anlamıyordu niçin sorduğumu. Hatta belki de biraz rahatsız olmuştu.

"Nisa iyi kızdır," diye homurdandı Ezgi. Çayını eline alıp benim gibi arkasına yaslandı ve kaş göz işareti yaptı. Bakışlarımı kaçırdım anında. "Eren duygularını içinde yaşıyormuş demek ki. Biz de çok geç fark ettik," diyerek noktayı koyunca sessiz kalma hakkımı kullandım.

"Tamam, boş verin duyguları filan da bugün ne yapalım? Dışarı çıkalım dedik ama Yazgı hasta biraz. Evde dinlensin bugün. Siz gidin isterseniz," dedi Kubilay, ortamdaki tuhaf havayı elinin tersiyle dağıtarak. Eli sandalyenin arkasından omzumu sardığında başımı ona yasladım, çatalımla da tabağımdakilerden ufak ufak yemeye devam ettim.

"Ders çalışmayacaksak evlere dağılalım. Yani ben eve geçeyim olur mu abi?" diye sordu Ezgi. Tadı kaçmıştı adeta ama amacım onu kırmak, üzmek değildi ki. İçten gelen bir sinir harbi yaşıyordum sadece. Kendi kendime ürettiğim saçma bir şeydi, doğruya doğru. Ezgi bu hisle kaç aydır savaşıyordu kim bilir?

Kubilay varla yok arası başını salladı. "Tamam, annem sorun etmez istersen bu gece de kalın birlikte," dedi bir bana bir Ezgi'ye bakarak. Ezgi'nin gözleri kısa bir anlığına bana değdi ama hemen abisine döndü.

"Yok ya, bir eve geçsem iyi olur. Eğer Yazgı da iyi olursa yarın ya da okulda devam ederiz ders çalışmaya. Olur mu?"

Bakışlarımı masaya diktim öylece. İçim bir hoş olmuştu. Yanlış bir şey yapmak istememiştim ama Ezgi bana kırılmış gibiydi. Tek derdim Nisa denen kız hakkında ufak bilgiler almaktı. Bir de o kızı görmek istiyordum.

"Olur," diye fısıldadım adeta. O sırada Eren de tabağına ne aldıysa hızla yedi bitirdi ve ayaklandı.

"Dağılıyorsak ben de çıkayım o zaman. Ellerinize sağlık gençler," diyerek mutfağa bıraktı tabağını. Bana bakmadı bile. Hepimiz onu gözlerimizle takip ederken halam ansızın ortaya atıldı.

"Bu ağırbaşlı çocuk nereye böyle? Küstünüz mü? Ortam gerildi. Sanki Jack burada..."

Halamın yaptığı benzetmeye karşılık yüzümü buruşturdum. "Yok..." diye mırıldandım. Eren o kadar hızlı çıkmıştı ki evden huzursuzluğum ikiye katlanmıştı. "Küsmedik ama belki de küstük. Bilmiyorum. Aşk işleri çok zor hala. Her şey şu sıralar Türkçe dil bilgisi kuralları gibi."

Halam keyifle kıkırdadı. "Eren'in sevgilisi var değil mi? Sabahtan beri telefonu elinden düşmüyor. Nasıl kız? Okuldan mı? Gördün mü? Fotoğrafı var mı?"

Önüme dönüp dalgın dalgın masaya baktım. Tadım iyice kaçmıştı. Göz ucuyla Ezgi'ye baktım. Bana bakmıyordu. Alınmıştı bana ama şu anda gönlünü alamazdım ki.

Halam baktım yandan yandan. "Hala bir aşk üçgeni var ve ben sanırım ağırbaşlı çocuğun kalbini kırdım. Kızı da tanımıyorum ayrıca. Benim yakışıklının kız kardeşi de şu an bana alındı. Çaktırma ama. Niye böyle oldu?" derken olabildiğince İngiliz aksanıyla ve zor kelimelerle konuşuyordum. Halamla olan sohbetimizi çözsünler, bir kelimesini dahi yakalasınlar istemiyordum.

Halamla olan sohbetimiz ortamdaki sessizliğin tek sesi olurken Ahmet huzursuz bir şekilde, "Irkçılık yapmayın da Türkçe dedikodu yapalım," dedi. Ona halsiz bir bakış atıp uzun uzun ofladım.

"Bu dedikodu Türkçe yapılmaz tatlım," dedim halam gibi.

"Ben de kalkayım. Görüşürüz," dedi Ezgi o sırada, ruh gibiydi sesi. Ağzımı açmış ona bir şey diyecekken lafı ağzıma tıktı anında. "Zahmet etme kanka, yolu biliyorum. Hadi güle güle," diyerek tabağını tezgâha bırakıp montunu giydi ve seri halde evden çıktı.

"Siz az önce kavga mı ettiniz?" diye sordu Kubilay. O kadar kötü hissettim ki ağzım açık halama döndüm.

"Çıldıracağım!" deyip elimle saç diplerime masaj yapmaya başladım.

"Niye?" dedi Ahmet, az önceki basit cümlemi anlayarak. Gözlerimi yorgunca açıp kapadım ve tatsız bir şekilde önümdeki tabağı aldım. Mutfağa ilerledim. Huzur diye bir şey bırakmamıştım. Bana da sağ olsundu ama elimde miydi sanki?

Eren, Ezgi'den hoşlanmak zorunda değildi ama ben sanki bu bir mecburiyetmiş gibi Ezgi'nin farkında olmadan kalbini kırdığı için kalkmış Eren'e öfkeleniyordum. Ezgi belki de bu durumu umursamıyordu bile. Tabakları köpükleyip duruladıktan sonra arkama döndüm. İştahla kahvaltı yapan bir tek Ahmet ve halamdı. İkisi de beni sorgulamayı kesmişti. Bu yüzden gözlerim direkt Kubilay'ı bulduğunda omuzlarımı düşürdüm.

"Anlat civcivim anlat. Bir şey olmuş belli ki," deyip yerinden kalktığında gözlerimi başka bir yöne çevirerek sıkıntıyla soludum. Anlatmayacaktım. Anlatılmazdı.

"Ben hastalık kartımı kullanıp salona yatayım da sen de bana bak olur mu? Nane limon kaynat bana. Bitkisel ne varsa üzerimde dene olur mu? Hak ettim ben," diye sızlandım kendimi cezalandırır gibi. Kubilay sözlerimden de az önce yaşananlardan da zerre bir şey anlamayarak gülmeye başladı ve kendi tabağını da sudan geçirdi yanımda. Bana yandan yandan çapkın bakışlar atmayı da ihmal etmiyordu.

"Akşam da ben kalayım mı?" diye sorunca kaşlarımı kaldırıp indirdim.

"Olmaz. Eve git. Ayıp be, annenle babana ne diyorsun sen? Tövbe ya..." Kendi kendime söylenerek odama gittim ve yorganımı alıp salona geldim.

"Krep yemeyi bilmiyorsun çocuk," diye söyleniyordu halam. Ahmet elbette pek bir şey anlamıyor, hunharca krepten yiyordu.

"Türkçe konuş teyze, Türkçe," dedi ama halam Türkçe kelimesinden başka hiçbir şey anlamadı. Onları umursamayıp telefonumu şarjdan çektim ve L koltuğun bir ucuna hemen yorgan yastık uzandım. Hastalık psikolojisine girmem sandığımdan daha kısa sürdü.

Halamın beni gördüğünde, "Hasta mısın bir tanem?" dediğini duydum. Tam arkamda kaldığından onu göremiyordum. Telefonumu açıp Instagram hesabıma girdim.

"Biraz hastayım hala. Yatsam iyileşirim. Senin işlerin varsa hallet, beni düşünme."

"Olmaz, sana annemin tarifinden bir çorba yapacağım. Evet..." dedi heyecanlanarak. Zayıf bir gülüşle gözlerimi devirdim. Hasta olduğuma neredeyse sevinecekti. Yine de bu sevinci mutfakta zaman geçirmeyi sevmesine bağlayarak Eren'in hesabına girdim. Takip ettiklerinden Nisa denen kızı buldum ve hiç çekinmeden istek attım. O isteğimi kabul edene kadar profiline baktım. Bir kafede çekilmiş bir fotoğrafı profil resmi yapmıştı. Ekran görüntüsünü alıp es kaza başka bir şeye basmamak için galerimden incelemeye başladım kızı.

Hafif çekik gözleri vardı ve saçları omuzlarına kadar uzanıyordu. Kumraldı ve Ezgi kesinlikle ondan katbekat güzeldi. Eren'in bu kızın neyini sevdiğini düşünürken aynı zamanda çok zalimce bir şey yapmaya devam ettim. Kızı fiziksel anlamda süzüp süzüp eleştirdim. Haddim olmayarak. Çok sinirlenmiştim çünkü. Bu kıza da Eren'e de.

🌸🌸🌸

Yazgı'yla Kubi'nin mesajlaşmalarına bayılıyorum ya! Mcnfbdbdbs Alnından öptü bu kez.