37. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)
35. BÖLÜM
35. BÖLÜM
Uzun bir aradan çıkmak gibiydi okula dönmek. Üzerimden yıllanmış bir kar birikintisi çığ düşmeden erimiş gitmiş gibi hissediyordum ama gerçek şu ki, Payam beni her seferinde sarsmayı başarıyordu. Hiçbir zaman alışamayacağıma emindim. Oraya gittiğimde hep biraz olaylı olacaktık sanki. Ama neyse ki şu anda Ankara sınırları içindeydim. Hatta okul sınırları içindeydim. Hatta müdürün odasındaydım. Payam'dan döneli iki hafta olacaktı. Müdürümüz Tekin Hoca'ysa beni bu iki haftadan sonra odasına çağırmıştı. Açıkçası daha erken çağırmasını beklerdim zira babam bana okul müdürümle konuşmak istediğini söylemişti, ben de konuşmasında bir sorun olmadığını söylemiştim. Buraya gelirken de Kubilay dışarıda bekleyeceğini söylemişti ne kadar bekleme desem de... Bekleyecekti.
"Evet, tamam," diyerek bilgisayardaki işlerini halleden Tekin Hoca dakikalar sonra bana döndü ve eğreti bir şekilde gülümsedi.
Adam en başında nasılsa hala öyleydi. Babamın bir hain olmadığı ortaya çıkmış, okula da yayılmıştı ama bir onun bu saçma dengesiz tavırları değişmemişti. Elimden geldiğince aldırmamaya çalışıyordum.
"Yazgı okul çıkışında etütlerimiz var kızım. Lafı uzatmayacağım hiç. Etütlerimize kaydoldun artık. Sınıfını panodaki listeden bulabilirsin. Genel durumuna göre yerleştirdik seni. Artık okul çıkış saatin altı," dediğinde tükürüğüm boğazıma takıldı. Bu bir kâbus olsa gerekti.
"Efendim ben?" dedim kalakalırken. Tekin Hoca arkasına yaslandı ve ellerini göbeği üzerinde birleştirdi.
"Baban aradı bu sabah. İlk fırsatta buraya da gelecekmiş. Seni etütlere kaydetmemizi istedi. Ders notlarından konuştuk biraz. Özdemir Bey... Epey titiz bir adammış doğrusu. Özellikle Türkçe konusunda biraz hassas. 18 almandan epey rahatsız oldu kızım. Türkçe ağırlıklı bir şekilde etütlerimize katılmanı istedi. Hocalarımızla da konuştuk ve senin için rehberlikle birlikte ufak bir etüt programı ayarladık. Haber vermek istedim. Soracağın bir soru yoksa çıkabilirsin," diyerek bana yol verince koltuğun kollarından tutup ayağa kalktım ama çıkmadım. Ne demek okuldan çıkış saatim artık altı? Çok geç!
"Hocam... Benim ama... Evim şey. Uzakta buradan. Geceye kalamam ben. Yani korkarım tek. Hem tek kalıyorum... Sorumluluğum bir tek okul değil. Şey yapsak, ben konuşurum babamla. Ben evde çalışırım, yani birinci yazılıdan 18 aldım sadece. Finallerde- Yani ikinci yazılılarda-"
Ben panikle müdürümüze durumu izah etmeye çalışırken kendisi rahatlığından ödün vermedi elbette.
"Merak etme baban sana eşlik edecek birini ayarladığından da bahsetti. Çok konuşmadık ama baba kız siz kendi aranızda konuşursunuz. Bugün okul çıkışı kaybolma bir yere. Göreceğim seni kızım," dedi ve eliyle tekrar dışarıyı gösterdi. Nefesimi tuttum ve ağzıma biriken tüm kelimeleri yutup başımı salladım.
Odadan çıktığımda herkes buradaydı. Dördü de hizaya girmiş benim çıkmamla gözleri bende toplaşmışken tuttuğum nefesimi gerginlik içinde bıraktım. Bu etütlere bir tek Ezgi katılıyordu bizden. Şimdi ben de mi vardım?
"Ne diyor Tekin Hoca?" dedi Ezgi yanıma gelip. Kubilay elini cebinden çıkarıp yüzüme bakarken hepsinde gezdirdim bakışlarımı. Yüzüm ekşidi iyice. Sanki üç çocuklu bir anne gibi hissediyordum kendimi. Yemek ne zaman yapacaktım, bulaşıkları çamaşırları ne zaman yıkayacak, evi ne ara temizleyecektim? Tek de yaşasam bunları yapan bendim. Bir başkası değil.
"Etüt mü ne varmış... Okul çıkışı kaybolma dedi etütlerde göreceğim seni diyor. Babamla konuşmuş. Türkçe ağırlıklı dedi bir de," dedim başıma dünyanın en büyük felaketi gelmiş gibi. Gözlerimi kapatıp başımı iki yana salladım. "İstemiyorum ya! Bir de panodan öğren dedi sınıfını." Yutkunarak öğretmenler odasının dibindeki panoya yöneldim. Etüt listesi orada asılıydı. Hemen Y harfine gidip adımı buldum. Karşısında sınıfım yazıyordu. 9/A mı?
"9/A ne lan?" dedi Ahmet değişik değişik. Parmağımı kâğıttan indirip başımı iki elimin arasına aldım. Bu bir felaketti. Hayır. Bu çok büyük bir felaketti. Dokuzlarla mı girecektim derse? Bu aşağılamaydı! Hemen ceketimin cebinden telefonumu çıkardığımda Ahmet ve Ezgi aynı anda, "Oha oha!" diyerek önüme geçtiler.
Ezgi, "Kızım telefonunu mu kaptıracaksın bir de? Sok onu cebine!" deyip elimden tuttu. Şiddetle nefes alıp çaresizce ona baktım.
"Bu bir kâbus olmalı... Hayır, yapamam. Olmaz. Tahammül edemem, ben arayacağım. Ya da kaçacağım. Hayır ya! Bir de birini bulmuş alacakmış beni okuldan filan. Tuvaletler nerede?" diyerek kafamı kaldırdım ve içlerinden sıyrılarak hızlı adımlarla kızlar tuvaletine girdim. Tuvalete girer girmez telefonumu çıkarıp babamın numarasını buldum. Üzerine basıp aramaya başladım anında. Ne garipti... Babamı arıyordum şu anda.
Telefon açılır açılmaz o lafa atlamadan ben atladım. "Etütlere kalmak istemiyorum, lütfen," dedim. Tuvaletteki birkaç kız bana şaşkın şaşkın bakarken onları umursamadan lavabonun en ücra köşesine gittim.
Babam nefesini üfledi telefonda. "Ne demek etütlere kalmak istemiyorum? Senin için o etütler. Notların berbat halde kızım," dedi hiç çekinmeden. Gözlerimi devirerek iç çektim. O sırada telefonun arkasından bazı seslenişler duydum ama babama seslenmedikleri barizdi.
"Notlarım Kubilay'la ayrıldığımız zamana denk geldiği için kötü. Üstelik o sıralar üvey olduğumu da öğrenmiştim. Takdir edersin ki zor bir dönemdi. Yükseltirim ben," dedim fazla gereksiz bir özgüvenle. Telaşla dudaklarımı kemirirken umudum onu ikna etmekten yanaydı. Bu okulda fazladan iki üç saat daha kalırsam kesinlikle kafayı yerdim.
"Türkçeden 18 almışsın..." dedi acı acı. Sanki katil olmuştum.
"En az 90!" dedim gaza gelerek. Nasıl yapacağımı bile bilmiyordum ama aklımda Ezgi'nin beni manyak gibi Türkçe çalıştırması vardı. "İkinci yazılıdan en az 90 alıp ortalamayı kurtaracağım. Söz veriyorum, ne olursun beni etütlere bırakma! Bak burada tek yaşıyorum, şikâyetçi değilim ama evde de bazı sorumluluklarım var. Altıda okuldan çıksam en erken yedide evde olurum ve ne ara dinleneceğim de ne ara yemek yapıp yiyeceğim? Ben dışarıdan da yiyemem öyle sık sık. Ezgi'nin Türkçe notu 86. O beni çalıştırır kesin. Lütfen lütfen lütfen sadece-"
Babam nefes almadan ısrar etmeme, "Yazgı!" diye araya girdi ciddi bir sesle. O an sustum. "İşin düşünce ne kadar da kibar hanım hanımcık sözlerin var öyle kızım? Hayran kaldım."
Gülümsedim ama cevap vermedim. Ona kısacık bir zaman tanıdığımda okul zili çaldı.
"Tamam," dedi pes ederek, "Ben konuşurum müdürünle. Ama verdiği sözü unutma. En az 90 göreceğim ben. Türkçe ve matematik baraj derslerin senin. Eğer ortalamanın altında kalırsan mezun olamazsın ve mezun olamazsan da... Tehdit etmiyorum seni ama buraya dönmek zorunda kalırsın. Koleje vermek zorunda kalırım seni ki mezun olabil diye. Biraz derslerine özen göster. Akşam konuşacağız kızım," diyerek cümlelerini yumuşak bir şekilde toparladı ve kalbim pır pır etti.
Konuştukça orta yolu bulduğumuzu sezmek öyle güzeldi ki. Botumun ucuyla yerde daireler çizerek başımı salladım, "Teşekkür ederim. Gerçekten sıkı çalışacağım bu kez. Güzel notlarım olacak. Söz veriyorum. Hadi kapattım ben! Derse gideceğim."
"Allah zihin açıklığı versin kızım," diyerek telefonu kapatınca arkamı döndüm. Ezgi giriyordu lavaboya o sıra. Konuşmamızın son kısmına denk düşmüş olacak ki gözlerinde sıcacık bir tebessüm zuhur etti. Yanıma gelip koluma girdi.
"Babanla daha iyi anlaşıyorsunuz artık öyle değil mi?" deyince belli belirsiz başımı salladım ve lavabodan çıktık. Koridorda usulca yürüyorduk sınıfa doğru.
"Ezgi senden bir şey isteyebilir miyim bu arada? Babamı ikna ettim. Etütler için müdürle tekrar konuşacak şimdilik," dediğimde Ezgi başını salladı.
"Tabii ki."
"Harika. Beni Türkçe çalıştırır mısın biraz? Ben yeter ki etüt olmasın diye babama ikinci yazılıdan 90 alacağımın sözünü verdim. Böyle ani kararlarım dışında aslında mükemmelimdir de işte ne yapalım... Aklıma da senden başka kimse gelmiyor. Türkçe baraj ders. Babam eğer sınıfta kalırsan Payam'a dönmek zorunda kalırsın dedi. Koleje yazdırmak zorunda kalırmış beni notlarım sorun olmasın diye ama ben bu sene sınıfta kalmak istemiyorum. Bu büyük utanç verici bir şey olur. Ben her türlü okuluma düşe kalka devam etmişken şimdi her şey bu kadar yolundayken ben sınıfta kalırsam bu hayatımın sonu olur!" deyip büyük bir nefesi de beraberinde verdiğimde sınıftaydık ve sırama oturuyordum.
"Âmin," dedi Ahmet gülerek. Ona göz kırptığımda Kubilay cebime sıkıştırdığım elimi alıp kendine çekti. Ezgi ona sersem bir bakış atarken Eren'i göremedim burada. Müdürün odasından çıktığımızda yanımızdaydı hâlbuki.
"Hallederiz kanka, hafta sonu kamp yaparız seninle olur mu? İnan bana Türkçe zor değil. Hoca zaten seni seviyor. Hoca seni seviyorsa seni sınıfta bırakmaz. Proje performans derken geçersin," dediğinde içim gerçekten bir nebze olsun rahatlamıştı.
"Ne koleji?" dedi Kubilay bu arada. Arkama yaslanarak başımı omzuna yatırdım. O da beklemeden yanağını başıma yasladı.
"Eğer sınıfta kalırsam mezun olmam için koleje yazdırırım seni dedi babam. Payam'da bir koleje. Yani tehdit gibi değil. 18'i kim görse aynısını düşünür. Rezalet bir not," deyip somurttum, "Eren nerede bu arada?" diye sorunca Ezgi bize elini kaldırıp kendi sırasına geçti. Kaşlarım çatıldı bir anda. Gözlerimle Ezgi'yi takip ederken Eren içeriye girdi. Ezgi'ye beşlik çakması için elini kaldırdı ama Ezgi oralı bile olmadan sırasına geçti.
"Geldi bizim aptal âşık..." diye dalga geçti Kubilay doğrulurken. Sonra sınıfa hoca gelince sessizleşip ayağa kalktık. Günaydın faslı geçtiğinde Eren anında arkasına döndü.
"Kendine bak lan sen. Yapışık ikiz gibi vıcık vıcıksınız. Bir an bile ayrılmıyorsunuz," dediğinde ben çattığım kaşlarımla Ezgi'nin sırasına bakıyordum. Seda ona bir şey soruyordu kitaptan ama o pek ilgili durmuyordu. Bu kızın neyi vardı?
Kubilay, Eren'in ayağına tekme atmaya çalışarak, "Kes lan!" dedi. Hocanın uyarısı ile biraz daha sessizliğe gömüldüğümüzde sesli bir şekilde iç çektim. Belki de ben abartıyordum? Ama Ezgi neden Eren'in kırk yılda bir gelen şakalaşma perilerine karşılık vermemişti ki?
"Aşk derken?" diye mırıldandım Kubilay'a hitaben.
"Hıhım..." Sesi yine kedi gibi çıkıyordu. "Aşk işte. Sen yani," deyince evde olsam delirirdim de okulda pek delirecek lüksüm yoktu. Ters ters gözlerimi yanımdaki sevgilime diktim. Aptal âşık olan kendisiydi sanırım. Çok tatlı gülüyordu. Ayrıca çok serseri duruyordu yine. Tam benlik.
"Ben vıcık vıcık deyince de suç işte. Bak bak! Şu hallere bak," diye fısıldadı Eren tiksinerek. Haksız da sayılmazdı. Kubilay'la yapışık ikiz gibiydik ve bundan ziyadesiyle memnunduk.
Kubilay sesli bir nefes alıp, "Tamam be..." diye homurdandı ve göz ucuyla sınıf defterini dolduran hocaya baktı. Sonra usulca kulağımın dibine girdi. "Eren'i de loveladık güzelim. Kendisi Ezogelin'in girişimleriyle artık 12/D'den sayısalcı Nisa ile manita." Çaktırmadan dudaklarını boynuma bastırıp çektiğinde elini sıktım. Okulda hocaların önünde şöyle yapmasına sinir oluyordum. Bir görseler, sanki sevgili olduğumuzu bilmiyorlarmış gibi, bir de bizi zevkle ayırırlardı. Gerçi 12/A'dan başka dil sınıfı yoktu. Muhtemelen sıralarımız ayrılırdı.
"Dik dur bir ya!" diye söylendim dişlerimin arasından. "Okulda öpme Kubilay, okulda öpme... Valla bir gün fırça yiyeceğiz senin yüzünden. Ayrıca Ezgi ne alaka? Çabuk yaz şuraya," deyip elini bıraktım ve sıramın atlından defterimi çıkarıp Kubilay'la hep dedikodu yaptığımız arka sayfayı açtım. Geçmiş yazışmaları çevirip yeni bir sayfa ve kalemle dizine bıraktığımda bana çapkın bir sırıtışla bakıp kalemi eline aldı. O sırada coğrafya dersimiz başlamıştı...
Birkaç dakika geçmişti ki dizlerimin üzerine konan defterle kafamı indirdim.
"Eren malı zaten bu kızdan hoşlanıyordu ama platonikti. Kız hayvan gibi ders çalışıyor, hiç oralı değil. Ezgi'yle de bu etütlerde arkadaş olmuşlar. Eren de bir kere otururken bahsedince Ezgi de ben ayarlarım dedi. Eren durur mu? Balıklama atladı. Ezgi'ye Sherlock Holmes serisini orijinal diliyle alacaktı hatta ama Ezgi triplere girdi. İstemedi. Üç gündür sevgililer işte. Öyle."
Okuduklarımdan sonra kafamı kaldırıp Ezgi'ye baktım. Tek kaşım kalktı. O birkaç günü düşündüm ama Ezgi'nin durgunluğu, boş vermişliği, arada iç çekmeleri neredeyse bir aydır vardı. Yeni değildi. Bu olayla bir ilgisi olabilir miydi ki? Sorsam bana da bir şey söylememişti. Hep geçiştirmişti. Kalemi alıp kafamı eğdim ve ben cevap yazdım.
"Ezgi kaç gündür uğraşıyor bu iş için?"
Yazıp verdiğimde Kubilay okudu ve çatık kaşlarıyla bana döndü. Bunu sormam garipti muhtemelen ama bir şeyler vardı ve anlamaya çalışıyordum.
"Var bayadır... Bu muhabbet seninle o lanet ayrılığın olduğu arada geçmişti. İki ay muhtemelen... Ne alaka şu an?"
Kubilay'ın yazdığı şeyi okuduktan sonra defteri göğsüme bastırarak başımı duvara yasladım ve hocanın anlattığı yere baktım. Türkiye'nin jeopolitik özellikleri, köprüleri, boğazları ve daha birçok şeyi anlatıyordu. Ezgi iki ay gibi bir süredir bu işle uğraşmıştı ve sistematik bir şekilde morali bozuktu. Konuşmalarımız hep benim üzerimden gidiyordu. Ezgi pek kendi hakkında konuşmayı da sevmezdi ama... Acaba Eren'den mi hoşlanıyordu Ezgi? Yani? Mümkün olabilir miydi ki? Kaşlarım bu ihtimalle daha çok çatılırken düşman askerine bakar gibi Eren'in sırtına bakmaya başladım.
"Yazgı! Kızım bu soruyu sen çöz bakalım!" diye seslenen coğrafya hocamızla birlikte keskin bakışlarım akıllı tahtayı buldu. En arka sırada oturmama rağmen gözlerim iyi görüyordu.
"C mi?" diye sorduğumda hocamızın kaşları kavislendi.
"Yavrum tahta daha işimize yarayacak daha. Bakmasan mı öyle? Kırıldı kırıldı..." deyip tahtanın siyah kalın çerçevesini okşarken sınıfta bir gülüşme meydana geldi. Diğer herkese de pis pis baktığımda sınıfta manasız bir sessizlik oluştu ama uğultu devam ediyordu.
"Pardon hocam," diyerek oturuşumu düzledim, "Ama son kararım C!"
"Peki, bize de anlatır mısın? Neden C?" dediğinde gözlerimi kapatıp içimden kuvvetle üfledim ve gözlerimi açtım, "Ayrıca oradan görebiliyor musun kızım sen? İstersen buraya gel. Çok arka orası."
Beni deniyordu adam. Ramazan Hoca'ya tatlı bir tebessümle baktım ve ayağa kalktım.
"Yok, hocam iyiyim ben. Zıvanadan çıkmasın burası..." Dişlerimi sıkıp kafamda kurduğum milyonlarca senaryo yüzünden Eren'i darağacına astım. Geri zekâlı erkek. "Soruda jeopolitiği sormuş hocam. Jeopolitik demek siyasi coğrafya gibi bir şey. Yani Türkiye'nin siyasi coğrafyasıyla ilgili bir şık aradım. C şıkkında da diyor ki Orta Doğu'daki enerjilere yakınlık. Siyasi işte. Başımıza gelmeyen kalmadı bunun yüzünden," dediğimde sınıfta bu kez Ramazan Hoca da dâhil uğultulu gülüşmeler oldu.
O sırada Kubilay elimden tutup beni sarstığında kısa bir an ona baktım. Başını ne oluyor der gibi salladığında ona da pis pis baktım. Bir de buna çanak tutuyordu. Hocaya döndüm tekrar.
"Doğru ama!" diye isyan bayraklarını çektiğimde hoca da başını salladı tebessümler eşliğinde.
"Doğrudur evet Yazgıcım. Aferin. Bak canın istediğinde gayet güzel çözüyorsun soru. O 45'i düzeltelim..." dedi birinci yazılımı kastederek. Yine mevzu notlara geldiğinden omuzlarımı düşürerek hocayı onayladım ve yerime oturdum.
"Sıradaki soruyu hocam Eren çözsün mü?" diye bir anda atıldığımda hoca bana döndü ve garip garip baktı. Kubilay elimden sıkıp bana bir şeyler fısıldarken Eren'in omuzları dikleşmişti. Daha hiçbir şeyden emin bile değilken bunu yapmam saçmaydı ama hislerimde yanılmazdım. Bence Ezgi, Eren'den hoşlanıyordu ama mal Eren bunun farkında bile değildi.
"Olur!" dedi Ramazan Hoca, "Gel bakalım Eren. Seni tahtada görmek isterim," deyince de tuz biber oldu. Eren üzerini düzeltip bana ters bakışlar atarak tahtaya çıktığında Ezgi'ye baktım. Gözleriyle Eren'i takip etmiş o tahtaya çıktığında ise sıraya eğmişti başını. Ya hayır ya! Hayır ya!
"Güzelim iyi misin?" diye sordu Kubilay, ciddi bir merakla. Eren sıradaki soruyu bağıra bağıra çözerken ben kendi içimde yazdığım senaryoya inanarak defterimi sertçe kapattım.
"Kubilay, Ezgi bende kalamaz mı? Cuma bugün. Yarın tatil," dedim.
"Kalır..." dedi donuk bir ifadeyle. Ona bakmıyordum ama Kubilay bir şeyleri çözümlemek ister gibi bakışlarını bana dikmişti. "Annem sorun etmez. Ben de başınız-"
"Çok beklersin," deyip önünü kestim hırsla. Ağır ağır ona döndüğümde çocuk gibi somurttu.
"O ne demek ya? Ben de kalayım işte. Aldatılmış gibi hissediyorum."
Gülmeyecektim ama çok tatlıydı. Yok, gülmeyecektim. Önüme döndüm ve Eren'in terini atarak sıraya dönüşünü seyrettim. Gözlerine bakmadım bile. Hoca sorulara devam ederken biz fısıldaşıyorduk.
"Gelme sen. Yine odama sızarsın, sen olmayınca zor uyuyorum zaten. Kafamı karıştırma benim. Ezgi'yi istiyorum ben. Pijama partisi yapacağız. Halam da gelsin. Kız kıza olalım. Zaten ders çalışmam da gerek. O kadar büyük sözler verdim ki..."
Kubilay yine mız mız halde elimden tutup kolumu sarsarken ona fırsat vermedim. Coğrafyada beş soru kadar daha çözdükten sonra zil çalınca öğle arasına girmiştik. Daha rahat bir nefes alarak gevşedim ve arkama yaslandım. Ezgi, Seda'yı da alıp yanımıza geldiğinde Kubilay'ın somurttuğuna adım kadar emindim.
"Yazgı biz kantine gideceğiz? Gelir misin?" diye sordu Ezgi.
"Yok kanka," dediğimde Kubilay dirseğini masaya dayayarak bana baktı. Göz ucuyla baktım ona.
"A-a! Neden yok? Akşama plan yapardınız hem. Git git, alınmam. Sevgilin burada kalır. Yalnız ve bir başına," dedi altını çize çize. Bildiğin trip atıyordu. Dönüp de ona baktım garip garip.
"Salak mısın yoksa kız kardeşini mi kıskanıyorsun Kubilay?"
Acı kahve gözleri kısıldıkça güzelleştiler sanki. Çene kasları bile gerilmişti. Dişlerini sıkıyordu.
"Beni kabul etmiyorsun ama? Bu durumda ne düşüne-"
"Derste olmak bile bunları frenlemiyor Sedoş. Baksana kavga etmişler nasıl becerdilerse. Neyse beş saniye veriyorum, barışırlar ama biz görmek istemeyiz," diye hayıflandı Ezgi ve Seda'yı da koluna takıp sınıftan çıktılar. O sırada Eren arkasına döndü hızla.
"Kızım düşman mısın? Beni niye sürdün öne?"
Ona daha çok çattım kaşlarımı. Esas düşman safı karşımdaydı ve Ahmet, epey keyifli halde izliyordu şu halimizi.
"Senin sevgilin mi var artık?" diye sorduğumda Eren onu öldürecekmiş gibi bakmıyormuşum gibi gözlerinin içi güldü. Bir an duvara çarpmış gibi oldum. Gözlerinin içi gülüyordu gerçekten de.
"Nisa..." dedi hayranlıkla. Kendimi geri çektim anında. Bu nasıl bir hayranlıktı? "Sevgilim vardı benim değil mi? Gitmem lazım benim. Tutmayın ama Yazgı," deyip bana döndü. Aceleciydi. "Unutmadım kanka bu hainliğini..." Ve gitti.
Arkasından öylece bakakalırken Ahmet'le göz göze geldim. "Âşık mı?" diye sorduğumda Ahmet omuz silkerek telefonunu çıkardı.
"Love işleri beni gerer canlar. Ben bir oyun atayım hele. Siz de şimdi sıvama işlemine geçersiniz," diyerek sıraya iyice yayıldığında Kubilay Ahmet'in ensesine vurup bana döndü. Ahmet oralı bile olmadı. Bense şaşkındım.
Eren'in bir kızı böylesine sevdiğini, gözlerinin içini güldürdüğünü ilk kez görüyordum. Daha önce kendi dertlerimle boğuşmaktan görememiştim sanırım ama ya Ezgi? Ben mi çok abartıyordum acaba? Ezgi'nin canı belki de başka bir şeye sıkılıyordu.
Kubilay merak içinde, "Sen iyi misin?" diye sorunca dalgın dalgın ona baktım.
"Son on beş dakikada yemek yiyelim mi?" dediğimde cümlenin ilk kısmını kendi kafasında tahmin etmişti bile ve direkt oturuşunu düzletmişti.
"Yiyelim civcivim. Gel," diyerek yerdeki çantasından ufak yastığı çıkardı. Kubilay ara sıra uyumam için okula yastık getiriyordu, evet. Onu dizine koyunca ben de montumu alıp başımı yastığa bıraktım. Kubilay'ın kolu anında belimden kavrayıp beni sıraya sabitlerken alıştığım üzere pek de rahat olmayan tahta sırada cenin pozisyonu aldım. Kubilay da o an Ahmet'le oyun oynamak için telefonunu çıkarmışken ben gözlerimi kapatıp zihnimdeki senaryoları susturmaya çalıştım.
Lütfen sadece ben uyduruyor olayım. Yoksa... Yoksa Ezgi hoşlandığı Eren'e kız mı ayarlamış olurdu? Ve Eren... Gözlerinin içi gülecek kadar onu seviyor mu olurdu?
Bir an kendimi o kadar kötü hissettim ki aklıma Kubilay geldi. Ya aynı durumda ben olsaydım ve o bana baktığı gibi bir başkasına baksaydı? Düşüncesi bile kalbimi kırk yerinden bıçaklarken yüzümü karnına çevirip kollarımla beline sarıldım sıkıca. Hoşuna gitmiş olacak ki gülerek biraz daha yayıldı sıraya ve bir elini saçlarıma götürdü. Uykumu getirecek şeyi çok iyi biliyordu.
***
Kubilay epey bir gönülsüz de olsa Ezgi'yle beni bana bıraktığında yorgunluktan öldüğümü hissediyordum. Bir hafta boyunca okula gitmek yorucuydu. Dönem sonuna geldikçe hocalar aksi gibi daha da yoğunlaşıyorlardı ya beni benden alıyordu. Çok bunalıyordum okuldan. Ayaklarımı sürüye sürüye eve girdiğimde Ezgi de arkamdan geliyordu. Kapıyı kapattıktan sonra girişe çöktüm ve sırt çantamı çıkardım.
Ezgi güle güle, "Abartma kanka," diye mırıldansa da abartmıyordum. Cidden çok yoruluyordum artık okulda.
"Kızım geberiyorum ya. Daha Türkçe çalışacağız. Bana baştan anlatacaksın ekleri. Kökünü bulamıyorum," diye sızlana sızlana montumu, beremi, atkımı ne varsa çıkardım. Hepsini kapı önünde bıraktıktan sonra emekleyerek mutfağa gittiğimde Ezgi arkamdan adımı bağırıyordu ama yürüyecek de halim yoktu.
Dolaptan tutunup ayağa kalktım ve buzdolabını açtım. Halam dolabımı yine doldurmuştu ama ben yemek yapmaktan vazgeçip buzluğu açtım. Yakınlarda bir market vardı. Mantıları harikaydı. Bence mantı yemeliydik.
"Mantı yiyelim mi?" dedim aç aç. Buzluğum paket paket mantı stokluydu.
Ezgi belirgin bir şaşkınlıkla, "Oha, mantı yapabiliyor musun?" diyerek yanıma gelince çekmeceden bir poşet mantıyı çıkarıp şımarık bir gülüşle ona baktım.
"Ne sandın? Tabii ki de yapabiliyorum. Bak parmaklarını yiyeceksin şimdi." Poşetin ağzını çözdükten sonra dolaptan tencere aldım ve içine arıtmadan su doldurmaya başladım. "Mantının ilk kuralı ocağa su koymakla başlar Ezo'm. Not al bu taktikleri," dediğimde Ezgi ses etmiyordu, "Sonraki adım buradan çıkıp 200 metre ilerideki marketin buzluğundan mantı almak," dememle gülüşme seslerimiz aynı anda evde yankılandı.
"Ya salak! Cidden yapabiliyorsun sandım. Hazır almış..." diyordu kahkaha atarak. Bu kalp kırıcı içerik karşısında dudaklarımı büzdükten sonra tencereye biraz tuz ve yağ ekledim sonra da yüksek ateşte ocağa bıraktım ki hızlı kaynasın.
"Kanka burası öğrenci evi. Mantıyla ne ara uğraşabilirim? Sen de..." Mantıları ağzı açık bir şekilde kenara bırakırken sos tavamı aldım ve ona da biraz yağ ve Sanat ablamın hep tarif ettiği gibi tahta kaşıkla göz kararı salça aldım. Onları şimdi yapmayacaktım. Hazır bulunmaları gerekiyordu. "Eee Ezogelin," dedim uzayan sessizliğimize karşılık. Ezgi'ye sormadıkça kendisi susuyordu çünkü. "Nasıl gidiyor hayat? Ev, okul, aile ilişkileri filan..."
Ezgi sorumu tiye alarak kıkırdadı.
"Esas senin nasıl gidiyor? Yeni baba sende. Abim sende. Okul bile sende," deyip parmaklarıyla saydığında tezgâhtaki işimi bitirip masaya yöneldim. Sandalyeyi çekip karşısına yerleştim.
"Benimki fazlasıyla gözler önünde değil mi Ezgi? Ama abin tamamen bende değil, bunu sen de biliyorsun."
Ezgi beni alaya alan küçük düşürücü bir bakış fırlattı ama bu bakışlarında ciddi olmadığına emindim.
"Ağızdan laf alma konusunda Türkçe kadar berbatsın hayatım," dedi. Hak etmiş olabilirdim zira sabahtan beri kıvranıp duruyordum. Gözlerimi köşe bucak kaçırırken Ezgi içli içli gülüyordu bana. "Ama buna uğraşıyor olman bile seni çok tatlı yapıyor. Tatlı bir arkadaşsın. Bazen yükselmeler yaşıyoruz ama... Sen sahiden iyi birisin Yazgı. Abimle birlikte olman beni o kadar sevindiriyor ki. Siz sevgili olduktan sonra abimin okul kavgaları neredeyse sıfıra indi. Tabii tüm ilgisini sana kaydırması biraz-"
"Öyle mi görünüyor dışarıdan?" dedim bir anda şoklanarak. Kubilay'ın tüm ilgisini üzerime mi çekiyordum yani? Bu bir sitem miydi anlamdan paniklediğimde Ezgi elimden tutup gözlerimin içine baktı. Samimiyetle kıvrıldı dudakları.
"Saçmalama. Dersleri biraz sallamıyor diyecektim, dinlemedin lafın sonunu. Bizlik bir durum yok. Annemler bilmiyormuş gibi yapıyor ama annemle ara sıra dedikodunuzu yapıyoruz. Yalan yok. Senden sonra abim eski neşesine dönüyormuş gibi geliyor Yazgı," derken omuzlarını sardı, durgun bir tebessüme dönüştü az önceki neşeli gülüşü. Abisini, evi düşünüyordu muhtemelen. "Annem bu yüzden çok mutlu. Sanki eski çocukluk günlerimize dönüyoruz yavaş yavaş ve bu büyük oranda senin sayende."
Gözleri beni bulduğunda ondan pek bir farkım yoktu. Kubilay'a iyi geldiğimi bilmek harika bir şeydi. Sözlerinden o kadar mutluluk duydum ki ne diyeceğimi bilemedim, mahcubiyet de hissettim. Kubilay benim canımdı. Onu öylesine derinden seviyordum ki sonsuza dek sürecekmiş gibi bir bağımız vardı. Lakin kim bilir? Belki de gerçekten sonsuza dek sürerdi.
Utanç içimde tatlı bir esinti gibi yüzümü yalarken olduğum yerde küçüldüm, omuzlarım düştü. Ezgi'nin elini daha sıkı kavradım. "Gülçin teyzemin de senin de... Kısacası sizin gibi mükemmel ötesi bir aile beni böyle sahiplendiği için ben size minnettarım Ezgi. Okulun ilk gününden beri yanımdasınız ve sizi artık ailem gibi görüyorum. Zaten öylesiniz artık. Gibisi kalmadı ama abini çalmış gibi görünmek istemem."
"Çal ya!" diye yükseldi Ezgi, işi şakaya vurarak, "Ne olursun çal biz de bir kafa dinleyelim Yazgı'm." Biz biraz bu duruma gülüşürken aklıma ocaktaki su geldi ve yerimden kalkmak zorunda kaldım. Kaynamıştı tahmin ettiğim gibi. Sakince suyu coşturmadan altını kısıp kaşık yardımıyla boşalttım mantıları. "Bu arada abim nasıl oldu da gelmedi buraya? Ben yakana yapışır sanıyordum ama hayret... Şaşırtıcı bir şekilde yukarıya kadar bile gelmeden kapıdan bizi saldı. İlginç. İlacı neyse söyle."
Bu az önceki çılgın gülüşümü yeniden derin bir tebessüme bıraktı. Kubilay'la birbirimizden ayrılmak istemesek de bizim de alanlarımız vardı ve Kubilay bunu bugün anlamıştı. Benim söylememe gerek yoktu ki. Nasıl olsa yarın damlayacaktı. Bu geceyi bize armağan ettiğine emindim. Bir de bununla böbürlenecekti daha.
"Kız gecesinde abinin ne işi var kanka? Azıcık evinde otursun o. Hem ben şöyle bir silkelenelim istedim. Sen ve ben. Yani daha doğrusu sen. Konuyu yine bir şekilde bana getirdin ama olmaz. Bu gece sendeyiz Ezgi Devrim," diyerek önüme döndüm ve tekrar masaya yerleştim. Ezgi çok oralı olmayıp gözlerini kaçırdı. Kolunu masaya uzatıp başını yaslamıştı.
"Ne oldu da radarına takıldım kız? Esas sen dökül." Parmağıyla kolumu dürtünce yumruk yaptığım elime dayadım yanağımı ve ona baktım.
"Bir sıkıntın var," dedim dürüstçe, "Ve bu aylardır var gibi hissediyorum. Araya benim problemlerim girdi, Payam'da birkaç gün vakit geçirdik. İyiydin ama Ezgi sen iyi olmayışını, durgunluğunu daha çok saklıyorsun. Yani en azından ben öyle hissediyorum ve içim hiç rahat değil bu konuda. Ben..." Dudaklarımı ıslatarak geri çekildim. "Ben burnumu sokmak istemem ama konuşmak istedim yine de. Belki yapabileceğim bir şey vardır. Bilmiyorum... Ne istersen artık ama seni görürken görmezden gelemem."
Ezgi sustu. Ben sustum. Aramızda öyle bir suskunluk yeşerdi, serpildi ki kimse bir süre o suskunluğu bozamadı. Ocaktaki kaynama sesleri dışında pek bir şey duyulmazken Ezgi başını yasladığı yerden kaldırıp yanağını avcuna yasladı ve bana baktı mahmur gözlerle. Belki de sormamalıydım ama sormasaydım da vicdanım rahat durmazdı. Şimdi söylemeyecekse bile teklifimi bilmeliydi.
"Ben çok kötü bir şey yaptım Yazgı," dedi nefesini vererek. Bir şey söylemiş olmasının umuduyla gözlerimi ona çevirdim. Ne olursa olsun onu rahatlatmaya içimden yeminler ettim.
"Ne yapmış olabilirsin ki Ezgi? Kötü bir şeyden kastın ne ki?"
Ezgi gözlerini bir boşluğa dikmişti. Keyfi iyice çekilmiş, rengi kademe kademe solmuştu adeta. Can sıkıntısı bir anda belli etmişti kendisini. Sesli bir şekilde nefes aldı ve doğruldu. Gözlerimiz kesişti o an. Benim de canım sıkıldı içindeki derdin sıkıntısından ama yine de öğrenmek istedim.
"Ben..." dedi sanki nefesi yetmiyordu konuşmasına, "Eren'den ho-hoşlanıyorum ve bu... Çok kötü bir şey!"
