50. bölüm · YAZGI (TAMAMLANDI)

47. BÖLÜM

Feride Y. Z.

47. BÖLÜM

Yazgı Bloom Aldinç'ten...

Hayatım boyunca bir ton gibi bir ağırlığın nasıl bir his olduğunu tatmadım. Bir ton gibi bir kavramın beynimde fiziksel anlamda bir karşılığı yoksa bile göz kapaklarım bunun kanıtı gibi açılmıyordu. Bir ton az gelir, binlerce ton ağırlığın altında ezilmiş bir bedenim vardı. Üzerimden hiç araba da geçmemişti ama ben bedenimdeki ağrının ve sızının üzerimden araba geçmesine bağlayabilecek kadar zihnimi köreltmiştim. Yutkunamıyordum. Soğuk virüs gibi boğazıma yapışmıştı. Karnımda ince bir ağrı beni yılan gibi sokarken tek dileğim birinin beni bulmasıydı.

Kaç dakika göz kapaklarım o halde kaldı bir fikrim yoktu ama boğazımdaki bu acıya dayanamayacağım kesindi. Biraz olsun çabalayarak kirpiklerimi titreştirdim lakin gözlerim yerinden çıkacakmış gibi acırken bunu yapmak çok zordu. Çok acı çekiyordum burada. Her neredeysem... Çok acım vardı. Karnımda yılan gibi bir ağrı söz konusuydu.

Dudaklarımdan kaçan iniltiler yankılandığında bomboş bir mekânda olduğumu anlamak güç değildi. Gözlerimi daha çok kırpıştırdım, görmeye çalıştım. En son hatırladığım arabada yediğim tokatlardı. Ağzıma dolan kan kurumuştu. Çenemden aşağıya o kurumuş kanın hissini alabiliyordum. Çenemi birazcık olsun oynatabildiğimde kurumuş kan çatlamıştı lakin çenemde soğuğun bıraktığı o kas ağrısı vardı. Belki de tokat yediğimdendi bu acı bilmiyorum. Sadece her bir kemiğim ayrı derecede ağrıyordu ve kafam kazan gibiydi. Birisi kafama metal bir kova geçirip oklavayla vursa daha az canım yanar, kulaklarım daha az çınlardı.

Zar zor arayabildiğim gözlerimi etrafta gezdirdim önce. Açık alanda bir inşaattaydım. Kaçıncı katta olduğumu bilmiyordum ama her yer o kadar beyazdı ki hala karlı ve soğuk bir yerdeydim. İnşaatın duvarları yoktu, kolonlar vardı bir tek. Sıvalar da çekilmemişti. Terk edilmiş gibi duruyordu ve yerdeydim. Ellerim arkamda bağlanmış, uyuşmuştu. Hissedemiyordum pek. Tek hissettiğim bileklerimdeki halatın sürtünmeyle oluşturduğu yaraların acısıydı. Biraz daha çabalayarak doğrulmaya kalktığımda omurgam boyunca öyle keskin bir acı nüksetti ki nefesimi vererek düştüm yere. Ellerim ezildi adeta. Yine de acıdan inlememek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Tavana baktım, her an üzerime çökecekmiş gibi duruyordu. Kemiği ağrıyan burnuma rağmen nefes almaya çabaladığımda gözlerim yaşardı acıdan. Sonra ben henüz etrafıma ve duruma alışamamışken adım sesleri işittim.

Çok geçmedi ki, "Oooo birileri uyanmış," dedi birisi. Türkçesi kırıktı ama ana dili gibi de biliyordu sanki. Başımı soluma çevirdiğimde daha önce görmediğim bir yüzle karşılaştım. Siyah takım elbise giymiş, temiz ve düzenli duran bu adamın kopkoyu siyah saçları vardı. Hafif kilolu, göbekli biriydi. Saçları boyaydı muhtemelen. O büyük, altında torbaları olan gözleri halimden memnun gibi bedenimde gezindi.

"Kimsin?" dedim soluk bir sesle, "Niyazi sen misin?" dediğimde bu karşımdaki adamı epey güldürmüş, elini kemerine yerleştirerek başını geriye atmıştı. Tiksinç bir ifadeyle tavana döndüm ve canım yansa da soluklandım.

"Bu kız akıllı. Kafa yerinde demek ki..." Kahkahası usul usul solarken o fiyakalı ayakkabılarıyla şakağıma dokundu. Ne kadar kendimi çekmek istesem de dokundu, elim kolum bağlıydı ve her yerim acılar içinde kıvranıyordu. "Seninle biraz işimiz var küçük kız. Sevgili babacığın yerinde dursaydı böyle bir plana başvurmazdık ama ne yapalım... Kabak senin başına patladı. Bizim kasaphaneye alalım bu küçük kızı," diyerek arkadaki adamlara elini sallayınca üzerimdeki o boş vermişlik büyük bir hızla kalktı ve paniğin en büyüğünü hissettim.

"Ne kasaphanesi?" diye çığlık attığımda kolumdan iki tane iri yarı adam tuttu ve beni kuvvetle ayağa kaldırıp havalandırdılar. Yerden yükselmemle başım feci halde dönmüş ve sersemlemiştim. Ellerim arkada öyle sıkı bağlıydı ki zerre hareket edemiyordum. Yalnızca olduğum yerde debelenip duruyordum. "Hey!" dediğimde boğazıma kaçan tozla derinden öksürmeye başladım.

"Enfeksiyonu var mı kontrol edin," dedi adam, alaydan uzak bir sesle. Her neredeysem telden çevrelenmiş bir asansöre bindirildim. Hala debelenip adama bağırmak istiyordum ama inşaat o kadar tozlu ve boğazım o kadar acıyla doluydu ki başaramıyordum. Ha bire beni tutan adamları tekmeleyeme çalışıyordum ama ayaklarım yere bile değmezken öylesine boşa çaba sarf ediyordum ki.

Asansörle sarsılarak yer altında bir yere indiğimizde mavi ışıkların olduğu bir yerle göz göze geldim. Gözümün önü şiddetli bir şekilde bulanıklaşıp ara sıra netleşiyordu. İki adamdan birisi beni kıvrak bir hareketle omzuna attığında yanımdan geçen sedyeleri gördüm. Yeşil ameliyat örtüsü ile insanlar boğazına kadar örtülmüş, kirli beyaz üniformalar içindeki kadınlar hastaların başında onlara solunum desteği sağlarken yollarına devam ediyorlardı ya da bu benim beynimin bir oyunuydu. Organ mafyasının eline mi düşmüştüm ben? Neredeydim Allah aşkına? Neredeydim ben? Bu yer altında ne yapıyorlardı?

"Beş numaralı oda hazır Niyazi Bey," dedi kadınlardan birisi. Daha çok debelendim o adamın omuzunda. Baş aşağı bakarken konuşmak pek de akıl karı olmadığından ağzımı açacak gücüm yoktu ama debeleniyordum işte.

"Tamam, ben de hazırlanıp geliyorum. Siz de minik hastamızı ayarlayın bakalım," dedi Niyazi denen adam. Sonra yanıma gelip çenemden kavradığı gibi yüzümü yüzüyle hizaladı ve öyle korkunç güldü ki aklımı kaçırdım. Çenemi sıkıp bıraktı ve siyah takım elbisesinin ceketini çıkartarak hazırlanmaya gitti. Adam beni bir odadan içeriye aldı ve siyah, kolları açık ameliyathane sedyesine oturttu. Burası bir oda değildi, burası leş gibi bir ameliyathaneydi.

"Bırak..." dedim boğazımdaki yangıyla, "Bırakın beni..." deyip kendimi yere attığımda adam tahammülünün son demlerindeymiş gibi beni kucakladı, bu kez sertçe sedyeye bıraktı. Ellerim arkamda belimden beri bağlı olduğu için zerre kadar hareket alanım yoktu. "Ne yapacaksınız bana?" dedim korkunun zirvesindeyken. Ölecek miydim?

"Korkma, ufak bir şey. Çok canın yanmayacak. Şanslısın ki sana narkoz verecekler," dedi adam sanki bu bir lütufmuş gibi. Bir kere daha yutkunduktan sonra bedenimden akan soğuk terlerle bir kere daha kendimi sedyeden attım ve her yerim kırıldı sandım. "Ehh be!" diye haykırdı adam, kendimi attığımı ve sürünmek pahasına da olsa gitmeye çalıştığımı görünce. Karnımdan kavradığı gibi beni sedyeye yatırdığında elindeki iğneyi fark ettim. "Seninle mi uğraşacağım ben. Enfeksiyonun varsa da var, hiç uğraşamam seninle!" dedikten sonra açtığı koluma iğneyi sapladı. O demirin derimden içeri girdiğinde bıraktığı acıyı iliklerime kadar hissederken adamın bir eli de sol omzuma felç edici bir baskı uyguluyordu.

"Bırak..." diye hiç durmadan, gücümün son kırıntısına kadar sızlanırken sesimi de var olan gücümü de kaybetmiştim. Adam iğneyi derimden çekip aldığında gelen rahatlama hissiyle gözlerim kapandı tekrar. Kalp atışlarım müthiş bir hızda düştü, tüm uzvum uyuşmaya başladı. Değil hareket etmek, gözümü bile açacak mecalim yoktu ama kulaklarım hala her şeyi duyuyordu.

Bir otomatik kapı aralanmıştı. "Ne oldu burada?" diye sordu o adam.

"Rahat durmadı Doktor Bey," dedi bana iğneyi yapan adam. "Sakinleştirici verdim. Narkoz verin tamamen gitsin."

"Sen geç narkoz ver. Başlayalım şu işe de bitsin bir an önce. Paramı peşin aldım," dedi Niyazi denen adam. Sonra biraz daha hareketlilik oldu ama bana ne oldu anlayamadım. Yüzüme bir maske takıldığını hissederken, gövdemde bağlı olan ipin sert bir biçimde söküldüğünü anlarken zihnime karanlık perdeler iniyordu. O karanlık perdelerde Kubilay'ı görüyordum. Adımı sesleniyordu bana ama seçemiyordum. Her şey o kadar silikleşti ki her şey o kadar rüyadan ibaret geldi ki... Bir süre sonra kendimi kaybettim.

***

"Yazgı!"

Adımı bilmem kaçıncı kez seslenen bu ses sanki bana saatlerdir sesleniyordu. Nihayet kendimde arkamı dönecek gücü bulabilmiş halde döndüğümde gördüğüm yüzlerle sersemledim. Annem bembeyaz saten elbisesi içinde nerede olduğuna bakmadan bana sarıldığında onun kolları arasında kayboldum. Sonra arkasından, "Salak mısın Yazgı? Neredesin sen?" diye azarlayan ablam kolumu sıktı.

"Kızım çok korkuttun bizi..." Annemin neredeyse ağlayacakmış gibi çıkan sesiyle birlikte ondan ayrıldığımda kafamdaki karmaşıklığı çözmeye çalışıyordum.

"Neredesiniz siz?" dedim sanki onlar kaybolmuş gitmiş gibi. Elimi kendi yüzüme götürdüm, kendime dokundum öylece. Gerçek bu muydu yoksa rüyada mıydım? Annem ölmemiş miydi? Ablam da mı hayattaydı? Neredeydim ben?

Annemden birkaç adım daha uzaklaşıp etrafıma bakındığımda Payam'daki evin bahçesinde olduğumuzu gördüm. Burası birkaç ay yaşadığım, ablamınsa bir an bile yaşayamadığı evdi. Annemin kendini astığı evdi burası.

"Neler oluyor?" dedim kafam tamamen karışmış halde. "Kubilay..." diye mırıldandığımda ablam kolumdan tutup beni kendine çevirdi.

"Kubilay kim kızım? Sabahtan beri annem seni bekliyor. Şurada büfe var dedik, ekmek al dedik! Bir gittin on saattir yoksun ya! Hadi koş!" Omzumdan beni sarsarak eve yöneldiğinde annem elimden tuttu.

"Ekmek kalmadıysa eve dönebilirsin kızım. Daha uzak bir yere gitme burada," dedi anlayışlı bir tınıyla. Elimde ekmek yoktu, üzerimdeyse nerede görsem hatırladığım bir kıyafet vardı. Kanada'da giydiğim kalın bir etek, kalın çoraplar ve gömlekle süveter.

"Anne ben neredeyim?" diye bir kere daha yeniledim sorumu. Sonra o köşke girdik ve hiç değişmemiş mutfağa gittik. Levent yoktu burada. Annem, ben ve ablam vardık. Evdeyse zifiri bir sessizlik hâkimdi. Üstelik perdeleri kapalı olan bu evin içi de anormal derecede aydınlıktı.

"Evdeyiz Yazgı, hadi kahvaltı yapalım. Omletini ablan yaptı," diyerek önüme bir tabak bıraktığında ben bu tabakta bir gülen yüz anımsadım ama yoktu. "Beğendin mi? Kekikli yaptı."

"Kekikli mi?" diye sordum boş boş. Sesim sanki bu dolu evde yankı yaparken bir yumurtaya bir de karşımda oturan ablama bakıyordum. Bana her zamanki gibi üstten bakışlar gönderiyordu fakat bir şeyler olması gerektiği gibi değildi. Ben burada olmamalıydım.

"Ye işte şu yumurtayı ya," diye söylenerek önüme ekşi mayalı ekmek dilimlerinden koydu. "Ekmek alsaydın buna kalmazdın hanımefendi. Her seferinde ben ekmek almaktan yoruldum. Amerika'da böyle değildik var ya anne," deyip güldüğünde annem de ablamın omzuna vurdu hafifçe. İkisi de her şey normalmiş gibi gülüşüyordu fakat ben dudaklarımı gülümsemek için kıpırdatamıyordum bile.

"Günün birinde dönecektik zaten Yağmur. Hadi yemeğinizi yiyin kızlar." Annem uyarısından sonra kendi tabağına döndüğünde gözümden süzülen yaşlar benimle ilgili değildi sanki. Ekşi mayalı ekmeğe dokunduğumda verdiği gerçeklik hissiyle kafam daha çok karıştı. Ekmekten bir dilim aldım, kopardım, yumurtayı çatalla böldüm, küçük bir lokmasını ekmeğin üstüne koydum ve ağzıma attım. O alışık olmadığım tat damağıma yayılıp da yüzümü buruşturmama sebep olunca ablam masaya vurup güldü.

"Şunun haline bak! Yine suratı muşmulaya döndü!" diyerek telefonunu kaldırdı ve hep yaptığı gibi fotoğrafımı çekmeye başladı. Gözyaşlarım arttı, dudaklarımda gözyaşlarımın tuzlu tadını hissederken lokmamı çiğnemeden yuttum. Kalbim saatli bomba gibi atıyordu.

Annem yüzümdeki o yaşları fark edince gülüşü soldu direkt. "Ağlıyor musun bebeğim?" dediğinde gözyaşlarım daha çok hızlandı. Boğazımdaki acı büyüyünce daha fazla yiyebileceğimi hissetmedim.

"Anne beni bırakma," dediğimde annemin elindeki çatal tabağa sertçe düştü ama kimse irkilmedi.

"Ne oluyor be bu kıza..." diye söylendi ablam da. Gözümü kırpmadan anneme bakıyordum ama biliyordum ki bu gerçek değildi. Annem ölmüştü. Ablamın hiç kalmadığı odada kendini asarak ölmüştü hem de. Ben bir kâbustaydım...

Annemin maviş gözleri şefkatle sulanırken uzanıp masadaki elimi tuttu ama bu bana yetmezdi ki. "Bebeğim seni bırakır mıyım ben hiç? Sen benim küçük civcivimsin," dediğinde zihnimde Kubilay'ın sesi yankılandı. Bana milyon kere belki de civcivim diye seslendi, tıpkı annem seslenmiş gibi hissettim.

Yaş dolan gözlerimi kapatıp, "Anne beni bırakma!" diye tekerrür ettiğimde annem bir terslik olduğunu anladı ama esas terslik bendeydi. Gözlerimi açtım hıçkırarak. "Anne bırakma beni..." dedim bu kez yalvarırcasına. Burada kalamaz mıydım? Bir rüyanın içinde...

"Yazgı, bebeğim seni ölsem de bırakmam," dedi annem, yalandı. Külliyen yalan.

"Anne ablam bir gün ölse bırakır mısın peki?" diye telaşla sorduğumda annemin beyaz yüzü daha da beyazladı.

"O nasıl laf Yazgı? Ne oluyor? Siz kavga mı ettiniz?" dedi panikle. Ablama döndüğümde telaşım ikiye katlandı. Buraya ait değildim ama keşke buraya ait olabilseydim. Keşke Kubilay da burada olabilseydi.

Ablam, "Valla ben bir şey yapmadım," deyip haşladığı yumurtayı tekte ağzına atınca gözlerimi kapatıp açtım. Annemle ablamı görmeyi beklerken yepyeni bir karanlıkla burun buruna geldim. Hiç kimsenin olmadığı, bomboş bir levhadaymışım gibi bir yerle burun buruna geldim. Acım ikiye üçe beşe katlandı sanki. Annem ve ablam ölmüştü. Ben nasıl kalacaktım orada? Ölerek mi? Kubilay'ı böyle terk ederek mi?

***

Kendime geldiğim ilk anda duyduğum sesler düzenli ritim sesleriydi. Aynı tonda, aynı ritimde gelen bu sesler benim kalp atışlarıma aitti sanki. Yüzümü ele geçiren ve keskin köşelerin yüzüme battığını hissettiğim maskeyi elimi kaldırıp çektiğimde gücüm biraz olsun yerindeydi ama başım gözlerim kapalı da olsa dönme dolap gibi dönüyordu. Göz kapaklarımı aralamak son zamanlarda en çok zorlandığım mevzu haline gelmişti.

Maskeyi tek çekişte çıkardığımda bu kez de gözlerime yüklendim ve o bir tonluk ağrıya rağmen gözlerimi araladım. Bembeyaz bir tavanla burun buruna geldiğimde gözlerimden yaşlar boşaldı ama bir an bile vazgeçmedim tavana bakmaktan. Ağladığımdan değildi, beyaz ışık öylesine gözlerimi alıyordu ki kendime gelemiyordum. Zihnimdeki her şey çorba olmuştu. Gördüklerim, hissettiklerim parça parçaydı. Birbiriyle uyumsuz şeyler anımsıyordum.

Gözlerim kayarken, "Kubilay..." diye mırıldandım kupkuru bir sesle, "Annem... Ablam..." En son Payam'daydım, annemle kahvaltıdaydık. Şimdi neredeydim? Yutkunamadığımda bir şeyler karıştı içimde sanki. Dudaklarımdan can alıcı bir öksürük firar ettiğinde o düzenli ritim sesleri yerine hoş olmayan, başımı ağrıtan sesler geldi. Bir şeyler yükseldi ya da düştü, her ne olduysa odaya bir hemşire girdiğinde ve yüzüme bakıp anlamadığım dilde bir şeyler söylediğinde elimi savurdum yüzüne.

"Baba? Babam?" dedim incecik ağlamaklı bir sesle.

Nefesim yetmedi konuşmaya. Tekrar sustuğumda kadın omuzlarımdan sabit tutmaya çalışıyordu, birine bağırıyordu ama anlamıyordum neyce konuştuğunu. Nerede olduğumu da bilmiyordum ama bildiğim bir şey varsa o da bana bir şey yaptıklarıydı. Zihnimdeki görüntüler o kadar bulanıktı ki... Karadeniz turundaydık, birisi bana çarpmıştı, sonra kurşun sesleri gelmişti, Kubilay bağırıyordu, tokat yiyordum sonra mavi ışıklı bir yere iniyordum, sedyeden iki kere kendimi atıyordum sonra birisi koluma bir şey saplıyordu. Her şey zihnimde bulanık bir sahneden geçerken elimi yatağa bastırdım. Düşünmenin, hatırlamaya çalışmanın sırası değildi. Kaçmam gerekiyordu. Her neredeysem...

"Bırak!" diye çığlık attım boğazımın acısına rağmen. Sesim bana ait değildi sanki ve ne hikmetse bileğim de bağlı değildi. Bağlanırım sanıyordum ama bağlamamışlardı. Bağlatmamalıydım kendimi.

Beni tutmaya zapt etmeye çalışan hemşireyi tüm gücümle savurup bedenime bağlı kabloları, varsa serumu bile çıkarıp attım. Sağ kolumdaki iğnenin boşluğundan kanlar sızmaya başlamıştı ama durduramazdım. Kadın bir kere daha koluma yapışınca, "Bırak!" diye haykırdım adeta ve ittirdim. Kadın geriye düştü, başını duvara çarptı ve yerde kaldı öylece. Sadece ittirerek bunu yaptığım için sanki gücüm yerine gelmiş gibi otomatik kapıdan çıktım. Duvardan tutuna tutuna üzerimdeki incecik hastane elbisesiyle ve çıplak ayaklarımla yürüdüm. İçimde iç çamaşırı bile olmadığını hissediyordum.

Ne tabelaları okuyabiliyordum ne de başka bir şey yapabiliyordum. Gözlerim kayıyor sık sık da sulanıyordu. Yürüdüm sadece. Duramazdım burada. Gitmem gerekiyordu. Bir daha birilerinin eline düşmeden Ankara'ya gitmem gerekiyordu.

Sonunda daha geniş ve ferah bir alana geldiğimde bana bakan garip gözler dikkatimi çekti. Hastanedeydim sanırım ama burası normal bir hastane gibi duruyordu. Beni götürdükleri yeri hatırlayabiliyordum. Yerin altında, bodrum katı gibi asla hijyenik durmayan bir yerdi. Merdiven altı gibiydi daha çok. Burası normal bir yerdi.

Kan sızan kolumu aldırmadan karnıma götürdüğümde hissettiğim bezlerle canım yandı. Ameliyat mı olmuştum ben? Benden bir organımı mı almışlardı yoksa? Bu düşünceyle kanım dondu adeta. Sargılar karnımdaydı. Belimde olsa böbrek derdim ama karnımda, alt karnımda ne olabilirdi ki? O an karnımdaki sargıları da boş verdim. Kaçmam gerekiyordu. Gitmem gerekiyordu.

Bir adım attığımda başımdaki deli döngüyle yere düşecek gibi oldum ama son anda duvardan tutunup herkesin girip çıktığı kapıya yöneldim. Kimse bana karışmıyordu. Dokunan eden kimse yoktu bana. Kaçmam gerekiyordu bu yabancı yerden. Çıplak ayakla açık havaya çıkıp insanlara kâh çarparak kâh düşerek biraz daha ilerlediğimde gördüğüm trafik akışıyla başım daha çok döndü. Hava günlük güneşlikti. Güneş gözümü alıyor, yanaklarım sırılsıklam oluyordu.

"Neredeyim ben?" dedim etrafa büyük bakışlar atarken ama görüntülerin kayması anlık gelişti. Hava buz gibiydi ama kar yoktu. Çıplak bacaklarım bu soğukta don tutarken çevremde kürklerine sarılan insanlar bana garip garip bakıyordu. Yüzüme savrulan saçlarımı elimle çektim ve titreyerek içime sarıldım. "Neredeyim Allah'ım? Neredeyim?" Kalp atışlarım her geçen saniyede daha da hızlanırken bana hiç yardımcı olmuyordu.

Duramayacağımı biliyordum. Bu yüzden yola çıktım. Gelen korna sesleriyle bir adım geri gittiğimde aynı anda bir el hissettim kolumda. İrkilerek arkama döndüm. Adamın birisi güneş gözlüklerini çıkarıp bana baktığında daha çok geriledim. Anlamadığım dilde bir şeyler sorarken iyi niyetli olduğu bana yaklaşmadığından ve ellerini kaldırmasından belliydi ama onu anlamıyordum ki.

İngilizce denedim ben de. "İngilizce biliyor musunuz?"

Adam, benim İngilizce konuştuğumu anladığında heyecanlandı sanki. "Elbette, ben dört sene İngiltere'de okudum. İyi misiniz? Çok kötü görünüyorsunuz. Yardıma ihtiyacınız varsa..."

"Var," dedim hiç çekinmeden. Birinin beni götürmesi gerekiyordu. Kaçmama yardım etmesi lazımdı. "Neredeyim ben? Burası neresi?" diye sordum adama. Türkiye'de değildim.

Adam sorumla birlikte sersemledi, kaşları çatıldı bana bakarken. "Burası Batum, Gürcistan'dayız," dedi şaşkınca.

"Ne?" deyiverdim şok içinde ama başım bir kere daha öyle çok döndü ki adamın yüzü saniyeler içinde bulanıklaştı. Elimi saçlarıma daldırdığımda adam da eş zamanlı bileğimden yakaladı, belimden kavradı ve beni kaldırıma oturttu.

"Hiç iyi değilsiniz. Ulaşabileceğimiz birisi var mı? Aileniz burada mı?" derken üzerindeki siyah kabanını çıkarıp omuzlarıma bıraktı. "Az ileride hastane var ama sanırım hastaneden kaçmışsınız."

Başımı iki yana sallayarak şakaklarımı ovdum. "Telefon... Benim telefon etmem lazım. Babamı aramam lazım. Telefonunuzu kullanabilir miyim acaba?" diye sordum titreyerek. Soğuk iliklerime kadar işliyordu artık. Ayaklarımı hissedemez haldeydim.

Adam cebinden telefonunu çıkarıp bana arayacağım yeri de açarak uzattı. "Tabii. Ulaşabileceğimiz birisi varsa arayın elbette."

"Teşekkürler," diyerek telefona babamın numarasını girdim, aradım ama açmadı kimse. Sinyal sesini uzun uzun dinlediğim her dakika, bu yabancısı olduğum memlekette telaşım ikiye katlandı, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye başladı. Bin kere de denesem tek ezbere bildiğim telefon numarası babamın numarasıydı ve açan yoktu. Normalde Kubilay'ın telefonunu da ezbere biliyordum ama son rakamlarını unuttuğum için beynim durmuş, çalışmıyordu. Birkaç dakikanın sonunda ekrana öylece çaresiz bakışlar atarken adama verdim telefonunu ve ona döndüm.

"Ankara'ya gitmem lazım benim," dedim yalvarırcasına, "Beni Ankara'ya gönderebilir misiniz? Ne olursunuz... Ankara, Türkiye'ye gitmem lazım. Evim ailem her şeyim orada. Yalvarırım yardım edin bana, ne olur!"

Adamın ellerinden tutarak gözlerinin içine baktığımda adam sözlerimden ötürü sersemlemişti.

"Türkiye mi? Türk müsünüz?" dediğinde başımı salladım gözyaşları içinde. Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Türküm, babam açmıyor. Başka numara hatırlamıyorum. Ne olur, beni gönderin. Yanımda para yok, kimlik yok ama bir şekilde öderim ben. Bana iletişim numaranızı verin, ben ödeyeceğim yeter ki beni götürün. Ne olur. Peşimdeler..." dedim en sonunda dayanamayarak. Adam bir şok daha geçirdiğinde beni bırakıp gitmesinden ölesiye korktum nedense. Buradan nasıl giderdim bir fikrim yoktu. Batum ne alakaydı onu da bilmiyordum ama bir şekilde gitmem gerekiyordu artık. Burada kimsenin gelip beni bulmasını bekleyemezdim. Çok korkuyordum. Canım çok acıyordu.

"Polise gidelim o halde. Peşinizde her kim varsa polis en güvenli yer olacaktır. Ben sizi pasaportunuz veya kimliğiniz olmadan nasıl göndereyim hanımefendi? Bu çok zor bir ihtimal."

"Sınıra götürün," dedim can havliyle, "Sınıra kadar götüremez misiniz? Haritaları açıp telefonunuzu verin," diyerek adamın elindeki telefonu aldım ve haritalarını buldum. Ekranı yakınlaştırdım ve Artvin'le olan sınır kapısını gösterdim. Sarp sınır kapısını işaret ettim. Batum da kıyıdaydı. Yol tarifi aldığımda 18 kilometre gösterdi. Arabayla 36 dakikaydı sadece. "18 kilometre gösteriyor. Yalvarırım Türkiye sınır kapısına götürün beni. Peşimdeler, ne olursunuz. Taksiye bindirin olmazsa? Ha? Parasını yemin ederim ödeyeceğim. Ne olursunuz! Yalvarırım!" Adamı sarsarak bu isteğimi kabul ettirmeye çalışırken adam ellerimden tuttu ve çaresizce yüzüme baktı.

"Peşinizdekiler kim hanımefendi?"

"Babam asker," dedim bitmiş halde. Gözyaşları içinde başımı eğdim ve gücümü toparlamaya çalıştım. Başım çok dönüyordu artık. Bu adama daha fazla ne kadar yalvarabilirdim ki? Bunları açıklamak istemiyordum ama bir açıklama yapmadıkça adam bana yardımcı olmuyordu. "Babam bir Türk askeri. Babamdan in-intikam almak istediler... En son... E-en son bir yerde ame-ameliyata alındım. Kötü bir ye-yerdi. Ba-bana ne yaptılar bilmiyorum! Hiçbir şey bilmiyorum! Beni götürün! Beni götürün yalvarırım! Beni babama götürün ne olur..."

Kaç kere sayıkladım bir fikrim yoktu lakin boğazım şişmeye başladığında adam halime daha fazla dayanamadı sanırım. Omuzlarımı sıvazlayarak başını salladı ve beni de beraberinde ayağa kaldırdı.

"Siz birilerini aramaya devam edin sizi götüreceğim. Devam edin aramaya," diyerek beni arkasına aldığında çıplak ayaklarımı umursamadan adamın telefonundan babamı aramaya devam ettim ve yürüdüm. Yarım saat içinde bir taksi bulduğumuzda o adam da yanımdaydı. Adını bile bilmediğim adam taksi şoförüyle hafif tartışmalı bir münakaşaya girerken de pek umursayacak halde değildim. Çok üşüdüğümden midir nedir fiziksel bir acı hissedemiyordum. Parmak uçlarım hareket dahi etmiyordu.

Ağlamaktan acıyan gözlerimi açamıyor, sargıyla kaplanmış yerimi tutarak sabretmeye çalışıyordum. Berbat haldeydim. Ayaklarımı hissedemiyordum soğuktan. Taksi şoförü bilmediğim yerlerde aracı son sürat sürerken açan olmadı telefonu. İnternet üzerinden arasam da babamdan başka arayacak birinin numarası aklıma bir türlü gelmiyordu. Zihnim olduğu gibi bomboş bir levhadan ibaretti. Üşümem bir an olsun geçmiyordu ve delicesine bir istekle karnımdaki sargılara bakmak istiyordum. Düşündükçe kafayı yiyecek gibi oluyordum. Bana ne yapmışlardı?

Hava kararmaya başladığında adamın da telefonunun şarjını bitirmek istemiyordum. Telefonu ona vermiştim bir süre sonra. Açan yoktu. Yollar da geçen süre zarfında düzleştiğinde ve aynı zamanda şeritler çoğaldığında içim yine de rahatlamadı. Durmadan arkamızı kontrol ederek geçirmiştim zamanı. Dağlar çevremizde çoğalmıştı. Sisler artmış, soğuk arabaya da sirayet etmişti. Bir yerden birileri çıkacak, beni yine alacak diye öyle çok endişeliydim ki o zamana kadar karnımdaki belli belirsiz sızıyı bile umursamadım. Araç nihayet durduğunda gördüğüm Türkçe yazılarla zar zor durdurduğum gözyaşlarım tekrar aktı. Bir gün birileri çıkıp Türkçeyi gördüğün için hüngür hüngür ağlayacaksın deseler dalga geçtiklerini düşünürdüm ama şimdi her şey yeterince şaka gibiydi.

Sınır kapısında gördüğüm tanıdık şeylerle gözyaşlarım hızlanmıştı. "Teşekkür ederim," dedim burnumu çeke çeke, "Adın ne?"

Yanımda dakikalardır sessiz olan adam bana hafif bir tebessüm sunarak, "Lasha. Adım Lasha. Senin adın ne?"

"Bloom. Yazgı Bloom. Ben sana babamın telefonundan mutlaka ulaşacağım Lasha tamam mı? Hayatımı kurtardın. Yemin ederim hayatımı kurtardın. Çok teşekkür ederim," dedikten sonra onun bir şey söylemesine fırsat vermeden araçtan indim.

Üzerimde onun kabanı vardı, vermek aklıma bile gelmemişti o an. Aksi gibi o kabana daha sıkı sıkı sarılmış hudut karakoluna koşmuştum. Elbette beni görenler hoş karşılamamış kapıda nöbet tutan askerler silahlarına davrandıklarında Türk bayrağını görmek bile öyle çok ağlatmıştı ki beni sözlerim birbirine karışmıştı.

"Yardım edin!" diye bağırabilmiştim güç bela, "Yardım edin bana, ne olur! Kaçırıldım ben. Babama ulaşın ne olur..."

Kapıdaki askerler halimi görünce içlerinden birisi anında kolumdan yakaladı. "Adın ne kızım senin?" dedi pek de genç olmayan, Özgür abim yaşlarında bir asker. Yakasını okuduğumda soyadının Akbulut olduğunu gördüm.

"Yazgı," dedim nefes nefese, "Yazgı Bloom Allison. Babam Özdemir Aldinç. Türk vatandaşıyım ben. Kaçırıldım ben. Artvin'deyken kaçırdılar beni. Beni babama götürün ne olur. Payam'da asker o. Asker babam. Ulaşamıyorum ona. Beni arıyordur o. Ulaşamıyorum babama. Ne olur beni götürün ona."

Tükenmiş haldeydim artık.

"Tamam," dedi asker beni kolunun altına alarak, "Fehmi Komutana haber et. Kızım geç sen de içeriye. Soluklan bakalım."

Bembeyaz ışığın neredeyse beni kör edeceği bir koridora girdiğimde pek de geniş olmayan basit bir odaya alındım. Sonra dört tane karşılıklı olan deri koltuklara oturtuldum. Hala kendi bedenime dair bir şey hissedemiyordum. Soğuktandır muhtemelen deyip geçiyordum içimden. Tek arzum ve isteğim babamın beni eve götürmesiydi. Eve gitmek istiyordum. Ankara'ya dönmek istiyordum.

Soyadı Akbulut olan asker yanıma geçecekken odaya çat kapı giren bir başka askerle irkildim. Akbulut anında esas duruşta selam verdi ve karşımda bu kez saçlarına kırlar düşmüş heybetli mi heybetli tıpkı babam gibi bir asker belirdi. Rütbeli olduğu her halinden belli olan bu adamın karşısında oturmak yerine ayağa kalkmak istedim. Onlara her türlü saygıyı verme isteğiyle koltuktan tutunduğumda adam elini kaldırdı durmam için. Ve bu oturmama yetti zira vücudum soğuktan kütük gibiydi.

"Akbulut sen nöbet yerine aslanım. Bu küçük hanımla ben ilgileneyim. Adın ne bakalım kızım?"

Akbulut, emri aldığı gibi odadan çıktığında bu yaşlı adamın yanında bir de kadın gördüm. Uzun kahverengi saçlarını sıkı bir atkuyruğu yapmıştı. İkisi de karşıma oturduklarında sık sık aldığım soluklar karşısında kabana biraz daha sıkı sarıldım, çıplak ayaklarımı gördükleri gibi parmaklarımı büktüm.

"Kaçırdılar beni," dedim soğuk bir sesle, "Babam Özdemir Aldinç. Lotus askeri. Payam'da. Kaçırdılar beni. Yazgı Bloom Allison adım." Sonra soyadımın farklı olduğunu düşününce Kubilay gibi onu da açıklamak istedim. "Daha babam kütüğüne almadı ama babam Özdemir Aldinç..." diye mırıldandım incecik bir sesle. Öte yandan durmadan kafamı sallıyor kendimi kendim onaylıyordum. Sonra Kubilay'ın telefon numarası yerine Ankara'da Yenimahalleli olduğunu anımsadım. Gözlerimi kapatıp açtım. "Babama ulaşır mısınız? Ne olur? Çok kötüyüm, babama ulaşın ne olur. Babamı görmek istiyorum. Beni götürün ya da o gelsin. Beni Ankara'ya götürün. Benim evim orada. Evim orada benim. Benim..."

Ben daha ağlayarak sayıklarken kadının elini omuzumda hissettim ama öyle bir irkildim ki o da elini çekmek zorunda kaldı. "Şşşttt," dedi sakinleştirmek niyetiyle, "Sakin ol, ilettik babanın adını ulaşmaya çalışacağız. Babanın numarasını hatırlıyor musun Yazgı?"

"Açmıyor," dedim gözlerimi kırpıştırarak, "Aradım yol boyu internet üzerinden ama açmıyor," diye yinelediğimde yaşlı olan komutan girdi araya.

"Aylin, bu küçük hanımın yaralarıyla revirdeki doktor ilgilensin. Durumu pek iyi değil. Sen de babasına ulaşmaya çalış. Çevrede bir operasyon yürütüldüğü haberi var bizde. Aradıkları kız bu olabilir," dediğinde içime öyle bir ışık doğdu ki bunu gözlerimde gördüler sanki. Adam gitmeden evvel bana tebessüm ederek baktı ve odadan çıktı. Onun arkasından da kadın beni aldı, revire götürdü. Sakinleşmem için biraz konuştu, kirden mahvolan saçlarımı okşadı hatta. Ben saçlarıma pek dokunamıyordum ama umurumda değildi.

Doktor yanıma gelince beni ona emanet ederek yanımdan ayrıldı. Doktor neyse ki kadındı. Ona ameliyat olduğumu belli edemedim nedense. Sorsa da söylemedim korkumdan. Acısını pek hissetmiyordum zaten. Babama söyleyecektim bir tek. Ben biliyordum bana kötü bir şey yaptıklarını ama ne olduğunu bilmiyordum. Zaten canım da acımıyordu. Önce babamı görmek istiyordum. Kolumdaki mahvolmuş damarı gösterdiğimde oraya ufak bir pansuman yapıp yara bandı yapıştırdı. Onun dışında elimi yüzümü yıkamamda yardımcı oldu. Tüm bunlar bir saat içinde olup bittiğinde hava çoktan kararmış ve bana giymem için büyük de gelse askeri bir üniforma vermişlerdi. Ellerinde olan tek kıyafet buydu ve beni sıcak tutmaya yeterdi.

Pantolonun paçalarını katlayamadığımda giydiğim emanet botların içinde bir hayli komik duruyordum. Bu botları bana Aylin vermişti. Hemen hemen ayak numaramız aynıydı. Biraz bol da olsa askeri üniformaya göre daha rahattı ayakkabılar. Sıcacıktı. İçim saniyeler içinde ısındıkça ağrılarımı da hisseder olmuştum. Üstelik midemde de belirgin bir boşluk hissediyordum. Yemek getirmişlerdi ama bir iki kaşıktan fazlası midemde bu kez bulantıya sebep olunca yiyememiştim.

Doktora kendimi detaylıca muayene ettirmemiştim. Babamı bekliyordum sadece. Gelip beni alacağına o kadar emindim ki gözümü bile kırpmak istemiyordum ama olmuyordu. Ağrılarım geçen her dakika o kadar hızlı artıyordu ki ağrıdan bayılacaktım uyuyamazsam. Üstelik karnımın alt kısmındaki ameliyat yerimde de acı vardı. Ters bir şeyler oluyordu belki de. Bilmiyordum. Korkumu perçinliyordu bu his.

Elimi hiç götürmüyordum oraya. Kollarım titriyordu. Korku beni öyle çok kendine hapsetmişti ki gıkım çıkmıyordu. Sanki ameliyat olduğumu ama ne olduğunu bilmediğimi söylesem kıyamet kopacakmış gibi bir hisle ter dökmeye başlamıştım. Çok süren bir zamandan sonra dışarıdan gelen gürültülerle odanın kapısı aynı anda açıldı.

Aylin gözlerime bakarak, "Baban geldi ufaklık," dediğinde saatlerdir ölü balık gibi oturduğum koltuktan aniden kalkarak yüzümdeki kasılmalara rağmen odadan çıktım.

Gürültüler usulca dinerken Aylin koluma girmişti. Yavaş olmamı söylese de aldırmadan hudut karakolundan kendimi dışarı attım ve nöbetçi askerlerin arasından sıyrıldım. Hava öyle çok karanlıktı ki babamı görememekten endişe duydum ama öyle çok sürmedi.

Babam helikopterden indiğinde bağırdım son gücümle. "Baba!" dediğimde gözleri anında beni buldu ve tüfeğini bırakıp büyük adımlar attı. Sersem adımlarla babama kavuştuğumda kollarımı sert gövdesine sardım ve kendimi saldım. Boğazımdan kaçan büyük haykırışlar azalmak yerine artarken babam saçlarımdan milyon kere öptü.

"İyi misin? Yazgı bana bak, kızım iyi misin?" diyerek benden ayrıldı bin bir telaşla. Omuzlarımdan tutarak yüzüme bakarken çenem titriyordu ağlamaktan. Onu pek ayırt edemiyordum fakat. Başım dönüyordu, kafam kazan gibiydi.

"Eve götür," dedim bitmiş bir halde. Üzerimde kürk de olsa titriyordum ve soğuğu her türlü hissediyordum çünkü iliklerime işlemişti. "Eve götür beni. Ba-baba çok korktum. Beni gö-götürür müsün?" Yanaklarımdan süzülen yaşları kolumdaki üniformaya sildiğimde babam halimi görüp de üzüldü mü bilmem ama itiraz etmedi. Dudakları sarkmış halde kafasını sallıyor, yüzümün her zerresini özlemle inceliyordu.

"Gidelim kızım. Evimize gidelim. Geç hadi sen. Özgür al Yazgı'yı!" diye bağırdığında beni kendi elleriyle Özgür abime verdi. Helikoptere bindiğimde o da sıkıca sarıldı bana. Hiç bırakmayacakmış gibi saçlarımı okşadı, yanağını alnıma yasladı bir süre sonra. İçimdeki bu korkunun geçmesini bekledim ben de. Sakinleşmeye çalıştım. Güvendeydim artık ama içimdeki korku bir an olsun geçmiyordu.

"İşimiz kısa sürecek güzellik," dedi güven verircesine, "Komutanım bir iki konuşma yapıp gelecek. Kaç gündür seni arıyoruz güzelim benim. İyi misin?" Yüzümü okşayarak bana baktığında gözlerimi kırptım. Sadece eve gitmek istiyordum. Her şeyi unutmak istiyordum, eve gitmek istiyordum. Özgür abim bana bir kere daha sıkı sarıldığında yorgunluktan gözlerim kapandı. "Seni böyle deli gibi merak eden birisi daha var," deyince kaşlarım çatıldı ama gözlerimi açamadım. Başım çok dönüyordu. Midem çok bulanıyordu ve soğuk soğuk terliyordum.

Sızıntı gibi bir sesle, "Ne-nerede? Gö-görebilecek miyim?" dedim kim olduğunu bilerekten. Kubilay... Delirmiş olmalıydı.

Özgür abim nefesini vererek, "Evinden hiç çıkmıyor ki herif," diye homurdandığında alnımı göğsüne yaslayarak gözyaşlarımı serbest bıraktım. Evimden çıkmıyor muydu? Kaç gündür ortalıkta olmadığımı da bilmiyordum.

Titreyen çenemle, "Ev... Eve gi-gidelim ne olursun abi," dedim ve kuru kuru hıçkırdım. Boğazım daha çok acıdı. "Eve götürün beni. Evimi istiyorum," diye sayıkladım. Kubilay'ı görmek istiyordum. Bu ıstırabı bir babam bitirebilirdi. O ilk yangını söndürmüştü ama sonunu sanki Kubilay getirebilirmiş gibi karnımdaki ameliyatı bile boş vermiş halde onu görmek istiyordum. Belki de o yarayı görmekten kaçıyordum. Bana ne yaptıklarını bilmek istemiyordum. Kötü bir şey yaptıklarını biliyordum.

Özgür abim her şeyden habersiz saçlarımı okşamaya devam ederken, "Gideceğiz abicim. Söz verdim, tutmazsam keser beni. Az sabret gideceğiz," diye sıraladı cümlelerini. Beni güldürmek ister gibiydi daha çok ama zerre halim yoktu. Eve gitmek istiyordum.

Özgür abimden sonra Gece ablayla ve İrem ablayla kaldım. Çok sürmedi ve havadaki olumsuzluğa rağmen helikopter havalandı. Bana bir kulaklık takıldı, konuşmaları öyle duydum. Babam beni yanına çekmiş sıkı sıkı sarılmışken titremelerimin geçmesini bekliyordum ama ısınamıyordum bir türlü. Terlemem artmıştı ya da ben artık kuruntu yapıyordum. Helikopterde olduğumdan mıdır nedir bedenim buz gibi titriyordu sadece. Gözlerim kapalı halde havada süren bu yolculuğun bitmesi için dakikalar sayarken, birileri bir şeyler konuşurken ben sadece gözlerimi sımsıkı kapatmış titriyordum. Aklımdan hiç silinmeyen o ameliyat zihnimde tüm yolculuk boyunca tekerrür etmişti. Unuttuğum o anıları da anımsarken kafamda milyonlarca soru türemişti. Niyazi kimdi, bana ne yapmıştı, bu yaranın sebebi neydi? Ben neden gözlerimi Batum'da açmıştım peki? Ben o ameliyathaneden nasıl kurtulmuştum? Bunların cevabını alabilecek miydim? Nasıl alacaktım alacaksam da? Babama sorsam söyler miydi?

Bilmiyorum ama karnım çok ağrıyordu artık.

Helikopter yolculuğumuz bittiğinde ter içindeydim. Buna aldırmadan Ankara'nın buz gibi soğuğuna çıktığımda gözümün önünü göremiyordum. Çok sıcaktı ama öte yandan çok üşüyordum. Vücuduma ne olduğunu bilmiyordum. Helikopterden sonra babamla bir araca bindiğimizde ön koltukta Özgür abiyle Efe abi vardı. Eve gidiyorduk sanırım fakat ben zamandan ve mekândan koptuğumu hissediyordum. Göz kapaklarım tekrar ağırlaşmıştı.

Babam beni kolunun altına almış sıkıca sararken kulağıma doğru, "İyi misin?" dediğini işittim. Ona cevap bile veremedim.

Göz kapaklarım titriyordu bu sersem halimden. Elim bir ara yarama gitti. Havanın karanlığından pek belli değildi ne yaptığım. Ön tarafta geçen konuşmayı da algılayamıyordum ama iyi değildim. Elimle yarama hafifçe dokunduğumda sanki bir balta darbesi yemiş gibiydim. Dudaklarımı birbirine bastırırken acı içinde gözlerim yaşardı. Gözlerimi tekrar kapattığımda o adamın gözlerini görür gibi oldum. Sanrı mıydı gerçek miydi bazı şeyler ayırt edemiyordum. Adamın gözlerinin altındaki torba gülerken daha da belirgin hale geliyordu ve kahkahası kulaklarımdan silinmiyordu.

Hareket eden araç durduğunda kendime geldim sanki. Korna çalıyordu Özgür abim. O korna kafama yediğim matkap darbesi gibiydi. Ön koltuktan tutunup araçtan indiğimde yürüyecek halde değildim. Midem çok kötüydü. Başım dönüyordu ve canım çok acıyordu.

"Baba..." diye sızlansam da beni duymadılar.

Özgür abim, "Yazgı geldi!" diye coşkuyla bağırdığında çığlıklar koptu. Sesler karıştı birbirine. Arabadan tutunarak birine seslenecektim ancak herkes beni görmeden birbirine sarılıyordu.

Elimi giydiğim kürkten tişörtün içine soktuğumda hissettiğim nemlilikle kaşlarım çatıldı. Tüm bedenimi tekrar bir titreme sardı. Karnım kasıldı acıyla. Elimi geri çıkarıp birbirine sürttüm. Sıvı vardı elimde ama göremiyordum. Sıcacık bir sıvının varlığı elime hükmediyordu. Neydi bu? Kokladım. Kandı. Tiksinerek gözlerimi açıp kapattım. Yer büyüdü küçüldü sanki. Midem ağzıma geldiğinde çok ama çok tanıdık bir ses duydum. Tıpkı rüyamda annemin seslendiği gibi seslendi bana Kubilay. Adımı bağırdığında, kolumdan tuttuğunda kalp çarpıntım hiç iyi durumda değildi. Yüreğim ağzımdan çıkacakmış gibi atıyordu ve ben hiç ısınmıyordum.

Kubilay'a tutunmuş incecik bir sesle, "Ka-kan var..." diyebildiğimde bacaklarımdaki hissi de kaybettim. Kubilay'ın kolları arasına yığılırken bedenimden terler boşalıyor, midemde hiç durmaksızın bir çalkantı baş gösteriyordu.

"Yazgı!" diye bağırdı bana, sarstı bedenimi. Karanlıktan yüzünü göremezken beni kucakladı. "Yazgı'ya bir şey oldu!" dediğinde herkesin sevinç çığlıkları kana bulandı, tıpkı elim gibi. "Bir şey var! Bir şey oldu! İyi değil!"

🪻🪻🪻

Tüm TikTok halkının beklediği sahne bu bölümdeymiş kgnfbfjdbd

Yorumlarda buluşalım sevgili okurlar.

Umarım LGS sınavına girenler varsa da sınavları iyi geçmiştir. ♥︎

Sağlıcakla kalınız, oy vermeyi ve düşüncelerinizi paylaşmayı unutmayın.

TikTok: kahverengiajanda
Instagram: kahverengiajanda