34. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELA

YALIN YALNIZLIK

Büşra Kıran

Otobüs, Mersin’in palmiyeli yollarını ve Akdeniz’in nemli havasını geride bırakalı saatler olmuştu.
Camın ardındaki zifiri karanlık, yol kenarındaki benzin istasyonlarının ve ücra dinlenme tesislerinin çiğ, beyaz ışıklarıyla anlık olarak bölünüyor, ardından yeniden dipsiz bir boşluğa gömülüyordu. Tekerleklerin asfaltta çıkardığı o monoton, uğultulu ses otobüsün içine sinmişti. Yolcuların büyük kısmı, muavinin dağıttığı ince battaniyelere sarınmış, başlarını koltuk kenarlarına dayayarak derin bir uykuya teslim olmuştu. Muavin, en arkadaki televizyonun sesini tamamen kısmış; tavandaki loş, mavi gece lambaları otobüsün içine tekinsiz bir hastane koridoru havası vermişti.
Ben ise tek bir dakika bile gözlerimi kapatamıyordum.
Ne zaman bilincim ağırlaşsa, ne zaman kirpiklrim birbirine değse babamın taze kazılmış mezarı dikiliyordu karşıma. Toprağa uzanan çamurlu, titreyen ellerim... Saçlarımdan süzülüp toprağa karışan o soğuk yağmur damlaları... Ve Taha’nın zihnime bir kabus gibi kazınan o keskin, acımasız, her şeyi gören gözleri...
Göğsümdeki sıkışmayı rahatlatmak umuduyla başımı yeniden soğuk cama yasladım. Tam o sırada otobüs aniden, tekerlekleri kilitleyecek kadar sert bir fren yaptı. Lastiklerin asfalta sürtünme sesiyle birlikte içerideki yolcular öne doğru savruldu, uykulu gözlerle irkilerek uyandılar. Muavin, koridorda sendeleyerek yürüyüp yüksek sesle duyurdu:
"On dakika mola arkadaşlar. Konya yolundayız, ihtiyaç molası."
Araç, bozkırın ortasındaki o devasa ve kasvetli dinlenme tesislerinden birine yanaşmıştı. Yolcular esneyerek, homurdanarak tek tek aşağı inmeye başladı. Yerimden kıpırdamadım. Şu an dünyada isteyeceğim son şey, yabancı insanların yüzlerine bakmak, onların anlamsız telaşlarına şahit olmaktı.
Tam o sırada, önümdeki koltukta yolculuğun başından beri sessizce oturan siyah kapüşonlu adam koridorda duraksadı. Yüzünü gölgelerden dolayı seçemiyordum ama sesindeki o tekinsiz, buz gibi sakinlik tüylerimi ürpertti:
"Bazen temiz hava iyi gelir."
Sadece bunu söyledi. Ne bir eksik, ne bir fazla. Sonra hiçbir şey olmamış gibi koridorda ilerleyip aşağı indi. Kalbimin teklemesine engel olamadım. Bu adamın otobüse bindiğimden beri neden sürekli beni izliyormuş, her hareketimi kolluyormuş gibi hissettirdiğini anlayamıyordum. Davranışlarında doğrudan bir tehdit yoktu belki ama bu gizem kesinlikle tuhaftı.
Cebimde titreyen telefonun ışığı karanlık koltukta parladı. Ekrandaki ismi görünce içimdeki o kaskatı buzların biraz olsun eridiğini hissettim. En yakınım, tek sığınağım İrem mesaj atıyordu.

**İrem:** Aşkımmmm nereye vardın
**İrem:** Aklimdasın sürekli meraktan çatlayacağım. İyi misin, bir sorun yok değil mi 🥺
**Doğa:** İyiyim canım merak etme. Konya civarındayız galiba mola verdi otobüs
**İrem:** Ay şükür... Sesini duymayınca içim daraldı vallahi. Uydun mu birazDinlenebildin mi
**Doğa:** Yok imkanı yok uyuyamıyorum Gözümü kapattığım an her şey üstüme çöküyor İrem. Babam... Taha... Kafayı yiyecek gibi oluyorum.
**İrem:** Kıyamam ben sana ya bak her şey geçecek İstanbul’a bir sağ salim gel yanıma. O pislik Taha da onun o karanlık dünyası da seni bulamayacak burada. Ben yanındayım, tamam mı?
**Doğa:** İyi ki varsın. Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum.
**İrem:** Sende iyi ki varsın kuşum. Hadi in aşağı bir hava al, yüzünü yıka. Çok oturdun otobüste, bacakların açılır. Gelmene daha çok var, kendine işkence etme oralarda.
**Doğa:** Tamam, iniyorum şimdi optum cokk
**İrem:** Bende öptüm aşkitommm tetikte ol dikkat et kendine armadan yaz bana
İrem’in mesajı az da olsa cesaret vermişti. İçerideki basık, havasız ortamın da üstüme çökmesiyle daha fazla dayanamadım ve derin bir nefes alıp otobüsten aşağı indim.
Gece ayazı kırbaç gibi yüzüme çarpar çarpmaz ciğerlerimi doldurdum. Dinlenme tesisi, gecenin bu tekinsiz saatine rağmen hıncahınç doluyordu. Ağlayan huzursuz çocuklar, çay kuyruğunda sabırsızlanan muavinler, otobüs tekerleklerine tekme atıp sigara tüttüren şoförler... Ben ise tüm bu insan selinin uzağında, tesisin en karanlık, en köşedeki boş banklarından birine sığındım.
Telefonumu tekrar açtım. Rehbere girip parmaklarımla o ismi buldum. *Babam.* Numarasına baktım uzun uzun. Silmeye, yok saymaya, artık bu dünyada olmadığını kabullenmeye bir türlü cesaret edemiyordum. Parmağım arama tuşunun üzerinde saniyelerce, belki de dakikalarca asılı kaldı. Arasam, o tanıdık, güven veren ses "Efendim güzel kızım" dese... Ama olmayacaktı. Boğazımdaki düğüm canımı yakarken ekranı kapattım.
"Aramayacaksın," diye fısıldadım kendi kendime, gözlerimden süzülen yaşları elimin tersiyle silerek. "Artık o telefonu açacak kimse yok."
Tam o sırada, bakışlarımı istemsizce kaldırdığımda tesisin diğer ucundaki iki adam dikkatimi çekti. Yan yana durmuş, doğrudan bana bakıyorlardı. Kendi aralarında hararetli ve gizli bir şey konuşuyor, içlerinden biri telefonunu çaktırmadan kaldırıp fotoğrafımı çeker gibi yapıyordu. Kalbimin ritmi bir anda fırladı, göğsüm sıkıştı. Beni nereden tanıyorlardı? Taha’nın adamları mıydı? Panikle yerimden fırladım.
Tam ters yöne, otobüse doğru hamle yapacaktım ki, o siyah kapüşonlu adam aniden önümde belirdi. Sanki bir gölge gibi aniden bitmişti yanımda. Yüzüme bile bakmadan yanından geçip gitti. Fakat omzu omzuma hafifçe çarparken, neredeyse rüzgarın uğultusuna karışacak kadar alçak, emir kipi içeren bir sesle fısıldadı:
"Otobüse dönün. Hemen."

Olduğum yerde donakaldım. Adam arkasına bile bakmadan, sakin adımlarla otobüse doğru ilerlerken, içimdeki saf korku duygusuyla istemsizce onun dediğini yaptım. Adımlarımı neredeyse koşar adım otobüse doğru yönlendirdim. Kaçamak bir bakışla arkama döndüğümde, az önce beni izleyen o iki adamın da adımlarını hızlandırıp peşimden hareketlendiğini gördüm. Korkudan ellerim titriyordu.
Otobüse adeta kendimi atarcasına ilk binen ben oldum. Koridordan geçip yerime oturduğumda kalbim ağzımda atıyordu. Siyah kapüşonlu adam ise en son bindi, binerken arkasını kontrol etmeyi de ihmal etmedi. Muavin otomatik kapıları kapatır kapatmaz otobüs homurdanarak vitese geçti ve yeniden yola koyuldu.
Ben buğulu camdan dışarı baktığımda, o iki adamın hâlâ tesisin çıkışında durup, karanlığın içinde gözden kaybolan otobüsümüzü izlediklerini gördüm. Kim olduklarını, benden ne istediklerini bilmiyordum ama içimdeki o kör huzursuzluk, gecenin karanlığından daha koyu, daha tehlikeli bir hal almıştı.
Aynı Saatlerde, İstanbul...
Kurtiz Holding’in şehrin silüetine tepeden bakan o devasa gökdeleninin en üst katında, özel laboratuvar odasındaydı hareketlilik. Bu odaya girmeye yetkisi olan, kartı ve parmak izi tanımlı sadece üç kişi vardı: Taha, Vedat ve holdingin özel adli tıp uzmanı.
Ağır çelik kapı tok bir klik sesiyle açıldığında, beyaz önlüklü doktor elindeki kalın, sarı dosya ile içeri girdi. Odadaki klostrofobik sessizlik bıçak gibi kesildi. Taha, pencerelerin önünde, elleri arkasında bağlanmış bir şekilde dışarıdaki ışık selini izliyordu.
"Taha Bey," dedi doktor, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak ama başarısız olarak.
Taha arkasını dönmedi. "Söyle."
Doktor dosyayı masanın üzerine bıraktı. "Mezardan gizlice alınan kemik örnekleriyle, şirket arşivinde bulunan Selim Kurtiz'e ait eski kan ve DNA örneklerini karşılaştırdık. Sabaha kadar üç farklı testten geçirdik."
Taha'nın buzdan farksız, mermer gibi sert yüzündeki tek bir kas bile oynamadı. Yavaşça arkasını döndü, gözlerini adeta bir avcı gibi doktora dikti:
"Sonuç nedir?"
Doktor derin bir nefes alarak odadaki tüm oksijeni tüketti:
"Uyumsuz, Taha Bey."
Vedat’ın masanın üzerindeki eli donup kaldı, gözleri irileşti. "Nasıl yani? O mezarda yatan kişi..."
Doktor cümleyi soğuk, tıbbi bir profesyonellikle tamamladı:
"Selim Kurtiz değil. Mezardaki beden kırklı yaşlarında, bambaşka bir erkeğe ait."
Odanın içindeki atmosfer bir anda ağırlaştı, sanki yer çekimi iki katına çıktı. Taha, oturduğu deri koltuktan yavaşça, adeta bir yırtıcı gibi ayağa kalktı. Yıllardır onun yüzünde sadece öfke, kibir ve güç görürdünüz. Ama ilk kez gözlerinde derin, köklü ve canını yakmış bir ihanetin gölgesi vardı.
"Kesin mi?" diye sordu. Sesi o kadar alçaktı ki, bir fısıltıdan farksızdı ama odadaki herkesi titretmeye yetti.
"Yüzde doksan dokuz nokta dokuz. Hiçbir şüpheye yer yok."
Vedat dehşet içinde fısıldadı: "Demek ki... Demek ki bunca zaman..."
Taha, Vedat’ın korkudan telaffuz edemediği o korkunç cümleyi tamamladı:
"Ağabeyim on yıldır yaşıyor. Bizi, tüm dünyayı kendi ölümüyle parmağında oynatmış."
Odadaki hiç kimseden çıt çıkmadı. Ölümcül bir sessizlik çöktü holdingin tepesine. Taha birkaç saniye boyunca pencereden görünen İstanbul’a, o parıltılı ama tekinsiz karanlığa baktı. Ardından cebindeki özel şifreli telefonu çıkardı. Ekranda dijital bir harita ve üzerinde durmaksızın yanıp sönen kırmızı, canlı bir konum simgesi vardı. Üzerinde tek bir isim yazıyordu: **Doğa Kıran.**
Otobüs hâlâ İstanbul yolunda, Ankara’yı geçmek üzereydi. Taha ekrandaki isme, o kırmızı noktaya uzun süre baktı. Bakışlarında Doğa’ya karşı bir nefret yoktu, aksine, Doğa artık onun için çok daha büyük bir yapbozun en hayati parçasıydı. Gözlerini Vedat'a çevirdi.
"Vedat."
"Efendim, Taha Bey."
"Artık bu dosya sadece sıradan bir daile meselesi değil. Bu bir varoluş savaşı."
"Emriniz nedir?"
Taha'nın sesi bu kez mutlak bir infaz kararı gibi soğuk ve netti:
"Türkiye'deki bütün uyuyan hücreleri uyandır. Sınırlardakileri, şehir içindekileri, istihbarattakileri... Hepsini."

Vedat şaşkınlıkla başını kaldırdı, duyduklarına inanmakta güçlük çekiyordu. "Hepsini mi Taha Bey? Bu çok büyük bir hareketlilik yaratır, dikkat çekeriz."
"Hepsini!" diye kükredi Taha, gözlerinde yanan o karanlık ateşle masaya doğru eğilerek. "Selim Kurtiz yaşıyorsa ve bunca yıl saklanmayı başardıysa, arkasında kimlerin olduğunu hayal bile edemezsin. Bu savaş bugün yeniden başladı demektir. Ve Doğa... Doğa beni ağabeyime götürecek tek anahtar."
İstanbul’a doğru son sürat ilerleyen o şehirlerarası otobüsün içinde, başını muavinin verdiği sert yastığa dayamış, gözlerini kapatıp kabuslarından ve arkasında bıraktığı yıkımdan kaçmaya çalışan Doğa, hayatının tam merkezine doğru yaklaşan bu devasa, ülkeyi sarsacak fırtınadan hâlâ tamamen habersizdi.
Çünkü o, sadece Taha adındaki bir mafya liderinden, tehlikeli bir adamdan kaçtığını sanıyordu.
Oysa Taha artık peşinde sadece düşmanlarını değil; koca bir ülkeyi ateşe verme pahasına, kendi öz ağabeyini saklandığı delikten çıkarıp avlamak için piyonlarını sürmüştü. Ve Doğa, o tahtanın tam ortasındaki en değerli şahtı.
_________
Otobüs, İstanbul’un bitmek bilmeyen o meşhur sabah trafiğinin ilk kördüğümlerine takıldıkça, kirli camın dışındaki sisli, kurşuni gökyüzü de isteksizce ağarıyordu. Gün doğmuştu doğmasına ama Doğa’nın içindeki o zifiri, o amansız gece henüz bitmemişti; bitecek gibi de görünmüyordu. Şehrin üzerine çöken gri duman, genç kızın ruhundaki sis perdesiyle birleşiyor, her bir gökdelenin gölgesi üzerine yıkılacak birer duvar gibi hissettiriyordu. Mersin’in o sıcak, nemli ve deniz kokan sokaklarından sonra İstanbul’un bu mekanik, ruhsuz griliği Doğa’yı daha ilk dakikadan nefessiz bırakmıştı.
Kucağında sıkı sıkıya tuttuğu, ekranı çiziklerle dolu telefon yeniden titredi. Cihazın avucunun içinde yarattığı o küçük sarsıntı, sanki kalbinde bir fay hattını tetiklemiş gibi irkilmesine neden oldu. Ekranda yine aynı isim yanıp sönüyordu: **İrem**. Doğa’nın bu hayatta kalma savaşında geriye kalan tek dayanağı, çocukluğunun, gençliğinin ve kaybettiği tüm güzel günlerin canlı şahidi olan tek insan.
Dudaklarını morarana kadar birbirine bastırdı, göğsünü yırtarcasına derin ama yetersiz bir nefes aldı. Parmakları, otobüsün motorundan yayılan o hafif titreşimden bağımsız olarak, tamamen korkudan ve yorgunluktan istemsizce titriyordu. Ekranı kaydırdı.

**İrem:**[07.16]uyandın mı
**İrem:**[07.16]nerde kaldınız kız
**İrem:**[07.17] ne zaman iniyon seni almaya cıkcam
Doğa, ekrandaki harflere bakarken gözlerinin arkasındaki sızının yeniden şiddetlendiğini hissetti. Titreyen başparmağıyla klavyeye dokundu.
**Doğa:**[07.19]navigasyonda 1 saat dio
**Doğa:** [07.20]trafik var galiba
Yazdıktan sonra bir süre boş gözlerle ekrana baktı. Otobüsün içindeki diğer yolcular yavaş yavaş uyanıyor, koltuklarında dikleşiyor, montlarını giyiyor ya da telefonlarıyla ilgileniyorlardı. Kimsenin kimseden haberi yoktu. Kimse, birkaç koltuk arkalarında oturan bu genç kızın tüm dünyasının havaya uçtuğunu bilmiyordu. Doğa, içindeki o dipsiz boşluk ve çaresizlik hissiyle dayanamayıp yeniden yazmaya başladı. Bu seferki kelimeler, birer kelime değil, can çekişen bir ruhun çığlığı gibiydi.
**Doğa:**[07.25] irem
**İrem:**[07.27]efendim kuzum
**Doğa:**[07.28] bana cok ihtiyacın var demiştin ya
**Doğa:**[07.29] benim sana daha cok ihtiyacım varmış
**Doğa:**[07.30] nolur gec kalma
Ekranın yukarısındaki *"yazıyor..."* bildirimi belirdi. Saniyeler geçti, o bildirim bir an olsun kaybolmadı. İrem’in telefonun başında nasıl paniklediğini, nasıl içinin titrediğini Doğa çok iyi biliyordu. Nihayet mesajlar ardı ardına düşmeye başladı.
**İrem:**[07.31] ay aglıcam simdi ya
**İrem:**[0732] ben hazırlanıyom zaten
**İrem:**[07.32] yarım saate cıkcam evden
**İrem:**[07.33] sen otobusten in yeter
**İrem:**[07.34] seni bi daha yalnız bırakmıcam tamam mı
**Doğa:**[07.37] tamam
**İrem:**[07.38] bisey yedin mi
**Doğa:**[07.39] yok
**İrem:**[07.39] kesin yine inat ediyon
**Doğa:**[07.40]midem almıyo
**İrem:**[07.41] kavga etmeyelim sabah sabah
**İrem:**[07.42] gelince zorla yedircem sana
Mesajı okuduğunda, Doğa’nın günlerdir kaskatı kesilmiş olan yüzünde, dudaklarının kenarı ilk kez milimetrik bir hareketle yukarı doğru oynadı. Bu bir gülümseme değildi; sadece İrem’in varlığının, o güvenli limanın hayalinin ruhuna dokunuşuydu. Telefonu tamamen kapatıp ekranını aşağıya gelecek şekilde kucağına bıraktı. Başını yeniden, yolun tüm sarsıntısını doğrudan beynine ileten soğuk cama yasladı. Gözlerini dışarıdaki tabelalara, köprülere, sabahın köründe işe gitmek için otobüs duraklarında bekleyen mutsuz insan kalabalığına dikti. Onların sıradan, dertsiz görünen hayatlarına imrendi. Keşke, diye düşündü. Keşke ben de sadece işe gitmek için bu otobüste olsaydım. Arkamda bir ceset, peşimde bir canavar olmasaydı.
Zaman, İstanbul trafiğinin o ağır, ağdalı ritminde adeta eriyerek aktı. Yaklaşık elli dakika sonra, otobüsün tavanındaki hoparlörlerden cızırtılı, uykulu bir şoför sesi yükseldi:
> "Sayın yolcularımız, İstanbul Esenler Otogarı'na hoş geldiniz. Bagaj kartlarınızı hazırlamanız önemle rica olunur. İyi günler dileriz."
>
Otobüs, devasa bir beton yığınını andıran, sabahın bu saatinde bile kaotik bir mahşer yerini andıran peronlara ağır ağır yanaştı. Büyük bir sarsıntıyla durdu ve o saatlerdir kulakları sağır eden motor nihayet büyük bir homurtuyla sustu. Motorun susmasıyla birlikte otobüsün içine garip, basık bir sessizlik çöktü. Ardından koridor bir anda hareketlendi. İnsanlar aceleyle, sabırsızlıkla ayağa kalktı; baş üstü dolaplarından çantalarını, montlarını almaya başladılar. Birbirlerini ittirenler, muavine seslenenler, kapıya doğru yığılanlar...
Doğa yerinden kıpırdamadı. Koltuğuna iyice gömüldü. Bu kalabalığın, bu aceleciliğin içine girmek istemiyordu. Herkesin inmesini, koridorun tamamen boşalmasını bekledi. En son yolcu da otobüsün kapısından dışarı adımını attığında, derin bir nefes alıp çantasını omzuna taktı ve ayağa kalktı.
Koridorda ağır, bitkin adımlarla ilerlemeye başladı. Tam kapının basamaklarına yönelecekken, arkasında bir gölgenin varlığını hissetti. Dönüp bakmasına gerek yoktu. Yol boyunca, Mersin’den beri, her mola yerinde, her gözünü açtığında birkaç adım uzağında biten o aynı adamdı.
Siyah kapüşonlu...
Yolculuk boyunca tek bir kelime dahi konuşmamış, yüzünü o kapüşonun gölgesinde tamamen gizlemiş olan adam. Bu kez de sessizliğini bozmadı. Doğa’ya ne yaklaştı ne de tamamen uzaklaştı. Sadece birkaç adım gerisinde durarak, sanki görünmez bir bariyer oluştururcasına genç kızın otobüsten güvenle inmesini bekledi. Doğa, basamaklardan inerken adamın üzerindeki o tuhaf, askeri disiplini andıran duruşu fark etti ama şu an bunu analiz edecek mecali yoktu.

Esenler Otogarı, İstanbul’un tüm kirini, pasını, acısını ve sevincini içinde barındıran devasa bir karadelik gibiydi. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte insan kaynıyordu. Hoparlörlerden yükselen ve yankılanan anlaşılmaz anons sesleri, betona sürtünen tekerlekli bavulların çıkardığı o sinir bozucu gürültü, peronlara yanaşmaya çalışan otobüslerin canhıraş kornaları, yolcu kapmaya çalışan çığırtkanlar... Tam bir kaos hakimiyetiydi.
Doğa, peronun ortasında, elindeki küçük sırt çantasına sıkı sıkıya sarılmış bir halde kalakaldı. Etrafından akıp giden insan selinin ortasında, rotasını kaybetmiş bir gemi gibi çaresizce bakınıyordu. Gözleri kalabalığın içinde tanıdık bir çehre, bir sığınak aradı.
Tam o sırada, peronun diğer ucundan, tüm o otogar gürültüsünü delip geçen, tiz ama bir o kadar da can havliyle yükselen tanıdık bir ses feryat etti:
"DOĞA!"
Doğa hızla başını o yöne çevirdi. Kalabalığın arasından sıyrılarak, önüne gelen insanları neredeyse omuzlarıyla iterek koşan birini gördü.
İrem’di.
Saçları rüzgardan ve koşturmaktan darmadağın olmuştu. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, nefes nefese kalmıştı. Üzerindeki hırkanın önü açık, omzundaki büyük çanta her adımda bir tarafa savruluyordu. İrem, Doğa’yı gördüğü an gözlerindeki o korku dolu ifadenin yerini mutlak bir rahatlamaya bıraktığını hissetti. Adımlarını öyle bir hızlandırdı ki, omzundaki çanta kayıp yere düşmek üzereydi ama umursamadı bile.
Doğa da ona doğru yürümeye başladı. İlk iki adımda ayakları birbirine dolandı, dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Sonra yürüyemedi. İçindeki tüm o bastırılmış korku, babasının acısı, Taha’nın yarattığı o dehşet bir patlama yaptı ve İrem’e doğru koşmaya başladı.
İki genç kız, peronun tam ortasında, yüzlerce yabancı insanın gözü önünde öyle sert, öyle büyük bir şiddetle sarıldılar ki, çarpışmanın etkisiyle ikisi de birkaç adım geriye doğru sendeledi. İrem, kollarını Doğa’nın sırtına dolarken, Doğa başını arkadaşının omzuna gömdü.
İşte o an, günlerdir kaskatı duran, bir robot gibi sadece hayatta kalmaya programlanmış olan Doğa’nın içindeki bütün güç, bütün o yapay direnç saniyeler içinde tükendi. Dakikalardır, belki de günlerdir ciğerlerinde tuttuğu o zehirli nefes, göğsünden kopan büyük bir hıçkırıkla birlikte tek seferde dışarı çıktı.
Hıçkırıkları peş peşe, durmaksızın yükselmeye başladı. Omuzları sarsılıyor, parmakları İrem’in montunun kumaşına sanki bir uçurumun kenarındaymış da düşmek üzereymiş gibi sıkıca kenetleniyordu.
"İrem..." diye inledi Doğa, sesi hıçkırıklarının arasında kaybolup gidiyordu. "İrem... Ben..."
"Biliyorum..." dedi İrem, onun da sesi titriyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. "Biliyorum kuzum, her şeyi biliyorum..."
"Babam..." dedi Doğa, hıçkırıklarının dozu daha da artarken. "Babamı toprağa verdiler İrem... Ben yetişemedim. Onu son bir kez göremedim. Ellerimle dokunamadım..."
"Tamam... Tamam bitti, geçti," diye fısıldadı İrem. İki koluyla Doğa’yı daha da sıkı sardı, sanki onu kendi gövdesinin içine saklamak istiyormuş gibi. Bir eliyle arkadaşının darmadağın olmuş saçlarını okşuyor, diğer eliyle sırtını sıvazlayarak onu sakinleştirmeye çalışıyordu. "Ağla güzelim. Tutma kendini, ağla. Dök içindeki her şeyi."
"Ben... Ben çok korktum," diye hıçkırdı Doğa. "Taha... Taha her yerdeydi. Evimizin önündeydi, mezarlıktaydı... Ondan kaçarken öldüm öldüm dirildim."
"Buradayım işte," dedi İrem, dik durmaya çalışarak. "Buradasın, yanımdasın. Kimse yok artık. Kimse sana dokunamaz burada. Seni o pisliklerin eline bırakmayacağım."
Doğa konuşmaya, içindeki o zehri kelimelere dökmeye çalıştıkça boğazındaki düğüm daha da büyüyor, daha çok ağlıyordu. Etraftan geçen yolcular, muavinler dönüp bu iki genç kızın dramına bakıyordu. Kimisi acıyan gözlerle, kimisi merakla süzüyordu onları. Ama Doğa’nın da İrem’in de dünya umurlarında değildi. O an, o koca otogarda sadece ikisi ve birbirlerine kenetlendikleri o acı dolu an vardı.
Dakikalar sonra İrem, derin bir nefes alarak yavaşça geri çekildi. İki eliyle Doğa’nın gözyaşlarıyla ıslanmış, solgun ve çökmüş yüzünü kavradı. Başparmaklarıyla arkadaşının yanaklarındaki yaşları sildi. Gözlerinin en derinine, o sönmüş ışığa baktı.
"Bak bana," dedi İrem, otoriter ama sevgi dolu bir sesle. "Doğa, yüzüme bak."
Doğa zorlukla başını kaldırdı, şişmiş ve kızarmış gözlerini en yakın arkadaşına dikti.
"Geldin," dedi İrem net bir sesle. "Hepsini atlattın ve geldin. Önemli olan, tek gerçek olan şey bu. Gerisini sonra düşüneceğiz. Babanın acısını da, o Taha denen şerefsizi de sonra halledeceğiz. Önce seni buradan götürelim. Eve gidelim, güvende olalım."
Doğa, konuşacak dermanı kalmadığı için sadece sessizce başını sallayabildi. İrem, Doğa’nın düşmek üzere olan sırt çantasını aldı, elini arkadaşının buz kesmiş eline kenetledi ve kalabalığı yararak otogarın çıkışına doğru ilerlemeye başladılar.
Birkaç adım geride, peronun gölgesinde duran siyah kapüşonlu adam, onların gidişini son bir kez izledi. Kulaklığındaki düğmeye basarak alçak sesle bir şeyler mırıldandı, ardından kalabalığın içinde bir hayalet gibi karışarak gözden kayboldu.

Otogarın o kaos kokan kapısından dışarı çıktıklarında, İstanbul’un soğuk sabah rüzgarı yüzlerine çarptı. İrem, bekleyen taksi kuyruğunun en önündeki sarı araca doğru Doğa’yı yönlendirdi. Kapıyı açıp arkadaşını arka koltuğa bindirdi, hemen ardından kendisi de bindi ve kapıyı hızla kapattı. Dışarıdaki o boğucu gürültü bir nebze olsun azalmıştı.
Taksi şoförü, dikiz aynasından arkadaki iki bitkin kıza kısa, profesyonel bir bakış attı. Kızların gözlerindeki o ağlamış, hırpalanmış ifadeyi fark etse de bozuntuya vermedi.
"Neresi olacak abla?" diye sordu, vitesi boşa alırken.
İrem, Doğa’nın elini hâlâ iki eliyle sıkı sıkıya tutuyordu. "Kadıköy," dedi. "Moda tarafına geçeceğiz abi. Trafik durumuna göre en hızlı yoldan gidersen sevinirim."
"Tamam abla, köprü trafiği biraz yoğun ama hallederiz," dedi şoför ve taksimetreyi açarak aracı otogarın çıkış labirentlerinden ana yola doğru sürdü.
Taksi, E-5 karayolunun o yoğun, sabah iş saati trafiğine karıştığında Doğa başını koltuğun arkalığına yasladı. İrem, yolculuk boyunca tek bir saniye bile Doğa’nın elini bırakmadı. Elimin üstüne elini koydu, parmaklarını kenetledi. Hiç konuşmadılar. Doğa’nın şu an teselli cümlelerine, "geçecek" yalanlarına ihtiyacı olmadığını çok iyi biliyordu. Bazen sessizlik, en süslü teselli cümlelerinden çok daha fazla iyileştiriyordu insanı. Sessizlik, bir nevi güven demekti.
Ancak Doğa’nın bilmediği, İrem’in ise asla tahmin edemeyeceği bir gerçek vardı.
Taksilerinin yaklaşık iki araç gerisinde, gri bir binek araç trafiğin içinde milimetrik bir takiple ilerliyordu. Direksiyondaki adamın gözü, öndeki sarı taksinin plakasından bir an olsun ayrılmıyordu. Bu adam, Taha’nın sahadaki en güvendiği, en soğukkanlı gölgelerinden biri olan Murat’tı.
Murat, trafiğin yavaşladığı bir anda direksiyonu tek eliyle kavrayıp diğer eliyle cebindeki şifreli telefonu çıkardı. Hızlı arama listesindeki tek numaraya dokundu. Telefon daha ilk sinyal sesini tamamlamadan karşı taraf tarafından açıldı. Hoparlörden gelen ses, her zamanki gibi bir uçurum kadar derin, sakin ve buz gibiydi.
"Konuş," dedi Taha.
Murat, dikiz aynasından arkasını kontrol ederek alçak bir sesle konuşmaya başladı: "Ağam, kız Esenler Otogarı'na sorunsuz bir şekilde indi."
"Bir sorun, ters bir durum var mı? Takip eden başka biri?" diye sordu Taha. Sesinde Doğa’ya dair garip bir sahiplenme, ama aynı zamanda profesyonel bir soğukkanlılık vardı.
"Yok ağam. Bizden başka kimse yoktu etrafta. Temiz."
"Güzel. Devam et."
"Kız otobüsten indikten sonra yanına biri geldi ağam," dedi Murat, öndeki taksinin şerit değiştirmesini izleyerek kendisi de aynı şeride geçerken.
Taha, telefonun diğer ucunda, holding binasındaki odasında bir anlığına duraksadı. "Nasıl biri? Tarif et."
"Yirmili yaşların ortalarında görünüyor ağam. Uzun kumral saçları var, ince yapılı bir kız. Doğa Hanım’ı peronda görür görmez çantasını falan düşürdü, doğrudan ona doğru koştu. Çok şiddetli sarıldılar. Doğa Hanım hâlâ çok kötü ağlıyordu, kız onu teselli etmeye çalıştı. Şimdi beraber bir taksiye bindiler, aynı araçtalar."
Taha, İstanbul’un kalbindeki o devasa Kurtiz Holding binasındaki masasında oturuyordu. Murat’ın yaptığı tarifi dinlerken, elinde tuttuğu gümüş dolma kalemi yavaşça, milimetrik bir hareketle masanın üzerine bıraktı. Gözlerini kıstı. O kızın kim olduğunu tahmin etmek onun için zor olmamıştı.
"Tarif ettiğin kişi İrem," dedi Taha, sesi biraz daha derinleşerek.
Murat şaşırdı, kaşlarını kaldırdı. "Tanıyor musunuz ağam? Bir tehlike arz eder mi?"
"Doğa'nın en yakın arkadaşı," dedi Taha, neredeyse görünmez bir saygıyla. "Çocukluklarından beri birlikteler. O kız... O kız Doğa için canını verir Murat. şimdi İstanbul’da da ona koşmuş."
Kısa, ağır bir sessizlik oldu telefon hattında. Murat ne karar vereceğini bekledi. Taha’nın o sessizlik anlarında ne kadar tehlikeli kararlar alabileceğini çok iyi biliyordu. Sonunda Taha’nın sesi yeniden o emredici, kaskatı tonuna büründü:
"Takibe devam edin. Arkalarından ayrılmayın."
"Nereye kadar ağam? Müdahale edecek miyiz?"
"Hayır," dedi Taha net bir sesle. "Kesinlikle hayır. Nereye girdiklerini, hangi semte, hangi mahalleye gittiklerini öğren. Bulundukları binayı, daireyi, her şeyi tespit et. Ama kesinlikle, bak altını çiziyorum, seni ya da adamlarından tek birini bile fark etmeyecekler."
"Emredersiniz ağam."
"Yaklaşma, konuşma, hiçbir şekilde fiziksel veya görsel temas kurma," diye devam etti Taha, kelimelerin üzerine basarak. "Bırakın, kendilerini güvende hissetsinler. Onlar benim hâlâ Mersin’de, babasının cenazesinin işleriyle uğraştığımı sansınlar. Doğa, benden kaçtığını ve başardığını düşünsün. Şimdilik bu yanılgı onun tek tesellisi."
"Anlaşıldı ağam, Moda tarafına doğru ilerliyoruz zaten. Binayı tespit edip konum atacağım."
Telefon kapandı. Murat, cihazı yan koltuğa fırlatıp tüm dikkatini yeniden öndeki sarı taksiye verdi. İstanbul trafiği yavaş yavaş çözülüyor, araçlar Boğaz Köprüsü’ne doğru ilerliyordu.

Aynı dakikalarda, İstanbul’un finans merkezinin tam ortasında yükselen Kurtiz Holding’in en üst katındaki o devasa makam odasında, dışarıdaki sabah neşesinin tam aksine kapkara, boğucu bir sessizlik hakimiyeti vardı.
Taha Kurtiz, tavandan tabana kadar uzanan yekpare camların önünde, elleri arkasında bağlanmış bir şekilde dikiliyordu. Buradan bakıldığında tüm İstanbul, köprüler, deniz ve insanlar adeta onun avucunun içindeki piyonlar gibi görünüyordu. Ama şu an Taha’nın zihni bu şehirden çok daha büyük, çok daha karanlık bir labirentin içinde kaybolmuştu.
Arkasındaki devasa masanın üzerinde, gece boyuncam o gizli operasyonla açılan mezara ait yüksek çözünürlüklü fotoğraflar duruyordu. Toprağın altından çıkarılan o tabut, adli tıp uzmanlarının inceleme yaparken çekilmiş flaşlı görselleri, savcılığın eski dosyaları, DNA analiz raporları... Her şey darmadağınık ama bir o kadar da organize bir şekilde masanın üzerine serilmişti.
Ağırkapı yavaşça açıldı. İçeriyebeday girdi. Vedat’ın yüzündeki o her zamanki soğukkanlı ifade, yerini derin bir endişeye ve yorgunluğa bırakmıştı.
"Efendim," dedi Vedat, saygıyla başını eğerek.
Taha arkasını dönmedi. Camdaki yansımasından Vedat’ın içeri girdiğini görmüştü zaten. "Adli tıp?" diye sordu tek bir kelimeyle. Sesi, odadaki klostrofobik havayı daha da ağırlaştırdı.
"İnceleme laboratuvarda son hızla devam ediyor efendim," dedi Vedat, masaya birkaç adım yaklaşarak. "Kemik iliğinden ve diş yapısından alınan ikincil örnekler üzerinde çalışıyorlar. Sonuç çıkar çıkmaz, profesör doğrudan size ulaştıracak. Gece aldığımız o ilk raporun hata payını sıfıra indirmek istiyorlar."
Taha yavaşça başını salladı, gözlerini Boğaz Köprüsü’nün üzerindeki araç kuyruğuna dikti. "Gecikmesin, Vedat. Benim sabrım bir gecelik bir mesele değil. On yıldır içimde biriken bir şey var."
"Hayır efendim, gecikmeyecek. Tüm ekibi oraya kilitledim," dedi Vedat. Kısa bir duraksamanın ardından, elindeki tablete düşen son bilgiyi kontrol ederek yeniden konuştu. "Bu arada... Doğa Hanım Kadıköy tarafına geçiyor. Yanında İrem var."
"Biliyorum," dedi Taha, sesi bu kez şaşırtıcı derecede sakindi. "Murat az önce bildirdi."
Vedat sessizleşti.
"Saklandıklarını sansınlar," dedi Taha, camdan yansıyan gözlerini Vedat’a çevirerek. "Şimdilik o küçük, sahte dünyalarında nefes almalarına izin ver. Bırakın, İstanbul’un o ara sokaklarında izlerini kaybettirdiklerini düşünüp rahat bir uyku uyusunlar."
Vedat şaşkınlıkla Taha’nın yüzüne baktı. "Ama efendim... Takip..."
"Takip en üst düzeyde, ama en görünmez şekilde devam edecek," diye kesti Taha onun sözünü. "Tek bir adamım bile o kızların kapısının önünde, sokağında görünmeyecek. Doğa, özgür olduğunu, Taha Kurtiz’in o uzun kollarından kaçmayı başardığını düşünecek. Ve bana... bana şu an onun tehliekede olması değil, onun varlığı lazım."
Taha arkasını döndü, masasına doğru yürüdü ve Selim Kurtiz’e ait o eski, sararmış fotoğrafı eline aldı. Fotoğraftaki ağabeyinin gözlerine baktı. On yıldır ölü bildiği, arkasından yas tuttuğu, intikamını almak için ant içtiği ağabeyinin aslında hayatta olma ihtimali, Taha’nın tüm dünyasını altüst etmişti.
"Doğa benden nefret ediyor, Vedat," dedi Taha, fotoğrafı masaya bırakırken. "Eğer karşısına şimdi çıkarsam, onu zorla bu binaya getirirsem benden daha çok kaçacak, tamamen kilitlenecek. Ama uzaktan... uzaktan onu koruyabilirim. Onun bundan haberi olmayacak."
Vedat, Taha’nın derin stratejisini anlamaya başlıyordu. "Anlıyorum efendim. Doğa Hanım, Selim Bey’e ulaşmak için bir yem mi?"
Taha camdan dışarı bakmayı sürdürdü. Gözlerinde ne bir acıma ne de kör bir öfke vardı; sadece mutlak bi kararlılık parıldıyordu.
"Doğa bir yem değil, Vedat. Doğa, bu oyunun kurallarını değiştirecek olan tek anahtar," dedi Taha, sesi bir fısıltı gibi odaya yayılırken. "Ağabeyim Selim... Eğer on yıldır yaşıyorsa ve bunca zaman saklandıysa, bunu sadece kendi başına yapmamıştır. Arkasındaki o büyük gücü, o gizli elleri bulmam gerekiyor. Ve o ellerin ucu, bir şekilde Doğa’nın babasına, oradan da Doğa’ya uzanıyor. Selim Kurtiz dosyasından gelecek o tek telefon.geldiğinde, bu şehirde bütün dengeler sarsılacak."

Taksi, İrem’in tuttuğu aparatın sokağın başında durmuş, iki kız sessizce inmişlerdi. İrem, Doğa’yı adeta bir cam eşyayı taşır gibi hassasiyetle apartmanın merdivenlerinden yukarı çıkarmış, anahtarla kapıyı açıp içeri sokmuştu.
Evin içine adım atar atmaz Doğa, Mersin’deki o kasvetli, ölüm kokan evden sonra buranın ne kadar sıcak ve yaşam dolu olduğunu hissetti.
İrem, arkadaşının omzundaki çantayı alıp koridora bıraktı. Doğa’yı salondaki büyük, rahat koltuğa oturttu. Kendisi de hemen yanına diz çöktü.
"Buradasın," dedi İrem, Doğa’nın ellerini ısıtmaya çalışarak ovalarken. "Benkmlesin. Kimse seni burada bulamaz, kimse burayı bilmiyor. Taha denen o adamın gücü buralara sökmez Doğa."
Doğa, arkadaşının bu saf, bu temiz inancına karşı sadece buruk bir şekilde başını sallayabildi. İçindeki o ses, Taha’nın ne kadar tehlikeli, ne kadar sınır tanımaz bir adam olduğunu haykırıyordu ama şu an bu korkuyu İrem’in üzerine yıkmak istemiyordu. İrem’in ona sunduğu bu sahte ama huzurlu güvenli limana sığınmayı seçti.
Ben... Ben çok yorgunum İrem," dedi Doğa, sesi zar zor çıkarken. "Günlerdir tek bir saniye bile uyumadım. Gözlerimi kapattığım an..."
"Biliyorum kuzum, biliyorum," dedi İrem hemen doğrularak. "Hemen yatağa geçiyorsun. Ben sana temiz gecelikler çıkarayım. Sen güzelce bir uyu, dinlen. Ben de o sırada mutfakta sana sıcak bir çorba yaparım. Uyandığında her şey daha farklı olacak, söz veriyorum."
Doğa, İrem’in yönlendirmesiyle yatak odasına geçti. Arkadaşının verdiği geniş, rahat tişörtü giyip yatağın içine girdiğinde, günlerin ve yolların tüm yorgunluğu bir kurşun gibi bedenine oturdu. Başını yastığa koyduğu an, göz kapakları bir daha açılmamak üzere kapandı. Bu sefer rüyalarında ne çamurlu eller ne de Taha’nın o buz gibi gözleri vardı; sadece çocukluğunun, babasının hayatta olduğu o eski, dertsiz günlerin sıcaklığı vardı.
Doğa, bu küçük odada, kabuslarından kaçtığını ve nihayet güvende olduğunu sanarak derin bir uykuya dalarken; sokağın hemen köşesinde, ağaçların gölgesine park etmiş gri binek aracın içindeki Murat, binanın pencerelerini izliyordu.
Telefonundan Taha’ya tek bir mesaj attı: "Hedef binaya girdi. Güvenli şuanda çevre.Takip moduna geçildi."
İstanbul’un üzerine çöken o gri sabah, aslında yaklaşmakta olan devasa bir fırtınanın, iki kardeşin on yıllık ölümcül hesabının ve bu hesabın tam ortasında piyon olarak kullanılan genç bir kızın hikayesinin sadece başlangıcıydı. Doğa, Taha’dan kaçtığını sanıyordu; oysa Taha, onu çoktan kendi karanlık gökyüzünün altına almış, görünmez kanatlarıyla korurken, asıl büyük düşmanı, kendi öz ağabeyini avlamak için hamlelerini yapmaya başlamıştı bile. Savaş o sabah İstanbul sokaklarında sessizce, ama geri dönüşü olmayan bir şekilde yeniden alevleniyordu.

_____&______
EVEEEET AŞKLARIM YENİ BOLUMLE GERİ GELDİM FİNALE SON İKİ BÖLÜM, SONRA ASKERİ KURGU VE İKİNCİ KİTABI AYNİ ANDA YAZACAĞIM. AMA ÖNCELİKLE ASKERİ KURGUMUN OKUNMASI ARTMALI ONA DA GÖZ ATIN LÜTFEN
BU ARADA İNSTA HESABIM yasakadalet takip ederseniz sevinirim 🫀🫀
Yorum yapmayı unutmayın 🫀