26. bölüm / 37
YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELAKÖR NOKTA
Bölümler 37Şu an: KÖR NOKTA
- 1 YANLIŞ NUMARA DOĞRU FELAKET1.203 kelime
- 2 ARKA KOLTUK1.674 kelime
- 3 LUMİNA1.475 kelime
- 4 EYVAH! YAKALANDIK1.825 kelime
- 5 ŞÜPHE TOHUMLARI1.824 kelime
- 6 KEL GÖBEKLİ VE EVLİ1.396 kelime
- 7 AV VE AVCI671 kelime
- 8 PİNTEREST EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ1.096 kelime
- 9 TAKTİKCİ İLE BULUŞMA1.032 kelime
- 10 YANLIŞ ŞERİTTEKİ YOLCU2.033 kelime
- 11 ENGEL1.853 kelime
- 12 AKIŞINA BIRAKMAK (MI?)1.466 kelime
- 13 HAZIRLIK1.353 kelime
- 14 FIRTINADAN ÖNCEKİ SON SESSİZLİK1.532 kelime
- 15 PARALEL GÖLGELER1.023 kelime
- 16 CAM KIRIKLARI VE KARANLIK1.729 kelime
- 17 GÖLGENİN ÖFKESİ2.252 kelime
- 18 SESSİZ YEMİNLER2.050 kelime
- 19 PARÇALANMIŞ KADERLER1.711 kelime
- 20 SİYAH ZARF2.519 kelime
- 21 ENKAZIN GÖLGESİ3.488 kelime
- 22 KİLİTLİ KAPILARIN ARDINDA2.165 kelime
- 23 GEÇMİŞİN ENKAZI2.497 kelime
- 24 KADER SENEDİ3.151 kelime
- 25 KAMPÜS ABLUKASI3.261 kelime
- 26 KÖR NOKTA4.142 kelime · Okuduğun bölüm
- 27 KIRMIZI3.513 kelime
- 28 HOLDİNG KRİZİ4.081 kelime
- 29 EĞLENCE2.887 kelime
- 30 MAGAZİN SAYFASI2.506 kelime
- 31 MEZARDAKİ GÖLGE3.475 kelime
- 32 ÖLÜ GÖLGELER3.015 kelime
- 33 KAÇIŞ2.041 kelime
- 34 YALIN YALNIZLIK4.433 kelime
- 35 İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR2.168 kelime
- 36 ŞAH2.398 kelime
- 37 MAT3.413 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi açtığım an, zihnim sanki bir gece önce hiç kapanmamış gibi aynı yoğun, aynı karanlık ve boğucu düşüncelerle sarsıldı. Yatakta sırtüstü uzanmış, tavanın o kusursuz, soğuk mermer desenlerini izlerken göğsümün üzerinde hissettiğim o tonlarca ağırlık bir milim bile hafiflememişti. Düzgün uyuyamamıştım. Gece boyunca ne zaman gözlerimi kapatsam, o amfideki puslu siluet ve telefon ekranıma düşen o tehditkar cümleler zihnimin karanlık koridorlarında birer kırbaç gibi şaklayıp durmuştu. İçimde büyüyen o tekinsiz his, sabaha kadar uykumu parça parça bölmüştü. Her tıkırtıda, her rüzgar uğultusunda irkilerek uyanmış, karanlığın içindeki hayali gölgelerle savaşmıştım. Şafak sökene kadar yatakta bir sağa bir sola dönmüş, zamanın bir türlü akmak bilmediği o işkence dolu saatleri saymıştım. Günün ilk ışıkları odanın pencerelerinden içeri sızarken, kendimi hiç uyumamış gibi yorgun, bitkin ve bir o kadar da tetikte hissediyordum.
Yataktan hızla doğruldum. Kalbim anında o bildiğim hızlanma temposuna geçerken, komodinin üzerinde duran telefonumu adeta bir can simidi gibi kaptım. Titreyen parmaklarımla ekran kilidini açtım ve doğrudan mesaj kutusuna girdim. İçimde bir yerlerde, tüm bunların dün gecenin gerginliğiyle üretilmiş bir sanrı, kötü bir kabus olmasını dileyen o çocuksu, aptal umut kırıntısı vardı. Belki de bir şakaydı. Belki de İrem’in ya da okuldan birilerinin yaptığı eşek şakalarından biriydi. Ben abartmıştım, ben uydurmuştum diye kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Kendimi rasyonel bir insan olduğuma, hukuk fakültesinde okuduğuma ve kanıtlara dayanarak hareket etmem gerektiğine inandırmak istiyordum. Ancak mantığım ne kadar çırpınırsa çırpınsın, ruhumun derinliklerinden gelen o ilkel tehlike çanları bir türlü susmak bilmiyordu. Telefonun metal kasası avucumun içinde buz gibi bir kütleye dönüşürken, ekrana bakmaya korkuyordum.
Ama oradaydı. Ekranın o keskin ışığında bana bakan o harfler, yaşanan her şeyin kan dondurucu bir şekilde gerçek olduğunu kanıtlıyordu. Numara kapatılmıştı; arama tuşuna bastığımda o soğuk, mekanik telesekreter sesi "Aradığınız numara kullanılmamaktadır" diyerek yüzüme o gerçeği bir tokat gibi çarptı. Mesajlar ise silinmemişti, oldukları yerde haince parıldıyorlardı. O soğuk, dijital karakterler sanki beni izleyen bir çift göze dönüşmüş, odanın içindeki havayı emip bitirmişti. Bir şaka olmadığını, birinin benim sınırlarıma doğrudan tecavüz ettiğini bilmek midemin kasılmasına neden oldu. Bu silinmeyen kelimeler, bana ait olan o güvenli alanın tamamen darmadağın edildiğinin en somut kanıtıydı.
İçimi büyük, kapkara bir korku dalgası kapladı. Bu, daha önce hayatımda hissettiğim o sakarlık korkularına, hocalardan azar işitme endişelerine ya da sınav heyecanlarına hiç benzemiyordu. Bu, tamamen bilinmezin, görünmeyenin ve arkamda soluyan bir gölgenin getirdiği, insanı nefessiz bırakan cinsten bir korkuydu. Fakat derin bir nefes alıp çenemi dikleştirdim. Bunu kabul etmek, o korkunun beni tamamen ele geçirmesine izin vermek istemiyordum. Kendimi eve kapatıp bir odada büzülerek, bir farenin delikte beklemesi gibi yaşayamazdım. Ben Doğa’ydım. Ne kadar panik yaparsam yapayım, ne kadar korkarsam korkayım, teslim olmak benim doğamda yoktu. Eğer bugün o korkuya boyun eğersem, yarın o gölgenin beni tamamen yutacağını biliyordum. Kendi ayaklarımın üzerinde durmak için verdiğim tüm mücadele, bir mesaj yüzünden çöpe gidemezdi. Kendimi toplamak, o korkuyu bir zırh gibi kuşanmak zorundaydım.
Hızla ayağa kalkıp dün gece giydiğim o bol mavi sweatshirtü üzerime geçirdim. Saçlarımı alelade, dağınık bir topuz yapıp odadan çıktım ve o uzun, görkemli mermer merdivenlerden aşağı, lobi katına indim. Her basamakta ayaklarımın çıkardığı hafif ses, evin içindeki o büyük, mezar sessizliğini bozuyordu. Duvarlardaki loş apliklerin ışığı, etrafı daha da tekinsiz gösteriyordu. Merdivenlerin bitimine yaklaştıkça, aşağıdan gelen o tanıdık, ağır kahve kokusu burnuma doldu. Ama bu koku bile içimdeki o kasveti dağıtmaya yetmiyordu. Aksine, evdeki o ağır, bastırılmış gerginliğin bir habercisi gibiydi. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde yavaşlarken, kendimi aşağıda bekleyen atmosferle yüzleşmeye hazırladım.
Rezidansın devasa salonuna adım attığımda, Taha’yı o devasa, şık kahvaltı masasının başında otururken buldum. Önündeki tabaklar neredeyse hiç dokunulmamış gibi duruyordu. Bir elinde şık porselen fincanıyla kahvesini tutuyordu ama bakışları masadaki hiçbir şeyde değil, salonun büyük camından dışarıdaki puslu, kasvetli İstanbul manzarasındaydı. Normalden çok daha sessiz, çok daha mesafeli, etrafına duvarlar örmüş bir havası vardı. Onun bu durgunluğu, salondaki tüm atmosferi adeta buzdan bir kütleye çeviriyordu. Masanın birkaç adım uzağında, her zamanki resmi, sarsılmaz ve tetikteki duruşuyla Vedat bekliyordu. Vedat’ın yüzündeki o gergin ifade de evdeki gizli alarm durumunun en net göstergesiydi. Taha'nın o keskin profili, sabah güneşinin zayıf ışığında adeta sarsılmaz bir heykel gibi duruyordu. Onun bu duruşu, dışarıdaki fırtınadan önceki o ölümcül sessizliğe benziyordu.
Benim salona girdiğimi, adımlarımın parkede çıkardığı sesten anlasa da Taha ilk başta başını çevirmedi. Masaya yaklaşıp sandalyelerden birini hafifçe geriye çektiğimde, nihayet o kapkara, dipsiz gözlerini bana doğru çevirdi. Bakışlarındaki o yoğun ağırlık, omuzlarımdaki yükü bir anda iki katına çıkardı. O gözlerde en ufak bir yumuşama, bir sabah selamı ya da olağan bir insani ifade yoktu. Sadece dipsiz bir karanlık ve o karanlığın içinde dönüp duran tehlikeli bir koruma içgüdüsü vardı. Doğrudan, hiçbir ön hazırlık yapmadan, sesindeki o emir kipiyle konuştu:
"Bugün kampüse gitmiyorsun."
Attığım adım havada kaldı. Sandalyenin kenarını sımsıkı kavrayarak öylece onun o mermerden oyulmuş gibi duran yüzüne baktım. Kulaklarımın beni yanılttığını umarak şaşkınlıkla, sinirli bir şekilde güldüm. Ama yüzündeki o sarsılmaz sertliği görünce gülüşüm anında dudaklarımda soldu. Şok dalgası bütün bedenime yayıldı. Kulaklarımda uğuldayan o ses, beni kendi hayatımın dışına itmeye çalışan bir el gibiydi. "Taha saçmalama," dedim, sesimi olabildiğince güçlü ve kararlı tutmaya çalışarak. "Ne demek okula gitmiyorum? Finallerim var, bir sürü dersim var, devamsızlık sınırındayım zaten. Hayatımı öylece durdurabileceğimi mi sanıyorsun?"
Taha fincanı masanın üzerine bıraktı. Porselenin mermere çarparken çıkardığı o tok ve sert ses, salondaki sessizliği bıçak gibi kesti. Gözlerini bir an bile gözlerimden ayırmadan, o boğuk, erkeksi ve pürüzlü sesiyle kelimelerin üzerine basa basa tekrarladı:
"Gitmiyorsun."
"İnanılmazsın gerçekten," diyerek karşısındaki sandalyeye oturdum ama öfkeden ellerimin titremesine engel olamıyordum. "Bir mesaj geldi diye hayatımı durduramam Taha. Ben senin o karanlık dünyandaki, köşe başlarında pusuda bekleyen insanlardan biri değilim. Benim gitmem gereken bir okulum, girmem gereken sınavlarım var. Sırf kim olduğu belirsiz biri telefonuma saçma sapan yazdı diye kendimi buraya kilitleyecek halim yok. Eğer her tehdit alan eve kapansaydı, dışarıda insan kalmazdı."
Taha’nın sabrının taşmaya başladığını, o keskin çene hattının gerilmesinden ve masanın üzerinde duran elinin parmaklarını beyazlaşana kadar sıkmasından anladım. O koyu renk gözlerinde adeta bir fırtına koptu, şimşekler çaktı. Sandalyesinde hafifçe öne doğru eğilerek üzerimdeki o devasa baskıyı artırdı. O baskı, salonun tavanını üzerime yıkacakmış gibi hissettiriyordu. "Bu sadece bir mesaj değildi, Doğa," dedi, ses tonu bir fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da tehlikeli ve ürkütücüydü. "O amfide, senin tam arkandaki sırada oturuyordu. Senin kokladığın havayı soludu, seni izledi ve bunu bilerek, seni tehdit etmek için yaptı. Bunun ne anlama geldiğini, ne kadar büyük bir tehlikenin ortasında olduğunu o küçük kafan algılayabiliyor mu senin?"
Onun bu üstten bakan, beni tamamen savunmasız, dünyadan habersiz bir çocuk gibi gören tavrı içimdeki o inatçı, asi damarı tamamen harekete geçirdi. Bir milim bile geri adım atmadım. Bakışlarımı doğrudan onun o sert, keskin çehresine diktim. "Algılayabiliyorum," dedim, sesimi bilerek yükselterek ve sandalyede dikleşerek. "Ama ben normal bir hayat yaşamaya çalışıyorum Taha! Benim hayatım bu. Okula gitmek, arkadaşımla kantinde oturmak, ders çalışmak, o sıkıcı hukuk metinlerini ezberlemek... Sen beni korumakla, etrafına o sarsılmaz duvarları örmekle kafayı bozduğun için herkesi birer katil, birer sapık gibi görüyorsun belki ama ben bu korku hapishanesinde yaşayamam."
Taha aniden ayağa kalktı. O devasa, heybetli cüssesiyle masanın başında dikildiğinde, salondaki tüm sabah ışığı üzerime düşen gölgesiyle bir anda kapannedi. Ağır ama kararlı adımlarla masanın etrafından dolandı, bana doğru yaklaştı ve tam tepemizde, nefesini hissedeceğim bir mesafede durdu. Onun bu yakınlığı beni ezmek yerine içimdeki öfkeyi daha da körüklüyordu. "Birisi seni izliyor Doğa," dedi, sesi o kadar net ve tavizsizdi ki salondaki mermerler bile titredi sandım. "Sıradan bir hayattan bahsetmeyi kes artık, o eşiği çoktan geçtik. Biri senin her adımını takip ediyor ve ben o adamın kim olduğunu, arkasında kimlerin olduğunu bulana kadar sen benim güvenli alanımda kalacaksın. Tartışmaya açık bir konu değil bu. Ben senin hayatını değil, seni hayatta tutmaya çalışıyorum."
Ben de hızla oturduğum sandalyeden fırladım. Boy farkımız yüzünden başımı iyice arkaya eğmek zorunda kalsam da, gözlerimi o kapkara girdaplardan kaçırmadım. Bu bizim aramızdaki ilk ciddi, bu kadar büyük ve sert tartışmaydı ve ikimizin de geri adım atmaya, pes etmeye niyeti yoktu. Onun o aşırı korumacı, dünyayı tek bir emriyle yakmaya hazır lider tarafı ile benim özgürlüğüme, kendi irademe olan sarsılmaz düşkünlüğüm tam ortada büyük bir gürültüyle çatışıyordu. "Ben senin esirin değilim Taha Kurtiz!" diye cırladım resmen, göğsüm öfkeyle ve heyecanla hızla inip kalkıyordu. "Beni bu eve kapatıp, kapıya da yüz tane adamını dikerek beni koruyamazsın. Eğer şimdi o okuldan geri kalırsam, o arkamda gizlenen korkak herife istediğini altın tepside vermiş olurum. Beni korkutarak hayatımdan, hayallerimden koparmasına izin vermeyeceğim. Ben okula gideceğim, sen istesen de istemesen de, kapıları kilitlesen de o pencerelerden atlar yine giderim!"
Taha birkaç saniye boyunca bana öyle bir baktı ki, bir an öfkeden salondaki o koca masayı tek bir hamlede ters çevirecek falan sandım. Gözlerindeki o koyu, tehlikeli alevler beni oracıkta yakıp kavuracak güçteydi. Derin, sarsıcı bir nefes aldı. Elini sinirli bir şekilde siyah saçlarının arasından geçirerek arkasını döndü, büyük pencereye doğru birkaç adım attı. Vedat’a kısa, keskin ve ne anlama geldiğini sadece ikisinin bildiği bir bakış fırlattı. Vedat başını hafifçe eğerek durumun vehametini ve Taha'nın ne kadar zorlandığını onayladı. Taha tekrar bana döndüğünde, yüzünde istemeye istemeye, tamamen mecbur kaldığı için ve benim o lanet olası inatçılığımla baş edemediği için pes etmiş bir adamın ifadesi vardı. Ama bu teslimiyetin bile askeri bir disiplinle geleceğini biliyordum.
"Tamam," dedi, sesi adeta bir demir külçesi gibi üzerime düştü. "Gideceksin."
Rahatlamış bir nefes alacaktım ki, o uzun işaret parmağını bana doğru tehditkarca uzatarak o meşhur, sarsılmaz şartlarını sıralamaya başladı: "Ama şartlarım var ve tek bir tanesi bile ihlal edilirse seni o kampüsten tutar buraya getiririm Doğa. Bir, kampüs içinde her an, her saniye benim adamlarım olacak. Onları görmezden gelmeyeceksin, atlatmaya çalışmayacaksın ya da çocuk gibi kaçmayacaksın. İki, son dersin bitmeden, hocan amfiden çıkmadan o binadan milim kıpırdamayacaksın. Ve üç... O telefon sürekli açık olacak. Aradığım an, o hat saniyesinde düşecek. Kulaklığın kulağında olacak. Anlaşıldı mı?"
Duyduklarımla gözlerimi devirdim, sinirden histerik bir şekilde gülmeye başladım. Masanın üzerindeki çantamı sertçe alıp koluma taktım. "Harika," dedim, sesimdeki o yoğun, asidik alay tonunu gizleme gereği duymayarak. "Üniversite değil, açık cezaevi resmen. Çok teşekkür ederim Kurtiz, bana bu harika esaret deneyimini yaşattığın için! Hayalimdi zaten!" Arkamı dönüp hızlı adımlarla çıkışa doğru yürürken, Taha’nın arkamdan gelen o derin, sarsılmaz ve otoriter sesi tüm rezidans lobisinde yankılandı: "Vedat, arabayı hazırla. Sen de peşinden gidiyorsun."
---
Zırhlı, simsiyah ve dışarıdan içerisi asla görünmeyen o devasa, heybetli araç kampüsün ana giriş kapısının tam önünde durduğunda, kendimi bir devlet başkanı gibi hissetmekten çok, hedef tahtasındaki bir kurban gibi hissediyordum. Aracın içindeki o ağır deri kokusu bile Taha'nın üzerimdeki baskısını hatırlatıyordu. Çevre binalardan, otobüs duraklarından turnikelere doğru ilerleyen yüzlerce öğrencinin arasından bu arabayla sıyrılmak, tüm projektörleri üzerime çekmek demekti. Taha'nın dünyasının o gösterişli ama ölümcül gölgesi, benim sıradan okul hayatımın üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Arabanın kapısına uzanan ellerim titrerken, dışarıdaki o yüzlerce gözün meraklı bakışlarıyla yüzleşmek için kendimi zorladım.
Vedat hızla araçtan inip kapımı açtığında, kampüs kapısındaki tüm öğrencilerin, turnikede bekleyenlerin bakışlarının bu yöne döndüğünü net bir şekilde hissedebiliyordum. Herkes fısıldaşmaya başlamıştı bile. Hızla arabadan indim, üzerimdeki mavi sweatshirtün yakasını hafifçe düzelttim. Dik durmalıydım, kimseye çaktırmamalıydım. Sanki her gün okula beş araçlık koruma konvoyuyla geliyormuşum gibi sakin görünmeye çalışmak, hayatımda verdiğim en zor oyunculuk sınavıydı. Attığım her adımda toprağın ayağımın altından kaydığını hissediyordum ama başımı dik tutmaktan vazgeçmedim. İnsanların meraklı gözleri, fısıltıları ve o acımasız merakı arkamda bir rüzgar gibi esiyordu.
İrem, fakule kapısının hemen yanındaki beton bloklardan birine oturmuş, elindeki karton kahve bardağıyla adeta bir magazin muhabiri gibi gözlerini dikmiş beni bekliyordu. Beni o koca arabadan inerken görür görmez oturduğu yerden fırladı ve hızla, adeta uçarak yanıma doğru koştu. Yüzündeki o aşırı heyecanlı, patlamaya hazır felaket tellalı gibi duran ifadeyi gördüğümde başıma gelecekleri az çok tahmin edebiliyordum. Daha ilk dakikadan kampüsteki o kaos havası bizi sarmıştı. İrem’in gözleri bir araca, bir bana, bir de arkamda dikilen Vedat’a kayıyordu. "Kızım bu ne?" diye fısıldadı, sesindeki heyecanı bastırmaya çalışarak ama başaramayarak. "Sen neyin içine düştün böyle?"
Koluma sülük gibi yapıştığı an, nefes nefese, heyecanla konuştu:
"Kanka, acil durum! Önce kötü haberi mi söyleyeyim, yoksa iyi haberi mi?"
Sıkıntılı, derin bir nefes verip çantamın askısını düzelttim. Giriş turnikelerine doğru adımlarken mırıldandım: "Kötü haberi söyle İrem. Zaten sabah sabah Taha'yla birbirimize girdik, evde üçüncü dünya savaşı çıktı. Daha fazla iyi haberi kaldıracak enerjim yok. İçim şişti sabahtan beri zaten, bir de senin gizemli haberlerinle uğraşmayayım."
İrem gözlerini fal taşı gibi açıp sesini fısıltı seviyesine indirdi ama heyecandan resmen titriyordu: "Kötü haber... Kampüsün o meşhur itiraf ve dedikodu sayfasına düştün Doğa. Hem de ne düşmek! Sayfa yıkılıyor şu an, bildirimlerden telefonum kilitlendi. Herkes seni ve o dün gelen siyah arabaları konuşuyor."
Olduğum yerde kalakaldım. Turnikeye basacağım öğrenci kartım havada, sok içinde İrem’e döndüm. "Ne diyorsun İrem ya? Ne dedikodu sayfası, ne alakası var benimle? Ben ne yaptım ki sayfaya düşeyim?"
"Dur, dur, önce iyi haberi söyleyeyim o zaman," diyerek beni turnikelerden geçirmeye çalıştı. "İyi haber şu ki, yorumlardaki herkes seni çok güzel bulmuş. 'Bu kız hangi fakültede, her gün böyle mi geliyor, kraliyet ailesinden mi?' falan yazıyorlar. Yani popülariten tavan yaptı."
"İREM!" diye cırladım resmen. Turnikeden geçerken arkamızdaki güvenlik görevlisi bile bize tip tip, şüpheyle baktı. "Şaka mı yapıyorsun sen? Ne yazmışlar, çabuk göster şu telefonu bana!"
İrem hızla telefonunu cebinden çıkardı, ekranı doğrudan gözümün içine soktu. Kampüsün en popüler itiraf sayfasının son gönderisinde, dün okula geldiğim o zırhlı araç ve etrafımdaki takım elbiseli adamların uzaktan çekilmiş, puslu ama net bir fotoğrafı vardı. Altındaki paylaşımları ve yorumları okurken utançtan yerin dibine girmek istedim. O yorumlar adeta zihnimi tırmalıyordu.
*"Dünkü korumalar kimdi abi? Cumhurbaşkanı mı geliyor okula, bu neyin şovu?"*
*"Hukuk fakültesindeki o zırhlı araçlı kız kim? Acayip gizemli ve zengin bir havası var, düştük."*
*"Hukukta okuyan o kızın mafya sevgilisi varmış diyorlar, holding sahibiymiş, doğru mu?"*
*"Kızın yanındaki o boylu poslu, takım elbiseli adam aşırı karizmatikti yalnız. Telsizle falan konuşuyordu, sahibini siz düşünün artık."*
Okudukça yanaklarımın alev alev yandığını, kulaklarıma kadar kıpkırmızı kesildiğimi hissettim. Utanmaktan, rezil olmaktan ölmek üzereydim. Geleceğin hukukçusu olacaktım ben, insanların benim hakkımda yaptığı yorumlara bak hizaya gel! "Ben bittim," diye mırıldandım, yüzümü ellerimin arasına alarak kütüphane yoluna saparken. "Ben gerçekten bittim İrem. Bütün okul bizi konuşuyor resmen. Rezillik, yemin ederim tam bir rezillik. Taha duyarsa o sayfayı sunucularıyla birlikte eritir."
---
Hukuk fakültesinin o geniş, her daim gürültülü ve kahve kokan kantinine girdiğimizde, tek amacım dikkat çekmeden boş bir köşedeki masaya geçmek ve ders saatine kadar görünmez olmaya çalışmaktı. Ancak kantinin o tanıdık gürültüsü, ben kapıdan adım atar atmaz tuhaf bir şekilde yön değiştirdi. Masaların etrafındaki fısıltılar dalga dalga yayıldı.
Normal davranmaya, hiçbir şey yokmuş gibi önüme bakıp İrem'le sıradan şeylerden konuşuyormuş gibi yapmaya çalışıyordum ama bu tamamen imkansızdı. Kantindeki adımlarım ilerledikçe, etraftaki o gürültülü uğultunun hafifçe azaldığını, insanların dirsekleriyle birbirini dürterek beni gösterdiğini ve bakışların üzerimde toplandığını hissedebiliyordum. Her adımımda sırtıma batan o onlarca bakış, beni nefessiz bırakıyordu. Sanki üzerimde görünmez bir suçluluk damgası vardı ve tüm kampüs bunu okuyabiliyordu.
İnsanlar sürekli bakıyordu, adeta bir laboratuvar faresini inceler gibi inceliyorlardı beni. Yan masadaki bir grup kız, başlarını birbirine yaklaştırmış, ellerindeki telefonlardan muhtemelen o dedikodu sayfasındaki fotoğrafımı göstererek hararetli bir şekilde Taha’yı konuşuyorlardı. Kulak kabartmama gerek bile yoktu, içlerinden birinin "Kızım adam resmen Kurtiz holdingin başındaki adammış, hani şu televizyondaki gizemli iş adamı" dediklerini net bir şekilde duymuş, her bir kelimesini zihnime kazımıştım. O kızların bakışlarındaki o hayranlık ve kıskançlık karışımı ifade midemi bulandırıyordu. Onlar için bu durum heyecanlı bir magazin haberiydi belki ama benim için tam bir hayatta kalma savaşıydı.
Diğer tarafta, otopark çıkışına yakın duran bir grup erkek ise açık açık beni göstererek kendi aralarında fısıldaşıyorlardı. İçlerinden birinin çaktırmadan, masanın altından telefonunu kaldırıp benim olduğum yöne doğru fotoğraf çekmeye çalıştığını fark ettiğimde sinirden dişlerimi sıktım. Hayatım bir gecede resmen bir reality şova, magazin malzemesine dönmüştü. İrem ise benim bu kıpkırmızı, patlamaya hazır, patlamalı bomba gibi duran halimin aksine durumdan inanılmaz bir keyif alıyordu. Sandalyeye oturduğumuzda kahvesinden büyük bir yudum alıp sırıttı.
"Kanka bozma moralini ya," dedi neşeyle, sesindeki o muzip tonla. "Sen artık kampüs ünlüsüsün resmen. Havaya bak, tüm fakülte seni konuşuyor. Koskoca ceza hukuku hocası bile bu kadar dikkat çekmiyor. Herkes senin kim olduğunu merak ediyor."
Gözlerimi kısarak, tehditkar bir şekilde ona baktım:
"Sus, İrem. Gerçekten sus, zaten kafam kazan gibi."
"Hayır, niye susayım?" diyerek omuz silkti rahatça. "Bence gayet havalı. Düşünsene, okulun en gizemli, en ulaşılamaz, arkasında koca bir ordusu olan kızı oldun bir günde. Kimse sana yamuk yapamaz artık. Herkes senden çekiniyor baksana."
"İrem," dedim, sesimdeki o tehlikeli, Taha'dan bulaşan sert tonu belirginden de öteye taşıyarak. "Lütfen dur artık, komik değil."
"Asla," dedi, gülmeye devam ederek göz kırptı. "Taha Kurtiz’in eniztemiz L tüm kampüs öğrenecek, kaçışın yok Doğa'cım. Alış bence bu hayata."
Kantin binasından çıkıp ana kütüphaneye doğru yürürken, içimdeki o öfke, utanç ve gerginlik hissi hala geçmemişti. Sabah Taha ile yaptığım o büyük kavga ve kampüsteki bu dedikodu saçmalığı zihnimi tamamen bulandırmıştı. Adımlarım hızlanırken etrafımdaki binaların gölgeleri bile üzerime geliyormuş gibi hissediyordum. Bir an için, Taha’nın o sert şartlarını unuttuğunu, buraya koruma falan göndermediğini, beni sadece korkutmak için öyle konuştuğunu düşünmek istedim. Sonuçta kampüsün içine sivil de olsalar o iri kıyım, takım elbiseli ya da koruma tipli adamları sokmak o kadar kolay olmamalıydı, güvenlik izin vermezdi, değil mi? Kendi kendimi bu yalanla rahatlatmaya çalışıyordum.
Ama yanılmıştım. Hem de hayatımda hiç yanılmadığım kadar büyük yanılmıştım.
Kütüphanenin o büyük mermer merdivenlerine yaklaştığımızda, sütunlardan birinin arkasına yaslanmış, etrafı keskin ve tehlikeli bakışlarla izleyen o adamı fark ettim. Üzerinde sıradan bir deri ceket ve siyah jean pantolon vardı ama o yapılı, devasa cüssesi, dik duruşu ve kulağındaki o neredeyse görünmeyen, sivil kulaklık... Kesinlikle bir öğrenci değildi. Dikkatle baktığımda, adamın göz göze olduğumuz an başını hafifçe öne eğerek bana profesyonel bir saygıyla selam verdiğini gördüm. Bu, birinci adamdı. Adama bakmamaya çalışarak hızla yanından geçtim ama sırtımda onun o sarsılmaz koruma kalkanını hissetmek midemi bulandırdı.
Sinirle yönümü değiştirip kantinin arkasındaki yeşillik alana doğru yürümeye başladım. Tam o sırada, çimlerin üzerindeki banklardan birinde oturan, önündeki kalın hukuk kitabına bakıyormuş gibi yapıp aslında sürekli benim etrafımdaki insanları, yaklaşanları süzen ikinci adamı gördüm.
O da tamamen sivil giyinmişti ama o soğuk, tetikteki duruşu onu yüz metreden ele veriyordu. Adamın parmakları kitabın sayfalarında geziniyordu ama gözleri bir saniye bile etraftaki şüpheli hareketlerden ayrılmıyordu. Kampüs resmen açık bir operasyon sahasına dönmüştü.
"Şaka mı bu ya?" diye mırıldandım kendi kendime, tırnaklarımı avucuma bastırarak.
Otopark tarafına doğru ilerlediğimizde ise, ağaçların altında dikilen üçüncü ve dördüncü adamı fark ettim. Hepsi sivil kıyafetler içindeydi ama hepsi, milim şaşmaz bir şekilde birer Kurtiz adamıydı. Kampüsün dörtyanını resmen görünmez ama aşılmaz bir kale gibi sarmışlardı ve bunu hiç de gizlenerek yapmıyorlardı. Resmen gövde gösterisi yapıyorlardı, "Buradayız" diyorlardı tüm dünyaya. Benim özgürlük alanım, onların sarsılmaz disiplini altında tamamen ezilmişti. İçimdeki o öfke volkanı bir anda patladı. Çantamdan telefonumu hızla çıkardım, titreyen parmaklarımla doğrudan Taha’nın numarasına girdim ve mesaj ekranını açtım.
Parmaklarım klavyede adeta uçtu:
DOĞA[13.28]
ya sen benden ne istiyosun gercktn kafayi yicem simdi ne bu hal
Mesajı gönderdikten saliseler sonra telefonum elimde titredi. Cevap o kadar hızlı gelmişti ki, sanki ekranın başında benim yazmamı bekliyordu tüm gün:
TAHA[13.29]
Dersinde olmanı istiyorum, Doğa.
DOĞA[13.31]
ya saka misin kampus ortasinda dort tane ayi gibi adamın var her kosede dikiliyolar sivil falan da degiller flwşfşwşfşwöd
TAHA[13.32]
Saymışsın. Demek ki görevlerini eksiksiz yerine getiriyorlar.
DOĞA[13.34]
cunku gizlenmiyolar taha resmen kabak gibi ortadalar herkes bna bakiyor su an rezillik resmen imdaatt
TAHA[13.35]
"Bana." Ayrıca gizlenmelerine gerek yok. Onların orada olduğunu senin bilmen önemli değil. Seni izleyen o itin bilmesi gerekiyor. Şimdi o telefonu cebine koy ve amfine gir.
Sinirden ekranı kapatmak, telefonu duvara fırlatıp atmak istedim. Adamın o sarsılmaz, o her şeyi ben bilirim, her şeyi ben yönetirim tavrı beni deli ediyordu! Üstelik bir de bana mesajda Türkçe dersi veriyordu şaka gibi! Otoritesi ekranın ardındaki o soğuk harflerden bile sızıp beni boğmaya yetiyordu.
Ama içimdeki o korkunun, o görünmez tehdidin getirdiği o soğuk hissin biraz olsun hafiflediğini hissetmek de canımı sıkıyordu. Taha beni delirtiyordu, beni çıldırtıyordu ama aynı zamanda tuhaf, açıklanamaz bir şekilde, o adamların varlığı kendimi güvende hissetmemi sağlıyordu. O sarsılmaz gücün gölgesinde olmak, beni o bilinmez düşmana karşı koruyan tek şeydi belki de. Yine de ona bu kozu vermeyecektim, ona haklı olduğunu söylemeyecektim. Telefonu sertçe çantama geri tıktım ve amfiye doğru ilerledim.
Son dersin bitiş zili o büyük amfide yankılandığında, üzerimdeki o ağır, havasız ve gergin ortamdan hızla sıyrılıp kendimi dışarıya, kampüsün temiz havasına attım. Saatler süren ceza hukuku dersi boyunca zihnim o kadar dolmuştu ki, nihayet bitmiş olması üzerimdeki baskıyı biraz olsun azaltmıştı. Kampüs bahçesindeki o kalabalığın arasına karıştığımda, rüzgarın yüzüme çarpan o serin esintisiyle derin, ciğerlerimi dolduran bir nefes aldım. Gökyüzündeki gri bulutlar dağılmaya başlamış, zayıf bir ikindi güneşi ağaçların arasından süzülüyordu.
Bahçede yürürken, sabahki o yoğun, boğucu ilginin, o dedikodu çılgınlığının biraz olsun dindiğini fark ettim. İnsanlar artık bana bakmıyordu; herkes kendi dünyasında, kendi arkadaş grubuyla gülüşerek yürüyor, akşam yapacakları planlardan, vizelerden bahsediyordu. Kampüsteki o normal, sıradan üniversite ritmi geri dönmüştü nihayet. Kimse dönüp beni göstermiyor, arkamdan fısıldaşmıyordu. Her şey o kadar olağan görünüyordu ki, sabah yaşadığım o büyük paniğin yersiz olduğunu düşünmeye bile başlamıştım. Dünya dönmeye devam ediyordu ve ben de o dünyanın içindeki sıradan bir öğrenciden farksızdım şu an.
İlk kez, sabahtan beri göğsüme batan, nefesimi kesen o keskin ağrının hafifçe azaldığını hissettim. Omuzlarım gevşedi, adımlarım yavaşladı. Belki de Taha haklıydı; o adamların buradaki varlığı dışarıdaki o karanlık tehdidi uzak tutmuştu ve ben bugünlük de olsa o görünmez tehlikeden sıyrılmayı başarmıştım. Korku yerini yavaş yavaş tatlı bir yorgunluğa bırakıyordu. Kendi kendime hafifçe gülümsedim, içimdeki o huzurlu, o çok özlediğim rahatlama hissinin tadını çıkarmaya çalışarak ana çıkış kapısına doğru adımladım. Çantamın askısını omzumda düzelttim, İrem'e yetişmek için adımlarımı biraz hızlandırdım.
Tam o sırada, kot pantolonumun cebindeki telefonum büyük, sarsıcı bir gürültüyle titredi. Adımlarım kampüsün orta yerinde, o devasa, yaşlı çınarın altında kendiliğinden bıçak gibi kesildi. Cebimdeki o yoğun titreşim, saniyeler içinde tüm bedenimi baştan aşağı buza kesti. Zaman durdu, etraftaki tüm sesler bir anda boğuklaştı. Yutkunarak, titreyen elimle telefonu cebinden çıkardım. Ekrandaki isim yoktu.
Bilinmeyen numara.
Dün gecenin o soğuk, karanlık ve nefes kesen dehşeti bir anda, tüm şiddetiyle geri döndü. Parmaklarım benden tamamen bağımsız bir şekilde hareket ederek mesajı açtı. Ekran yüklendiğinde, karşıma çıkan şey bir yazı değildi. Bir fotoğraftı.
Gözlerim fal taşı gibi açıldı, nefesim boğazımda bir yumru gibi düğümlendi. Fotoğraf... Az önce çekilmişti. Saniyeler önce, tam şu an.
Fotoğraftaki bendim. Tam şu an üzerinde durduğum, gölgesinde sığındığım o çınarın altında, kampüs bahçesinde yürürken arkadan çekilmiş bir fotoğrafımdı bu. Saçlarımdaki o alelade, dağınık topuz, omuzlarımdaki çantam ve üzerimdeki o bol mavi sweatshirt... Fotoğraf oldukça uzaktan, profesyonel ve keskin bir mercekle çekilmiş gibi net ama gizlice, sinsice alındığı çok belli olan bir açıdandı. Benim ruhum bile duymamıştı çekilirken. Bir saniye önce etrafımdaki o normal, sıradan hayatın aslında tamamen bir illüzyon olduğunu, o görünmez ağın beni hala sardığını o an anladım.
Birileri hala oradaydı. Taha’nın o holdingi ayağa kaldıran dört adamına, o sivil koruma kalkanına rağmen... Birisi o sarsılmaz kalkanı tereyağından kıl çeker gibi delmiş ve tam arkama, nefesimin yettiği yere kadar sızmıştı. Taha'nın adamları kampüsün köşelerini tutmuştu belki ama bu gölge, onların tam arasından geçip benim dibime kadar gelmişti.
Fotoğrafın hemen altında, o kan donduran, zihnimi felç eden tek bir cümle yazılıydı:
"Bugün mavi giymişsin."
Bütün dünya etrafımda dönmeyi bıraktı. Kulaklarımda can yakıcı, sağır edici bir uğultu başladı. Kampüsün o neşeli sesleri, kahkahalar, uzaktan gelen müzik dalgaları bir anda bıçak gibi kesildi. Olduğum yerde donup kaldım.
Çünkü üzerimde, tam şu an, Taha'nın evinden çıkarken aceleyle üzerime geçirdiğim o koyu mavi sweatshirt vardı.
Tam nefes almaya, ciğerlerime bir parça hava çekmeye çalışırken telefon elimde yeniden titredi.
Ekran karardı, aydınlandı. Bir mesaj daha.
Parmaklarım uyuşmuştu ama gözlerim benden bağımsız bir hırsla ekrana kaydı.
**"AMA SANA KIRMIZI DAHA ÇOK YAKIŞIR."**
Kalbim göğüs kafesime sertçe çarptı ve orada durdu.
Bu kez korku sadece içime işlememişti; bir zehir gibi iliklerime, kanıma sızmıştı.
*Kırmızı.*
O kelimenin neyi ima ettiğini, hangi vahşeti fısıldadığını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu. Bu bir iltifat değildi. Bu, doğrudan tenime dayanan kör bir bıçaktı. Açık bir tehditti.
Birileri beni izliyordu. Tam şu an.
Belki birkaç metre uzağımda, kalabalığın arasındaydı. Belki karşı binanın gölgeli bir penceresindeydi. Belki de az önce, hiçbir şeyden habersizce omzuma çarpıp geçen o yabancıydı.
Ama oradaydı. Nefesi ensemdeydi.
Ve en korkunç, en çaresiz kısmı Taha'nın kampüsün dört bir yanına yerleştirdiği o gölgelere, aldığı tüm önlemlere rağmen bu şerefsiz hâlâ bana dokunabilecek kadar yakınımdaydı.
Boğazım düğümlendi. Yutkunamadım.
Başımı yavaşça kaldırıp etrafıma baktım.
Yüzlerce insan. Yüzlerce yüz. Yüzlerce yabancı.
Herkes normal hayatına devam ederken, içlerinden biri gözlerini kırpmadan beni izliyor, attığım her adımı kaydediyordu. Ve ben, celladımın yüzünü bile bilmiyordum.
Telefonum avcumun içinde titreyerek tekrar canlandı.
Bu kez ekrana bakmadan önce, hayatımda ilk kez, ruhumun çekildiğini hissettirecek kadar büyük bir korkuyla sarsıldım.
---
Bölüm nasıldı? O sahnedeki o büyük Taha ve Doğa kavgası peki? Doğa'nın Z kuşağı mesajlarına Taha'nın tam bir ağır abi gibi imla düzelterek cevap vermesi? 😭 İkisinin o inatlaşması beni yazarken bile bitirdi. Ama asıl bomba... O bölüm sonu halis mi? Taha’nın o kadar sıkı korumasına, sivil adamlarına rağmen o sapık herif Doğa’nın tam dibine kadar sızıp o fotoğrafı nasıl çekti?
Sizce Taha bu mesajı ve fotoğrafı öğrendiğinde ne yapacak? Kampüsü saniyeler içinde birbirine katacağı kesin de, Doğa bu korkuyla nasıl baş edecek?
Yorumlarınızı ve o güzel oylarınızı (yıldızlarınızı) bırakmayı unutmayın, her bir satırı tek tek heyecanla okuyorum. Yeni bölümde o büyük kampüs kaosunda ve Taha’nın o deliriş anında buluşmak üzere, kocaman öpüldünüz! 🖤✨
Bölüm etkileşimi
