35. bölüm / 37
YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELAİSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR
Bölümler 37Şu an: İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR
- 1 YANLIŞ NUMARA DOĞRU FELAKET1.203 kelime
- 2 ARKA KOLTUK1.674 kelime
- 3 LUMİNA1.475 kelime
- 4 EYVAH! YAKALANDIK1.825 kelime
- 5 ŞÜPHE TOHUMLARI1.824 kelime
- 6 KEL GÖBEKLİ VE EVLİ1.396 kelime
- 7 AV VE AVCI671 kelime
- 8 PİNTEREST EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ1.096 kelime
- 9 TAKTİKCİ İLE BULUŞMA1.032 kelime
- 10 YANLIŞ ŞERİTTEKİ YOLCU2.033 kelime
- 11 ENGEL1.853 kelime
- 12 AKIŞINA BIRAKMAK (MI?)1.466 kelime
- 13 HAZIRLIK1.353 kelime
- 14 FIRTINADAN ÖNCEKİ SON SESSİZLİK1.532 kelime
- 15 PARALEL GÖLGELER1.023 kelime
- 16 CAM KIRIKLARI VE KARANLIK1.729 kelime
- 17 GÖLGENİN ÖFKESİ2.252 kelime
- 18 SESSİZ YEMİNLER2.050 kelime
- 19 PARÇALANMIŞ KADERLER1.711 kelime
- 20 SİYAH ZARF2.519 kelime
- 21 ENKAZIN GÖLGESİ3.488 kelime
- 22 KİLİTLİ KAPILARIN ARDINDA2.165 kelime
- 23 GEÇMİŞİN ENKAZI2.497 kelime
- 24 KADER SENEDİ3.151 kelime
- 25 KAMPÜS ABLUKASI3.261 kelime
- 26 KÖR NOKTA4.142 kelime
- 27 KIRMIZI3.513 kelime
- 28 HOLDİNG KRİZİ4.081 kelime
- 29 EĞLENCE2.887 kelime
- 30 MAGAZİN SAYFASI2.506 kelime
- 31 MEZARDAKİ GÖLGE3.475 kelime
- 32 ÖLÜ GÖLGELER3.015 kelime
- 33 KAÇIŞ2.041 kelime
- 34 YALIN YALNIZLIK4.433 kelime
- 35 İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR2.168 kelime · Okuduğun bölüm
- 36 ŞAH2.398 kelime
- 37 MAT3.413 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi araladığımda, Mersin’den bu yana peşimi bırakmayan, genzimi yakan o ağır rutubet, keskin deterjan ve ölüm kokusu yoktu. Yerine, penceremin hemen dışındaki küçük balkon saksılarından gelen o taze toprak kokusu, mutfaktan süzülen demli çay ve İrem’in yıllardır değişmeyen o ferah, vanilyalı oda kokusu dolmuştu ciğerlerime. Pencereden süzülen İstanbul güneşi, odanın içindeki toz zerrelerini havada asılı duran birer altın kırıntısı gibi parlatıyordu.
İlk kez... gerçekten uzun zamandır ilk kez, zihnimin derinliklerindeki o karanlık mezar kapağının üzerime kapanmadığını fark ettim. Kâbus görmeden, boğulur gibi ter içinde uyanmadan, sanki hayatımın en huzurlu ve en dinlendirici uykusunu uyumuşum gibi uyandım. Yatağımda biraz doğruldum, yorganı çeneme kadar çektim. İçimdeki o kaskatı düğümün, İstanbul'un bu korunaklı odasında bir nebze olsun çözüldüğünü hissettim. Şehrin o meşhur, devasa ve karmaşık uğultusu dışarıdan, camlara vuran uzak bir fısıltı gibi geliyordu.
Tam o sırada mutfaktan gelen tıkırtıların, tabak kaçatı seslerinin arasında İrem’in o tanıdık, neşeli sesi koridoru ve mutfağın duvarlarını aştı:
"Uyandın mı ölü balık?"
Yatakta biraz daha doğruldum, üzerimde İrem’in bana verdiği o bol penye tişörtle yastığa gömüldüm. Sesim uykulu, puslu ve günlerin yorgunluğunu taşır gibi hafif kısıktı: "Saat kaç?"
"On iki buçuk," dedi İrem. Tam o anda mutfak kapısında belirmişti. Elinde dopdolu bir tepsiyle içeri girdi; o her zamanki dağınık halleriyle saçları gelişigüzel bir topuzla tepesinde tutturulmuş, yüzünde ise o içimi ısıtan şefkat dolu ifade vardı. "Günaydın demeyeceğim, çünkü gün bayağı geçmiş."
Şaşkınlıkla gözlerimi açtım: "Ne... O kadar çok mu uyudum? Nasıl oldu bu? İnanamıyorum."
"Kızım, üç gündür gözünü kırpmamıştın! Gözlerinin altı morarmıştı, çökmüştü resmen. Bırak da vücudun bir nadasa çekilsin. Şimdi, bu tepsiyi tamamen bitirmeden bu odadan çıkışın yok, baştan anlaşalım."
Tepsiyi yatağın tam ortasına, dizlerimin önüne bıraktı. Beyaz peynir, zeytin, hemen köşedeki fırından alındığı belli olan taze sıcak simit ve dumanı tüten iki büyük çay... Midem hâlâ yaşadığım o büyük şoklardan ötürü biraz bulanıyordu ama İrem'in şu çırpınışını gördükçe içimdeki düğümlerin birer birer gevşediğini hissettim. Yine de iştahsızca tabağa baktım. "İstemiyorum İrem, gerçekten midem bir şey almıyor."
İrem ellerini beline koyup o meşhur, taviz vermeyen otoriter bakışını fırlattı. "Yiyeceksin. Bak, senin için sabahın köründe markete kadar koştum, taze simit aldım, kaç kat merdiven çıktım."
"İstemiyorum dedim işte, içim düğüm düğüm."
Bir dilim peyniri çatalına takıp ısrarla ağzıma uzattı. "Ben aldırırım o düğümü. Bak, baban hayatta olsaydı o da aynısını yapardı. 'Benim güzel kızım aç kalmasın' derdi. Şimdi aç ağzını, inatlaşma benimle sabah sabah!"
Onun bu şefkatli baskısına karşı direnmemin, o barikata karşı koymamın imkânı yoktu. İlk lokmayı zorla da olsa çiğneyip yuttuğumda, boğazımda günlerdir duran o ağır taşın yavaş yavaş hafiflediğini hissettim. İrem’in varlığı, bu odadaki her tanıdık eşya, dışarıdan gelen o sıradan hayat sesleri... Hepsi beni dünyaya ve hayata yeniden bağlayan birer güçlü çapaydı.
Kahvaltıdan sonra mutfağa geçtik. Bulaşıkları makineye dizerken, tezgahın üzerini silerken ikimiz de bir süre susuyorduk ama bu, Mersin Mezarlığı'ndaki o ezici, insanı boğan ağır sessizliklerden değildi. Tam aksine, birbirinin dilinden anlayan iki insanın paylaştığı rahat ve emniyetli bir sessizlikti. İrem, omuzlarımdaki yeraltı dünyasının o lanetli yükünü hafifletmek için elinden geleni yapıyor, sürekli eski günlerden komik hikâyeler anlatıp yüzümdeki o cenaze havasını dağıtmaya çalışıyordu. Bir ara ellerimiz sabun köpüğü içindeyken aniden durdu, köpüklü parmaklarını havaya kaldırıp yüzünde o muzip, çocuksu ifadeyle bana baktı.
"Hatırlıyor musun, ilkokulda müdürün o titizlikle temizlettiği, okulun önüne park ettiği gıcık arabasına yanlışlıkla,tamam yanlışlıkla olduğu şüpheli olsa da, top atmıştık? Sonra bahçedeki o devasa çöp konteynerinin arkasına nasıl saklanmıştık!"
Önce duraksadım, zihnim o küçük kız çocuklarının saflığına gitti. Sonra yüzüme yayılan, günlerdir uğramayan o içten gülümsemeye engel olamadım. "Sen attın o topu İrem! Ben sadece kenarda duruyordum, 'yapma İrem, kırılacak' diye yalvarırken topun gidişini izliyordum."
"Yok kız, beraber attık! Hatta sen arkamdan dürtüp 'hadi İrem, tam sırası, atarsan müdür bizi görmez' demiştin, suçu bana atma şimdi."
"Hayır, yalan söyleme, beni sen gazladın! Sonra ikimiz de müdür odasında tir tir titremiştik. Bir hafta boyunca okul çıkışında sınıfları temizleme cezası almıştık, ellerimiz aynen böyle sabun kokuyordu."
Uzun bir aradan sonra konuşmamıza o kadar katıla katıla güldüm ki gözlerimden yaşlar geldi. İrem, güldüğümü, gözlerimin içinin yeniden parladığını görünce derin, rahat bir nefes aldı; sanki dünyadaki en büyük, en imkansız savaşı kazanmış gibi rahatlamıştı. Çocukluğumuzu, o dertsiz tasasız mahalle günlerini, babamın mutfağımızda oturup gazetesini okurken, çayını yudumlarkenki o güven veren, sarsılmaz gülüşünü hatırladık. Geçmişin o temiz ve güzel anıları, şu anki taze acımın etrafını koruyucu bir zırh gibi sarmıştı.
Öğleden sonra İrem, itiraz etmeme fırsat vermeden koluma girdi ve beni odanın o güvenli sınırlarından dışarıya doğru çekiştirdi. "Evde otura otura çürüyeceksin, düşüncelerin seni yiyip bitirecek. Hadi, hemen üzerine uygun bir şeyler geçir. Dışarı çıkıyoruz."
"Hiç istemiyorum İrem. Dışarıda insanlar var, kalabalık var, sokaklar var... Belki biri beni görür, Taha'nın adamları ya da o Hakan'ın itleri..."
"İstememen zerre umurumda değil," dedi, askılıktan ceketini giyerken bana meydan okuyan bir tavırla. "İstanbul’un o iyileştirici havasını, deniz kokusunu içine çekmezsen bu odada boğulursun. Hem kimse seni tanımaz, burası koca bir derya, burası İstanbul. Herkes kendi ekmeğinde, kendi derdinde, kimsenin kimseye bakacak hali yok."
Kadıköy’ün o dar, kıpır kıpır, hareketli sokaklarına adım attığımızda dünya benim için siyah beyazdan yeniden renkli bir filme geçmiş gibiydi. Sahafların, eski kitapçıların önünden geçtik; taze çekilmiş kahve kokusu sokakların serin havasını sarmıştı. Martıların havada attığı taklalar ve çığlıkları, denizin o tuzlu serinliğiyle birleşiyordu.
Hayatımda ilk kez İstanbul’un o insanı yutan kaosunun içinde, sadece İrem'in yanımda yürüyen gölgesine tutunarak garip bir güven duygusu hissettim. Yanımızdan hızla geçen insanlar, simitçilerin bağırışları, iskeleye yanaşan boğaz vapurlarının o derinden gelen düdük sesleri... Ben bu kalabalığın küçük, görünmez bir parçasıydım ve sadece ben değil, çevremdeki herkes gerçekten yaşıyordu. Yeraltı dünyasının o kanlı hesaplaşmaları, mermi kovanları bu sokaklara çok uzaktı. Ya da ben öyle sanıyordum.
Ancak bu kısa süreli huzur, Moda sahiline doğru giden o nispeten daha sakin, ağaçlı ara sokaklarda yürürken aniden tepeme binen bir karabasan gibi üzerime çöktü. Arkamızdaki caddeden gelen bir motor sesinin ritmi dikkatimi çekmişti. Dikkatle izlediğimde, camları tamamen zifiri karanlık filmlerle kaplı, plakası çamurla gizlenmiş siyah bir minibüsün yavaşça yanımızdan geçip köşeyi döndüğünü, ardından tekrar arkamızdaki sokakta belirdiğini, yani üçüncü kez aynı caddede turladığını fark ettim.
"Ne oldu? Adımların yavaşladı," dedi İrem, elindeki karton bardaktan kahvesinden büyük bir yudum alırken.
Durup çaktırmadan arkama, sokağın başına baktım. İçim ürpermişti. "Bilmiyorum İrem... Sanki biri ya da birileri sürekli bizi izliyor, adımlarımızı kolluyor gibi. O siyah araba... Bu caddeden üçüncü geçişi. Kör değilim ya, bizi takip ediyorlar."
"Yine mi başladı o evhamların, güzel kuzum?" İrem de benim gibi arkasına döndü, sokağın boşluğuna baktı. "Bak, arkamızda kimsecikler yok. Sadece sıradan bir araba geçiyor, sakin ol lütfen. İstanbul burası, birileri adres arıyordur, yolunu kaybetmiştir."
"Bilmiyorum İrem... İçimde tarifi imkansız, çok kötü bir huzursuzluk var. O otobüsteki adamı hatırlıyorsun değil mi? Bana peçete uzatan... Taha'nın her yerde gözü vardır."
İrem kolumu sıkıca kavradı, güven vermek istercesine gözlerimin içine baktı. "Buradayız, benim çöplüğümdeyiz, yanındayım. Kimse seni benden, bu şehrin göbeğinden öylece koparıp alamaz. Müsaade etmem."
Hiçbir şey demedim, itiraz etmedim ama kalbimin göğüs kafesimi döven o küt küt sesini kendi kulaklarımla duyabiliyordum. Sanki o siyah camların arkasındaki gizli gözler, benim en derin korkularımı, babamın mektubundaki o Selim Kurtiz sırrını bile okuyabiliyordu.
Sahile, o kayalıkların üzerindeki beton yürüyüş yoluna ulaştığımızda yorgunlukla boş banklardan birine oturduk. Denizden esen sert rüzgar saçlarımı yüzüme vuruyor, dalgaların beton bloklara çarparken çıkardığı o tok sesler martıların çığlıklarına karışıyordu.
"Hatırlıyor musun, lisedeyken hafta sonu buraya, Moda'ya geleceğiz diye hafta içi harçlıklarımızı nasıl kuruşu kuruşuna biriktiriyorduk?" dedi İrem, gözlerini kısmış, uzaklarda beliren Adalar manzarasını izleyerek.
Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. "Hatırlamaz mıyım... Sonra sen o biriktirdiğimiz tüm parayı dayanamayıp oradaki o büyük wafflecıda harcamıştın. Bana da koskoca tabaktan sadece küçücük bir çatal vermiştin inat gibi."
"Ama çok güzeldi, ne yapayım!" İrem başını omzuma yaslayıp kocaman bir kahkaha attı. "Sonra ceplerimiz bomboş, eve yürüyerek, açlıktan midemiz kazına kazına dönmüştük."
Tam o sırada İrem'in montunun cebindeki telefonu ısrarla ve yüksek sesle çalmaya başladı. Ekranına baktı, yüzü hafifçe ciddileşti. "İş yerinden arıyorlar, şu herife iki kelime laf yetiştirmem lazım, hemen geleceğim. Sakın bir yere ayrılma, denize bak dur," diyerek banktan kalktı ve seslerin dağılması için birkaç on metre uzağa, kalabalığın arasına doğru ilerledi.
Yapayalnız kalmıştım. Bakışlarımı denizin o uçsuz bucaksız, gri-mavi suyuna dikmiş, zihnimdeki soruları ayıklamaya çalışıyordum. Tam o dalgaların ritmine kendimi kaptırmışken, hemen arkamdan gelen, rüzgarı bile delip geçen o son derece tanıdık, tok, derinden gelen ve kanımı donduran karanlık sesle donup kaldım:
"Denizi hâlâ eskisi gibi, gözlerini bile kırpmadan izliyorsun."
Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim. Yavaşça, sanki arkamda bir namlu duruyor gibi milim milim döndüm. Taha. Üzerinde her zamanki gibi jilet gibi duran siyah gömleği, siyah ceketi, elleri ceplerinde... Ne arkasında Vedat vardı ne de etrafta zırhlı araçlar. Yanında hiç kimse yoktu. Sadece o, tek başına karşımdaydı. O an, etrafımdaki tüm o İstanbul uğultusu, vapur düdükleri, insan sesleri bıçakla kesilmiş gibi sustu. Denizin dalgaları bile sanki o mermer heybetinin karşısında durdu.
"Korkma," dedi Taha. Adım atmadı, aramızdaki o birkaç adımlık güvenli mesafesini koruyarak durdu. Sesi, iyice sertleşen rüzgârın uğultusunda bile net, pürüzsüz ve bir o kadar da soğuktu.
Sesimin titremesine mani olamıyordum ama i o ezik kız olmamak için çenemi sıktım, dik durmaya çalıştım. "Git buradan Taha. Ne işin var burada? Lütfen, yalvarırım git."
"Gideceğim." Taha duraksadı. Denizden gelen nemli rüzgar siyah saçlarını savururken, o her zaman bir satranç tahtasına bakan katı gözlerinde bu kez tarifsiz, dilsiz bir hüzün vardı. Sanki o omuzlarında on yıllık bir yalanın, koskoca bir yeraltı imparatorluğunun ezici yükünü taşıyordu. "Sana... o mezarlıkta, o yangın yerinde seni ne kadar çok sevdiğimi söyleyememiştim," dedi. Sesi rüzgarda neredeyse bir fısıltı gibi kaybolacaktı ama her kelimesi kalbime çakıldı. "Seni bu pisliğin, bu kanlı karanlığın içine çekmek istemediğimi, seni korumak için sustuğumu söylemiştim. Ama başaramadım."
Hayatımda ilk kez, o sarsılmaz "Taktikçi"nin sesinin ortadan ikiye çatladığına şahit oluyordum. Gözlerini gözlerimden ayırmadı. "Başına gelen, o mektup rezilliği dahil her şey için... Çok üzgünüm Doğa. Elimden gelse, gücüm yetse o günü, o mektubun yazıldığı anı saniyeler içinde geri alırdım."
Gözlerim anında yaşlarla doldu ama hıçkırığımı içime fırlattım, dişlerimi birbirine bastırdım. "Babam öldü Taha! Babam o toprağın altında!" diye haykırdım, sesim sahildeki birkaç kişinin bize dönmesine seb oldu ama umursamadım. "Bunu geri getirebilir misin? O mermerlerin, o ıslak çamurun altındaki babamı bana geri verebilir misin sen? Selim Kurtiz'in hesabını babama kesen o aileni silebilir misin?"
Cevap veremedi. Sustu. Çünkü yeraltını parmağında oynatan bu adamın, bu dünyada o sonsuz gücünün yetmediği tek şey ölümdü. Bakışlarını benden kaçırdı, Adalar tarafındaki o karanlık ufka dikti. Çenesi kasıldı, ellerini cebinde daha da sıktığını görebiliyordum.
"O zaman şimdi dümdüz git," dedim, sesim hayatımı karartan bu adama karşı keskin bir infaz bıçağı gibiydi. "Git ve bir daha, ne olursa olsun benim hayatıma, benim olduğum sokaklara adım bile atma."
Taha arkasını dönüp o karanlığına yürümeden önce son kez, yüzüme bakarak konuştu: "Yakında olacaklardan, o mezarlardan çıkacak gerçeklerden sonra... Benden şu ankinden çok daha fazla nefret edeceksin Doğa. Ama şunu bil; o nefret, senin bu kurtlar sofrasında hayatta kalmanı sağlayacak tek bağın olacak."
"Ne demek o?" diye sordum, kaşlarımı çatarak ona doğru bir adım attım. "Yine neyin taktiğini yapıyorsun? Yine kimi öldüreceksin, kimin mezarını kazıyorsun Taha?"
Cevap vermedi. Sadece arkasını döndü, birkaç ağır adım attı ve durdu. Yüzünü dönmeden, o buz gibi sesiyle ekledi: "Ne olursa olsun... Bu koca şehirde sana dokunmayı aklından geçirecek son kişi benim. Eğer bir gün adımların tökezler de düşersen, seni o bataklıktan tutup çıkaracak olan yine benim. Benim gölgemden kaçamazsın."
Ve o kalabalığın, Moda'nın ağaçlı gölgelerinin içinde sessizce gözden kayboldu. Gitmişti ama kokusu, sesi sahilde asılı kalmıştı. İrem telefonu kapatıp acele adımlarla yanıma geldiğinde, ben hâlâ Taha'nın o devasa gövdesinin kaybolduğu boş sokağa bakıyordum. Gözlerim açık, nefesim kesilmişti.
"Doğa? Kimdi o adam? Nereye bakıyorsun öyle deliler gibi? Yüzün kireç gibi olmuş!"
Yavaşça arkadaşıma döndüm. İçimdeki o dipsiz, babamdan kalan koca boşlukla birlikte burukça, acıyla gülümsedim. "Geçmişim," dedim. "Asla arkamda bırakamayacağım geçmişim."
İrem şüpheyle, korkuyla etrafına, kalabalığa baktı ama durumun ciddiyetini sezip hiçbir şey sormadı. Sadece üşüyen parmaklarımı kenetleyerek elimi sımsıkı tuttu. "Hadi," dedi, "eve dönelim."
O gece, İrem yan odada derin bir uykuya daldıktan sonra yatağımda saatlerce, gözümü bile kırpmadan tavanı izledim. Taha’nın o rüzgarda çatlayan sesi, gitmeden önce söylediği o tehditkar sözler aklımda birer çivi gibi zihnime çakılı kalmıştı. *"Benden daha çok nefret edeceksin."* Ne demekti bu? Taha Mersin'de neyin peşine düşmüştü? Mustafa Kıran'ın, babamın mektubundaki o Selim Kurtiz ismiyle neyi tetiklemişti? Neye hazırlanıyorduk, bizi hangi cehennem bekliyordu?
İstanbul’un bu devasa, gürültülü, ışıklı ama içi kapkara olan kalbi, sanki çok büyük bir bombanın patlamasını bekler gibi sessizce uğulduyordu. Ve ben Doğa Kıran olarak, o patlayacak olan dinamitin tam ortasında, nereden geleceğini bilmediğim görünmez bir tehditle yapayalnız baş başaydım. Taha Kurtiz... O benim hem katilim, hem hayatımı karartan adam, hem de sığınmak zorunda kalacağım tek koruyucum gibiydi. Bu korkunç ikilem, gün geçtikçe beni daha da derin, dönüşü olmayan bir uçuruma doğru sürüklüyordu.
İrem’in o sıcak varlığı, evdeki o güvenli vanilya kokusu bile şu an zihnimdeki o vahşi karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Çünkü artık çok iyi biliyordum; benim kaçtığım şey arkamda bıraktığım Taha değil, benim asıl kaçtığım şey Taha'nın elleriyle yazdığı kendi karanlık geleceğimdi. Ve o gelecek, bizim için hiç de iyi görünmüyordu. Şah mat kapıdaydı.
____&____&___
Evet aşklarım finale son 1 bölüm, en azından sezon finaline dkekekkekekek
İkinci kitap için şimdiden çalışmalara başladım ve sizi çok güzel sürprizler bekliyor. Umarım bölümü severek okursunuz. Bol bol yorum yapmayı unutmayalım.
İnsta; yasakadalet takip ederseniz sevinirim şimdiden teşekkürler 🫀
Bölüm etkileşimi
