20. bölüm / 37
YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELASİYAH ZARF
Bölümler 37Şu an: SİYAH ZARF
- 1 YANLIŞ NUMARA DOĞRU FELAKET1.203 kelime
- 2 ARKA KOLTUK1.674 kelime
- 3 LUMİNA1.475 kelime
- 4 EYVAH! YAKALANDIK1.825 kelime
- 5 ŞÜPHE TOHUMLARI1.824 kelime
- 6 KEL GÖBEKLİ VE EVLİ1.396 kelime
- 7 AV VE AVCI671 kelime
- 8 PİNTEREST EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ1.096 kelime
- 9 TAKTİKCİ İLE BULUŞMA1.032 kelime
- 10 YANLIŞ ŞERİTTEKİ YOLCU2.033 kelime
- 11 ENGEL1.853 kelime
- 12 AKIŞINA BIRAKMAK (MI?)1.466 kelime
- 13 HAZIRLIK1.353 kelime
- 14 FIRTINADAN ÖNCEKİ SON SESSİZLİK1.532 kelime
- 15 PARALEL GÖLGELER1.023 kelime
- 16 CAM KIRIKLARI VE KARANLIK1.729 kelime
- 17 GÖLGENİN ÖFKESİ2.252 kelime
- 18 SESSİZ YEMİNLER2.050 kelime
- 19 PARÇALANMIŞ KADERLER1.711 kelime
- 20 SİYAH ZARF2.519 kelime · Okuduğun bölüm
- 21 ENKAZIN GÖLGESİ3.488 kelime
- 22 KİLİTLİ KAPILARIN ARDINDA2.165 kelime
- 23 GEÇMİŞİN ENKAZI2.497 kelime
- 24 KADER SENEDİ3.151 kelime
- 25 KAMPÜS ABLUKASI3.261 kelime
- 26 KÖR NOKTA4.142 kelime
- 27 KIRMIZI3.513 kelime
- 28 HOLDİNG KRİZİ4.081 kelime
- 29 EĞLENCE2.887 kelime
- 30 MAGAZİN SAYFASI2.506 kelime
- 31 MEZARDAKİ GÖLGE3.475 kelime
- 32 ÖLÜ GÖLGELER3.015 kelime
- 33 KAÇIŞ2.041 kelime
- 34 YALIN YALNIZLIK4.433 kelime
- 35 İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR2.168 kelime
- 36 ŞAH2.398 kelime
- 37 MAT3.413 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Kızım bak valla kafayı yiyeceğim artık, dokunmatik ekranı kıracaksın hırstan! Şu parmaklarını azıcık yavaşlat, yine ne yazıyorsun o panikle? Hastaneden yeni çıktın, doktor stres yasak demedi mi sana?"
İrem’in mutfaktan gelen, üst üste yığılmış bulaşık seslerine karışan sitem dolu sesine cevap vermek içimden gelmedi. Oturduğum krem rengi koltukta bacaklarımı kendime doğru biraz daha çekip, dizlerimi göğsüme yasladım ve telefonun parıldayan ekranına adeta yapıştım. Nefes alışverişlerim bile o kadar düzensizdi ki, ekrandaki her harf gözümde büyüyordu.
Hastaneden taburcu olup o beyaz, steril odadan eve döneli tam üç gün olmuştu. Fiziksel yaralarım, vücudumdaki o korkunç morluklar ve sıyrıklar yavaş yavaş kabuk bağlıyordu; tenim iyileşiyordu belki ama ruhumdaki o dehşetin izleri, sabaha kadar açık duran salon lambalarının çiğ ışığında bile peşimi bırakmıyordu. Gözümü her kapattığımda o karanlık dağ yolunu, Burak’ın o gözü dönmüş öfkesini ve üzerime doğru gelişini görüyordum. Çakıl taşlarının sırtıma batışını, çaresizce attığım çığlıkların o ıssız ormanda yankılanıp bana geri dönüşünü fısıldıyordu zihnim.
Tabii dakikalar önce odamdaki makyaj masasının üzerinde, o simsiyah, kalın dokulu gizemli zarfı bulana kadar!
Odaya parfümümü almak için girmiştim. Masanın üzerindeki o yabancı nesneyi gördüğüm an kalbimin ritmi öyle bir değişmişti ki, nefesim boğazımda düğümlenmişti. Evimize bizden başka kimse girmemişti, en azından biz öyle sanıyorduk. Siyah zarfın içinden çıkan o sert, ağır, beyaz karta el yazısıyla, mürekkepli kalemle yazılmış tek bir cümle vardı. Yazı o kadar dik, o kadar nizami ve karakterliydi ki, sahibinin sarsılmaz duruşunu daha okumadan ilan ediyordu:
> *“Kendi sınırlarını korumayı öğrendiğin gün, arkanda bıraktığın enkazlar için suçluluk duymayı bırakacaksın. Bu süreçte sadece iyileşmeye bak. T.K.”*
T.K... Taha Kurtiz.
Yani benim o hastane odasında, can havliyle, adamları kapıdayken İrem'in telefonundan attığım o çaresiz ses kaydıyla kimliğini deşifre ettiğim o adam. Günlerdir gizli bir numaranın arkasına saklanıp bana o üst perdeden akıl veren, jilet gibi imla kurallarıyla, kelimeleri birer satır gibi kullanarak dünyamı uzaktan yöneten o meşhur Taktikçi.
Hastaneden çıktığımdan beri eski Taktikçi numarasına attığım tüm mesajlar tek tıkta kalmıştı. Grinin o ruhsuz tonu, mesajlarımın ulaşılamadığını yüzüme vurup duruyordu; belli ki o hattı işi bittiği için tamamen yok etmiş, bir çöp gibi fırlatıp atmıştı. Ama adamın hesaba katmadığı ya da belki de bilerek açık bıraktığı bir kapı vardı: Bende, İrem’in o dehşet gecesinde bana ulaşabilmesi, polisten önce ona sığınabilmemiz için rehberime alelacele kaydettiği asıl, şahsi numarası duruyordu: mTaha Kurtiz.
Şimdi bu bıraktığı zarf, içimdeki o şok dalgasını yeniden harlamıştı. O gece beni o çakıl taşlarının arasından, o vahşi bataklığın içinden bir kristal gibi toplayan, kucağına aldığında üzerime kokusu sinen o devasa gölge, meğer günlerce klavyenin arkasından benimle strateji oyunu oynayan, bana hayat dersi veren adamın ta kendisiydi! Hem minnet duyuyordum hem de beni böyle bir oyunun içine çektiği için deli gibi öfkeleniyordum.
"İrem! İrem çabuk gel buraya, kalbim duracak valla, nefes alamıyorum!" diye bağırdım. Sesim evin boş salonunda çınladı. Ellerim heyecandan, korkudan ve safi sinirden buz kesmişti, parmaklarım zangır zangır titriyordu. "Zarfı o bırakmış, Taha! Yani Taktikçi! Hattı kapatınca izini kaybettirdi, benden kurtuldu sandı ama yemezler. Ben şimdi ona direkt kendi şahsi numarasından yazıyorum, ay yazdım bile valla!"
Mutfaktan elinde havluyla fırlayan İrem, gözlerini büyüterek bana doğru koştu. "Ne? Saçmalama Doğa, adamın şahsi numarasına mı yazdın? Kızım adam deli mi, evimize nasıl girmiş?"
Klavyedeki parmaklarım o kadar hızlı ve panikle hareket ediyordu ki, harfleri birbirine düşürerek, kelimelerin yerini değiştirerek, direkt içimdeki o hesap sorma dürtüsüyle Taha Kurtiz'in şahsi numarasına abandım. Yazarken ekrana bakmıyordum bile, sadece içimdeki yangını boşaltmak istiyordu parmaklarım.
**Doğa:** [18.48] taha bey?? ya da taktıkcı mı demelıyım sız kendınızı ne sanıyosunuz ya!! o hatı kapatınca kacıcagınızı mı sandınız sız benden? bide odaamda bi zarf buldumda simdi?? sız benım odama nası gırebılıyosunuz delı mısınız nesınız takıp mı edıyosunuz bızı yahu sız? dogru duzgun yazamadım bıle sınırden suan tır tır tıtrıyorum soryy.
Mesajın yanındaki gönder okuna bastığım an, kafamı koltuğun arkasındaki sert ahşaba vurmamak için kendimi zor tuttum. Ekran yukarı kayarken yazdıklarımı okudum ve utançtan yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Yine o lanet olası panik klavyem devreye girmişti. Koskoca Kurtiz Holding’in sahibine, gazete manşetlerinden düşmeyen, yer altının ve iş dünyasının o korkulu rüyasına "deli misiniz nesiniz" diye hesap sormuştum. Üstelik "soryy" yazarak durumu daha da komik hale getirmiştim.
Ekranın tepesinde o iki çizgi belirdi ve saliseler içinde maviye döndü. Anında okumuştu. Telefonu elinden düşürmeyen biri miydi, yoksa benim mesajımı mı bekliyordu, bilmiyordum. Ama "yazıyor..." ibaresi bir türlü çıkmıyordu. Dakikalar geçiyor, o ekran donmuş gibi duruyordu.
"Kızım adam kesin 'ben bu kıza boşuna mı günlerce taktik verdim, iki kelimeyi bir araya getiremiyor, vizyonsuz' diyerek numaranı sonsuza dek engelleyecek," diye dalga geçti İrem. Kapı eşiğine yaslanmış, elindeki havluyla ellerini kurularken gözlerini deviriyordu ama yüzündeki o endişeli merakı gizleyemiyordu. "Taha Kurtiz diyoruz Doğa. Adamın adını anarken holding binaları titriyor, sen adama WhatsApp'tan 'tır tır titriyorum' yazmışsın."
Tam o an, İrem’in sözünü kesercesine telefon elimde acı acı titredi. Derin, güçlü bir titreşimdi bu. Gelen mesajın o keskin, mükemmel noktalama işaretli, jilet gibi tarzı odadaki havayı bir anda buz kesti. Sanki adam salona girmiş ve karşımızda dikilmiş gibi hissettim.
**Taha Kurtiz:** [18.58] Telefonu panikle kullanmayı bırak, Doğa. Ne yazdığın anlaşılmıyor. İkincisi; evine ben girmedim, Vedat bıraktı. Üçüncüsü; ben kimseden kaçmam. Taktikçi o mayıs sabahı görevini tamamladı ve bitti. Karşında artık o numaranın arkasına saklanan gölge yok, doğrudan benimle konuşuyorsun. Sınırlarını bil.
Ekrandaki kelimeleri tek tek, sindire sindire okudum. "Sınırlarını bil." Bu iki kelime beni hem küçücük hissettirmiş hem de içimdeki o dik başlı kızı uyandırmıştı. Gözlerimi devirdim, derin bir nefes alarak ciğerlerimi doldurmaya çalıştım ama kalbimin ritmi o kadar yüksekti ki göğüs kafesimi delecek gibi vuruyordu. Onun Taktikçi olduğunu bilmek, günlerdir bana rehberlik eden o sesin sahibi olduğunu anlamak içimdeki o ürkekliği, o kırılgan korkuyu biraz olsun kırsa da; Taha Kurtiz kimliğinin getirdiği o ağır, karanlık aura beni hâlâ eziyordu. Adam mesajından bile güç devşiriyordu.
Yine de geri adım atmayacaktım. Ben canımı sokakta bulmamıştım, o dağ evinde nelerin döndüğünü, Burak’a ne olduğunu bilmeye hakkım vardı.
---
**Doğa:** [19.02] sınır mınır demeyın bana artık ya!! madem oydunuz nıye bana dırek soylemedınız hastanede yuzume baka baka? benden saklamanız dogru degıldı bence. hem bana o kdr akıl verıp durdunuz yok laf dınle yok bılmem ne. ama sız gıdıp burakı korudunuz o pislik suan nerde? bız polıse gıtmedık sız ıstemedınız dıye ama cezasını cekıcek dımı? bide bnm yuzumun moru gecti ama dudagım hala cok acıyo:(
Yazarken yine parmaklarım birbirine dolanmış, "kadar" yerine "kdr", "benim" yerine "bnm" yazmıştım. İçimdeki o çocuksu sitemi, o engellenemez adalet arayışını ve en önemlisi, canımın hâlâ ne kadar yandığını itiraf etmekten kendimi alıkoyamamıştım. Dudaklarımdaki o sızıyı, aynaya her baktığımda gördüğüm o patlak izi ona şikayet etmek, sanki dünyadaki en doğal şeymiş gibi gelmişti o an. Belki de o gece beni kurtaranın o olduğunu bildiğim için, bilinçaltım ona sığınıyordu.
Bu sefer karşı taraf beni çok bekletmedi. Telefonun ekranında beliren kelimeler, onun o otoriter, tavizsiz ama satır aralarında insanı garip bir şekilde eriten, o sarıp sarmalayan korumacı tavrını netçe özetliyordu.
**Taha Kurtiz:** [19.12] Karşına Taha Kurtiz olarak çıksaydım benden korkup kaçacaktın, nitekim o dağ yolunda "dokunma bana" diye yalvarırken haklıydın da. Sana ulaşmanın ve seni o bataklıktan çıkarmanın tek yolu buydu. Burak’a gelirsek, hak ettiği yerde. Benim gözetimimde, nefes alıyor ama ayağa kalkamıyor. Onun cezasını hukuk değil, ben kestim.
Okuduklarım karşısında dona kaldım. "Nefes alıyor ama ayağa kalkamıyor..." Cümleyi zihnimde evirip çevirdim. Taha Kurtiz, Burak’ı kendi elleriyle cezalandırmıştı. Hukukun, adaletin aylarca sürecek o bürokratik koridorlarında Burak’ın babasının parasıyla yırtmasına izin vermemiş, kendi adaletini o karanlık dünyasında tecelli ettirmişti. İçimi garip bir rahatlama dalgası kapladı ama aynı zamanda bu adamın ne kadar tehlikeli olabileceği gerçeğiyle bir kez daha yüzleştim. O, kuralları koyan adamdı.
Mesajın devamı, ben daha ilkini hazmedemeden bir saniye sonra düştü ekrana. Okuduğum an nefesimin boğazımda tıkandığını, göğsümün sıkıştığını hissettim.
**Taha Kurtiz:** [19.13] Bir daha bana o adamın adını anarak ne durumda olduğunu sorma. Ve dudaklarının acısı geçene kadar da aynaya bakmayı bırak. Yarın sabah kapına bir paket gelecek, içindeki merhemi aksatmadan sür. Yazarken de harfleri düzgün seç, Taktikçi olarak seni böyle eğitmedim. Yoruyorsun.
"Yoruyorsun..."
Dudaklarımı büzdüm, kalbimin vuruşları yüzüme sıcaklık olarak yansıdı. Adam hem beni azarlıyor hem de dudağım için yurt dışından merhem ayırtıyordu. Bu ne biçim bir çelişkiydi? Taktikçi olarak beni böyle eğitmemişti... Demek ki hâlâ üzerimde bir öğretmen, bir koruyucu gibi hak iddia ediyordu.
---
Holding binasının kırkıncı katındaki ofisimin devasa, tavandan tabana uzanan camından, akşamüstünün o kasvetli, gri İstanbul trafiğine bakıyordum. Şehir, aşağıda bir karınca yuvası gibi akıp gidiyordu ama benim içimdeki sessizlik, o gürültülü şehirden çok daha derindi. Sol elinin başparmağıyla, ekranı hâlâ açık olan telefonun metal kenarını sıkıca kavrıyordum.
Önümdeki masanın üzerinde, Vedat’ın o lanet dağ evinden topladığı ve imha ettiği kanıtların detaylı raporu duruyordu. Burak’ın o karanlık odada çektiği acıların, kırdığım kemiklerinin sızısının, attığı çığlıkların raporu da hemen yanındaydı. Benim dünyamda hesaplar hızlı kesilirdi ve Burak o gece o kıza dokunarak kendi ölüm fermanını imzalamıştı. Ama benim zihnim ne holding işlerindeydi ne de bodrum katında inleyen o şerefsizde. Zihnim, saniyeler önce ekrana düşen o darmadağın, imla kurallarından bihaber, panik kokan mesajlardaydı.
*"yuzumun moru gectı ama dudagım hala cok acıyo:("*
Gözlerimi kapatıp derin, sarsıcı bir nefes aldım. O dağ yolunda, arabamın farlarının o çiğ, beyaz ışığı altında kollarımın arasına aldığımda bir kuş kadar hafif, bir o kadar da hırpalanmış olan o beden, Doğa. İçimdeki o yıkllardır uyuyan, zincirlenmiş vahşi hayvanı uyandırmaya yetmişti onun o çaresiz hali. Burak’ın kanı ellerimden temizlenmişti, onun bu şehirle, bu hayatla ilişiği tamamen kesilmişti ama o kıza yaşatılan o korkunun, o titremelerin bedeli benim dünyamda henüz tamamen ödenmemişti. Kendini güvende hissedene kadar da ödenmeyecekti.
Ona görünmez bir numaranın arkasından, bir 'Taktikçi' olarak yaklaşmak benim bu oyundaki en stratejik, en mantıklı hamlemdi. Eğer karşına ilk gün Taha Kurtiz olarak çıksaydım, ismimin ağırlığı altında ezilecek, benden de o adamdan kaçtığı gibi kaçacaktı. Sınırlarını koruyamadığı için sınıfta kaldığını söyleyip hattı kırmıştım, oyunu bitirmek istemiştim. Ama o hastane odasındaki hıçkırıklı, ağlamaktan helak olmuş ses kaydı, içimdeki tüm o soğuk stratejiyi, o sarsılmaz mantığı altüst etmişti.
Artık kartlar açıktı. Kim olduğumu biliyordu ve o çocuksu, aptalca cesaretiyle benden hesap sormaya çalışıyordu. "Deli misiniz nesiniz" diyebilecek kadar pervasızdı. Bu yönü, içimdeki karanlığa garip bir şekilde ışık tutuyordu.
Kapı iki kez sakin ama kararlı bir şekilde tıklandı. "Gir," dedim sesimi bozmadan.
Vedat içeri girdi. Adımları her zamanki gibi sessiz ve saygılıydı. Elindeki siyah, şık, üzerinde bir logonun bulunmadığı paketi masanın üzerine bıraktı.
"Taha Bey, istediğiniz o özel yara merhemini yurt dışındaki klinikten getirttim. Hücre yenileyici özelliği çok yüksek, iz bırakmıyor. Yarın sabah Doğa Hanım’ın kapısında olacak şekilde kuryeye teslim edildi," dedi. "Ayrıca evinin kilit sistemi ve pencerelerin güvenliği için de ekipler yarın sabah sekizde orada olacak. Kendisinin haberi var."
"Güzel," dedim, gözlerimi camdan ayırmadan, sesimdeki o mesafeli, soğuk tonu koruyarak. "Burak ne durumda? Doktorlar ne diyor?"
"Sizin talimatınız üzerine ağrı kesici dozunu minimumda tutuyoruz Taha Bey. Kemikleri kaynıyor ama süreç çok sancılı. Acı çekiyor.."
"Çekecek," diye mırıldandım, gözlerim masanın üzerindeki telefona kayarken. İçimdeki öfke dalgası yeniden kabardı. "O kızın döktüğü tek bir damla gözyaşının, o patlayan, acıyan dudağının hesabını ruhu sökülene kadar, her nefesinde ödeyecek. Kimse benim korumam altındaki birine dokunamaz."
Vedat odadan sessizce çıktığında, derin bir sessizlik daha çöktü odaya. Telefonu tekrar elime aldım. Doğa’nın o hatalarla dolu, aceleci, kelimelerin birbirine girdi her satırını yeniden okudum. Dudaklarının acıdığını söyleyişi, o küçük çocuksu hayal kırıklığı, o masumiyet... Parmaklarım klavyenin üzerinde gezindi. Bu sefer ona bir Taktikçi gibi değil, koruyucusu olan o adam olarak yazıyordum.
**Taha Kurtiz:** [19.20] Yarın sabah o kilitçiler geldiğinde evde olacaksın. Merhemi sürdükten sonra da bana bildireceksin. Kendini o eve kapatıp dünyadan soyutlama, Doğa. Fırtına dindi. Arkana bakmayı bırak artık.
---
**Doğa:** [19.22] tmm valla dıkkat edıcem harflere de. merhem ıcın de tsk ederım dusunmussunuz o kdr... kılıtcılere de dıkkat ederım iren de evde zaten yalnız degilım. sen, yani siz dıkkat edın kendınıze. o gece ıcın tekrar sagolun taha bey. ya da taktıkcı mı demelıyım hala alısamadım soryy.
Mesajı gönderdikten sonra telefonu hızla göğsüme doğru bastırdım. Kalbimin çıkardığı o güm güm sesi telefonun arkasından hissedebiliyordum. Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. Harfleri bu sefer bilerek, onun o jilet gibi uyarısından sonra biraz daha düzgün seçmeye çalışmıştım ama heyecandan ve o ellerimin titremesinden yine milyon tane yanlış yazmıştımm. Ona nasıl hitap edeceğimi bile bilmiyordum. O benim için bir yabancı mıydı, bir kurtarıcı mı, yoksa hayatımı uzaktan kumanda eden bir rehber mi?
İrem mutfaktan elinde dumanı tüten iki kupa bitki çayıyla içeri girdiğinde, adımları yavaştı. Yüzünde o "ben her şeyi anlarım, benden kaçmaz" diyen bilmiş, muzip gülümseme vardı. Kupalardan birini bana uzatırken yanıma, koltuğun boş kalan köşesine ilişti ve bacaklarını altına topladı.
"Eee, ne diyor bizim yer altının jilet Taktikçisi, koskoca Taha Kurtiz?" diye sordu dirseğiyle beni hafifçe dürterek. "Yüzünün rengi yerine gelmiş bakıyorum da. Az önce tir tir titreyen kız nerede?"
"Kızım adam her şeyi biliyor, her şeyi planlamış," dedim gözlerimi hâlâ ekrandan ayıramayarak. Sanki her an yeni bir mesaj gelecekmiş gibi hissediyordum. "Evimize kilitçi bile yolluyor yarın sabah. Güvenlik açığınız var, kendinizi koruyamıyorsunuz diyor resmen. Bir de... Bir de özel merhem yollatmış dudağım için."
İrem’in gözleri şaşkınlıkla, kocaman açıldı. Elindeki kupayı hızla sehpanın üzerine bıraktı, tamamen bana doğru döndü. Yüzündeki o muzip ifade bir anda yerini ciddiyete bırakmıştı.
"Doğa, kızım bak, beni iyi dinle," dedi sesini alçaltarak. "Bu adam Burak gibi şımarık, parasıyla hava atan bir holding züppesi değil. Bu adamın tek bir kelimesiyle bu şehirde yaprak kımıldamaz, bunu biliyorsun değil mi? Haberlerde, iş dünyasında adını ne zaman duysak arkasından bir gizem bulutu çıkıyor. Dikkat et, resmen senin koruyucu karanlık gölgen oldu adam. Hani o okuduğumuz *dark romance* romanları var ya... Onlardan fırlamış gibi. Seni çok pis çarpar bu adam, benden söylemesi."
"Saçmalama İrem, ne alakası var? O sadece..." dedim, sesimi savunmaya çekerek. Ama cümlenin devamını getiremedim. Kelimeler boğazımda tıkandı.
Çünkü içten içe biliyordum; o kabus gecesinde, o ıssız dağ yolunda bana o kalın, sıcak battaniyeyi örten ellerdeki o nazik, o neredeyse kıyamayan titreme... Burak’ı döverken, o adamları dağıtırken dağları yıkan o kükreyiş, o vahşi öfke basit bir "taktik" ya da sıradan bir yardım meselesi değildi. O, benim henüz adını koyamadığım, onun ise çoktan sınırlarını çizip duvarlarını ördüğü bambaşka, çok daha derin ve karanlık bir şeydi. Ben o karanlığın içine çekiliyordum ve garip bir şekilde bundan korkmuyordum.
Tam o sırada, kucağımda duran telefonun ekranı son kez aydınlandı. Gelen bildirim ışığı salondaki loşluğu deldi. Taha’nın o son mesajı, aramızdaki o görünmez ama sarsılmaz bağın ilk resmi senedi, ilk teslimiyeti gibiydi.
**Taha Kurtiz:** [19.40] Nasıl hitap etmek istiyorsan öyle söyle, Doğa. Ama yarın sabah merhem ulaştığında haber vermeyi unutma. İyi geceler.
"İyi geceler..."
Telefonu yavaşça kapattım, ekranın kararmasını izledim ve komodinin üzerine, o siyah zarfın hemen yanına bıraktım. Salonun içindeki, o hastaneden çıktığımdan beri sabaha kadar yanan lambanın çiğ, beyaz ışığı artık gözüme eskisi kadar korkunç, eskisi kadar yalnız görünmüyordu. İçimde, o ışığın ötesinde beni bekleyen bir gölgenin varlığı vardı.
Yataktan kalkıp pencereye doğru yürüdüm. Alnımı soğuk cama yaslayarak İstanbul’un o uçsuz bucaksız, binlerce ışıkla bezeli karanlık gökyüzüne baktım. Zaman hızla akıyordu; 1 Haziran’a az kalmıştı. Kampüs, kaçırdığım dersler, sınavlar, o eski sıradan hayatım bizi bekliyordu.
Ama çok iyi biliyordum ki; o dağ yoluna sapan, o arabaya binen Doğa ile şu an bu odada duran, pencereden dışarı bakan Doğa aynı kişi değildi. İçimdeki o neşeli, dünyadan habersiz kızın kanatları kırılmıştı belki, canı çok yanmıştı. Ama artık arkamda, o kanatları kıranların ellerini tek tek, acımadan kıracak devasa, güçlü ve durdurulamaz bir 'Taktikçi' vardı. Taha Kurtiz’in gölgesi üzerimdeydi ve fırtına gerçekten dinmişti.
____
BİİİİZZZZ YENİ BÖLÜMMMLEEEE DÖNDÜKKKKK.
UMARIM BEĞENEREK OKURSUNUZ AŞKLARIM.
BOOOL BOOOL BEĞENİ VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM 🫀
Bölüm etkileşimi
