37. bölüm / 37
YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELAMAT
Bölümler 37Şu an: MAT
- 1 YANLIŞ NUMARA DOĞRU FELAKET1.203 kelime
- 2 ARKA KOLTUK1.674 kelime
- 3 LUMİNA1.475 kelime
- 4 EYVAH! YAKALANDIK1.825 kelime
- 5 ŞÜPHE TOHUMLARI1.824 kelime
- 6 KEL GÖBEKLİ VE EVLİ1.396 kelime
- 7 AV VE AVCI671 kelime
- 8 PİNTEREST EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ1.096 kelime
- 9 TAKTİKCİ İLE BULUŞMA1.032 kelime
- 10 YANLIŞ ŞERİTTEKİ YOLCU2.033 kelime
- 11 ENGEL1.853 kelime
- 12 AKIŞINA BIRAKMAK (MI?)1.466 kelime
- 13 HAZIRLIK1.353 kelime
- 14 FIRTINADAN ÖNCEKİ SON SESSİZLİK1.532 kelime
- 15 PARALEL GÖLGELER1.023 kelime
- 16 CAM KIRIKLARI VE KARANLIK1.729 kelime
- 17 GÖLGENİN ÖFKESİ2.252 kelime
- 18 SESSİZ YEMİNLER2.050 kelime
- 19 PARÇALANMIŞ KADERLER1.711 kelime
- 20 SİYAH ZARF2.519 kelime
- 21 ENKAZIN GÖLGESİ3.488 kelime
- 22 KİLİTLİ KAPILARIN ARDINDA2.165 kelime
- 23 GEÇMİŞİN ENKAZI2.497 kelime
- 24 KADER SENEDİ3.151 kelime
- 25 KAMPÜS ABLUKASI3.261 kelime
- 26 KÖR NOKTA4.142 kelime
- 27 KIRMIZI3.513 kelime
- 28 HOLDİNG KRİZİ4.081 kelime
- 29 EĞLENCE2.887 kelime
- 30 MAGAZİN SAYFASI2.506 kelime
- 31 MEZARDAKİ GÖLGE3.475 kelime
- 32 ÖLÜ GÖLGELER3.015 kelime
- 33 KAÇIŞ2.041 kelime
- 34 YALIN YALNIZLIK4.433 kelime
- 35 İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR2.168 kelime
- 36 ŞAH2.398 kelime
- 37 MAT3.413 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
**(DOĞA)**
"Kapıları kilitle."
Taha’nın sesindeki o metalik, çiğ tını, telefon hattının ansızın kesilmesiyle birlikte Kadıköy’deki apart otel odasının çıplak duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu. Cihaz avcumun içinde donmuş bir kütleye dönüşürken, kulağımda kalan o son kesik nefes odadaki vanilya kokusunu saniyeler içinde boğdu. Göğüs kafesimin tam ortasında vahşi bir ritim başladı; kalbimin vuruşları şakaklarımda zonkluyor, damarlarımdaki kanı donduruyordu. Mutfaktan elinde taze demlenmiş çay bardaklarıyla çıkan İrem’in yüzündeki o huzurlu, gevşemiş ifadeyi gördüğümde içimi keskin bir acıma hissi kapladı. Dünyadan, yeraltından, Taha’dan ve üzerimize doğru yaklaşan o fırtınadan o kadar habersizdi ki…
"Doğa, ne oldu? Yüzün kireç gibi… Kim aradı?" diye sordu İrem, elindeki bardakları titreyen masaya bırakırken.
Cevap veremedim. Çünkü tam o anda, apartmanın alt katındaki o eski ahşap dış kapının menteşelerinden gelen o tiz gıcırtıyı duydum. Merdivenlerin beton basamaklarını ezen, aceleci ama bir o kadar da ritmik ve ağır adımlar yükselmeye başladı. Bir, iki, üç… Adımlar yaklaşıyordu. Koridordaki o loş ışığın kapımızın altındaki boşluktan sızan gölgesi aniden kesildi.
Ve kapı çaldı.
Sert, kararlı, hiçbir itiraza yer bırakmayacak kadar otoriter.
İrem şaşkınlıkla ve hafif bir korkuyla "Bu saatte kim olabilir ki? Resepsiyondaki adam mı?" diye sordu ama ben çoktan adımlarım benden bağımsızmış gibi kapıya varmıştım bile. Parmaklarım metal sürgüyü çekti, kilidi iki tur çevirip kapıyı hafifçe araladım.
Karşımdaki silüeti gördüğüm an göğsümdeki tüm nefes bir saniyede tahliye oldu.
Taha.
Üzerinde İstanbul’un o serin, nemli gecesine yakışan siyah, uzun bir trençkot vardı. Saçları rüzgardan hafifçe dağılmış, alnına birkaç tutam düşmüştü. Bakışlarında ise o yıkılmaz, aşılmaz buzdan duvarlar örülüydü. Çenesi kasılmış, göz pınarlarında Mersin’den bu yana taşıdığı o dilsiz yorgunluk donmuştu.
"Git buradan," dedim. Sesim boğazımdaki o kuru bataklığa takıldı, titremesini gizlemek için dişlerimi birbirine bastırdım. "Ne işin var burada? Söz vermiştin, beni rahat bırakacaktın!"
Taha gitmedi. Tek bir milim bile gerilemedim. İçeriye girmek için bir hamle de yapmadı; sadece o dar kapı eşiğinde, iki dünyanın sınırında durup gözlerini doğrudan gözlerime kilitledi. O zifiri karanlık göz bebeklerinde bu şehrin tüm kirli sokaklarını, tüm yeraltı günahlarını ve aynı zamanda bir yerlerde sakladığı o sönmek bilmeyen yangını görebiliyordum.
"Bu kez seni dinleyemem, Doğa," dedi. Sesi o kadar pürüzsüz ve o kadar soğuktu ki, sanki bir mahkemenin verdiği kesinleşmiş bir infaz kararını yüzüme okuyordu.
İçimdeki o günlerdir bastırdığım korku, bu sarsılmaz duruşu karşısında aniden yön değiştirdi ve saf bir öfkeye dönüştü. Çıldırmış gibiydim. Kapıyı tamamen açıp üzerine doğru atıldım. Göğsüne, o trençkotun altındaki o çelik gibi sert göğsüme yumruklarımı indirmeye başladım.
"Mahvettin hayatımı! İşittin mi beni, mahvettin!" diye haykırdım. Yumruklarım canını yakmıyordu, biliyordum, ama içimdeki o çaresizliğin çığlığıydı bu. "Babamı aldın benden! Huzurumu, okulumu, geleceğimi aldın! Beni bu lanetli labirentin içine diri diri gömdün! Defol git Taha! Git!"
Taha tek bir kelime bile etmedi. Vurduğum her darbede, savurduğum her hakarette sanki o beton zemine daha da sabitlendi, daha da büyüdü karşımda.
"Doğa! Çekil onun yanından!" İrem’in arkadaki dehşet dolu sesini duydum.
Arkamı dönüp odanın güvenli karanlığına doğru yürümeye, ondan kaçmaya çalıştım. Ama Taha buna izin vermedi. Sağ eliyle bileğimi, sol elimle kolunu kavradı. Parmakları tenimi saniyeler içinde bir mengene gibi sıktı. O sıcaklık canımı yaktı.
"Bırak beni! Dokunma bana!" diye bağırdım, kendimi bütün ağırlığımla geriye doğru çekerek.
"Hayır."
"İstemiyorum senin o kanlı korumanı! Senin gölgeni de seni de istemiyorum!"
"Biliyorum," dedi, yüzüme doğru eğilerek. Gözlerinde daha önce hiç rastlamadığım vahşi bir çaresizlik kırıntısı belirdi. "Biliyorum Doğa… Ama seni şimdi burada bırakırsam, ölürsün."
O an anladım ki, tartışmaların vakti çoktan geçmişti. Taha hamle yaptı. Hiçbir uyarı vermeden, tek bir akıcı ve profesyonel hareketle beni belimden kavrayıp omzuna aldı. Bir anda dünya tersine döndü. Başım onun o sert sırtına doğru sarkarken nefesim kesildi.
"Bırak! İndir beni aşağı katil!" diye çığlık atarak sırtında tepindim. Bacaklarımı salladım, yumruklarımı o çelik gibi sert sırt kaslarına indirdim. İrem arkamızdan koridora fırlamıştı.
"Taha! Ne yapıyorsun sen? Bırak Doğa’yı!" diye peşimizden koşmaya yeltendi ama Taha’nın kapıda bekleyen adamlarından biri hızla içeri sızıp önünü kesti. İrem panikle geri çekilmeye çalışırken ayağı antredeki sehpaya takıldı ve başını sertçe duvardaki panoya çarparak bilincini yitirdi, zemine yığıldı.
"İrem!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım omzunda çırpınırken. Taha merdivenlerin ilk sahanlığında durup arkasındaki adama yolu kapatması için işaret verdi. Başını hafifçe yukarı kaldırıp fısıldadı:
"Benden şimdi nefret etmesi, yarın o mezarın başında arkasından ağlamasından çok daha kolay."
Gözlerim arkada kalmıştı ama o, arkasına bile bakmadan beni apartmanın o dar, karanlık merdivenlerinden üçer beşer indirmeye devam etti.
---
Apartmanın dış kapısından çıktığımızda, sokakta çalışan o siyah, filmli camlara sahip lüks zırhlı aracın kapısı çoktan açılmıştı. Murat sokağın köşesinde sivil bir duvar gibi dikilmiş etrafı kolluyordu. Taha beni arka koltuğun derinliğine doğru bıraktı. Başımı tavana çarpmayayım diye elini siper etmiş, beni bir emanet gibi yerleştirmişti. Ama öfkem o kadar büyüktü ki bunu görecek halde değildim.
Ön tarafta, şoför koltuğunda Vedat oturuyordu. Dikiz aynasından bana baktığında gözlerindeki o mutlak, profesöl soğukkanlılığı gördüm. Araba büyük bir motor gürültüsüyle hareket edip Kadıköy’ün ara sokaklarından ana caddeye doğru fırladığında bağırışlarım, camları yumruklamalarım devam ediyordu.
"İndir beni! Durdur şu arabayı Vedat! Nereye götürüyorsunuz beni? Ben esiriniz değilim! İrem'e ne yaptınız?"
Taha yanımda oturuyordu. Aramızda bir karışlık mesafe vardı ama o varlığıyla tüm arka koltuğu kaplayan devasa bir gölge gibiydi. Kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini ön cama dikmişti. Tek bir cevap bile vermedi.
Bir süre sonra yoruldum. Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu, sesim bağırmaktan tamamen kısılmıştı. Vücudumdaki o deli gibi salgılanan adrenalin, yavaş yavaş yerini büyük, ezici bir çaresizliğe ve fiziksel bir tükenmişliğe bıraktı. Başımı arkaya, koltuğun yumuşak derisine yasladım. İstanbul’un o parlak ışıkları camın arkasında flu bir film şeridi gibi akıp giderken, arabanın içini ağır, sarsıcı bir sessizlik kapladı. Sadece motorun o derinden gelen homurtusu duyuluyordu.
Dakikalar sonra, sesimin kalan son kırıntılarıyla, neredeyse bir fısıltı gibi sordum:
"Gerçekten... gerçekten hiç yorulmuyor musun Taha? Bu kadar kötülüğü, bu kadar ölümü, bu kadar yalanı ve kaçışı taşımaktan... Ruhun hiç sızlamıyor mu?"
Taha başını hafifçe bana doğru çevirdi. O an araba bir sokak lambasının altından geçiyordu; ışık yüzünün sağ tarafını tamamen aydınlattı, sol tarafı ise zifiri karanlıkta kaldı. Dudaklarının kenarında hafif, çok ince bir kıvrılma belirdi.
"Sen daha çok yoruluyorsun, Doğa," dedi. Sesi arabanın içindeki havayı titretti. "Çünkü sen hâlâ masumsun. Ve masumlar, bu kirli dünyada sadece yorulurlar. Biz ise... biz zaten çoktan öldük."
Araba birinci köprü yoluna doğru saptığında trafik aniden bıçak gibi kesildi. Ön tarafta kırmızı ve mavi siren ışıkları gecenin karanlığını yırtıyordu. Belli ki büyük, zincirleme bir kaza olmuştu. Vedat direksiyona sertçe vurarak söylenmeye başladı: "Kahretsin, yol tamamen kilitli efendim. Köprüye bağlanmamız en az yarım saat sürer."
Taha’nın yüzündeki o yorgun ifade bir salisede buharlaştı. Gözleri bir avcının keskinliğiyle dışarıyı taramaya başladı.
"Dur," dedi Taha öne doğru eğilerek. "Dışarıya bak, Vedat. İyi bak."
Bizim aracın birkaç araç önünde ters dönmüş bir otomobil vardı. Çevresinde koşturan insanlar, itfaiye erleri görünüyordu. Ama Taha’nın baktığı yer başkaydı. Yerde yaralı olarak yatan adamın botunun ucu askersel bir disiplinle ritim tutuyordu. Ambulansın üzerindeki plaka sahteydi. Sağ şeritte duran o kasklı motosikletli, elindeki telsizle sürekli bizim arabayı işaret ediyordu.
"Bu bir kaza değil," dedi Taha, sesi ölümden daha gerçekçiydi. "Bu bir pusu."
Vedat durumu anladığı an, sağ eli hızla koltuğun altındaki makinalı silahına uzandı. "VEDAT, DIŞARI!" diye kükredi Taha.
Ama geç kalmıştık.
---
Arkamızdan gelen o devasa tırın motor sesi, trafiğin gürültüsünü bastırdı. O devasa araç bizim zırhlı otomobilin arkasına öyle bir hızla çarptı ki, çarpmanın etkisiyle araba öndeki sahte ambulansa doğru savruldu. Ambulansın kapıları açıldı ve içinden elleri silahlı, yüzleri kar maskeli adamlar dökülmeye başladı. Yanlardan iki siyah panelvan araç da bizi bir kutu gibi aralarına aldı.
"Çıkış yok, her yeri kapatmışlar!" diye bağırdı Vedat, camdan dışarıya doğru ateş açarken. Silah sesleri arabanın içinde kulaklarımı sağır edecek kadar büyük bir gürültüyle patladı.
Aniden arabanın kapılarına yerleştirilen küçük patlayıcılar infilak etti. Kulakları tırmalayan o metalik patlamayla birlikte aracın kapıları yerlerinden fırladı. Sağ ve sol camlar aynı anda milyonlarca küçük kristal parçasına bölünüp üzerimize yağdı. Yüzüme sızan küçük cam kırıklarının acısıyla çığlık attım.
Tam o sırada içeriye iki tane siyah silindir fırlatıldı. Sis bombaları.
Saniyeler içinde içeriye beyaz, çok yoğun, genzi yakan bir duman yayılmaya başladı. Ön tarafta Vedat’ın o amansız silah seslerini duydum. Ardından metalin ete saplanırken çıkardığı o tok sesi ve Vedat’ın acıyla inleyerek direksiyonun üzerine doğru yığılışını…
"Vedat!" diye bağırmak istedim ama duman boğazıma kaçtı.
Taha beni belimden yakaladı. Kendi bedenini bana siper ederek koltuğun tabanına doğru bastırdı. Beni tamamen kendi gövdesiyle örttü. Tam o sırada dışarıdan gelen yaylım ateşinin sesleri arasında bedeninin şiddetle sarsıldığını hissettim. Sol omzuna isabet eden kurşunun sesiyle birlikte trençkotunun altından sızan sıcak kanı yüzüme, boynuma doğru damlamaya başladı.
"Taha!" diye bağırdım saf bir korkuyla. "Taha, vuruldun!"
"Başını eğ Doğa… Sakın kaldırma," diye fısıldadı. Sesi gitgide kısıyordu.
İkinci bir sis bombası daha patladı. Bu kez görüş tamamen bitti. Beyaz dumanların arasında arabanın açık kapısından içeriye iki gölge sızdı. Taha’nın yaralı omzuna sert bir darbe indirerek onu üzerimden savurdular. Çırpınmaya çalıştım ama arkamdan uzanan iri, eldivenli bir el aniden ağzımı ve burnumu sımsıkı kapattı. Boğazımdan kesik bir çığlık bile çıkamadı. Keskin, kimyasal bir koku genzimi yaktı; eter kokusuydu bu. Aynı anda boynumun kenarında keskin bir batma hissettim, ince bir iğne tenimi delip geçti.
Gözlerim hızla kararmaya, bacaklarımdaki tüm derman çekilmeye başladı. Beni arabanın tabanından yukarıya, o beyaz sisin derinliklerine doğru çekerlerken bilincimi yitirmeden hemen önce dışarıdan boğuk bir telsiz hışırtısı yükseldi:
"Paket alındı. Temiziz."
Göz kapaklarım ağır bir kurşun gibi kapandı ve dünya benim için tamamen karardı.
---
**(TAHA)**
Beyaz sis, İstanbul’un o nemli rüzgarıyla birlikte viyadüğün üzerinden yavaş yavaş dağılıp gittiğinde, geride kalan dünya artık tamamen altüst olmuştu.
Gözlerimi açmaya çalıştım ama sol omzumdan göğsüme yayılan o cehennemî acı beni tekrar asfalta doğru bastırdı. Çevredeki o sahte ambulans, arkadaki devasa tır, bizi sıkıştıran o siyah panelvanlar… Hepsi sanki hiç var olmamışlar gibi, gecenin karanlığında birer hayal gibi buharlaşıp gitmişlerdi. Trafikteki diğer sıradan insanlar ise korku içinde araçlarının arkasına saklanmış, dehşetle burayı izliyordu.
Arabanın ön tarafında Vedat, direksiyonun üzerine kapaklanmış halde zorlukla nefes alıyordu. Koltuğun arası kan gölüne dönmüştü, kurşunlardan biri göğüs kafesinin hemen yanına isabet etmişti ama nabzı hâlâ zayıf da olsa atıyordu. Yaşıyordu ama müdahale edecek durumda değildi.
Ben ise arka koltuğun kapısı açık eşiğinde, asfaltın üzerine doğru yığılı kalmıştım. Akan sıcak, koyu kırmızı kanım köprünün kirli zeminine doğru sızıyordu. Ağır yaralıydım, vücudumun her hücresi acıyla kasılıyordu ama ruhumdaki o ani yırtılma fiziksel acımın fersah fersah önündeydi.
Kafamı zorlukla yana çevirdim. Gözlerim arabanın içindeki o boşluğu taradı.
Yoktu.
O an içimdeki o her şeyi yöneten, her adımı planlayan adam ilk kez tamamen yok oldu. Zihnimdeki tüm stratejiler, tüm o soğuk soğukkanlılık duvarları saniyeler içinde un ufak oldu. Hayatımda daha önce hiç hissetmediğim vahşi, dizginlenemez bir panik dalgası boğazıma sarıldı. Kontrolümü tamamen, kör bir karanlığın içinde kaybetmiştim.
"Doğa!" diye haykırdım. Sesim köprünün demir parmaklıklarına çarptı, İstanbul’un o uğultulu boşluğunda acı bir çığlık gibi yankılandı. "DOĞA!"
Cevap gelmedi. Onu o sisin içinde, bilincimi yitirdiğim o birkaç saniyelik boşlukta, ruhumuz bile duymadan çekip almışlardı. Kurtiz soyadının gölgesi bile bu avı engellemeye yetmemişti.
Yerde, parmaklarımın hemen birkaç santim uzağında, o kırık cam parçalarının arasında parlayan küçük bir şey gördüm.
Doğa'nın boynundaki o küçük, gümüş kolye. Babasının ona yıllar önce taktığı, boynundan hiç çıkarmadığı o tek hatıra. Kopmuştu. Zincirinin halkaları asfalta dağılmış, küçük gümüş ucu ise akan kanımın tam ortasında kalmıştı.
Zorlukla titreyen parmaklarımı uzattım. O kanlı, soğuk elimle o gümüş kolyeyi yerden aldım, avcumun içine sımsıkı bastırdım. Kurduğum o devasa yeraltı imparatorluğunun, o kusursuz satranç tahtasının tam ortasında, telafi edilemez bir eksiklik, muazzam bir mağlubiyet hissettim. O soğuk gümüş parça, Doğa’nın bu dünyadaki varlığının, elimden kayıp giden o masumiyetin son kanıtı gibi avcumun içinde yavaş yavaş donuyordu.
Nefes alamıyordum. Göğsüm körük gibi son kez indi kalktı. Dünya dönmeyi bırakmıştı. İstanbul’un o devasa ışıkları altında, akan kanımın, hemen önde can çekişen Vedat'ın ağır nefeslerinin ve elimde tuttuğum o sessiz, kırık gümüş kolyenin acısıyla baş başaydım.
Şah düşmüştü. Ve oyun, en karanlık hamlesiyle tamamlanmıştı.
##
Sessizlik... Öylesine ağır, öylesine yoğun bir sessizlikti ki, kulaklarımdaki uğultu okyanusun derinliklerinden gelen bir fırtına gibi çınlıyordu.
Sanki dünyadan bir parça koparılmış gibi, boş arka koltuğa yürüdüm. Kapıyı açtım. İçerisi bomboştu. Vedat, yaralı kolunu tutarak yanıma geldi. Vedat, bir şey söylemeye çalıştı ama o anki boş gözlerimi görünce sustu. Gözlerim hayatımda radikal bir biçimde farksızdı; tüm stratejiler, tüm planlar, tüm düşmanlar o an için anlamını yitirmişti.
Telefonumu çıkardı parmaklarım. Hızla tek bir tuşlama yaptım. Vermem gereken mutlak bir emir vardı.
"İstanbul’u kapatın," dedim. Sesim, bir tanrının gazabı kadar mutlak, soğuk ve yıkıcıydı.
Ardından emirler, bir mitralyöz hızıyla döküldü dudaklarımdan: "Köprüleri kesin. Tüm limanları, özel iskeleleri abluka altına alın. Hastaneler, havalimanları, otogarlar... Hiçbir yerden kuş uçurtmayacaksınız. Şehrin tüm kamera kayıtlarını anlık olarak merkezime aktarın."
Vedat şaşkınlıkla, "Efendim, bu çapta bir operasyon devleti ayağa kaldırır, herkes..." diyecek oldu.
Sözünü sertçe kestim. O an, İstanbul’un yeraltı dünyası benim bir kelimemle ayağa kalkıyordu. "Umrumda değil," dedi kasılan çenem. Sesim titriyordu ama mutlak bir kararlılık barındırıyordu. "Canlı istiyorum. Kim yaptıysa yaşayacak. Çünkü bana konuşacak. Söktüğüm her tırnağında Doğa’nın adını söyleyecek."
Bu şehir bu gece ya Doğa'yı bana geri verecekti ya da onunla birlikte tamamen küle dönecekti. Kaybedecek hiçbir şeyim kalmamıştı; bir satranç ustası, tahtadaki en değerli taşını kaybettiğinde artık piyonların nizamını gözetmezdi. Murat'a ve dışarıdaki diğer birimlere işaret verdim. Arabanın enkazından geriye kalan sağlam telsiz parçalarını toplarken, caddenin diğer ucundan yeraltının karanlık figürlerinin harekete geçtiğini bildiren sinyaller gelmeye başlamıştı. Şehir nefesini tutmuştu ve fırtınanın merkezinde ben duruyordum.
---
DOĞA
Karanlık. Soğuk. Rutubet. Bilincim bir gelgit gibi gidip geliyordu. Başımın arka tarafındaki zonklama, beynimin içinde bir balyozun inip kalktığını hissettiriyordu. Ellerim arkadan bağlıydı, bileklerimi kesen o sert iplerin acısı zihnimi açık tutmaya çalışıyordu. Eski bir deponun içindeydik. Sadece tek bir lamba, tepemizde cılız bir ışık saçıyordu.
Karşımdaki adamı göremiyordum, sadece o karanlığın içinden gelen, tüyler ürperten tok sesi duyabiliyordum. "Kurtiz seni gerçekten seviyormuş, Doğa," dedi adam, gölgelerin içinden çıkarak. "Bütün şehri ateşe veriyor. Ama biliyorsun, birazdan bu sevdayı nasıl bir silah olarak kullanacağımızı göreceksin."
Susmayı tercih ettim. Konuşmak, ona istediği kozu vermekti. "Beni neden buraya getirdiğini biliyorum," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutarak. "Beni kullanarak kimi tehdit edeceksin? Taha'nın seni bulacağını bildiğin için mi bu kadar acelecisin?"
Adamın gözlerinde, karanlığın içinden gelen o anlık tereddüdü yakaladım. Sorular soruyordum. Onun konuşmasını, hatasını bulmayı amaçlıyordum. Hukuk, teoride adaletti ama pratikte bilgiydi. Ve o an, hayatta kalmamın tek yolu bu bilgiyi elde etmekti.
Adam aniden sinirlendi. "O zaman senin işlevin Taha'yı buraya çekmekti. Zaten geldi."
Tam o sırada deponun elektriği kesildi. Karanlık, her şeyi yuttu. Ardından susturuculu silahların o ritmik, ölümcül sesleri duyuldu. Taha and ekibi baskını başlatmıştı. Kapıların kırılma sesi, beton zeminde yankılanan botların gürültüsü ve hemen ardı ardına patlayan mermiler deponun soğuk havasını yırttı. Taha'nın adamlarının burayı bulması sandığımdan çok daha kısa sürmüştü; İstanbul'u kapatma emrinin ne anlama geldiğini şimdi buradaki aciz çırpınışlarla görüyordum.
Karanlıkta birinin beni sertçe kolumdan tutup ayağa kaldırdığını hissettim. İpler bileklerimi daha da derin keserken, deponun üst katına doğru zorla sürüklendim. Merdivenlerin demir basamakları ayağımın altında sallanıyor, her adımda Taha’nın adımı haykıran o gür sesi alt kattaki çatışma gürültüsünü ezip geçiyordu. Silah sesleri yukarı yaklaştıkça, beni tutan adamın nefes alışverişleri hızlanıyor, korkusu tenime sinecek kadar somutlaşıyordu. Kurtiz hanedanının bu amansız öfkesi karşısında hiç kimsenin güvende olamayacağını nihayet o da fark etmişti.
---
TAHA
En üst kata, Doğa’nın olduğu yere doğru fırtına gibi çıktım. Kapıyı omuzlayıp içeri daldığım an, karşımdaki manzara damarlarımdaki tüm kanın donmasına yetti. Selim Kurtiz, Doğa’yı yakalamış ve bir kalkan gibi önüne siper etmişti. Namlusunu, Doğa’nın göğsüne dayamış, gözlerindeki o delice nefretle bana bakıyordu.
İçeri girdiğimde olduğum yerde donup kaldım. Hayatım boyunca her krizi yönetmiş, her namlunun karşısında soğukkanlılığını korumuştum ama bu manzara karşısında göğsümün ortasındaki o çelik zırh tamamen parçalandı.
"Bırak onu, Selim," dedim. Sesim, bir uçurumun kenarında duran adamın son uyarısı gibiydi.
"Senin en büyük zaafın bu kız oldu," dedi Selim, yüzündeki o iğrenç, galip gelmiş gibi görünen gülümsemeyle. "Her şeyi hesapladın Taha, ama onun kalbini hesaba katamadın."
O an, zaman benim için milisaniyelere bölündü. Murat arkadan sessiz bir gölge gibi hamle yaptı ve Selim’i tam kafasından vurdu. Ancak hain adamın tetik parmağı ölüm anının getirdiği o istemsiz refleksle kasıldı. Kulakları sağır eden bir patlama koptu deponun tavanında. Kurşun, Doğa’nın karnının sol tarafına saplandı.
Dünyam o an tamamen durdu. Gökyüzü başıma yıkıldı, altımdaki beton zemin yarıldı. Selim'in cansız bedeni yere yığılırken, ben çoktan mantığımı ve tüm benliğimi kaybetmiş bir biçimde ileriye doğru fırlamıştım. Doğa'yı havada yakaladım; yere birlikte, yavaşlatılmış bir çekimdeymişiz gibi çöktük. Sıcak ve yoğun kan, elbiselerine, ellerime, her yere hızla yayılıyordu. Doğa nefes almakta zorlanıyor, o güzel göz kapakları iradem dışında kapanıyordu.
Ellerimle yaranın üzerine dehşet içinde bastırdım. Kanı durdurmak, onu bu dünyada tutmak istiyordum. "Hayır... Bana bak. Gözlerini kapatma Doğa, sakın!" diye haykırdım.
Doğa, zorlukla, titreyen elini kaldırıp yanağıma dokundu. Parmaklarındaki o zayıf sıcaklık yüzümdeki kan izlerine karıştı. "İlk kez... korkuyorsun..." diye fısıldadı. Sesindeki o dilsiz kabulleniş içimi dağladı.
Alnımı onun soğuk alnına yasladım, ömrümde hiç tecrübe etmediğim bir sarsıntıyla sesim döküldü dudaklarımdan. "Sana bir şey olmayacak. Dayan, buradayım. Seni bırakmayacağım."
Doğa, o güçsüz, hüzünlü gülümsemesiyle yüzüme baktı ve son gücüyle fısıldadı: "Yalan söylemeyi beceremiyorsun..."
---
Ambulans geldiğinde Doğa artık konuşamıyordu. Gözlerindeki o parlak ışık, İstanbul'un karanlık gecesinde yavaş yavaş sönüyordu. Siren sesleri deponun önünde feryat ederken, sedyeye alınışını, sağlık görevlilerinin telaşlı hareketlerini sadece bir izleyici gibi seyrediyordum. Elimin üzerindeki kanı, onun kanını seyrediyordum.
"Taha..." dedi güçlükle, sedye hareket ederken parmakları parmaklarımı aradı.
"Buradayım, yanındayım," dedim, elini sımsıkı tutarak.
"Seni seviyorum..."
Hayatım boyunca binlerce kelimeyle yeraltına hükmetmiş ben, o saniyelerde tüm cümlelerimi kaybettim. Ruhumun derinliklerinde ördüğüm o kalın, buzdan surlar birer birer devrildi. Boğazıma oturan o devasa düğüm nefesimi keserken, gözlerimden süzülen yaşlar Doğa’nın solgun yanağına düştü. Bu benim onun karşısındaki mutlak teslimiyetimdi. Eğildim, dudaklarımı onun soğuk alnına, saçlarının arasına bastırdım. Benim dünyam karanlıktı, çirkindi, kan kokuyordu; fakat o karanlığın ortasında parıldayan tek kutsal şey bu kadının varlığıydı.
"Seni seviyorum Doğa," dedim, sesim odadaki tüm ölümcül uğultuyu susturacak kadar derin ve sarsıcı bir itirafla döküldü. "Seni bu yeryüzündeki her şeyden, kendi canımdan, nefesimden daha çok seviyorum. Benim karanlık ruhumu aydınlatan tek ışık sendin. Cenneti de cehennemi de senin gözlerinde gördüm ben. Gitme... Beni bu zifiri karanlıkta tek başıma bırakıp gitme."
"Geç kalmadın..." dedi Doğa. Bu, onun bu dünyadaki son bilinçli cümlesi oldu. Göz kapakları tamamen kapandı, parmaklarındaki o son güç de avcumun içinden kayıp gitti.
Hastaneye vardıklarında, sedyenin peşinden koşarken elini bir an bile bırakmadım. Beyaz önlüklü doktorlar panik içinde koşarak ameliyathaneye girdi ve beni o soğuk, aşılmaz kapının arkasında bıraktılar. Kanlar içinde, üzerimdeki o kızıla boyanmış trençkotla koridordaki metal sandalyelerin üzerine yığıldım. Saatler süren o ölümcül, o ezici bekleyiş başladı. Zaman kavramı kayboldu; duvarlardaki saat sanki her saniye içimden bir parçayı söküp alıyordu.
Aniden ameliyathanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı, bir hemşire panikle dışarı fırladı: "Masif kanama var! Acil kan takviyesi yapın!"
İçeriden gelen çığlıklar, telaşlı cihaz sesleri koridora taştı: "Basıncı düşüyor! Nabız alamıyoruz! Defibrilatörü hazırlayın, çabuk!"
Yerimden fırladım, ameliyathanenin küçük camına yüzümü dayadım. Doktorların o çaresiz telaşını, Doğa’nın cansız bir bebek gibi yatan bedenini izledim. Monitördeki o dalgalı ritim giderek düzleşti, zayıfladı.
*Bip... Bip...*
Ve o an... Tüm İstanbul'un feryadını bastıran, kesintisiz, kulakları sağır eden tek bir ses yükseldi koridorda.
**Biiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiip...**
Doktor içeriden çıktı, yeşil önlüğü kan içindeydi, yüzündeki o mağlup ifadeyle bana baktı ve sesi titreyerek konuştu: "Hastanın kalbi durdu! Müdahale ettik ama kurtaramadık..."
Hayatımda her şeyi yönetebileceğimi, her kadere yön verebileceğimi sanan ben, o gün o hastane koridorunda, satranç tahtasındaki o mağrur şahın aslında ne kadar aciz olduğunu anladım. Kaybetmekten korktuğum tek insan, parmaklarımın arasından kayıp giden o masum ruh, ardında sadece gümüş bir kolye ve benim hiç bitmeyecek olan ebedi karanlığımı bırakmıştı. Göğsümdeki o son direnç de kırıldı; gözlerim ameliyathanenin kapısına kilitlendi ve içimdeki yeraltı imparatorluğu, Doğa'nın son nefesiyle birlikte sonsuza dek sessizliğe gömüldü. Taht yıkılmış, şah devrilmişti.
Şehrin üzerini kaplayan o kirli, gri bulutlar, bu geri dönüşü imkansız gidişin yasını tutar gibi yavaşça İstanbul’un yorgun omuzlarına çökerken; elimde sımsıkı tuttuğum kopuk gümüş zincir, avcumun içindeki tenimi derin bir sızıyla kesmeye devam ediyordu. Hayatımda her zaferi ve mağlubiyeti soğuk bir nizamla göğüsleyen ruhum, bu muazzam yok oluş karşısında mutlak kaybın ne olduğunu, geriye kalan o zifiri yalnızlığın soğuk çeperlerinde idrak etmişti. Bir kadının son nefesinde saklı kalan o muazzam sevda, kurduğum bütün o görkemli saltanatı saniyeler içinde küle çevirmiş; beni bu koca yeryüzünde Doğa'nın adından başka hiçbir şeyi olmayan, tamamen feda edilmiş ve yapayalnız bir adama dönüştürmüştü.
_________
Taha için oyun bitmişti ama bu mutlak son, aslında çok daha büyük ve acımasız bir intikamın başlangıcıydı. Satranç tahtasında en değerli varlığını, Doğa’sını kaybeden bir şah için geriye kalan imparatorluğun hiçbir hükmü olamazdı; artık tahta, kurallar ve nizam değil, sadece kör bir öfke hükmedecekti. Avcumun içinde tenimi kesen o kırık gümüş zincir, bu şehri ateşe vermek için sessiz bir yemine dönüşürken, gözlerimi o soğuk kapıdan ayırıp karanlığa doğru ilk adımımı attım. İlk perde kapanmıştı ama bu kanlı oyunun asıl hesabı henüz görülmemişti: Şah mat.
_________
EVEEEET AŞKLARIM...
SEZON FİNALİNE HOŞ GELDİNİZ. HERŞEY ASIL ŞİMDİ BAŞLIYOR. KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN VE SIKI TUTUNUN 🫀🫀
Buraya kadar gelen arkadaşlar, ikinci kitap yanlış numara doğru felaket profilimde yayında, bekleyenlere duyurulur
Bölüm etkileşimi
