KAMPÜS ABLUKASI

Vaveyla Yazarı: Büşra Kıran

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 37Şu an: KAMPÜS ABLUKASI

### DOĞA

Hayatımda birçok kez utançtan ölmek istemiştim.

Mesela ilkokulda herkesin içinde yere kapaklandığımda, ortaokulda hoşlandığım çocuğun önünde dilim dolandığında ya da lisede eteğim sıranın çivisine takılıp yırtıldığında... Hepsinde yer yarılsın da içine gireyim diye dua etmiştim.

Ama hiçbirinde siyah, zırhlı bir aracın arka koltuğunda oturup kendi üniversite kampüsüme doğru son sürat giderken hemen yanımda Taha Kurtiz oturmuyordu.

İşte bu, utanç eşiğimin zirvesiydi. Bundan daha ötesi galiba gerçekten kalbimin durması falan olmalıydı.

Gözlerimi ısrarla yanımdaki adama çevirmemek için büyük bir irade savaşı veriyordum. Başımı tamamen sağa çevirmiş, zırhlı camın arkasından akıp giden İstanbul trafiğini, sabahın köründe işe yetişmeye çalışan insanları izliyormuş gibi yapıyordum. Yapıyordum diyorum çünkü aslında tek bir kare bile gördüğüm yoktu. Dikkatimin yüzde yüzü, hemen solumda, aramızda sadece birkaç santimlik mesafe bırakarak oturan adamdaydı.

Tek düşündüğüm şuydu: *Ben bugün rezil olacağım. Kesin. Yüzde yüz.*

Belki de bu hikayenin, hatta benim yirmi yıllık şu naçizane ömrümün en büyük rezaleti yaşanacaktı. Kampüsün kapısından bu arabayla girdiğim an her şey bitecekti.

Karşımda, yani geniş koltuğun diğer ucunda oturan Taha ise bacak bacak üstüne atmış, hiçbir şey olmamış gibi tabletindeki bir dosyayı inceliyordu. Uzun parmakları ekranda sakince kayarken, yüzünde her zamanki o profesyonel, soğuk ve erişilmez ifade vardı.

İnsan biraz gerilmez miydi? Biraz utanmaz mıydı? En azından hafifçe öksürüp ortamdaki o yoğun havayı dağıtmaya çalışmaz mıydı?

Dün gece öpüştüğü kızla bugün üniversiteye gidiyordu sonuçta! Benim için o anlar, zihnimde her saniyesi ağır çekimde dönen bir film şeridiyken, onun için sıradan bir Salı sabahı mıydı yani? Ben adamın yüzüne bakınca bile kalp ritmim altüst oluyor, sanki göğüs kafesimin içinde bir maraton koşuluyormuş gibi hissediyordum. Dudaklarımda hâlâ onun baskısının sıcaklığı var gibi geliyordu. O ise sanki dün gece beni nefessiz bırakana kadar öpen kendisi değilmiş gibi, şirket hisselerini inceliyordu.

Tam o sırada kucağımda sımsıkı tuttuğum telefonum acı acı titredi. Ekranda beliren isimle derin bir nefes aldım.

**İrem:**[08.25]

NEREDE KALDINIZ

**İrem:**[08.25]

SEN

**İrem:**[08.26]

VE

**İrem:**[08.26]

KOCAN

Gözlerim yuvalarından fırladı. Parmaklarım klavyenin üzerinde adeta uçtu. Taha’nın ekrana bakma ihtimaline karşı telefonu kendime doğru iyice eğdim.

**Doğa:**[08.27]

KOCAM DEĞİL! Saçmalama İrem, arabadayız şu an!!

**İrem:**[08.27]

Tamam canım, sakin ol.

**İrem:**[08.28]

CEO görünümlü, zırhlı araçlı mafyan diyeyim o zaman. Daha mı doğru oldu? 😉

Başımı koltuğun arkalığına vurmak, oracıkta bayılma numarası yapmak istedim. İrem’in çenesi bazen gerçekten başıma gelebilecek en büyük felaketti.

Karşımdan gelen, o her duyduğumda omurgamdan aşağı bir ürperti yayan derin sesle irkildim.

"Arkadaşın mı?"

Başımı hızla kaldırdım. Taha hâlâ tabletine bakıyordu, gözlerini ekrandan bir milim bile ayırmamıştı. Kaşlarımı çatarak ona baktım.

"Bana bakmadan nereden anlıyorsunuz?" diye sordum, sesimdeki savunmacı tonu gizleyemeyerek.

"Mesaj gelince yüz ifaden değişiyor," dedi, sesinde neredeyse görünmez bir alay kırıntısı vardı. Tablette bir sayfayı daha kaydırdı. "Ve şu an telefonunu sanki devlet sırrı saklıyormuş gibi göğsüne bastırıyorsun."

Bu cevap hiç hoşuma gitmemişti. Kendimi hemen toparlayıp dikleştim ve telefonu kucağıma bıraktım. "Neymiş yüz ifadem? Gayet normalim."

Taha ilk kez gözlerini tabletten kaldırdı. O koyu, insanı çırılçıplak bırakıyormuş gibi bakan gözleri doğrudan benimkilere dikildi. Dudaklarının kenarı, sadece benim fark edebileceğim kadar hafifçe yukarı doğru kıvrıldı.

"Panik."

"Ben paniklemiyorum," diye yalan söyledim, sesimin titrememesine özen göstererek.

"Şu an nefesini tuttun, Doğa."

Lanet olsun. Yine haklıydı. Ciğerlerime sıkışan havayı yavaşça dışarı üflerken gözlerimi ondan kaçırdım. Bu adamın karşısında yalan söylemek, duvara karşı konuşmaktan farksızdı. Her hareketimi, her jestimi bir kitap gibi okuyordu.

O sırada zırhlı araç büyük bir kavis çizerek kampüsün ana giriş kapısından içeri girdi. Güvenlikler, arabanın plakasını veya ön camdaki o özel geçiş kartını görmüş olacaklar ki, hiçbir soru sormadan bariyeri sonuna kadar açtılar.

Ve ben öldüm. Resmen, hukuken ve biyolojik olarak öldüm.

Çünkü kampüs girişindeki büyük meydanda, elinde termos bardağıyla bir ileri bir geri yürüyen, her saniye saatine bakan İrem'i gördüm. Kız resmen bizi bekliyordu. Hem de sabahın köründe, vize haftasındaymışız gibi bir disiplinle oraya dikilmişti.

Araç, fakülte binasının önündeki geniş kaldırımın kenarında yavaşlayıp durdu. Henüz şoför koltuğundaki Vedat inip kapıyı açmaya fırsat bulamadan, İrem arabanın devasa gövdesini fark edip koşarak yanımıza geldi.

Kapı kulbu dışarıdan çekildi, ağır zırhlı kapı aralandı. Ben daha çantamı omzuma takıp aşağı inmeye yeltenemeden, İrem’in meraklı kafası arabanın lüks, deri kokan iç mekanına doğru uzandı.

Önce bana baktı, gözlerini büyüttü. Sonra hemen yanımda oturan Taha'ya çevirdi bakışlarını. Sonra tekrar bana. Sonra saniyeler içinde Taha’nın üzerindeki o milyarlık takım elbiseyi, jilet gibi duruşunu süzüp tekrar bana döndü. En sonunda gözlerini kısıp, sanki dünyayı kurtaracak o büyük sırrı çözmüş bir dedektif edasıyla konuştu:

"Tamam."

"Ne tamam?" diye inledim, sesim bir fısıltıdan farksızdı. Koltuğun içine gömülebilsem gömülecektim.

"Kesin öpüşmüşsünüz."

"İREM!" diye çığırdım. Neyse ki sesim arabanın yalıtımlı duvarları arasında kalmıştı ama yüzümün alev alev yandığına, domates gibi kızardığına yemin edebilirdim.

İrem hiç bozuntuya vermeden, sanki Taha orada yokmuş gibi bana doğru fısıldadı: "Kızım şu adama bak. Aura resmen arabayı aşıp kampüse taşıyor. Hak vermemek elde mi?"

"Bakmak istemiyorum!" diyerek çantamın sapını sıktım.

"Ben istiyorum ama," dedi İrem, gözlerini arsızca Taha’ya dikerek. "Gözüm gönlüm açıldı sabah sabah."

"İrem, lütfen sus artık!"

Taha, başını koltuğun arkalığına rahat bir tavırla yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş bir halde sessizce ikimizin arasındaki bu kaotik diyaloğu izliyordu. Yüzündeki o eğlenen, keyifli ifade tamamen sinirimi bozuyordu. Normalde insanları tek bir bakışıyla titreten adam, İrem’in bu patavatsız hallerine karşı inanılmaz derecede sabırlı ve eğleniyor gibiydi.

İrem ise onun o korkutucu aurasından zerre etkilenmeden, en sempatik gülümsemesini yüzüne yerleştirip devam etti.

"Bu arada günaydın Taha Bey. Sabah sabah sizi de buralara kadar yorduk ama..."

"Günaydın," dedi Taha. Sesi pürüzsüz ve derindi. İrem’in bu ani kibarlık gösterisine karşı hafifçe başını salladı.

"Doğa'yı size emanet etmek istemezdim, malum pek laf dinlemez ama zaten ders için çok geç kaldık. Ben onu teslim alayım," dedi İrem, beni kolumdan tutup dışarı doğru çekiştirmeye çalışarak.

"İREM!" diye uyardım onu yeniden. "Sanki velimle konuşuyorsun, yapma şunu!"

"Ne var kızım? Yalan mı? Adam kaç kere hayatını kurtardı, bir nevi yasal vasin sayılır artık."

Utançtan yerin yedi kat dibine girdim ve sanırım orada kendime yeni bir hayat kurmaya karar verdim. Ben kafamı ellerimin arasına almaya çalışırken, Taha ilk kez o sert çehresini tamamen dağıtan kısa, boğuk bir kahkaha attı. O ses, arabanın içindeki tüm o gergin havayı bir anda yok etti. Göğsümün sıkıştığını hissettim ama bu sefer utançtan değil, o gülüşün güzelliğindendi.

Ve ben o an anladım. Bugün bu kampüste ders falan işlemeyecektik. Bugün benimle, benim sakarlıklarımla ve bu arabadan inişimle amansızca dalga geçilecekti. Yolun sonu görünmüştü.

---

### DOĞA

Taha arabadan tamamen inmeme izin vermeden önce, geniş gövdesiyle kapının çıkışını hafifçe kapatarak bana doğru döndü. O an aramızdaki mesafe yeniden kapandı, üzerime çöken o tanıdık gölgeyle başımı yukarı kaldırmak zorunda kaldım.

"Dersin kaçta bitiyor?" diye sordu, sesindeki o emir kipi içeren ama bir yandan da tuhaf bir şekilde sahiplenici olan ton geri gelmişti.

"Niye?" diye sordum ters ters. Kampüse ayak basmanın verdiği o ani cesaretle diklenmeye çalışıyordum.

Taha derin bir nefes aldı, sabır diler gibi gözlerini kıstı. "Doğa."

Sadece adımı söylemişti ama o ses tonundaki "bana oyun oynama" uyarısını çok net almıştım. O yüzden uzatmamaya karar verdim. "Beşte. Beş buçuk gibi tamamen bitmiş olur."

Başını onaylar anlamda ağırva salladı. "Güzel. Vedat seni tam beşte kapıda bekliyor olacak."

"Ben çocuk değilim, kendim de dönebilirim," diye homurdandım, çantamın sapını omzumda düzelterek. "Hem belki İrem’le bir yerlerde kahve içeriz."

"Bunu daha önce de konuştuk," dedi Taha, sesindeki o net ve tartışmaya kapalı ifadeyle. Gözleri bir an için kampüsün girişindeki kalabalığa kaydı, ardından tekrar bana döndü. "Risk almayacağız. Dersin bittiği an arabadasın."

Gözlerimi sabırla devirdim. "Tamam."

"Tamam."

Birkaç saniye boyunca birbirimizin gözlerinin içine baktık. O birkaç saniye, etrafımızdaki tüm o kampüs gürültüsünü, İrem’in arkada sabırsızca bekleyişini sildi süpürdü. Taha’nın bakışları bir an için dudaklarıma kaydı, dün geceyi hatırlatır gibi derinleşti. Ardından hiçbir şey söylemeden geri çekildi ve zırhlı aracın kapısını kapatıp koltuğuna yerleşti.

İrem hemen açık kalan pencere boşluğuna doğru eğilip, araba hareket etmek üzereyken arkasından fısıldar gibi ama duyulacağından emin bir sesle seslendi: "Görüşürüz enişte! Doğa bende, merak etme!"

Siyah, devasa araç yavaşça hareket edip kampüsün ana yolundan uzaklaşırken göğsümden adeta ciğerlerimi boşaltan rahatlamış bir nefes çıktı. Gitti. Gerçekten gitmişti. O zırhlı araç ve içindeki o tehlikeli, büyüleyici adam sonunda görüş alanımdan çıkmıştı. Nihayet normale dönebilecek, sıradan bir üniversite öğrencisi gibi davranabilecektim. ya da ben öyle sanıyordum.

Yanımdaki İrem, ellerini göğsünün altında birleştirmiş, yüzünde arsız bir sırıtışla bana bakıyordu.

"Gülme," dedim parmağımı ona doğru sallayarak. "Tek bir kelime bile etme, İrem."

"Gülmüyorum," dedi, ama yanaklarındaki gamzeler tamamen ortaya çıkmıştı.

"Gülüyorsun."

"Tamam, biraz gülüyorum," diyerek kahkahayı bastı. "Kızım enişte resmen yıkılıyor! Adamın 'bunu daha önce de konuştuk' deyişindeki o otorite neydi öyle? Ben bile burada iki büklüm oldum, sen nasıl ayakta kalıyorsun?"

"Kapa çeneni," diyerek onu kolundan tuttum ve hızla fakülte binasına doğru yürütmeye başladım. "Rezillik diz boyu zaten. Herkes arabaya bakıyordu."

Kampüs kapısından içeri girdik, geniş bahçedeki beton yoldan yürüyorduk. Öğrenciler gruplar halinde oturmuş kahve içiyor, ders notlarını inceliyordu. Tam biraz olsun sakinleştiğimi hissettiğim sırada, hemen önümüzden siyah takım elbiseli, yapılı bir adam geçti. Adamın yürüyüşündeki o askeri disiplin ve kulağındaki neredeyse görünmez kulaklık anında dikkatimi çekmişti. Dün gece rezidansta, Taha’nın katında gördüğüm adamlardan biriydi bu!

Adam tam yanımızdan geçerken adımlarını hafifçe yavaşlattı, göz ucuyla bana baktı ve başını saygıyla öne eğdi.

"Günaydın Doğa Hanım," dedi, sesi net ama etraftakilerin duyamayacağı kadar düşüktü.

Adımlarım zınk diye durdu. Olduğum yere çakıldım. İrem'in ağzı şokla sonuna kadar açıldı. Ben adama baktım, adam bana baktı. Sonra adam hiçbir şey olmamış, sıradan bir kampüs görevlisiymiş gibi sakin adımlarla yürümeye devam etti ve kalabalığın arasında kayboldu.

"İrem," dedim, sesimin titremesine engel olamayarak.

"Efendim?" dedi İrem, gözleri hâlâ adamın gittiği yöndeydi.

"Bu normal değil."

"Kesinlikle değil. Kızım adam resmen sana selam verdi. Kurtiz’in adamı değil mi o?"

Derin, titrek bir nefes aldım. Sakinleşmeye çalışıyordum. "Belki de sadece... Ne bileyim, Taha arkasından kontrol etmesi için birini bırakmıştır. Bir kişiden bir şey olmaz."

Tam bu düşünceyle kendimi teselli edecek, sakinleşecektim ki, kantinin hemen önündeki büyük çınar ağacının altında başka birini gördüm. Boynunda ters asılmış bir telsiz, üzerinde yine o jilet gibi koyu renk ceket. Bir Kurtiz adamı daha.

"Şuraya bak," diye fısıldadı İrem, dirseğiyle beni dürterek.

Kütüphanenin önündeki merdivenlere baktım. Orada da elinde kitap varmış gibi yapan ama gözleri sürekli etrafı tarayan, yapılı bir başka adam duruyordu. Başımı otopark tarafına çevirdim; siyah bir panelvanın yanında, kollarını göğsünde bağlamış etrafı izleyen bir diğeri...

Kampüsün yarısı sanki gizlice, çaktırmadan beni izliyordu. Öğrencilerin arasında adeta birer gölge gibi dağılmışlardı. Sıradan bir üniversite bahçesi, saniyeler içinde Taha Kurtiz’in yüksek güvenlikli üssüne dönmüştü.

Tam o sırada kot pantolonumun cebindeki telefonum yeniden titredi. Ekranda tek bir mesaj vardı. Gönderen ismi gördüğümde kalbimin teklemesine engel olamadım.

**TAHA:**[08.52]

Abartıyorsun.

Şokla, olduğum yerde kalakaldım. Adam arabaya binip gitmişti ama sanki şu an tam arkamda durmuş beni izliyordu. Hızla arkama döndüm, etrafa baktım ama yoktu. Parmaklarım sinirle ekrana bastı.

**DOĞA:**[08.53]

Neyi abartıyorummmm ben pardonnn!?
Kampusu remsne abluka altina almışsın bir de abartiyorsun diyorsun ya
SAKA MİSİN KANKAA?!

Mesaj saniyesinde, sanki zaten parmağı gönder tuşunun üzerindeymiş gibi geldi.

**TAHA:**[08.56]

Etrafına bakıp paniklemeni. Dikkat çekiyorsun. Rahat ol ve dersine gir.

Sinirle başımı kaldırıp yeniden etrafa baktım. "Rahat ol diyor bir de," diye homurdandım kendi kendime. "Adam ordusuyla gelmiş kampüse, ben nasıl rahat olayım?"

Gözlerim ana binanın ve kantinin yukarısına, karşıdaki mühendislik fakültesinin çatısına doğru kaydı. Sonra... Sonra tamamen dondum kaldım. Nefesim boğazımda düğümlendi.

Karşı binanın çatısında, o yüksek korkulukların arkasında elinde profesyonel, askeri tip bir dürbünle duran ve doğrudan bizim olduğumuz meydana bakan bir güvenlik görevlisi vardı. Görevli falan değildi, o da Taha’nın adamıydı! Resmen çatıya keskin nişancı yerleştirmediği kalmıştı adamın! Gerçi o dürbünlü adamın arkasındaki çantada ne olduğunu da hiç bilmek istemiyordum.

Telefonum avcumun içinde tekrar güçlüce titredi.

**TAHA:**[08.58]

Tamam. Şimdi biraz haklı olabilirsin. Ama o sadece önlem. Dersine gir, Doğa.

---

### DOĞA

"Kızım adam resmen çatıya adam dikmiş!" diye fısıldadı İrem, çığlık atmamak için kendini zor tutarak. Kolumu öyle bir sıktı ki moraracağından emindim. "Bu önlem falan değil, bu bildiğin 'Seni dünyadan koruyorum' şovu. Ben sana bir şey diyeyim mi, sen bu adamdan kaçamazsın. Rezidans lobisindeki o ses kaydı olayından sonra adam güvenlik seviyesini DEFCON 1'e getirmiş."

"İrem, yürü lütfen," dedim, gözlerimi o çatıdaki adamdan hızla kaçırarak. "Hâlâ bize bakıyorlar. Eğer burada durup çatıya bakmaya devam edersek bütün kampüs yukarı bakacak."

Hızla fakülte binasının ağır ahşap kapılarından içeri daldık. Binanın içindeki o bildik koridor kokusu rutubet, kahve ve eski kağıt kokusubeni biraz olsun gerçek dünyaya döndürür gibi oldu. En azından burada, dar koridorlarda Taha’nın adamlarının bizi açık hedef olarak göremeyeceğini umuyordum. Gerçi koridorun sonundaki panonun önünde duran o uzun boylu, öğrenci olamayacak kadar olgun adamın da kim olduğunu tahmin etmek zor değildi.

"İlk ders neydi?" diye sordum, konuyu tamamen değiştirmek ve beynimi kemiren bu Taha Kurtiz gerçeğinden uzaklaşmak isteyerek.

"Hukuka Giriş," dedi İrem, gözlerini hâlâ koridordaki insanlarda gezdirerek. "Ama bence senin şu an acilen 'Mafya Kurallarına Giriş' dersi alman lazım. Çünkü Taha Bey’in kuralları anayasa hukukundan daha sert duruyor."

"Lütfen dalga geçme," diyerek amfi kapısını açtım. "Zaten dün geceden beri beynim sulandı. Bir de bu adamlar eklendi."

Amfinin arkalarındaki boş sıralardan birine geçip oturduk. Profesör kürsüye çıkıp ders anlatmaya başladığında, hayatımda ilk kez anlatılan hiçbir şeyi duymuyordum. Gözlerim tahtadaki yazılardaydı ama zihnim tamamen zırhlı aracın içindeki o dakikalara dönüp duruyordu.

*Mesaj gelince yüz ifaden değişiyor... Panik... Şu an nefesini tuttun.*

Her şeyimi bu kadar net görmesi haksızlıktı. Kendimi onun karşısında tamamen savunmasız hissediyordum. Ve en kötüsü, bu savunmasızlık hissi beni korkutması gerekirken, tuhaf bir şekilde güvende hissettiriyordu. Kampüsteki o takım elbiseli adamları düşündüm. Beni tehlikelerden korumak için oradaydılar. Taha, benim için tüm bu insanları seferber etmişti.

"Doğa," diye fısıldadı İrem, sıranın altından beni dürterek. "Telefonun yine ışıl ışıl yanıyor. Enişte mi?"

Ekranı açtım. Mesaj Taha’dan değil, tanımadığım bir numaradandı. Ama mesajın içeriği anında kanımın donmasına yetti.

**Bilinmeyen Numara:**[09.15]

Kampüsteki korumaların seni koruyabileceğini mi sanıyorsun, Doğa? Taha Kurtiz her yerde olamaz. Ama ben olabilirim. Arkana bak.

Kalbim göğüs kafesimi delip çıkacak gibi çarpmaya başladı. Mesajı okurken ellerimin titremesine engel olamadım. Boğazım kurudu, aldığım nefes ciğerlerime yetmedi.

*Arkana bak.*

Yavaşça, sanki dünyanın en ağır hareketini yapıyormuş gibi başımı arkaya doğru çevirdim. Amfinin en üst sırasındaki kapının önünde, gölgelerin arasında duran bir siluet vardı. Yüzü net seçilmiyordu ama bakışlarının doğrudan benim üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

"İrem," dedim, sesim neredeyse bir hırıltı gibi çıktı.

"Ne oldu kızım? Yüzün kireç gibi oldu," dedi İrem, benim baktığım yöne doğru bakarak.

O sırada kapının önündeki siluet hareket etti ve hızla amfiden çıktı. Tam o anda, telefonum bir kez daha titredi. Bu sefer gelen Taha’dandı.

**TAHA:**[09.18]

Amfiden çıkma. Adamlarım içeri giriyor.

Taha’nın mesajını gördüğüm an, sanki odadaki tüm oksijen çekilmiş gibi hissettim. Başımı hızla amfinin büyük çift kanatlı kapısına doğru çevirdim. Daha ne olduğunu anlayamadan, kapılar sertçe açıldı ve içeri az önce koridorda gördüğüm o siyah takım elbiseli, kulaklıklı iki adam daldı.

Amfideki profesörün sesi anında kesildi. Kürsüdeki tebeşir elinden düşerken, yüz elli kişilik sınıftan bir anda uğultular yükselmeye başladı. Herkes şok içinde kapıdaki devasa adamlara bakıyordu.

"Neler oluyor? Siz kimsiniz? Dersimi sabote edemezsiniz!" diye bağırdı profesör, gözlüğünü burnunun üzerine düzelterek.

Ama adamlar onu duymuyordu bile. Gözleri doğrudan en arka sıralarda, İrem’in yanında donakalmış bana dikilmişti. İçlerinden biri, hırslı adımlarla amfinin merdivenlerini tırmanmaya başladı. Diğeri ise kapıda durup dışarıyı kontrol ediyordu, eli ceketinin iç cebine yakın bir yerdeydi.

"Doğa, bu ne?" diye fısıldadı İrem, korkuyla koluma yapışarak. "Bu adamlar senin için mi geldi?"

"Bilmiyorum," dedim ama yalandı. Bal gibi de benim için gelmişlerdi. O tehdit mesajından hemen sonra Taha’nın mesaj atması ve adamların içeri dalması tesadüf olamazdı. Taha bir şekilde o mesajı görmüş ya da kampüsteki adamları o şüpheli silueti fark etmişti.

Merdivenleri hızla çıkan adam sıramızın başında durdu. Eğilerek son derece profesyonel ama bir o kadar da aceleci bir ses tonuyla konuştu.

"Doğa Hanım, güvenliğiniz için bizimle gelmeniz gerekiyor. Hemen."

"Ama... ders var," diye kekeledim, etraftaki yüzlerce gözün üzerimizde yarattığı o baskıyla ezilerek. Herkes fısıldaşıyor, bazıları telefonlarını çıkarıp video çekmeye çalışıyordu.

"Ders bitti, Doğa Hanım. Taha Bey’in kesin talimatı var. Lütfen zorluk çıkarmayın," dedi adam, eliyle çıkışı işaret ederek. Sesinde en ufak bir esneme payı yoktu.

İrem’e baktım, gözleri fal taşı gibi açılmıştı ama bana "git" der gibi başını sallıyordu. Çantamı nasıl aldığımı, sıradan nasıl kalktığımı hatırlamıyordum. Tüm amfinin ölüm sessizliği içinde beni izlemesi eşliğinde, korumanın arkasından merdivenleri indim. Profesörün şaşkın bakışları altında amfiden çıktık.

Koridora adım attığım an, kampüsün o eski, sakin havasının tamamen yok olduğunu gördüm. Koridorun her iki ucunda da Taha’nın adamları barikat kurmuş gibi duruyordu. Beni ortalarına alalarak hızla ana çıkış kapısına doğru yürütmeye başladılar. Adımlarım o kadar hızlıydı ki, arkalarından yetişmek için neredeyse koşuyordum.

"O mesaj..." dedim yürürken önümdeki korumaya. "O mesajı kimin attığını buldunuz mu? Amfinin kapısındaki kimdi?"

"Taha Bey şu an yolda, Doğa Hanım. Kendisi size gerekli açıklamayı yapacaktır. Bizim görevimiz sizi güvenli bir şekilde araca ulaştırmak," dedi adam, arkasına bile bakmadan.

Binanın dış kapısından çıktığımız an, kampüs bahçesindeki tüm öğrencilerin bakışları üzerimize döndü. Az önce kantinde oturan, kütüphane önünde bekleyen tüm o telsizli adamlar şimdi etrafımızda etten bir duvar örmüştü. Beni adeta dış dünyadan tamamen izole ederek, fakültenin önüne sıfır yanaşmış olan o siyah, zırhlı araca doğru götürüyorlardı.
Arabanın arka kapısı Vedat tarafından çoktan açılmıştı. Vedat’ın yüzündeki o her zamanki sakin ifadenin yerini gergin bir ciddiyet almıştı.

"Binmedi mi hâlâ?!"

Arabanın içinden gelen o kükremeyi andıran ses tonunu duyunca irkildim. Bu Taha’nın sesiydi. Ve kelimenin tam anlamıyla öfkeden deliye dönmüş gibiydi.

Koruma beni hafifçe yönlendirerek arka koltuğa binmemi sağladı. Ben içeri adım atar atmaz kapı arkamdan büyük bir gürültüyle kapandı ve kilitlendi. Araç, ben daha koltuğa tam oturamadan büyük bir hızla patinaj çekerek kampüs bahçesinden fırladı.

Başımı kaldırıp soluma baktım.

Taha Kurtiz, yanındaki koltukta oturuyordu. Ama az önceki o sakin, tabletine bakan iş adamından eser yoktu. Ceketini çıkarmış, beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı.
Boynundaki kravat gevşetilmişti ve şakaklarındaki bir damar öfkeyle zonkluyordu. Gözleri adeta çakmak çakmaktı.

"Telefonunu ver," dedi. Sesi o kadar soğuk ve emrediciydi ki, tek bir kelime bile edemeden cebimdeki telefonu çıkarıp ona uzattım.

Telefonu elimden adeta çekerek aldı. Ekrandaki o bilinmeyen numaradan gelen mesajı okurken, çenesinin kasıldığını, dişlerini birbirine bastırdığını gördüm. Arabanın içindeki hava bir anda o kadar ağırlaştı ki, nefes almakta zorlandım.

"Taha..." dedim fısıldayarak. "O kimdi? Kampüse nasıl girdi?"

Taha telefonumu sertçe yanındaki boşluğa fırlattı. Ardından bana doğru döndü. O kadar hızlı ve ani bir hareketle yaklaşmıştı ki, sırtım arabanın kapısına yaslandı. İki elini de oturduğum koltuğun arkalığına, başımın iki yanına yerleştirerek beni tamamen kendigölgesinin altına aldı.

"Sana abartıyorsun dediğim için kendime ne kadar kızgınım, tahmin bile edemezsin," dedi, sesi fısıltı gibiydi ama içindeki o karanlık öfke tüm arabayı kaplamıştı. Gözleri yüzümün her bir milimini taradı, sanki bir zarar görüp görmediğimi kontrol ediyordu. "Benim olan bir şeye, benim sınırlarım içindeyken mesaj atma cesaretini kimin gösterdiğini bulacağım. Ve o adam, o mesajı attığına pişman olacak."

"Ben... ben sadece korktum," dedim dürüstçe. Gözlerim dolmuştu. Kampüsteki o sakin hayatımın bir anda böyle bir kaosun ortasına düşmesi, o tehdit mesajı beni gerçekten sarsmıştı.

Taha, gözlerimdeki o korkuyu gördüğü an, yüzündeki o sert, acımasız ifade tuhaf bir şekilde yumuşadı. Başımın yanındaki ellerinden birini kaldırıp, parmak uçlarıyla yanağımı hafifçe okşadı. Dokunuşu, az önceki öfkesine tezat oluşturacak kadar ince ve dikkatliydi.

"Korkma," dedi, sesi bu kez çok daha derinden ve güven verici geliyordu. "Ben buradayım. Yanındayım. Kampüs bitti, o rezidans bitti. Seni benden alabilecek, sana zarar verebilecek tek bir güç yok bu dünyada. Anladın mı beni?"

Başımı yavaşça onaylar anlamda salladım. Parmaklarının sıcaklığı yanağımdan boynuma doğru kayarken, kalbimin ritmi az önceki korkudan değil, tamamen onun bu yakınlığından dolayı yeniden altüst olmuştu. Taha Kurtiz, benim hem en büyük güvenliğim hem de en büyük tehlikemdi. Ve ben, onun bu zırhlı aracının içinde, onun kapsama alanından milim bile kıpırdayamayacağımı bir kez daha çok net anlamıştım.
__₺___
Aşkolarım selam

Doğa'nın "nihayet normale döneceğim" diye düşünmesinden tam üç dakika sonra kampüsün yarısının Kurtiz personeli çıkması hakkında ne hissediyoruz? 😭

Bir tarafta "abartıyorsun" diyen Taha, diğer tarafta çatıda dürbünlü adam gören Doğa... Bence ikisi de kendi çapında haklı gibi sjdjdjd.

Peki o tehdit mesajı? Sizce gerçekten sandığımız kişi mi, yoksa işin içinde başka bir şeyler mi var?

Yorumları ve oylarınızı bırakmayı unutmayın. Bölüm boyunca Doğa kadar ben de panikledim vallahi. Yeni bölümde görüşmek üzere, kocaman öpüldünüz 🫀✨

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

568okunma 43beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18