32. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELA
ÖLÜ GÖLGELER
Salondaki o ağır, boğucu hava Taha’nın kelimeleriyle birlikte adeta bir giyotin gibi üzerime inmişti. "Mersin’e gidiyorum," demişti. Sesindeki o mutlak, sarsılmaz otoriteyle her şeyi planlamış, beni bu lüks hapishanede bırakıp babamın katledildiği topraklara tek başına gitmeye karar vermişti. Vedat, elindeki telefonla onay almak adına başını sallayıp kapıya doğru yöneldiğinde içimdeki o saf, hayvansi acı bir anda yerini yakıcı bir öfkeye bıraktı.
"Dur!" diye bağırdım. Sesim, günlerdir içimde biriken tüm o korkuların, o holding koridorlarındaki çaresizliğin ve nihayetinde babamın ölüm haberinin verdiği o büyük yıkımın patlamasıydı.
Koltuktan hızla doğruldum. Bacaklarım titriyordu, darmadağın olmuştum ama gözlerimi Taha’nın o kapkara, dipsiz gözlerine diktiğimde milim geri adım atmadım. Taha, kapının eşiğinde durdu. O koca, heybetli gövdesiyle arkasını döndüğünde yüzünde en ufak bir esneme yoktu.
"Ben de geleceğim," dedim. Sesimi sabitlemeye çalışarak ona doğru yürüdüm. "Ben de Mersin’e geleceğim, Taha. Oraya, o mezarlığa tek başına gitmene izin vermeyeceğim."
"Doğa, burada kalıyorsun," dedi Taha. Sesi o kadar düz, o kadar kesindi ki, bu bir tartışma değil, bir infaz emri gibiydi. "Mersin şu an güvenli değil. Hakan Soykan’ın o lağım fareleri hala o şehirde dolanıyor olabilir. Vedat burada kalacak, otuz adam kapıda bekleyecek. Sen ve İrem bu daireden dışarı adım atmayacaksınız."
"Bana emir vermeyi kes!" diye haykırdım, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp göğsüne sertçe vurarak. "Ölen adam benim babam! Senin holdingindeki o iş ortaklarından biri değil, benim babam! Annemin ölümünden sonra sığındığım tek insan o toprağın altında şu an! Ve beni burayakapatıp o cenazeye tek başına gitmeyi mi düşünüyorsun? Asla! Eğer beni o uçağa almazsan, bu binanın camından aşağıya atlarım Taha. Yemin ederim yaparım!"
İrem oturduğu yerden dehşetle ayağa kalktı. "Doğa, ne diyorsun sen Allah aşkına?" diye çığlık attı.
Taha, göğsüne vuran ellerimi tek bir salisede kavradı. Bileklerimi o kadar sert, o kadar büyük bir güçle sıktı ki, canımın yandığını hissettim ama gözlerimi ondan kaçırmadım. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. O an etrafından yayılan o saf öfke dalgası odadaki oksijeni tamamen tüketti.
"Beni tehdit mi ediyorsun?" diye fısıldadı Taha. Sesi derinden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. "Benim olduğum yerde ölümle oyun oynanmaz Doğa. Hele ki benim gözetimimdeyken."
"Ben oyun oynamıyorum," dedim, gözlerimden akan o sıcak yaşlar onun büyük ellerinin üzerine düşerken. "Ben sadece babama gitmek istiyorum. Onu o toprağa tek başına gömmene izin vermeyeceğim. Ya o uçağa binmeme izin verirsin ya da beni burada zincirlesen bile o kapıdan çıkarım."
Taha gözlerimin içine baktı. O sarsılmaz, mermerden farksız olan Kurtiz iradesinin ilk kez bir kadının acısı karşısında milimetrik bir esneme gösterdiğine şahit oldum. Çenesi kasıldı, dişlerini birbirine bastırdı. Bileklerimi yavaşça bıraktı ama baskısını tamamen yok etmedi.
"Vedat," dedi Taha, gözlerini benden ayırmadan arkasındaki adama seslenerek. "Uçağı iki kişilik değil, üç kişilik ayarla. Doğa da bizimle geliyor. Ama Mersin’de, o pistten indiğimiz andan itibaren benim sözümden çıkan, benim adamlarımın çemberinden bir milim bile sapan olursa şehri kendi ellerimle yakarım."
____
Mersin’in o ağır, deniz tuzu kokan sabahı gökyüzünü kurşuni bulutlarla kaplamıştı. Özel jet piste indiği andan beri ne Taha tek bir kelime etmişti ne de ben. Uçağın içindeki o boğucu sessizlik, dün gece o lanet mermer atölyesinde duyduğum silah sesinden bile daha ağırdı. Parmaklarım hâlâ zapt edemediğim bir ritimle titriyordu. Zihnim, babamın öldüğü gerçeğini kabul etmeyi arsızca reddediyordu çünkü. Sanki birazdan telefonum cebimde titrayecek, o eski, pürüzlü sesini duyacaktım. *“Kızım,”* diyecekti, *“iyiyim, merak etme.”*
Ama telefon sessizdi. Dünya sessizdi. Babam kapkaraydı.
Araç mezarlığın paslı demir kapısının önünde durduğunda nefesim göğsümde tıkandı. Kapıyı açar açmaz yüzüme çarpan o yapışkan, nemli hava beni bir anda çocukluğuma fırlattı. Annemin cenazesine. Babamın omuzlarının hayatımda ilk kez çöktüğü, o tabutun arkasından bakarken saçlarının bir gecede nasıl beyazladığını gördüğüm o meşum güne. Ve şimdi, kronolojik bir lanet gibi, aynı mezarlığa onun için geliyordum.
Bacaklarım beni taşımakta zorlanırken araçtan indim. Siyah şemsiyeler altında bekleyen, Taha’nın o yapılanmasına ait onlarca silahlı adam ben yürürken bir anda sağa ve sola doğru çekildi. Kimse önümde durmaya, yüzüme bakmaya cesaret edemiyordu. Çünkü yüzümdeki ifade ağlamaktan çok daha öte, tamamen boşalmış, yakıcı bir nefret barındırıyordu. İçimdeki o hukuk fakültesi hayalleri kuran deli dolu kız, dün gece o mermerlerin üzerinde babamla birlikte can vermişti resmen.
Annemin mezarını gördüğüm an göğsüme bir bıçak saplandı. Hemen yanında, daha dün kazıldığı belli olan o koyu renkli, ıslak toprak yığını duruyordu. Üzerindeki beyaz mermer henüz yeni yerleştirilmişti, kenarlarındaki çimento bile tam kurumamıştı.
**"Mustafa KIRAN."**
Babamın adı. O simsiyah harfler, mermerin o çiğ beyazlığının üzerinde birer infaz hükmü gibi parlıyordu. Dizlerimin bağı o saniyede çözüldü. Kendimi o ıslak, çamurlu toprağın üzerine bıraktım. Ellerimi mermere sarmaladım. Soğuktu. Gerçekti. Bu bir kabus değildi, birazdan uyanmayacaktım. Babam gerçekten gitmişti.
Göğsümden yırtılarak çıkan o ilk hıçkırık, mezarlığın o sağır edici sessizliğini darmadağın etti. "Eve dön baba..." diye ağladım, yüzümü o soğuk taşa yaslayarak. Sesim kırıldı, parça parça oldu. "Yalvarırım eve dön. Beni bu şehirde, bu karanlık adamların arasında tek başıma bırakma. Ne olur..."
Ama cevap gelmedi. Toprağın altındaki insanlar cevap vermezdi. Ölümün o geri dönüşü olmayan, o mutlak duvarına ilk kez bu kadar çıplak bir acıyla çarpıyordum.
Yanımda dikilen Taha bir adım yaklaştı. O devasa, heybetli gölgesi üzerime düşerken, büyük ve sıcak eli omzuma dokunmak, beni o düştüğüm çamurun içinden çekip almak istedi. Elini bütün gücümle, nefretle ittim.
"Dokunma bana!" diye haykırdım.
Taha olduğu yerde kaskatı kesildi. "Doğa..."
"Dokunma dedim sana!" Sesim mezarlığın içinde, o yaşlı selcierin arasında zehirli bir ok gibi yankılandı. Yağmur damlaları saçlarımdan süzülüp yüzüme karışıyordu. Hangisinin gözyaşı olduğunu artık ben bile ayırt edemiyordum. Ayağa kalktım, çamurlu ellerimle onun o jilet gibi duran siyah gömleğinin yakasını kavradım. "Eğer seni tanımasaydım... Eğer o gece o holding binasına adım atmasaydım, o lanet kulübe gelip seni herkesin ortasında öpmeseydim..."
Boğazım düğümlendi, aldığım nefes ciğerlerimi yaktı. Taha’nın o mermerden farksız yüz hatlarında, o sarsılmaz çenesinde sert bir kasılma meydana geldi. O kapkara gözlerindeki harelerin ilk kez acıyla titrediğini gördüm.
"Ama geldin," dedi Taha. Ses tonu ilk kez bu kadar boğuk, bu kadar çaresiz çıkmıştı.
"Ve babam öldü!" diye bağırdım göğsüne vurarak. Sesimin şiddetinden mezarlığın üzerindeki kargalar çığlık çığlığa havalandı. "Senin o lanet savaşın yüzünden öldü! Senin o yeraltı dünyasındaki mutlak otoriten, o bitmek bilmeyen yenilmez unvanın yüzünden benim babamı kurban ettiler! Hakan Soykan seni en zayıf yerinden vurmak için benim dünyamı yıktı, görmüyor musun? Sen benim hayatıma girdin ve arkanda sadece cesetler bıraktın!"
Taha birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan, öylece durup göğsüne inen darbelerimi kabul etti. O her şeye bir cevabı olan, insanları tek bir kelimesiyle yok eden adam, o kurşuni gökyüzünün altında ilk kez başını öne eğdi. Çünkü beni ikna edecek, içimdeki o cehennemi söndürecek tek bir cümlesi bile yoktu.
Tam o sırada, mezarlığın demir giriş kapısından yaşlı, üzerinde eski bir parke olan bir adam koşarak bize doğru geldi. Elinde, yağmur damlalarından korumak için ceketinin altına saklamaya çalıştığı eski, kahverengi bir zarf vardı. Korumalar adamı durdurmak için anında hamle yaptı ama Vedat’ın bir el işaretiyle geri çekildiler.
"Doğa kızım" dedi yaşlı adam, nefes nefese kalmıştı. "Ben mezarlığın bekçisiyim. Mustafa Abinin, babanızın buradaki tek arkadaşıydım."
Titreyen eliyle o kahverengi, üzeri hafifçe ıslanmış zarfı bana doğru uzattı. Kalbim göğsümün içinde bir anlığına durdu.
"Ne bu?" diye kekeledim.
"Babanız bunu iki gün önce bana bıraktı," dedi bekçi, gözlerindeki o hüzünlü ifadeyle. "Eğer başına bir şey gelirse, buraya gelirsen bunu mutlaka sana vermemi söyledi. 'Kızıma son emanetimdir' dedi."
Parmaklarım titreyerek o eski zarfı aldım. Üzerindeki o hafif eğik el yazısını gördüğüm an gözyaşlarım yeniden boşaldı. Bu babamın yazısıydı. Yıllarca bana doğum günü kartları yazan, ders notlarımın arasına küçük sürprizler bırakan o tanıdık, o sığınak gibi güven veren el yazısı. Zarfın üzerinde sadece tek bir cümle vardı:
> *"Eğer bunu okuyorsan beni dinle."*
>
Titreyen ellerimle zarfın kenarını yırttım. İçinden katlanmış, eski şirket antetli kağıtlara yazılmış birkaç sayfa çıktı. İlk satırı okuduğum an dünyam ikinci kez, bu kez çok daha şiddetli bir depremle sarsıldı.
> *"Kızım,*
> *Eğer bu mektup sana ulaştıysa büyük ihtimalle öldüm. Ve sen şu an benim mezarımın başında, o soğuk mermere bakarak ağlıyorsun. Öncelikle şunu bilmeni istiyorum: Yaşadığımız her şeyin sebebi Hakan Soykan değildi. Şirketimizi batıran, bizi o İstanbul’daki lüks hayatımızdan edip bu Mersin’in kimsesizliğine fırlatan kişi de o değildi."*
>
Gözlerimi kağıttan ayıramıyordum. Yağmur damlaları kağıdın üzerine düşüp mürekkebi hafifçe dağıtıyordu ama kelimeler ruhuma birer çivi gibi çakılıyordu. Arkamda duran Taha’nın bakışlarının sertleştiğini, nefes alışverişinin bir anda kesildiğini hissettim.
> *"Ben sana yıllara yalan söyledim Doğa. Çünkü seni korumaya çalışıyordum. O adamların ne kadar acımasız olduğunu biliyordum. Asıl düşmanımız Hakan değil. Asıl düşman, yeraltı dünyasının tepesinde oturan Kurtiz ailesiyle doğrudan bağlantılı biri."*
>
Taha’nın yüzü bir anda buz kesti. Vedat bile olduğu yerde donup kalmıştı, elindeki koordinasyon tabletini yavaşça indirdi. Mezarlığın içindeki o ağır hava, bir anda dünyanın en tekinsiz sorgu odasından bile daha tehlikeli bir hal aldı. Mektubun son sayfasını çevirdim. Sayfanın tam ortasında, koyu renkli bir kalemle, altı üç kez kalın çizgilerle çizilmiş o isim duruyordu.
> **"Selim Kurtiz."**
>
Bir anda mezarlığın içindeki tüm dengeler altüst oldu. Taha’nın gözbebekleri milimetrik bir hızla küçüldü. Hayatımda ilk kez, o her şeyi önceden hesaplayan kişinin yüzünde gerçek, katıksız bir şok gördüm. O sarsılmaz çehresi resmen bir ölü görmüş gibi beyazlamıştı.
Çünkü Selim Kurtiz, ölü olması gereken bir adamdı. On yıl önce, Kurtiz ailesinin o kanlı güç savaşında arabasının patlaması sonucu öldüğü ilan edilmiş, holdingin tüm resmi kayıtlarına "vefat" olarak işlenmişti. Ve aynı zamanda... Taha Kurtiz’in öz ağabeyiydi.
Mektup ellerimin arasından kayıp o taze, ıslak toprağın üzerine düşerken kalbimin atışı kulaklarımda güm güm öttü. Başımı yavaşça kaldırdım ve arkamda bir heykel gibi donmuş olan Taha’ya baktım. Gözlerimdeki o çatresiz acı, yerini büyük bir ihanetin yakıcı alevine bırakmıştı.
"Selim Kurtiz..." diye fısıldadım. Sesim bir bıçak gibi Taha’nın o sarsılmaz duruşuna saplandı. "Taha... Bu ne demek? Ağabeyin... Senin o on yıl önce öldü dediğin ağabeyin benim babamı neden öldürdü? Neden bizim hayatımızı mahvetti?"
Taha tek bir kelime bile etmedi. Gözleri yerdeki o ıslanan mektup kağıdındaydı ama zihninin içindeki tüm temellerinin sarsıldığını görebiliyordum. Vedat hızla öne atılıp yerdeki mektubu aldı, üzerindeki çamuru silerek Taha’ya uzattı. Taha, ağabeyinin o tanıdık imzasını, babamın altını üç kez çizdiği o ismi gördüğünde elindeki o efsanevi kontrolü tamamen kaybetti. Silahını belinden çıkardığı gibi gökyüzüne doğru üç el ateş etti.
Silah sesleri Mersin mezarlığının o kurşuni gökyüzünde patlarken, selvilerdeki tüm kuşlar çığlık çığlığa dağıldı. Taha, silahın namlusundan sızan o ince dumanın arkasından doğrudan gözlerimin içine baktı. Bakışlarında artık sadece şefkat ya da öfke yoktu; orada yıllardır saklanan, kendi ailesinin o en karanlık sırrıyla yüzleşmenin verdiği o büyük, yokedici delilik vardı.
"Vedat," dedi Taha. Sesi adeta mezarın altından geliyormuş gibi boğuk ve derindi. "İstanbul’daki siber ekibe haber ver. On yıl önceki o kazanın, o patlamanın tüm dosyalarını, Selim’in o hastane kayıtlarını mezardan çıkarır gibi çıkaracaklar. Eğer o yaşıyorsa... Eğer benim ağabeyim bu kızın babasının kanına dokunduysa, onu o saklandığı cehennemden bizzat ben çıkaracağım."
Babam ölmeden önce bana son bir savaş bırakmıştı. Ve o savaşın adı artık o küçük tetikçi Hakan Soykan değildi. O savaşın adı doğrudan Kurtiz ailesinin ta kendisiydi. Ve ben, o mezarlığın toprağından kalkarken, Taha’nın o geniş göğsüne değil, doğrudan o karanlık krallığın kalbine doğru yürümeye başladığımı biliyordum. Fırtına kopmuştu ve bu kez ikimizi de yutmadan durmayacaktı.
Mezarlığın paslı demir kapısından çıktığımda yağmur biraz daha şiddetlenmişti. Gökyüzü, Mersin’in o gri, tuzlu denizinin rengini almış, üzerimize çökmüştü. Ayaklarımızın altındaki çamurlu toprak her adımda beni biraz daha aşağıya, babamın yanına çekmek ister gibi ağırlaşmıştı.
Taha arkamdan seslendi.
"Doğa."
Durmadım. Sanki adımı duyan ben değildim. Sanki o isim artık bana ait değildi. Çünkü o kapıdan içeri giren kızla, o nemli mezarlıktan çıkan kız aynı kişi değildi. İçeride, babamın taze toprağının üzerinde bir çocuk ölmüştü.
"Doğa, arabaya bin."
Sesindeki o alıştığım, her şeyi kontrol etmeye programlanmış mutlak otorite hâlâ yerindeydi. Ama ilk kez üzerimde hiçbir etkisi olmadı. O ses artık ruhumdaki hiçbir teli titretmiyordu.
Yavaşça dönüp ona baktım. Yüzü yağmurdan sırılsıklam olmuştu; saçlarından süzülen damlalar o keskin elmacık kemiklerinden aşağıya, siyah gömleğinin yakasına doğru akıyordu. Sol elinde hâlâ babamın o kahverengi, kenarları ıslanmış mektubunu tutuyordu. Bir zamanlar o adamı gördüğümde, o devasa gövdesinin gölgesi üzerime düştüğünde içimde sarsılmaz bir güven hissi oluşurdu. Dünyanın en tekin, en korunaklı sığınağında olduğumu düşünürdüm. Şimdi ise ona baktığımda hissettiğim tek şey, sırtımda tonlarca mermer taşımışım gibi bir yorgunluktu. Saf, katıksız bir tükenmişlik.
"Ben seninle gelmiyorum."
Vedat'ın başı anında, milimetrik bir hızla bana döndü. Bakışlarındaki o korumacı şaşkınlığı, yerel adamların şemsiyelerin altında nasıl kaskatı kesildiğini görebiliyordum. Taha’nın çenesi kasıldı, gözlerindeki o kapkara hareler tekinsiz bir alevle parıldadı.
"Ne dedin?" diye sordu. Sesi, yaklaşan bir fırtınanın uğultusu gibi derinden geliyordu.
"Ben seninle gelmiyorum dedim."
Aramızdaki o çamurlu mesafeyi kapatmak ister gibi bir adım bana doğru geldi. O yürürken etrafındaki koruma çemberi de onunla birlikte hareket etti. "Saçmalama," dedi, kelimeleri dişlerinin arasından tek tek dökerek.
Acı, zehirli bir kahkaha attım. O kadar boş, o kadar hissiz bir sesti ki, kendi sesimden kendim iğrendim. "Saçmalayan ben değilim Taha." Parmağımla elinde sımsıkı tuttuğu, yağmurdan buruşmaya başlamış o mektubu gösterdim. "Babam öldü." Sonra elimi kaldırıp doğrudan onun o sarsılmaz, geniş göğsünü işaret ettim. "Ve bu hayattaki her lanet yol, her kanlı senaryo dönüp dolaşıp sana çıkıyor. Sizin ailenize çıkıyor."
"Bu mektupta yazanların ne kadarının doğru olduğunu bilmiyoruz," dedi Taha. Sesini sakin tutmaya çalışıyordu ama o efsanevi kontrolünün sınırlarında gezindiğini, ses tellerinin gerginliğinden anlıyordum. "Selim on yıl önce öldü Doğa. Resmi kayıtlar, o patlama..."
"Babam biliyordu," diyerek sözünü kestim. Sesim titredi, boğazımdaki o hıçkırık dalgası tekrar yükseldi ama gözlerimi onun dipsiz karanlığından çekmedim. "Babam canıyla ödedi bu mektubun bedelini. Ama sen bilmiyordun, öyle mi? Her şeyi gören, her adımı önceden hesaplayan Taktikçi, kendi öz ağabeyinin hayatta olduğunu ve benim ailemi yavaş yavaş katlettiğini bilmiyordu?"
Taha sustu.
İşte o sessizlik, mezarlığın tepesinde patlayan o üç el silah sesinden de, Hakan Soykan’ın o lağım kokan itiraflarından da daha ağırdı. Çünkü ilk kez cevap veremiyordu. İlk kez o sarsılmaz zihnindeki o kusursuz labirent işe yaramamıştı. İlk kez kontrol onda değildi. İlk kez, kendi elleriyle kurduğu o yeraltı krallığının yıkıntıları altında kalmış ve yeniliyordu.
Onun bu dilsizliği içimdeki son inanç kırıntısını da yakıp kül etti. Arkamı döndüm, cebimden telefonumu çıkarıp titreyen parmaklarımla İstanbul’daki rezidansa bıraktığım İrem'i aradım. Mersin’in o nemli havası ekranın üzerine yapışırken, telefon ikinci çalışta açıldı.
"Doğa?" dedi İrem. Sesi endişeden, sabahtan beri benden haber alamamanın verdiği o panikten dolayı pürüzlüydü. Onun o dünyadaki tek dayanağım kalan sesini duyduğum an gözlerim tekrar doldu, burnumun direği sızladı.
"İrem," diyebildim sadece.
"İyi misin? Ne oldu? Baban..."
"Hayır," dedim, boğazımdaki o devasa, dikeli düğümü yutmaya çalışarak. "Hiç iyi değilim. İrem, hiçbir şey iyi değil."
Karşı tarafta derin, dehşet dolu bir sessizlik oldu. Benim bu teslim olmuş, bu ölü ses tonumu daha önce hiç duymamıştı. "Ne yapıyorsun sen şu an? Neredesin?" diye sordu, sesindeki panik katsayısı artarken.
"Mersin’deyim. Mezarlıkta." Gözlerimi tekrar Taha’ya çevirdim. O olduğu yerde, yağmurun altında bir anıt gibi dikilmiş, doğrudan bana bakıyordu. "Sen ne yapıyorsun şu an?"
"Rezidanstayım. Taha’nın bıraktığı adamlar kapıda bekliyor, deliriceğim meraktan Doğa, ne olur bir şey söyle."
"O evden çık," dedim, sesimdeki o soğuk ve kararlı tona ben bile şaşkın kalarak. "Hemen şimdi o evden çık."
İrem tamamen şaşkınlaşmıştı. "Evden mi çıkayım? Doğa adamlar kapıda, nereye gideceğim?"
"Otogara git ya da bir şekilde ayarla, bilmiyorum. Bana İstanbul'dan uzaklaşabileceğimiz en yakın otobüsün saatini söyle. Kendine de bir bilet al, bana da. Ben Mersin'den ilk otobüse biniyorum."
Bu kez Taha hareket etti. O durağanlığı, o şok dalgası bir anda kırıldı. Bir adım daha yaklaştı bana. Aramızdaki mesafe neredeyse kapanmıştı, o yoğun, odunsu kokusu yağmurun tuzlu kokusuna karışarak burnuma doluyordu. "Doğa," dedi, uyarır gibi, o eski otoritesini yeniden kuşanmaya çalışarak.
Onu tamamen görmezden geldim. Hayatımda ilk kez Taha Kurtiz adında bir adam bu dünyada hiç var olmamış gibi davrandım. "İrem," dedim telefona doğru.
"Doğa, sen İstanbul'dan kaçıyor musun? Delirdin mi sen?" İrem’in sesi neredeyse bir çığlığa dönüşmüştü.
"Evet," dedim, gözlerim Taha’nın o gitgide kararan, dipsiz bir kuyuya dönen gözlerine kilitlenirken. "Gerekirse delirdim. Ama burada, bu adamların, bu lanet senaryoların arasında tek bir saniye bile kalmayacağım."
İrem'in sesi panikle yükseldi. "Doğa... Taha izin verir mi buna? Adamın dünyasını biliyorsun, seni o şehirden, o evden öylece bırakır mı sanıyorsun?"
İlk kez yüzümde sert, ruhsuz ve acı bir gülümseme oluştu. "Artık umurumda değil. Onun neye izin verip vermeyeceği benim hayatımın koordinatı değil artık."
Taha'nın bakışları o kelimelerimle birlikte öyle bir karardı ki, etraftaki o siyah şemsiyeli korumalar bile aralarındaki o sessiz gerilimle kıpırdandı. Vedat elini hafifçe ceketinin içine, o her zamanki profesyonel refleksine doğru kaydırdı ama Taha’nın elini kaldırmasıyla olduğu yerde kaldı. Geri adım atmadım. Bir milim bile sarsılmadım. Çünkü dün gece o mermer atölyesinde ellerim bağlıyken korkudan titreyen o kız, babasının toprağını kokladıktan sonra her şeyini kaybetmişti. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan bir kadından daha tehlikeli bir şey yoktu bu dünyada.
Babam gitmişti.
Annemin yanındaki o taze toprak geçmişimi gömmüştü.
Evim, o güvenli, sıradan hayatım gitmişti.
Güven duygum, o içimi ısıtan o çocuksu his gitmişti.
Ve şimdi... O gece kulübün ortasında "Seni seviyorum Taktikçi" diye haykırdığım, göğsünde uyandığım adam da yavaş yavaş ellerimin arasından kayıp, yabancı bir düşmana dönüşüyordu. Ama İrem haklıydı. Kacmayacaktim. Savaşacaktım, babam için savaşacaktım. Okulu bitirecek sonra da bizi bitirenleri bitirecektim.
Telefonu kapatıp cebime koydum. "Ben İstanbul'a dönüyorum," dedim, kelimelerin üzerine basarak. "Ama seninle değil."
Taha birkaç saniye boyunca, sanki yüzümdeki her bir milimi zihnine kazımak ister gibi yüzüme baktı. Yağmur ikimizin arasında ince, şeffaf bir perde gibi yağıyordu. Siyah gömleği tamamen vücuduna yapışmış, o devasa kasları kasılmaktan kaskatı kesilmişti. Sonunda konuştu, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da sarsıcıydı:
"Otobüse binemezsin."
"İzle beni," dedim, yanından geçip gitmek için bir hamle yaparak.
"Doğa!" diye seslendi, bu kez sesi o mezarlığın duvarlarını dövdü.
"Hayır Taha, hayır." Bu kez sesimi yükseltmedim. Bağırmadım,az önceki gibi göğsünü yumruklamadım, çocukça ağlamadım. Sadece baktım ona. O asil, o her şeye hükmeden yüzüne son bir kez baktım. "Beni artık koruyamazsın Taha. Kendi ağabeyinin namlusundan, kendi ailenden sızan o kandan beni koruyamazsın."
O cümlenin ardından, yüzündeki ifadenin darmadağın olduğunu gördüm. O gözlerindeki mutlak eminlik, o siber ekiplerle, koruma ordularıyla dünyayı yöneteceğini sanan o kibir tek bir saniyede tuzla buz oldu. Çünkü ikimiz de aynı şeyi, o nemli Mersin toprağının üzerinde dururken çok net anlamıştık.
Ben artık onun koruması, onun o yeraltı dünyasındaki zayıf karnı olmak istediği o masum kız değildim.
Ve o... O artık benim sığınmak, kolları arasında dünyayı unutmak istediğim o güvenli adam değildi.
Aramızdaki mesafe ilk kez, o mezarlık kapısının önünde, kilometrelerle ve akan kanla ölçülmeye başlamıştı. Arkamı döndüm ve o kurşuni yağmurun altında, beni bekleyen o zırhlı araçlara değil, Mersin otogarına giden o yabancı yola doğru yürümeye başladım. Taha arkamdan gelmedi. Sadece o mezarlığın kapısında, elinde babamın mektubuyla, ölülerin ve dirilerin arasında tek başına kaldı.
