31. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELA

MEZARDAKİ GÖLGE

Büşra Kıran

Gece yarısının o ağır, boğucu karanlığı odanın tavanına simsiyah bir tül gibi serilmişti. Taha’nın göğsünde uyandıktan sonra odama geçmiş, yatağın içinde saatlerdir bir sağa bir sola dönüp durmuştum. Başımın içindeki o zonklama geçmişti ama zihnimdeki o uğultu, dün geceki o magazin manşetinin verdiği o dehşet dalgası bir an bile durulmuyordu. Tam gözlerimi hafifçe kapatıp o sisli uykuya kendimi bırakacağım sırada, yastığımın hemen altındaki telefonum titredi.
Ekrandaki o çiğ ışık, gözlerimi kamaştırırken kaşlarımı çattım. Numara yoktu. Ekranın tam ortasında sadece "Gizli Numara" ibaresi belirsiz bir tehdit gibi parlıyordu. Kalbimin o tanıdık, ritmik bir korkuyla hızlandığını hissettim. Titreyen parmaklarımla mesaj kutusunu açtım.
Karşıma çıkan ilk şey bir metin değil, bir fotoğraftı.
Fotoğrafı büyüttüğüm an boğazımdan yukarı doğru yükselen o saf, yakıcı nefes düğümlendi. Burası Mersin’deki o eski, asri mezarlıktı. Annemin yattığı, toprağının kokusunu hala burnumda taşıdığım o kimsesiz yerdi. Ama asıl canımı yakan, ciğerimi söküp alan şey mezar taşının hemen başında, o solmuş mermere elini dayamış bir şekilde arkası dönük duran adamdı. Üzerindeki o eski, yıpranmış kahverengi ceketi, o hafifçe öne eğik, hayattan darbe yemiş o çaresiz omuzları tanımamam imkansızdı.
Babamdı.
Annemin vefatından sonra Mersin’e kaçan, İstanbul’daki o büyük şirketi batınca dünyaya küsen, her şeyden elini eteğini çeken o zavallı, kırgın babamdı. Fotoğraf o kadar taze görünüyordu ki, arkadaki ağaçların yapraklarından onun Mersin’in o kurşuni, nemli sabahında çekildiğini anlayabiliyordum. Fotoğrafın hemen altında beliren o soğuk, milimetrik ve her bir harfi infaz emri gibi duran mesajı okudum:
> "Prenses, sevgilinin şöhreti Mersin’e kadar ulaştı. Annene bir ziyaret gerçekleştirdik ama baban pek misafirperver çıkmadı. Aşağıdaki konuma geleceksin. Tam gece saat üçte. Yalnız geleceksin. Eğer arkana o koruma ordusunu, o sarsılmaz Taha Kurtiz’i ya da Vedat’ı takarsan, babanın cesedini annenin mezarının hemen yanına gömerim. Karar senin. Ya şimdi gelirsin ya da Mersin’den bir cenaze haberi alırsın."
>
Mesajın hemen altında mavi bir harita pimi parlıyordu. İstanbul’un o en tekinsiz, terkedilmiş liman bölgelerinden birinin, Yedikule surlarının hemen arkasındaki o eski mermer atölyelerinin konumuydu bu.
Yatağın içinde hızla doğruldum. Vücudum tepeden tırnağa titriyordu. Gitmek intihardı, bunu biliyordum. Taha’ya haber vermek en mantıklı olanıydı ama o mesajdaki o kesin, acımasız ton içimdeki o çocukluk korkusunu tetiklemişti. Babam benim yüzümden, benim dün geceki o aptalca magazin fiyaskom yüzünden namlunun ucundaydı. Taha’nın odasına gitmek için hamle yaptım ama kapının kulbunu tuttuğum an durdum. Eğer Taha öğrenirse orayı basardı. Silahlar patlardı. Ve o adamlar Mersin’deki bir telefona bakıyorlardı. Tek bir saniyede babamın hayatını bitirebilirlerdi.
"Kendin halletmek zorundasın Doğa," diye fısıldadım kendi kendime.
Hızla üzerimdeki pijama takımını çıkardım. Dolaptan elime gelen ilk şeyi, siyah bir kot pantolonu ve koyu renkli, kalın bir kapüşonluyu üzerime geçirdim. Bordo topukluların yerine siyah, düz spor ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Telefonumu cebime sıkıştırıp odamın kapısını milimetrik bir yavaşlıkla açtım.
Koridor zifiri karanlıktı. Taha’nın kapısının altından hiçbir ışık sızmıyordu. Evin o devasa, mermer merdivenlerinden aşağıya adeta bir hayalet gibi süzüldüm. En büyük korkum kapıdaki o Vedat’ın bahsettiği çift katlı koruma ordusuydu. Rezidansın o devasa, cam ana çıkış kapısına yaklaştığımda, kalbimin sesi kulaklarımda güm güm ötüyordu.
Ancak dışarıya baktığımda garip bir şey fark ettim. Kapıdaki o iki büyük zırhlı araç yerindeydi ama korumaların hiçbiri ortalıkta yoktu. Kulübenin içindeki ışıklar sönüktü. Şans eseri miydi, yoksa birileri Taha’nın o aşılmaz duvarında bilinçli bir gedik mi açmıştı, bilmiyordum. Kapının o ağır, hidrolik kilidini yavaşça serbest bıraktım. Dışarıdaki o soğuk İstanbul havası yüzüme çarptığı an arkama bakmadan, rezidansın o karanlık otopark çıkışına doğru koşmaya başladım.

Gece saat üç sularında İstanbul’un sokakları adeta birer mezarlık gibi sessiz ve ıssızdı. Rezidanstan çıktıktan birkaç sokak sonra ana caddeye ulaşıp gördüğüm ilk sarı taksiye kendimi attım. Şoför dikiz aynasından bana, o yüzümdeki saf dehşet ifadesine baksa da tek bir kelime bile etmedi. Ona cebimdeki son nakit parayı uzatıp haritadaki o Yedikule surlarının arkasındaki liman bölgesini söyledim.
Taksi surların o karanlık, tarihi taşlarının arasından geçip deniz kenarındaki o eski sanayi sitesine girdiğinde, etraftaki dükkanların paslı kepenkleri, devasa mermer blokları ve tekinsiz sokak lambaları içimdeki o geri dönme isteğini körüklüyordu.
"Kızım, buralar bu saatte tekin değildir, emin misin?" diye sordu şoför, arabayı eski bir mermer atölyesinin önünde durdururken.
"Eminim," dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak arabadan indim.
Taksi hızla uzaklaşırken, arkasından bıraktığı o kırmızı stop lambalarının ışığı da karanlığın içinde eriyip gitti. Tamamen yalnızdım. Önümde, paslı zincirlerle kapısı yarı açık bırakılmış, içerisinden çiğ, beyaz bir floresan ışığının sızdığı devasa bir atölye duruyordu. İçeriden gelen o keskin mermer tozu kokusu ve rutubet, genzimi yaktı.
Adımlarımı o açık kapıya doğru yönlendirdim. Her bir adımımda spor ayakkabılarımın altındaki o mermer kırıntıları çatırdıyordu. İçeriye adım attığım an, atölyenin tam ortasında, o devasa mermer kesme bloklarının arasında zincirlerle tavana asılmış bir ışığın altında duran o gölgeyi gördüm.
Bu adam kırklı yaşlarının sonlarında, jilet gibi gri bir takım elbise giymiş, saçları şakaklarından hafifçe kırlaşmış son derece karizmatik ama gözlerinde saf bir delilik barındıran biriydi. Onu gördüğüm an zihnimin o en alt çekmecelerinden bir dosya hızla açıldı. Yüz hatları, o alaycı, ince dudak yapısı bana hiç yabancı değildi.
Hakan Soykan.
Babamın sekiz yıl önce İstanbul’daki holdingi batmadan hemen önce, en büyük iş ortağı olan ama sonra babamı dolandırıp tüm mal varlığımıza çöken, babamın Mersin’e kaçmasına neden olan o karanlık adamdı. Annemin hastalığı döneminde ilaç paralarını bile alamamamızın, o lüks hayatımızdan bir günde o kimsesizliğe düşmemizin asıl müsebbibi tam karşımda dikiliyordu.
Ancak buradaki asıl dehşet verici olan şey, onun babamın eski ortağı olması değildi. Hakan Soykan, Taha Kurtiz’in yeraltı dünyasındaki o en azılı, en eski ve en kanlı düşmanlarından biriydi. Kurtiz Holding’in piyasada yok etmek için yıllardır uğraştığı, Taha’nın o sarsılmaz gücü karşısında her geçen gün eriyen o yasadışı şebekenin başındaki adamdı.
"Doğa..." dedi Hakan Soykan. Sesi o kadar tanıdık ama bir o kadar da zehirliydi ki, tüylerim diken diken oldu. Elindeki o gümüş kaplama çakmağı ritmik bir şekilde yakıp söndürüyordu. "Küçük prensesimiz büyümüş, serpilmiş. Hatta o sarsılmaz Taha Kurtiz’in kalbini çalacak kadar iddialı bir kadın olmuş."
"Babam nerede?" diye bağırdım, sesim atölyenin o yüksek tavanında yankılanırken öne doğru bir adım attım. "Babama ne yaptınız? Konumu aldım, yalnız geldim. Bırak onu!"
Hakan Soykan acımasız bir kahkaha patlattı. Çakmağı cebine koyup bana doğru yürümeye başladı. "Baban Mersin’de, o sefil mezarlıkta hayatta kalmaya çalışıyor Doğa," dedi, yüzüme doğru eğilerek sigara kokan pis nefesini üflerken. "Ama onun hayatta kalması, senin burada bana ne kadar sadık kalacağına bağlı."
Tam o sırada arkamdaki o karanlık mermer blokların arasından iki devasa, kulaklıklı adam fırladı. Ne olduğunu anlayamadan kollarımı arkaya doğru kıvırıp beni o soğuk, mermer direklerden birine doğru ittiler. Sert bir halatla ellerimi ve ayaklarımı o mermer kütlesine sımsıkı bağladılar. Canım fena halde yanmıştı ama acıyı hissetmiyordum bile.
"Sen..." dedim, nefes nefese ona bakarak. "Sen babamın ortağıydın. Neden yapıyorsun bunu? Bizden ne istiyorsun?"
"Benim senin o sefil babanla işim yıllar önce bitti Doğa," dedi Hakan, cebinden telefonunu çıkarıp ekranını bana doğru gösterirken. Ekrandaki o dün geceki Lumina fotoğrafımıza baktı. "Benim işim, seni o kulübün ortasında tüm dünyaya prensesi olarak ilan eden o kibirli adamla. Taha Kurtiz’le."
Hakan, telefonunu cebine koyup yüzüme sert bir tokat attı. Başım yana doğru düşerken ağzımdan sızan o sıcak kanın tadını hissettim.
"Taha Kurtiz benim bu şehirdeki tüm limanlarımı, tüm sevkiyatlarımı tek bir hamlede kuruttu," diye kükredi Hakan, gözlerindeki o saf öfkeyle. "Beni bitirmek üzereydi. Ama dün gece... Dün gece o aptal magazin haberi önüme düştüğünde anladım ki, o aşılmaz Kurtiz’in de bir zayıf noktası varmış. Sen onun yumuşak karnısın Doğa. Ve ben o karnı deşmeden bu şehirden gitmeyeceğim."
______________&___________&_________
Sabah saat yedi sularında, rezidans dairesinin koridorları holding binasındaki o çiğ, beyaz ışıklarla aydınlanmıştı. Taha Kurtiz, üzerindeki o jilet gibi siyah gömleğinin kollarını hafifçe kıvırmış, elindeki o porselen kupayla mutfaktan çıkıp Doğa’nın odasına doğru ilerliyordu. Dün gece sabaha karşı yaşanan o koala anı, o Doğa’nın mayhoş fısıltıları Taha’nın o sarsılmaz zihninde ilk kez bir tebessüme neden olmuştu.
Doğa’nın odasının kapısının önüne geldiğinde, kapıyı çalmadan yavaşça açtı. İçeriye adım attığı an, o sarsılmaz Kurtiz sezgileri anında alarm vermeye başladı.
Oda buz gibiydi. Yatak darmadağındı ama çarşafların üzerindeki o sıcaklık çoktan yok olmuştu. Taha, elindeki kahve kupasını şifonyerin üzerine sertçe bıraktı. Yatağa doğru yürüdü. Yastığın hemen kenarında, Doğa’nın aceleyle çıkarken unuttuğu o küçük, gümüş küpelerinden biri duruyordu.
Taha’nın gözleri tek bir salisede o eski, ölümcül karanlığına geri döndü. Odadan bir fırtına gibi çıktı. Devasa adımları koridorda yankılanırken, mutfakta kahve içen İrem’in önüne dikildi.
"Doğa nerede?" diye kükredi Taha. Sesi rezidansın o kalın camlarını titretecek kadar güçlü ve öfkeliydi.
İrem, elindeki kupayı neredeyse düşürecek kadar irkilerek Taha’ya baktı. "Nasıl yani? Odasında uyumuyor mu?" dedi, şaşkınlıkla.
Tam o sırada Vedat, elindeki telefonla koridorun sonundan koşarak salona girdi. Yüzü kireç gibi beyazlamış, o her zamanki profesyonel robottan eser kalmamıştı. "Taha Bey," dedi Vedat, sesi titreyerek. "Büyük bir zafiyet var. Kapıdaki gece nöbetçisi olan iki koruma... Onları otopark girişinde bayıltılmış olarak bulduk. Gece saat üç sularında rezidansın güvenlik kameralarının network hatları siber bir saldırıyla felç edilmiş. Doğa Hanım... Doğa Hanım evde değil."
Taha, Vedat’ın üzerine doğru bir adım attı. O an Taha’nın etrafından yayılan o saf, öldürme içgüdüsü odadaki havayı tamamen tüketti. Vedat’ın yakasını tek bir hamlede kavrayıp onu duvara sertçe çarptı.
"Sana Doğa’yı koruyacaksın dedim Vedat," diye fısıldadı Taha. Sesi bir fısıltıydı ama o holding binasını yıkacak kadar ağırdı. "Benim evimden, benim koruma kalkanımın altından bir kız nasıl kaçırılır? Kameralar nasıl felç edilir?"
"Taha Bey, Doğa Hanım kaçırılmamış," dedi Vedat, nefes almaya çalışarak elindeki telefonu Taha’ya doğru uzattı. "Siber ekip Doğa Hanım’ın telefonunun bulut hesabına sızmayı başardı. Gece saat 02.45’te ona gelen bir mesaj var. Gizli numaradan."
Taha, Vedat’ı sertçe bırakıp telefonu elinden çekti. Ekrandaki o Mersin’deki mezarlık fotoğrafını, babasının o çaresiz duruşunu ve altındaki o tehdit mesajını okudu. Mesajın sonundaki o konumu gördüğü an, Taha’nın gözbebekleri milimetrik bir hızla küçüldü. O konumu, o Yedikule surlarının arkasındaki mermer atölyesini çok iyi biliyordu.
"Hakan Soykan..." dedi Taha. İsmi dudaklarının arasından çıkarken, elindeki telefonu öyle bir sıktı ki, telefonun ekranı çatırdayarak bin parçaya ayrıldı. "O sefil fare... Benimle hesaplaşmak için babasını mı kullanmış?"
Taha arkasını döndü. Ceketini tek bir hamlede sırtına geçirirken, belindeki o siyah, özel yapım silahın emniyetini tek bir parmak hareketiyle açtı. Gözlerinde artık insani hiçbir duygu kalmamıştı. O sadece yok etmek için programlanmış bir canavara dönüşmüştü.
"Vedat," dedi Taha, kapıya doğru yürürken sesi ölümün ta kendisiydi. "Lumina’daki tüm adamları topla. Silahları alın. O atölyenin etrafındaki beş kilometrelik alanda uçan kuşu bile vuracaksınız. Hakan Soykan’ın o leşini bugün o mermerlerin üzerine sereceğim."
İrem oturduğu yerden dehşetle ayağa kalktı. "Taha, ne olur Doğa’yı kurtar," diye bağırdı, gözyaşları yanaklarından süzülürken.
Taha arkasına bile bakmadan, o devasa adımlarıyla rezidansın kapısından çıktı. "Doğa’ya dokunan her bir elin kemiklerini tek tek kıracağım," dedi ve asansörün kapısı arkasından bir giyotin gibi kapandı.
Yedikule’deki o eski mermer atölyesinin içindeki o çiğ ışık, gözlerimi yakmaya devam ediyordu. Elleri mermer direğe sımsıkı bağlı olan bedenim, soğuktan ve korkudan tamamen uyuşmuş durumdaydı. Hakan Soykan, karşımda durmuş, elindeki o gümüş kaplama silahın şarjörünü çıkartıp tekrar takıyordu. Çıkan o mekanik ses, her seferinde kalbime bir iğne gibi batıyordu.
"Saat dört buçuk oldu Doğa," dedi Hakan, saatine bakarak alaycı bir şekilde gülümsedi. "Senin o sarsılmaz sevgilin hala ortalıkta yok. Yoksa o magazin haberi sadece bir gecelik bir eğlenceden mi ibaretti? Taha Kurtiz senin gibi sefil kız için buraya gelmeyecek kadar zekidir belki de."
"O buraya gelmeyecek," dedim, ağzımdaki kanı yere doğru tükürerek. Sesimi olabildiğince güçlü tutmaya çalışıyordum. "Ve sen... Sen asla onun istediği o güce ulaşamayacaksın Hakan Soykan. Babamı dolandırdığın gibi onu dolandıramazsın."
Hakan, öfkeyle bana doğru bir adım attı. Tam silahın kabkabıyla yüzüme tekrar vuracağı sırada, atölyenin o devasa, paslı demir kapısı öyle bir gürültüyle patladı ki, içerideki tüm mermer tozları havaya uçtu.
Zırhlı bir Range Rover, kapıyı darmadağın ederek atölyenin tam ortasına, o beyaz floresan ışığının altına kadar girdi. Arabanın kapısı daha tamamen durmadan açıldı ve içerisinden Taha Kurtiz indi.
Üzerindeki o siyah gömlek, o devasa, heybetli gövdesi ve en önemlisi o gözlerindeki saf, katıksız ölümcül karanlık atölyenin içindeki tüm havayı saniyeler içinde dondurdu. Taha’nın hemen arkasından ellerinde ağır makineli silahlarla Vedat ve Lumina’nın o en seçkin yirmi koruması içeriye girdi. Atölyenin etrafı saliseler içinde bir savaş alanına döndü. Hakan’ın adamları silahlarını çekmeye bile fırsat bulamadan, Vedat’ın adamları tarafından yere serildiler. Silah sesleri atölyenin yüksek tavanında yankılanırken, Hakan Soykan panikle namluyu doğrudan benim şakağıma dayadı.
"Dur Taha!" diye bağırdı Hakan. Sesi ilk kez o az önceki kibirden uzaktı, saf bir korku barındırıyordu. "Tek bir adım daha atarsan bu kızın beynini bu mermerlerin üzerine akıtırım! Adamlarına söyle silahlarını indirsinler!"
Taha, Hakan’ın bu tehdidine karşı adımlarını bir an bile kesmedi. O mermer kırıntılarının üzerinde, o devasa gövdesiyle Hakan’a doğru yürümeye devam etti. Belindeki silahı çekmemişti bile. Ellerini ceplerine koymuş, sanki bir infaz alanında değil de holding katında yürüyormuş gibi rahattı. Ama o gözleri... O gözleri doğrudan Hakan’ın namluyu tutan eline kilitlenmişti.
"Hakan," dedi Taha. Sesi o kadar derinden ve o kadar sakindi ki, bu sakinlik içerideki tüm silah seslerinden daha korkunçtu. "Dua et ki o namlu Doğa’nın tenine değdiği an benim sabrım tükenmemiş olsun. Çünkü eğer o tetiğe basarsan, seni bu şehirde ölmek için yalvaracağın bir bodrum katına kapatırım."
"Beni tehdit etme Kurtiz!" diye haykırdı Hakan, elinin titrediğini görebiliyordum. Silahı şakağıma daha da bastırdı. "Ben her şeyimi kaybettim! Senin yüzünden bittim ben! Bu kızı da yanımda götüreceğim!"
Taha, aramızdaki o beş metrelik mesafede durdu. Gözlerini bir anlığına Hakan’dan çekip bana, o elleri bağlı, yüzü kanlar içindeki halime çevirdi. O an Taha’nın o mermerden farksız yüz hatlarında, o kapkara gözlerinde ilk kez bir acı, saf bir öfke patlaması gördüm. Benim bu halim, onun o sarsılmaz sistemini dün gece kulüpteki o öpücükten çok daha şiddetli bir şekilde çökertmişti.
"Doğa," dedi Taha, sesi bu kez sadece benim duyabileceğim bir yumuşaklığa bürünmüştü. "Gözlerini kapat."
"Taha..." diye fısıldayabildim sadece.
"Gözlerini kapat dedim," diye tekrarladı Taha, emri kesindi.
Gözlerimi sımsıkı kapattığım o salisede, atölyenin içinde tek bir el silah sesi yankılandı. Ama bu ses Hakan’ın silahından çıkmamıştı. Taha, cebindeki elini çıkardığı o mikrosaniyede, belindeki silahı çekip Hakan Soykan’ın tam namluyu tutan sağ bileğine milimetrik bir atış gerçekleştirmişti.
Hakan’ın o acı dolu çığlığı atölyeyi inletirken, şakağımdaki o soğuk metal hissi anında yok oldu. Gözlerimi açtığımda, Hakan Soykan’ın yerde, kanlar içinde kıvrandığını ve sağ elini tutarak çığlık attığını gördüm. Taha ise silahını tekrar beline koymuş, çoktan yanıma ulaşmıştı.
Taha, belinden çıkardığı o keskin komando bıçağıyla beni mermer direğe bağlayan o kalın halatları tek bir hamlede kesti. Halatlar yere düştüğü an, uyuşmuş olan bedenim tamamen boşluğa bırakılacaktı ki, Taha’nın o devasa, sıcak kolları beni havada yakaladı. Beni sımsıkı, o geniş göğsüne doğru çekti.
Başımı onun o şah damarının üzerine, oo tanıdık yere bıraktım. Ağzımdaki o kan kokusu, onun yoğun odunsu kokusuna karışıyordu. Vücudumdaki korku titremesi, onun o sarsılmaz sıcaklığına çarptığı an eriyip gitmeye başladı.
"Geçti," diye fısıldadı Taha, saçlarımın arasına dudaklarını bastırırken. Sesindeki o koruma içgüdüsü o kadar güçlüydü ki, o an dünyanın sonu gelse bile o kollardan çıkmak istemezdim. "Buradayım. Kimse sana bir daha dokunamaz."
Taha beni yavaşça yere, o temiz mermer bloklardan birinin üzerine oturttu. Kendi ceketini çıkarıp omuzlarıma örttü. Ardından arkasını döndü. Yerde hala bileğini tutarak acıyla inleyen Hakan Soykan’a doğru yürüdü.
Vedat ve adamları Hakan’ın etrafını çoktan sarmıştı. Taha, Hakan’ın tam tepesinde bir ölüm meleği gibi dikildi. Ayakkabısının ucuyla Hakan’ın o vurulan eline sertçe bastırdı. Atölyenin içinde Hakan’ın kemiklerinin çatılama sesi yankılandı.
"Mersin’deki adamlarını ara Hakan," dedi Taha, sesi o mermer tozlarının arasında bir infaz hükmü gibiydi. "Hemen şimdi. O telefonu hoparlöre alacaksın ve Doğa’nın babasının kılına bile zarar gelmeden o mezarlıktan çekilmelerini söyleyeceksiniz. Eğer o adamlar beş dakika içinde oradan ayrılmazsa, senin o diğer elinin kemiklerini de tek tek kırarım."
Hakan, acıdan yüzü gözü şişmiş bir halde cebindeki telefonunu sol eliyle çıkardı. Titreyen parmaklarıyla Mersin’deki adamını aradı. Telefon iki tık sesinin ardından açıldı.
"Çekilin..." diye inlemişti Hakan, yüzü acıdan darmadağın bir halde. "Mezarlıktan çekilin hemen! Adamı bırakın!"
Telefonun hoparlöründen gelen o derin sessizlik, atölyenin içindeki barut ve mermer tozu kokusunu daha da ağırlaştırdı. Taha, postalının baskısını milimetrik bir şekilde azaltıp gözlerini yerdeki adama dikti. Tam her şeyin bittiğini, babamın kurtulduğunu düşünüp derin bir nefes alacaktım ki, telefonun ucundaki o boğuk, Mersin şiveli ses buz gibi bir kahkaha attı.
"Şef, ne çekilmesi?" dedi telefondaki adam, arkadan gelen o tekinsiz dalga seslerinin arasında. "Biz işi bitireli iki saat oluyor. İhtiyarı karısının biricik aşkının mezarının hemen yanındaki o boşluğa bıraktık. Gömdük bile sayılır. Sen İstanbul’daki o kızı aldın mı, onu söyle?"
O salisede, atölyenin içindeki zaman tamamen durdu.
Gözlerim fal taşı gibi açılırken, kulaklarımda uğuldayan o sesin ne anlama geldiğini zihnim ilk başta reddetti. "Hayır..." diye mırıldandım, sesim boğazımda bir cam kırığı gibi çakılı kaldı. "Hayır, yalan söylüyor. Yalan söylüyor, değil mi?"
Hakan Soykan, Taha’nın ayağının altından sızan kana ve bileğindeki o kurşun yarasına rağmen, yüzünü yukarı doğru kaldırdı. Dudaklarının kenarından sızan kanla birlikte, yüzünde saf, şeytani ve hiçbir korku barındırmayan o delice tebessüm belirdi. Taha’nın doğrudan gözlerinin içine baktı.
"Çoktan öldü Kurtiz..." diye fısıldadı Hakan, her bir kelimesinden zevk alarak. "O fotoğrafı Doğa buraya tek başına, tıpış tıpış gelsin diye dün sabahtan çektirmiştim zaten. İhtiyarın ömrü o fotoğraf çekildikten hemen sonra bitti. Sen buraya sadece cesedini kurtarmaya geldin. O sefil babasının leşi çoktan Mersin toprağına karıştı."
"Baba!" diye haykırdım. Göğsümden yükselen o saf, hayvansi acı çığlığı atölyenin o yüksek tavanını darmadağın etti.
Taha’nın omuzlarıma örttüğü o devasa ceket üzerimden kayıp mermer tozlarının üzerine düşerken, dizlerimin üzerine çöktüm. Annemin ölümünden sonra sığındığım, dünyadaki tek bağım, o çaresiz, kırgın babam benim yüzümden, benim dün geceki o aptalca magazin fiyaskom yüzünden ölmüştü. Ellerimle mermer zemini yumruklarken, gözyaşlarım yerdeki o beyaz tozu çamura dönüştürüyordu. Dünya etrafımda dönüyor, nefes alamıyordum.
_____&&&&_______&&&&&___&_&₺_
Hakan Soykan’ın o kan donduran itirafı bittiği an, Taha Kurtiz’in o sarsılmaz, mermerden farksız olan yüz hatlarında hiçbir kas kıpırdamadı. Ama etrafındaki o aura, o holding binasındaki ya da Lumina’daki baskıcı havadan çok farklıydı artık. O an Taha’nın içindeki o medeniyet kırıntısı tamamen yok oldu. O sarsılmaz CEO, yeraltı dünyasının o kurallı Taktikçi’si bitti; yerine sadece yok etmek, parçalamak üzerine programlanmış katıksız bir canavar geldi.
Taha, postalını Hakan’ın elinin üzerinden yavaşça çekti. Hiç acele etmeden, belindeki o özel yapım, siyah ağır silahı tekrar çıkardı. Vedat, Taha’nın o gözlerindeki bakışı gördüğü an adeta dehşete düşerek öne doğru bir adım attı.
"Taha Bey, durun!" diye bağırdı Vedat, sesinde ilk kez profesyonel koruma maskesini aşan bir panik vardı. "Burada olmaz! Onu konuşturmamız lazım, Mersin’deki adamların kimlikleri için..."
"Çekil Vedat," dedi Taha. Ses tonu bir fısıltıdan farksızdı ama o kadar düz, o kadar soğuk ve o kadar acımasızdı ki, Vedat olduğu yerde çakılı kaldı.
Taha, yerde acıyla kıvranan Hakan Soykan’ın tam önüne geçti. Silahın namlusunu Hakan’ın alnının tam ortasına, o şakak çizgisine sertçe bastırdı. Hakan, ölümün soğukluğunu hissetmesine rağmen hala o delice tebessümünü korumaya çalışıyordu.
"Beni öldürürsen o adamların hiçbirini bulamazsın Kurtiz," diye hırıldadı Hakan.
"Ben onları bulmam Hakan, onlar beni bulur," dedi Taha.
Ve gözünü bile kırpmadan, en ufak bir tereddüt yaşamadan tetiğe bastı.
Atölyenin içinde yankılanan o tek el silah sesiyle birlikte Hakan Soykan’ın bedeni mermer blokların üzerine yığıldı. Taha, silahı beline bile koymadan arkasını döndü. Yerde, dizlerimin üzerinde, babamın ölümüyle tamamen felç olmuş bir halde ağlayan bedenime doğru yürüdü.
Önümde diz çökmedi bu kez. Beni tek bir hamlede, o devasa gücüyle kucağına aldı. Göğsüne sertçe bastırdı. Ben onun göğsünü yumruklarken, "Senin yüzünden!" diye bağırırken, o hiçbir şey demedi. Sadece beni daha da sıkı kavradı. Kucağında tamamen delirmiş, acıdan nefesi kesilmiş bir halde çırpınan beni atölyeden çıkarıp o siyah zırhlı aracın içine fırlatır gibi yerleştirdi.

Araba rezidansın o kapalı otoparkına girdiğinde, bilincim acının ağırlığıyla yarı açık, yarı kapalı bir durumdaydı. Taha beni kucağından bir an bile indirmeden yukarı çıkardı.Rezidansın kapısı açıldığı an salonda bizi bekleyen İrem, benim o yüzümdeki kanları, üzerimdeki mermer tozlarını ve en önemlisi o gözlerimdeki saf, ölü bakışı gördüğü an çığlık attı.
"Doğa! Ne oldu? Ne yaptılar sana?" diye koştu İrem, elleri titreyerek bana uzandı.
Taha beni salonun tam ortasındaki o geniş, deri koltuğa yavaşça bıraktı. Vedat da hemen arkasından içeri girmişti, yüz hatları kaskatıydı.
"İrem," dedi Vedat, sesindeki o ağır tonla İrem’in omuzlarından tutarak onu geriye çekti. "Doğa’nın babası... Mersin’de öldürülmüş. Hakan Soykan işi çoktan bitirmiş."
İrem duyduğu şeyle birlikte elleriyle ağzını kapatarak koltuğun kenarına çöktü. Salonda sadece benim o hıçkırıklarım, o babamın adını sayıklayan nefesim yankılanıyordu. "Benim yüzümden..." diye mırıldandım, saçlarımı ellerimle çekiştirirken gözlerimi salondaki o lüks eşyalara diktim. "O fotoğraf çıkmasaydı, ben dün gece o masaya çıkmasaydım, seni öpmeseydim babam yaşıyor olacaktı! Senin o lanet dünyan benim babamı yedi!"
Taha, salonun tam ortasında dikilmiş, bana bakıyordu. Üzerindeki o siyah gömleğin manşetlerinde hala Hakan Soykan’ın kanının lekeleri vardı. Gözlerindeki o dipsiz karanlık bir an bile esnemedi. Bana doğru bir adım attı, önümde eğildi ve ellerimi kendi o koca, sıcak ellerinin arasına aldı.
"Benim dünyam kimseyi yemedi Doğa," dedi Taha, sesi bu kez bir mermer kadar sert ama içten içe yanan bir kor gibiydi. "Ama senin babanı benden alan o dünyayı, o Mersin’deki, o İstanbul’daki tüm o şebekeyi kendi ellerimle cehenneme çevireceğim. Bu sana Taktikçi sözü değil, bu sana Taha Kurtiz sözü. Yarın güneş doğduğunda, babanın kanına dokunan tek bir adam bile bu topraklarda nefes almıyor olacak."
Arkasını döndü ve Vedat’a baktı. "Vedat, Mersin’e özel uçağı hazırlat. Doğa ve İrem burada kalacak, kapıya otuz adam daha dik. Ben bizzat Mersin’e gidiyorum. O mezarlıktaki her bir taşı, o adamların kemikleriyle kıracağım."
Taha salondan bir fırtına gibi çıkarken, ben koltuğun üzerinde, babamın o kahverengi ceketinin kokusunu hayal ederek tamamen karanlığa gömüldüm. Savaş artık resmi olarak başlamıştı ve bu savaşın ilk kurbanı benim geçmişim olmuştu.