23. bölüm · YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELA

GEÇMİŞİN ENKAZI

Büşra Kıran

### **TAHA KURTİZ**

Banyonun o mermer kaplı, soğuk ve loş aydınlatmasının altında, ecza dolabından çıkardığım sargı bezlerini ve buz torbasını tezgahın üzerine bıraktığımda ellerimin hala çok hafif titrediğini fark ettim. Hayatım boyunca namluların ucunda yürümüş, en kanlı infazların senedini tek kalemde imzalamış bir adam olarak benim ellerim asla titremezdi. Asla zaaf göstermez, yönümü şaşırmazdım. Ama az önce koridorda, o küçük berjerin üzerinde o kızın dudaklarını esir aldığım, o darmadağın nefesini kendi ciğerlerime çektiğim o saliseler... Benim otuz yıllık sarsılmaz mekanizmamı, o yeraltı dünyasının bana biçtiği jilet gibi keskin kuralları bütünüyle darmadağın etmişti işte. Kendime gelemiyordum. Ciğerlerime dolan o tütün kokusuna karışmış haziran sıcağı değil, doğrudan o kızın teninin kokusuydu.

Arkamı döndüm yavaşça. Doğa, banyonun köşesindeki ahşap pufun üzerinde, üzerindeki o Burak’ın pis parmak izleriyle lekelenmiş beyaz keten gömleğin içinde adeta kaybolmuş gibi oturuyordu. Başını öne eğmişti; o hırçın panik klavyesinin arkasına saklanan, holding koridorlarında bana kafa tutan o dikbaşlı kız gitmiş, yerine o dağ evinin ve bu kampüs baskınının getirdiği o ağır yükün altında ezilen ürkek, darmadağın bir çocuk gelmişti sanki. Onu böyle görmek, içimdeki o her şeyi yakıp yıkmak isteyen canavarı daha da hırslandırıyordu. Ona dokunan, onun o tek bir saç teline zarar veren herkesi bu şehirden silme isteği içimi kavuruyordu.

"Gömleğini çıkar," dedim. Sesim koridordaki o hırslı, o kontrolünü kaybetmiş tondan zorlukla sıyrılmış, yeniden o yeraltı dünyasının ödün vermez, mesafeli ve buz gibi mekanik tınısına bürünmüştü. Kendimi dizginlemek, o kilitli kapıların ardındaki vahşi karanlığı zihnimin en ücra köşesine hapsetmek zorundaydım çünkü ona zarar vermekten, o narin tenini kendi karanlığımla kirletmekten korkuyordum.

Doğa işttiği sözle birlikte irkilerek başını kaldırdı hızla. O iyileşen pembe çizginin hemen yanındaki dudakları, az önce benim dudaklarımı mahveden o yakıcı, o hırslı baskıyla hala hafifçe şişmişti ve banyonun loş ışığında kızıl bir kor gibi parlıyordu resmen. Mavi gözlerinde ani bir panik dalgası belirdi, elleri refleks olarak gömleğinin yakasına gitti hemen. Bana bakarken gözlerindeki o karmaşayı, o az önceki öpücüğün yarattığı şoku görebiliyordum.

"N-neden?" diye kekeledi, sesindeki o saf titreme doğrudan göğüs kafesime vurdu işler gibi. "Taha... Ben kendim de yapabilirim, buz torbasını verin yeter bana, kendim hallederim."

Söylediği o kelime, dudaklarından ilk kez resmiyet olmadan, sadece adımla dökülen o ses içimde bir yerleri sarstı ama yüzümdeki o maskeyi indirmedim. "Sana bir soru sormadım, Doğa," dedim, ona doğru büyük bir adımla yaklaşarak o devasa cüssemle üzerindeki tüm ışığı kapatırken. Tezgahtaki buz torbasını ve özel merhemi elime aldım. "O gömlekte o şerefsizin parmak izleri var. Benim evimde, benim sınırlarım içinde o lekeyi üzerinde taşımayacaksın. Ayrıca o sırtındaki ve boynundaki darbe izlerine bakmam gerekiyor. Çıkar şunu."

Doğa alt dudağını dişlerinin arasına alıp hırsla ezdi. Benimle inatlaşamayacağını, Taha Kurtiz’in sözünün üzerine söz söylenemeyeceğini o küçük kafasına çoktan kazımıştı zaten. Titreyen parmakları gömleğinin düğmelerine gitti yavaşça. İlk üç düğmeyi açarken gözlerini benden kaçırıp banyonun siyah mermer zeminine dikti, yanaklarının hafifçe pembeleştiğini gördüm. Gömleği o ince omuzlarından geriye doğru yavaşça sıyırıp bacaklarının üzerine düşürdüğünde, teninin o pürüzsüz, bembeyaz çıplaklığı loş ışığın altında bir kristal gibi parıldadı birden. Gözlerimi ondan çekmek istedim ama bu imkansızdı; o benim bu hayatta gördüğüm en kusursuz mühürdü.

Önünde diz çöktüm yavaşça. Aramızdaki o haziran sıcağı yeniden alev alırken, bakışlarım ilk olarak boynuna, o Burak’ın pis ellerinin bıraktığı hafif mor ve kırmızı parmak izlerine kaydı. Dişlerimi birbirine bastırdım, çenemin gerildiğini, şakaklarımdaki damarların hırsla attığını hissettim. Vedat’a o iti bu gece bu ülkeden sürgün etmesini söylerken az bile yapmıştım; onun o parmaklarını tek tek koparmalıydım, o elleri kökünden kesmeliydim. Benim olan sınırlara dokunmanın bedeli ölümdü ama Doğa’nın ürkmesinden korkuyordum.

Buz torbasını ince bir tülbente sarıp Doğa’nın boynundaki o sızlayan izlerin üzerine yavaşça bastırdım. Doğa, tenine değen o ani soğuklukla birlikte hafifçe irkildi, küçük bir inilti döküldü dudaklarından ve o narin omuzları yukarı doğru kasıldı hemen. O kadar küçüktü ki kollarımla sarsam sanki dünyadaki tüm kötülüklerden saklayabilirdim onu.

"Sakin ol," diye mırıldandım, sesimi olabildiğince pürüzsüz tutmaya çalışarak. "Geçti. Hepsi bitti, buradasın."

"Çok acıyor..." diye fısıldadı, gözlerinden süzülen bir damla yaş yanağından aşağı kayıp benim parmak boğumlarımın üzerine düştü. O bir damla sıcak yaş, benim içimdeki o vahşi hayvanı, o yeraltının acımasız celladını bütünüyle evilleştirdi o an. Onun canının yanması, benim kalbime saplanan binlerce iğneden daha betimdi.

Buz torbasını boynunda hafifçe gezdirip oradaki yangını dindirdikten sonra merhemi parmak uçlarıma aldım. Doğa’nın sırtına doğru uzandım. "Arkana dön," dedim sesimi hafifleterek.

Doğa pufun üzerinde yavaşça eksenini değiştirip sırtını bana döndüğünde, o narin kürek kemikleri ve omurgasının o kusursuz hatları gözlerimin önüne serildi. Burak onu duvara sertçe çarptığı için sağ kürek kemiğinin hemen altında, taş duvarın izini taşıyan büyük bir kızarıklık vardı, teni hırpalanmıştı. Ama benim gözlerim, o kızarıklığın hemen iki parmak solunda, sol kürek kemiğinin tam üzerinde asılı kalan o lekeye çakıldı kaldı.

O an... O salisede zihnimdeki tüm o soğuk strateji tahtası, holding binaları, yeraltının o kanlı senedi büyük bir gürültüyle havaya uçtu resmen. Zaman durmadı, zaman adeta on beş yıl geriye doğru amansız bir hızla çark etti. Beynimin içindeki o tüm duvarlar yıkıldı.

Sol kürek kemiğinin üzerinde, tam bir çınar yaprağına anaındıran, çok belirgin, hafif kahverengi bir doğum lekesi duruyordu.

Parmaklarım havada asılı kaldı. Nefesim boğazımda bir demir gülle gibi tıkandı, göğsüm sıkıştı. Gözlerimin önüne, Kurtiz holdingin o şaşalı koridorları ya da bu lüks rezidans değil; on on beş yıl öncesinin o kasvetli, puslu ve buz gibi soğuk nisan günü geldi. Benim henüz hiçbir şeyim olmadığı, yeraltının o çamurlu sokaklarında tek başıma kaldığım o yetim ve çaresiz çocukluğum...

---

### **TAHA KURTİZ**

On beş yıl önce. Benim henüz bu krallığımın, bu holdinglerin, altımdaki bu milyarlık zırhlı araçların ve bana biat eden yüzlerce adamın hiçbirinin olmadığı o karanlık, o lanetli dönem. Annemin vefat ettiği o kabus gibi nisan günü... Üzerimde yırtık pırtık, eski bir ceketle, cebimde tek bir delikli kuruş bile olmadan İstanbul’un o en ücra, o en kimsesiz mezarlığının nizamiyesinde tek başıma kalmıştım. Annemi o soğuk toprağa vermişlerdi ama benim onun o taze mezarının üzerine dikecek, onun en sevdiği o kırmızı güllerden tek bir tane bile alacak param yoktu. Dünyanın en büyük çaresizliği buydu işte; annene son görevini bile yapamamak.

Mezarlığın çıkışındaki çiçekçi tezgahının önünde durmuş, avuçlarımı sıkmaktan tırnaklarımı etime geçirerek ağlıyordum hırsla. O katı kalpli çiçekçiye yalvarmıştım, *"Amca ne olur annemin mezarı için bir tane gül ver, sonra söz çalışır getiririm parasını"* demiştim çocuk halimle. Ama adam beni elinin tersiyle itmiş, *"Parası olmayan mezara çiçek götüremez, hadi yürü çulsuz şuradan"* diyerek beni o çamurlu kaldırıma savurmuştu. O çamurun içinde diz çökmüş, dünyaya karşı ilk büyük nefretimi o an kusmuştum.

Tam o sırada, nizamiyenin önüne lüks, siyah bir araç yanaşmıştı. İçinden, üzerinde tertemiz, pahalı kıyafetleri olan, en fazla yedi-sekiz yaşlarında küçük bir kız çocuğu inmişti. Annesinin elini sımsıkı tutuyordu. O küçük kız kaldırımda dizleri çamura batmış bir halde ağlayan, dünyadan nefret eden beni görmüş, o kocaman yaşlı gözleriyle bana bakmıştı uzun uzun. Ben o an utancımdan ve o fakirliğin getirdiği öfkemden başımı öne eğerken, o küçük kızın rüzgarda uçuşan elbisesinin arkasından, sırtı bana döndüğü an sol kürek kemiğinin üzerindeki o tam çınar yaprağını andıran belirgin doğum lekesini görmüştüm. Hafızama kazınmıştı o şekil.

Kız o kocaman çocuk kalbiyle benim çaresizliğimi, o annesizliğimi anlamıştı sanki. Koşarak çiçekçi tezgahına gitmiş, kendi bayram harçlıklarını, o küçük madeni paralarını adamın önüne fırlatıp tezgahtaki en büyük kırmızı gül demetini satın almıştı. Sonra o küçük, narin adımlarıyla çamurların içinden geçip tam yanıma gelmişti. O devasa gül demetini benim o titreyen, çıplak ve kirli ellerimin arasına bırakmış ve yüzüme bakıp o kadar güzel gülümseyerek, *"Ağlama abi, bak annene en güzel gülleri aldım. O seni cennetten görecek"* demişti. Adını öğrenememiştim, kim olduğunu soramadan o lüks arabaya binip gitmişti, arkasından bakakalmıştım.

O günden sonra ben yeraltında tırnaklarımla kazıyarak yükselirken, önüme geleni yıkıp geçerken, o küçük kızın o merhametini ve sırtındaki o çınar yaprağı şeklindeki lekeyi zihnime bir yemin, bir intikam senedi gibi kazımıştım. Ben bugün Taha Kurtiz olduysam, o gün o çamurdan o güllerle kalktığım içindi. Kendime söz vermiştim, o kızı bulacaktım.

Ve o leke... O kader senedi...

Şimdi tam karşımda, benim banyomda, benim korumam altındaki Doğa’nın sırtında duruyordu. Dünyanın en büyük tesadüfü, yeraltının en büyük adaletiydi bu.

---

### **DOĞA**

Taha’nın arkamda aniden buz kestiğini, o sarsılmaz, o her şeyi yöneten nefesinin tamamen kesildiğini hissettiğimde içimi tuhaf bir ürperti kapladı birden. Parmakları sırtıma dokunmuyordu, merhemi sürmüyordu öylece bekliyordu. Sadece orada, o buzdan heybetiyle arkamda durmuş, adeta bir hayalet görmüş gibi derin ve kesik kesik nefesler alıyordu. Banyonun içindeki o hava bir anda ağırlaştı sanki.

"Taha?.." diye fısıldadım, o resmiyeti tamamen bir kenara bırakarak, yavaşça başımı arkaya doğru çevirmeye çalışırken. "Bir şey mi oldu? Sırtım çok mu kötü görünüyor, morarmış mı yoksa çok fazla?"

Taha cevap vermedi ilk başta. O koca ellerinin, o az önce Burak’ı un ufak eden o demir parmaklarının sırtımdaki o doğum lekesinin üzerine doğru yaklaştığını hissettim, tenim karıncalandı. Tenime değen parmak uçları o kadar çok titriyordu ki, o yeraltı dünyasının, holdinglerin korkulu rüyası olan adamın bu hali beni ölesiye korkuttu, içimde bir yerler titredi. Parmak ucu, sol kürek kemiğimin üzerindeki o çınar yaprağı şeklindeki lekenin üzerinde çok hafifçe, adeta asırlık bir senedi doğrulamak ister gibi gezindi uzun uzun. O dokunuşta canımı yakmaktan korkan bir şefkat vardı.

"Doğa..." dedi sonunda. Sesi... Aman Allah’ım, sesi o her zamanki Taha Kurtiz tonundan, o emreden jilet gibi sesinden bütünüyle uzaktı. O kadar derinden, o kadar çatallı ve o kadar büyük bir sarsıntıyla çıkmıştı ki, kalbimin göğüs kafesimde teklediğini hissettim resmen. "On beş yıl önce..." dedi, nefesi sırtımı bir kor gibi yakarken. "İstanbul’un o eski, o kasvetli mezarlığında... Küçük bir çocuğa, parası olmadığı için annesine çiçek alamayan o kimsesiz çocuğa koca bir demet kırmızı gül alan o küçük kız... Sen miydin yani?"

İşttiğim kelimeyle birlikte zihnimdeki tüm o haziran sıcağı bir anda buz kesti, beynim uyuştu. Gözlerimin önüne o nisan ayının puslu, yağmurlu mezarlık günü, annemle birlikte babamın bir dostunun cenazesi için gittiğimiz o yer ve kaldırımda yırtık ceketiyle, ellerini sıkarak ağlayan o kimsesiz, o gururlu çocuk geldi birden. Taha bunu nereden biliordu? Benim geçmişime dair, o çocukluk anıma dair bu gizemi nasıl bilebilirdi ki başka türlü?

Yavaşça puftan dönüp tamamen ona doğru baktım. Gömleğim bacaklarımın üzerindeydi, çıplak göğsüme doğru sımsıkı çekmiştim ellerimle ama şu an bunu, çıplaklığımı düşünecek durumda değildim asla, her şey silinmişti. Taha’nın o kapkara, dipsiz bir kuyuya benzeyen gözlerinin içine baktığımda, orada ilk kez o acımasız celladı, o mafya liderini değil; o on on beş yıl öncesinin çamurlu kaldırımında tek başına kalmış, annesizliğin acısıyla kıvranan o çaresiz, o kırık çocuğu gördüm. Gözleri çakmak çakmaktı, o sarsılmaz adamın kirpikleri hafifçe ıslanmıştı hatta. Dünyanın en sert adamı şu an karşımda savunmasızca duruyordu.

"S-sen..." diye fısıldadım, beynimdeki tüm taşlar büyük bir gürültüyle aynı anda yerine otururken. Resmiyet, mesafe, korku... Hepsi o saniyede yok oldu. Hafızamın en derin, en tozlu rafında saklanan o eski ceketli, gözlerinde dünyayı yakacak bir hırsla ve acıyla ağlayan o çocuğun yüzü hat hat Taha’nın o keskin yüzüyle birleşti. "Sen o kaldırımdaki... Çiçek alamadığı için ağlayan o çocuksun... Taha, sensin..."

Taha elindeki merhem tüpünü mermer zemine düşürdü o an. Metal tüpün çıkardığı o *"tık"* sesi banyonun ölümcül sessizliğinde yankılanırken, Taha o devasa cüssesiyle önümde bütünüyle sarsıldı, dizleri mermere çarptı. Uzanıp o kan lekelerinden yeni temizlediği, hala sıcak olan o büyük elleriyle yüzümü kavradı ani bir hareketle. Başparmakları elmacık kemiklerimi sımsıkı, sanki kaçacağımdan korkar gibi tutarken, gözlerimin içine baka baka mırıldandı:

"Benim," dedi. Sesi o an koca şehri, Levent’teki o gökdelenleri sessizliğe gömecek kadar büyüktü, içimi titretti. "O gün o çamurun içinde, annesinin mezarına bir çiçek bile götüremeyen o çulsuz, o kimsesiz çocuk bendim Doğa. Hayatımı benden alan o düzene karşı beni o gün o güllerle ayağa kaldıran, bana o dünyadaki tek merhameti, tek insanlığı gösteren o küçük kız sendin. O leke... O çınar yaprağı. Ben on beş yıldır bu lekeyi, seni arıyorum."

Nefesim kesildi, göğsümün ortasına bir şey oturdu. Gözlerimin edepsizce akan o sicim gibi yaşlar Taha’nın avuçlarının içine bütünüyle doldu, parmaklarından süzüldü. On beş yıl önce mezarlıkta karşılaştığım o çaresiz çocuk, şimdi beni o dağ evinden kurtaran, kampüsü birbirine katan, az önce koridorda dudağımın kenarını o yakıcı tutkusuyla mühürleyen ve benim için tüm yeraltı dünyasını karşısına alan koskoca Taha Kurtiz’in ta kendisiydi! İçimdeki o Taktikçi günlerinin getirdiği bağ, şu an kopmaz bir halat gibi bizi birbirimize bağlamıştı.

"Taha..." diye mırıldandım, sesimdeki tüm o mesafeleri, o korkuları bütünüyle yırtıp atarak. Ellerimi onun o geniş, sert omuzlarına koydum sımsıkı. "Sen o gün çok ağlıyordun... Çok çaresizdin. Ben sadece annen orada çiçeksiz kalmasın, üzülmesin istemiştim o yüzden yaptım. Harçlıklarımı vermiştim çiçekçiye."

Taha beni korumacı bir vahşilikle, adeta o on beş yılın tüm o borcunu, hasretini, o içindeki gizli bağlılığı ve az önceki o bölünmüş yarım kalan tutkuyu göğsünde eritmek ister gibi sımsıkı sarıp kendine bastırdı birden. O jilet gibi adam, o yeraltının kralı şu an kollarımın arasında adeta o küçük çocukluğuna, o kaybettiği annesinin şefkatine sarılıyor gibiydi. Gömleğim tamamen aramızdan kayıp giderken, tenimin onun o sıcak gövdesine değmesiyle içimdeki o yangın banyoyu bütünüyle esir aldı. Ben onun bu dünyada tutunmak zorunda olduğu tek merhamettim, o ise benim sığınabileceğim, beni tüm kötülüklerden koruyacak olan o en güvenli, en devasa karanlıktı.

"Seni bir daha asla bırakmam," diye fısıldadı Taha, saçlarımın arasına o erkeksi, o sıcak dudaklarını bastırırken. Sesi bir yemin gibiydi. "Seni o gün o çamurdan nasıl söküp aldıysam zihnime, şimdi de bu dünyadan koruyacağım. Kimse dokunamaz sana."

Kader senedimiz, o kilitli kapıların ardında, o banyonun loş ışığında on vanished yıl sonra yeniden, bu sefer kanla ve tutkuyla yazılmıştı işte. Artık kaçış yoktu, ikimiz de bu yangının tam ortasındaydık.

---

### **DOĞA**

Taha’nın göğsünde ne kadar kaldım, o sıcaklığın içinde kaç dakika boyunca ağladım bilmiyorum. Ama o hıçkırıklarım dindiğinde, içimdeki o korkunun yerini garip, çok güçlü bir sahiplenme duygusu almıştı. Başımı yavaşça onun o sert göğsünden kaldırdığımda, Taha’nın gözlerindeki o kırık çocuğun yerini yeniden o beni koruyan, o jilet gibi keskin bakışların aldığını gördüm. Ama bu sefer o bakışlarda bana karşı en ufak bir soğukluk yoktu; aksine, tamamen bana ait olduğunu fısıldayan bir yoğunluk vardı orada.

Yavaşça elimi uzatıp onun o çenesindeki sert sakallara dokundum. Parmaklarımın ucundaki o resmiyetin bitişi, ikimizi de o banyonun soğuk mermerlerinden alıp bambaşka bir boyuta taşıyor gibiydi.

"Merhemi sürmedin hala," diye fısıldadım, dudaklarımın arasındaki o titremeyle karışık hafif bir tebessümle. "Sırtım hala acıyor, Taha."

Taha dudaklarının kenarından o bildiğim, o insanı eriten hafif ve tehlikeli gülüşünü sundu bana. Merhem tüpünü yerden aldı, parmak uçlarına döküp sırtımdaki o morluğun üzerine, bu sefer o on beş yılın getirdiği o devasa aşkla ve sadakatle dokunmaya başladı. Parmaklarının her hareketi sırtımda yeni bir yangın başlatırken, o kilitli kapıların ardındaki o rezidans dairesi, bizim için bu dünyadaki tek güvenli sığınak haline gelmişti bile. Biz geçmişin o enkazından birlikte çıkmıştık ve şimdi o enkazın üzerinde kendi krallığımızı kuruyorduk.
-----

AYYY NOLUYOO NOLUYOOOOOOOO

AŞKLAR BEN DE BİLMİYORUM.

VALLA BİLMİYORUM.

BEN BU BÖLÜMÜ YAZMAYA OTURDUĞUMDA ELİMDE GAYET GÜZEL BİR PLAN VARDI. SONRA KARAKTERLER O PLANI ALIP ÇÖPE ATTI, ÜSTÜNE BENİ DE ATTILAR.

ŞU AN OKUYACAĞINIZ ŞEYLERİN YÜZDE KAÇI BENİM KONTROLÜMDEYDİ DİYE SORARSANIZ...

CEVAP VERMEK İSTEMİYORUM.

O YÜZDEN SİZDEN TEK RİCAM BÖLÜMÜ HAYAL ETMEYE ÇALIŞMAMANIZ.

ÇÜNKÜ O KISMI DA BEN YAPTIM.

HEPİNİZ İÇİN SAHNELERİ KAFAMDA KURDUM, KAMERALARI YERLEŞTİRDİM, IŞIKLARI AYARLADIM, FİGÜRANLARI KOŞTURDUM.

BANA GÜVENİN.

YA DA GÜVENMEYİN.

AÇIKÇASI BEN DE KENDİME ÇOK GÜVENMİYORUM.

NEYSE.

KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN, DUALARINIZI EDİN VE BÖLÜME GİRİN.

ÇÜNKÜ BUNDAN SONRA OLAYLARIN NEREYE GİDECEĞİNİ BEN DE SİZİNLE AYNI ANDA ÖĞRENECEĞİM.

İYİ OKUMALAR AŞKLAR.

VE ALLAH KARAKTERLERİN YARDIMCISI OLSUN. ♡