30. bölüm / 37
YANLIŞ NUMARA, DOĞRU BELAMAGAZİN SAYFASI
Bölümler 37Şu an: MAGAZİN SAYFASI
- 1 YANLIŞ NUMARA DOĞRU FELAKET1.203 kelime
- 2 ARKA KOLTUK1.674 kelime
- 3 LUMİNA1.475 kelime
- 4 EYVAH! YAKALANDIK1.825 kelime
- 5 ŞÜPHE TOHUMLARI1.824 kelime
- 6 KEL GÖBEKLİ VE EVLİ1.396 kelime
- 7 AV VE AVCI671 kelime
- 8 PİNTEREST EFSANESİNİN ÇÖKÜŞÜ1.096 kelime
- 9 TAKTİKCİ İLE BULUŞMA1.032 kelime
- 10 YANLIŞ ŞERİTTEKİ YOLCU2.033 kelime
- 11 ENGEL1.853 kelime
- 12 AKIŞINA BIRAKMAK (MI?)1.466 kelime
- 13 HAZIRLIK1.353 kelime
- 14 FIRTINADAN ÖNCEKİ SON SESSİZLİK1.532 kelime
- 15 PARALEL GÖLGELER1.023 kelime
- 16 CAM KIRIKLARI VE KARANLIK1.729 kelime
- 17 GÖLGENİN ÖFKESİ2.252 kelime
- 18 SESSİZ YEMİNLER2.050 kelime
- 19 PARÇALANMIŞ KADERLER1.711 kelime
- 20 SİYAH ZARF2.519 kelime
- 21 ENKAZIN GÖLGESİ3.488 kelime
- 22 KİLİTLİ KAPILARIN ARDINDA2.165 kelime
- 23 GEÇMİŞİN ENKAZI2.497 kelime
- 24 KADER SENEDİ3.151 kelime
- 25 KAMPÜS ABLUKASI3.261 kelime
- 26 KÖR NOKTA4.142 kelime
- 27 KIRMIZI3.513 kelime
- 28 HOLDİNG KRİZİ4.081 kelime
- 29 EĞLENCE2.887 kelime
- 30 MAGAZİN SAYFASI2.506 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 MEZARDAKİ GÖLGE3.475 kelime
- 32 ÖLÜ GÖLGELER3.015 kelime
- 33 KAÇIŞ2.041 kelime
- 34 YALIN YALNIZLIK4.433 kelime
- 35 İSTANBUL VE KIRILAN AYNALAR2.168 kelime
- 36 ŞAH2.398 kelime
- 37 MAT3.413 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Zihnimin kıvrımlarında yankılanan o ağır ve ritmik bas sesleri yerini derin bir sessizliğe bıraktığında, göz kapaklarımı aralamak hayatımın en zor zanaati gibi gelmişti. Alkolün o tatlı, mayhoş ve insanı tamamen uyuşturan etkisi hala damarlarımda bir nehir gibi ağır ağır akıyordu. Nerede olduğumu, zamanın hangi diliminde bulunduğumuzu idrak etmem birkaç saniyemi aldı. Gözlerimi tamamen açmadım çünkü etrafımı saran o yoğun, odunsu ve erkeksi koku, güvende olduğumu zihnime fısıldıyordu.
Yavaşça hareketlenmeye çalıştığımda, üzerimdeki o iddialı, vücudumu sımsıkı saran siyah mini elbisenin gitmiş olduğunu fark ettim. Tenime dokunan şey, pamuklu, yumuşak ve bana birkaç beden büyük gelen grili beyazlı bir pijama takımıydı. Taha, beni eve getirdiğinde o sarsılmaz saygısıyla ya da evdeki yardımcılara talimat vererek üzerimi değiştirmiş olmalıydı. Ama şu an asul önemli olan üzerimdeki pijama değil, bedenimin aldığı o tuhaf pozisyondu.
Resmen bir koala gibiydim.
Sol bacağım, yatakta yanımda sırtüstü uzanmakta olan Taha’nın o devasa, kalıplı kalçasının üzerine atılmıştı. Sol kolum, onun o geniş göğsünü tamamen sarmıştı ve başım, Taha’nın boyun girintisine, o şah damarının tam üzerine gömülmüştü. Nefes aldıkça onun teninin o sıcaklığı, o erkeksi kokusu burnuma doluyordu. Alkolün verdiği o filtreleri tamamen iptal eden o tatlı sarhoşluk dalgası hala zihnimde dans ediyordu. Tamamen savunmasız, tamamen mantıktan uzak bir moddaydım.
Başımı hafifçe onun boynundan kaldırıp yüzüne baktım. Odanın perdeleri yarı açıktı ve İstanbul’un gece saat dörde yaklaşan o lacivert, puslu ışığı Taha’nın yüz hatlarına vuruyordu. Gözleri kapalıydı, uzun kirpikleri elmacık kemiklerine doğru gölge düşürüyordu. O her şeyi kontrol eden, holdingleri yöneten, insanları tek bir kelimesiyle kovan adam, şu an yatakta son derece savunmasız ama bir o kadar da heybetli duruyordu.
Elim, benden bağımsız bir şekilde hareket etti. Alkolün verdiği o cesaretle, pijama kolumu yukarı doğru sıyırıp çıplak parmak uçlarımı Taha’nın o tişörtünün altından sızarak göğsüne doğru kaydırdım. Parmaklarım, onun o mermerden farksız, her bir çizgisi milimetrik bir disiplinle şekillenmiş o sert baklavalarına, karın kaslarına dokundu. Teninin sıcaklığı parmak uçlarımı yakarken, tırnaklarımı hafifçe o sert çizgilerin üzerinde gezdirdim. Hayatımda böyle bir anatomik kusursuzluk görmemiştim.
"Ohaaaaa...," diye mırıldandım. Sesim o gecenin mahmurluğu ve alkolün uyuşukluğuyla tamamen fısıltı gibi, yayvan bir tonda çıkmıştı. "Bu nasıl bir sanat eseri ya? Gerçek mi bu? Sen insan mısın, yoksa Antik Yunan’dan fırlamış bir heykel falan mısın? Yunan tanrısı mısın nesin sen Kurtiz?"
Parmaklarım karın kaslarının üzerinde biraz daha yukarı, göğüs kafesine doğru tırmanırken, aniden altımdaki o devasa gövdenin kasıldığını hissettim. Taha’nın nefes alışverişi tek bir salisede bıçak gibi kesildi.
"Hayır," dedi bir ses.
O boğuk, pürüzlü ve uykudan yeni uyanmış olmanın verdiği o derin erkek sesi odanın sessizliğinde yankılandığında, kalbimin göğüs kafesimi delip geçeceğini sandım.
"Değilim. Dümdüz insanım, Doğa," diye ekledi.
Gözlerimi dehşetle yukarı doğru kaldırdığımda, Taha’nın o kapkara, dipsiz gözlerinin tamamen açık olduğunu ve karanlığın içinden doğrudan bana, yüzüme baktığını gördüm. Bakışlarındaki o yoğun, kor kor yanan alev, gece saat dörde gelmesine rağmen uykudan eser barındırmıyordu. Parmaklarım hala onun çıplak göğsünün, karın kaslarının üzerindeydi.
"Aha," diye kekeledim. Alkolün uyuşturduğu zihnimde anında tehlike çanları çalmaya başladı. "Sen uyumuyor muydun?"
"Sen benim üzerime bir koala gibi tırmanıp, kaslarımı saymaya başladığından beri uyumuyorum," dedi Taha. Dudaklarının kenarında, o gecenin karanlığında bile seçilebilen o tehlikeli, alaycı tebessüm belirdi.
"Ben gidiyorum. Odama geçeyim en iyisi. Yanlışlıkla olmuş, alkolün etkisi, yani mayhoşum hala," diyerek hızla bacağımı onun üzerinden çekmeye ve yataktan dışarı doğru kaçmaya çalıştım. Rezilliğin doruk noktasındaydım. Hem dün gece kulüpte yaptıklarımdan parça parça görüntüler zihnime geliyor, hem de şu an adamı yatakta resmen taciz etmiş gibi görünüyordum.
Ancak tam yataktan doğrulup arkamı döneceğim sırada, Taha’nın o koca, sert eli bileğimi bir kelepçe gibi kavradı. Kaçmama izin vermedi. Tek bir hamlede, o inanılmaz gücüyle beni kendine doğru geri çekti. Ne olduğunu anlayamadan, bedenim Taha’nın o geniş, çıplak göğsünün üzerine tamamen paralel bir şekilde uzandı. Bildiğin onun üstüne yatmıştım, yüzlerimiz arasında sadece birkaç santim vardı. Ellerimi göğsüne dayayarak ondan destek almaya çalışırken, kalbimin atış hızı Lumina’daki o bas seslerini bile geride bırakmıştı.
Taha, sol elini belime yerleştirerek beni kendine doğru sabitledi. Gözleri, doğrudan dudaklarına ve ardından gözlerimin içine kaydı. O sarsılmaz Kurtiz otoritesi, yatağın o mahrem sessizliğinde çok daha tehlikeli bir çekime dönüşmüştü.
"Dün gece bana aşk ilanı ederken ve beni bütün kulübün ortasında ateşli bir şekilde öperken öyle demiyordun ama," diye fısıldadı Taha. Ses tonu o kadar derinden, o kadar etkileyici geliyordu ki, kulaklarımın içinin ısındığını hissettim. "Bütün holdinge, bütün o yeraltı dünyasına benim Taktikçi olduğumu haykırıp dudaklarıma yapışırken hiç de mayhoş gibi durmuyordun, Doğa."
"Taha, ben sarhoştum diyorum," dedim. Sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak göğsünü hafifçe ittim ama yerimden milim bile kıpırdayamadım. "Alkol insanı normalde yapmayacağı şeyleri yapmaya zorlar. Hukukta buna irade sakatlanması denir bir kere."
"İrade sakatlanması, öyle mi?" dedi Taha. Kafasını hafifçe yana doğru eğerek saçlarımdan bir tutamı parmağının ucuna doladı. Bakışları yüzümdeki her bir milimi inceliyordu. "Peki şu an? Şu an iraden sakat olduğu için mi benim Yunan tanrısı olup olmadığımı kontrol ediyordun?"
Yanaklarımın utançtan alev alev yandığını hissettim. "Ben sadece merak ettim. Yani spor yapıp yapmadığını," diye saçmaladım iyice.
Taha derin bir nefes aldı. Göğsünün yükselip alçalmasıyla birlikte benim de bedenim onunla birlikte hareket etti. Elini belimden yavaşça çekmedi ama baskısını azalttı. "Uyu şimdi," dedi. Sesi bu kez çok daha yumuşak, adeta bir emir değil de bir rica gibiydi. "Hala sarhoşsun. Ve yarın sabah uyandığında, bu geceyi ve dün geceyi konuşmak için karşımda çok daha ayık bir Doğa görmek istiyorum."
"Söz vermiyorum," diye mırıldandım. Başımı tekrar onun o sarsılmaz göğsüne, kalbinin tam üzerine bırakırken alkolün o son dalgası beni tamamen teslim aldı. Onun o güçlü kollarının arasında, gece saat dördün karanlığında kendimi tekrar o derin, rüyasız uykuya bıraktım.
Gözlerimi ikinci kez açtığımda, odanın içi tamamen parlak, çiğ bir sabah ışığıyla doluydu. Başımın içindeki o devasa zonklama, dün gece içtiğim o renkli kokteyllerin barda barda benden aldığı intikamdı resmen. Şakaklarımı ovarak yataktan doğruldum. Yan tarafıma baktığımda yatak boştu. Taha çoktan gitmişti. Çarşafın üzerindeki o hafif kırışıklık ve onun o kokusu dışında, gece saat dörde dair hiçbir iz kalmamıştı.
"Allah’ım, ben ne yaptım," diye mırıldandım. Dün gece holdingdeki o kavga, Aylin’in kovulması, Lumina’daki o masa üstü dansım ve en önemlisi Taha’yı herkesin ortasında öpüp "Seni seviyorum Taktikçi" deyişim zihnime bir sinema filmi gibi hücum ettiğinde yüzümü yastığa gömüp çığlık atmak istedim. Tam bir felaketti. Rezilliğin küresel boyutuna ulaşmıştım.
Yataktan kalkıp üzerimdeki pijama takımını düzelterek odadan çıktım. Adımlarım o kadar halsiz ve koordinasyonsuzdu ki, mermer koridorda yürürken duvara tutunmak zorunda kaldım. Mutfağa doğru yöneldiğimde, burnuma gelen o yoğun kahve kokusu biraz olsun zihnimi açtı. Ama mutfak kapısından içeri adım attığım an karşılaştığım manzara, yaşadığım tüm o varoluşsal krizi bir anlığına unutturup beni şoka sokmaya yetti.
İrem, tezgahın önündeki bar sandalyesine tünemiş durumdaydı. Ama ne tünemek!
Üzerinde hala dün geceki o şık kulüp elbisesi vardı ama elbisenin yarısı kırış kırış olmuştu. Saçları karmakarışık bir şekilde kafasının tepesinde toplanmıştı ve asıl bomba şuydu: Başına, tam anlamıyla anam babam usulü, üzeri küçük çiçek motifleriyle kaplı, pembe bir tülbenti sıkı sıkıya bağlamıştı. Tülbentin düğümünü tam alnının ortasından sıkarak yapmıştı, muhtemelen baş ağrısını dindirmek için eski toprak taktiği uyguluyordu. Gözleri tamamen şişmiş, altları morarmış bir şekilde, elindeki devasa kupadan filtre kahvesini yudumluyordu. Tam bir zombi prototipiydi resmen.
"İrem," dedim. Sesim çatallı bir şekilde çıkarken yanındaki sandalyeye çöktüm. "O kafandaki ne Allah aşkına? Rezidansın ortasında Anadolu kadınına dönmüşsün."
İrem, gözlerini fincandan yavaşça kaldırıp bana baktı. Bakışlarındaki o hayattan bezmişlik ifadesi takdire şayandı. "Sus Doğa," diye mırıldandım. Sesi adeta bir fısıltı gibiydi. "Konuşma, beynimin içindeki cüceler şu an balyozla duvar yıkıyor resmen. Vedat, o şerefsiz Vedat bana ne içirdi holdingde bilmiyorum ama şu an kafamın yerinde bir karpuz varmış gibi hissediyorum. Ağrıdan ölüyorum, anamın taktiğini yaptım, tülbenti sıktım belki beyin kanamam durur diye."
"Vedat nerede?" diye sordum. Masanın üzerindeki sürahiden kendime büyük bir bardak su doldururken merakıma yenik düşmüştüm.
"Bilmiyorum, sabahın köründe kalktı gitti herhalde," dedi İrem. Kahvesinden büyük bir yudum daha alarak yüzünü ekşitti. "Yalnız o adam tam bir psikopat çıktı kızım ya. Beni kucağında taşırken bana çöp poşeti dedi biliyor musun? Ben ki bu ülkenin aydınlık bir hukukçu adayıyım, adam bana evsel atık muamelesi yaptı."
"Sen yine iyisin," dedim. Başımı masaya vurmamak için kendimi zor tutarak konuya girdim. "Ben dün gece ne yaptım biliyor musun?"
İrem, kafasındaki tülbenti hafifçe gevşeterek gözlerini fal taşı gibi açtı. "Ne yaptın? Kızım zaten dün gece asıl bombayı sen patlattın, kulüp yıkıldı kulüp! Taha enişteme resmen..."
Tam o sırada, mutfağın kapısı büyük bir resmiyetle açıldı. İçeriye giren isim, üzerindeki jilet gibi siyah takım elbisesi, milimi milimine taranmış saçları ve elindeki tabletiyle Vedat’tan başkası değildi. Adamda en ufak bir yorgunluk, bir alkol mahmurluğu belirtisi yoktu; sanki dün gece İrem’i kucağında taşıyan, kulüpte kahkahalar atan adam o değildi. Tam bir profesyonel robottu.
Vedat mutfağa girdiğinde, ilk olarak kafasında tülbentle oturan İrem’e baktı. Dudaklarının kenarında o dün geceki hınzır, alaycı tebessüm tek bir salisede belirdi ve kayboldu. "Günaydın hanımlar," dedi, resmiyetini koruyarak.
"Günaydın Vedat Bey," dedi İrem. Sesindeki o iğneleyici tonu saklamayarak diklendi. "Görüyorum ki dün geceki çöp poşeti operasyonundan sonra keyfiniz gayet yerinde."
Vedat, İrem’in bu laf sokmasına karşı hiç bozuntuya vermedi. Adımlarını masaya doğru yönlendirip elindeki tableti tam ortamızdaki mermer tezgaha bıraktı. Yüzündeki o ciddi, profesyonel ifade geri gelmişti ama bu kez içinde büyük bir kriz barındırıyordu.
"Keyifli olmak için pek doğru bir sabah değil maalesef," dedi Vedat. Tabletin ekranına dokunarak bize doğru çevirdi. "Doğa Hanım, İrem Hanım, sanırım ikinizin de acilen bakması gereken bir durum var."
İrem ve ben aynı anda masanın üzerindeki tablete doğru eğildik. Ekrandaki o magazin sitesinin manşetini gördüğüm an, başımdaki o alkol ağrısı tek bir saniyede bıçak gibi kesildi. Yerini damarlarımda donan saf bir adrenalin dalgasına bıraktı.
Manşet devasa harflerle atılmıştı:
> **"KURTİZ İMPARATORLUĞUNDA SÜRPRİZ AŞK! GİZEMLİ GÜZEL KİM?"**
>
Altında ise dün gece Lumina’nın o çıkış merdivenlerinde, o mor ve yeşil lazer ışıklarının altında, benim Taha’nın yüzünü iki elimle kavrayıp onu ateşli bir şekilde öptüğüm o salisenin, yüksek çözünürlüklü, flaş patlamış o devasa fotoğrafı duruyordu. Fotoğrafta üzerimdeki o siyah mini elbise, bordo topuklu ayakkabılarımın duruşu ve Taha’nın o kaskatı kesilmiş ama beni belimden kavramış olan heybetli gövdesi o kadar net çıkmıştı ki, kör bir insan bile aradaki o yoğun, tehlikeli çekimi görebilirdi.
"Oha!" diye çığırdı İrem. Kafasındaki tülbenti tamamen unutarak masanın üzerine kapaklandı. "Kızım resmen HD kalitede öpüşmüşsünüz! Bakışlara bak, Taha eniştem resmen seni orada çiğ çiğ yiyecekmiş gibi duruyor!"
"İrem sus!" diye bağırdım. Ellerimle yüzümü kapatarak derin bir nefes aldım. "Vedat, bu ne? Bu nasıl olabilir? Lumina Taha’nın mekanı değil miydi? Oraya magazinciler nasıl girebilir?"
Vedat, derin bir nefes alarak kollarını göğsünde birleştirdi. "Lumina Taha Bey’in mekanı, evet Doğa Hanım," dedi. Sesindeki o operasyonel ciddiyet netti. "İçeriye hiçbir magazinci, hiçbir kamera kesinlikle alınmaz. Ancak dün gece siz o öpüşme eylemini gerçekleştirdiğiniz sırada, mekandaki VIP müşterilerden biri, muhtemelen Taha Bey’in piyasadaki rakiplerinden birinin masasında oturan biri, gizlice telefonla bu anı kaydetmiş. Ve sabaha karşı astronomik bir rakama en büyük magazin portalına satmış."
Sayfayı aşağıya doğru kaydırdım. Haber metnini okurken gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oluyordu:
> *"Yeraltı dünyasının ve finans sektörünün en sarsılmaz, en mesafeli isimlerinden biri olan Kurtiz Holding CEO’su Taha Kurtiz, dün gece kendisine ait olan ünlü kulüp Lumina’da ilk kez ezber bozdu. Bugüne kadar yanındaki hiçbir kadınla görüntülenmeyen ve özel hayatını bir sır gibi saklayan genç milyarder, gizemli bir güzelle çılgınlar gibi eğlendi. Mekan içindeki görgü tanıklarının ifadesine göre, genç kadının Taha Kurtiz’e olan iddialı tavırları ve kulübün ortasındaki o ateşli öpücüğü büyük yankı uyandırdı. Sosyal medyada 'CEO’nun Prenses Sevgilisi' olarak adlandırılan bu gizemli kadının kim olduğu ise merak konusu haline geldi."*
>
"CEO’nun Prenses Sevgilisi mi?" diye cırladım resmen. Tableti masanın üzerine fırlatarak isyan ettim. "Ben hukuk öğrencisiyim ya! Vizelerim var benim! Kampüste sapık var diye saklanıyorum, adamlar beni magazin sayfalarına prenses diye basmışlar! Taha nerede? O ne diyor bu duruma?"
"Taha Bey sabah altıdan beri holdingde, avukatlar ve siber suçlar ekibiyle toplantıda," dedi Vedat. Ses tonunu hiç değiştirmeyerek durumu aktardı. "Haberin internetteki tüm linklerine erişim engeli getirilmesi için mahkeme kararı çıkartılıyor şu an. Görselin basılı medyaya geçmesi engellendi ama sosyal medyada haber çoktan yayıldı. Twitter’da trend listesindesiniz, Doğa Hanım."
İrem, elindeki kahve kupasını bırakıp tülbentini tamamen kafasından çözdü. "Yalnız bir şey söyleyeyim mi," dedi. Bana doğru dönerek yüzünde o her şeyi aşka bağlayan İrem ifadesini takındı. "Haber kötü falan ama kızım fotoğrafta yıkılıyorsun. O siyah elbise ve bordo topuklular resmen 'Ben bu holdingin asıl sahibiyim' diye bağırıyor. Taha eniştemin de tüm o karizması darmadağın olmuş senin karşında."
"İrem dalga geçme sırası değil!" diye bağırdım. Mutfağın içinde panikle tur atmaya başlayarak senaryolar üretmeye başladım. "Bu durum o kampüsteki sapığın da kulağına gidecek. Adam zaten bana 'kırmızı sana çok yakışır' diye mesaj atıyordu, şimdi Taha’yla olan bu fotoğrafımı görünce ne yapacak? Taha beni korumak için eve kapattı ama biz gittik adamın kendi mekanında manşet olduk!"
Vedat, masanın üzerindeki tableti geri alırken bana baktı. Gözlerindeki o sarsılmaz koruma ifadesi netleşmişti. "Taha Bey de tam olarak bu durumdan endişeleniyor, Doğa Hanım," dedi Vedat. "Bu haberin çıkması sadece magazinel bir kriz değil. Taha Kurtiz’in bir kadına bu kadar değer verdiğinin, onun için beş yıllık çalışanını kovduğunun ve bir kulübün ortasında kontrolünü kaybettiğinin piyasaya sızması düşmanları için büyük bir açık kapı demek. Artık o sapık dışında, Taha Bey’in iş dünyasındaki rakipleri de sizin kim olduğunuzu araştırıyor."
Mutfaktaki o sabah ışığı anında üzerime bir kabus gibi çöktü. Dün geceki o sarhoşluğun, o tatlı mayhoşluğun bedeli çok ağır olacaktı. Taha’nın o gece saat dörde gelen o uykusuz, kor kor yanan gözlerinin arkasındaki o asıl endişeyi şimdi çok daha net anlıyordum. O beni sadece dışarıdaki dünyadan değil, bizzat kendisinin o karanlık, tehlikeli şöhretinden de korumaya çalışıyordu. Ve ben kendi ellerimle o sarsılmaz krallığın kapılarını sonuna kadar açmıştım.
Mutfaktaki o gergin sessizliği bozan tek şey, İrem’in tezgaha bıraktığı kahve fincanının çıkardığı tıkırtı oldu. Vedat elindeki tableti kapatıp cebinden çalan telefonuna baktı, kısa bir onaylamanın ardından telefonu kapatıp doğrudan bana döndü.
"Doğa Hanım," dedi Vedat. Sesindeki o askeri ton geri gelmişti. "Taha Bey’in kesin talimatı var. Bugün ve önümüzdeki birkaç gün boyunca bu rezidans dairesinden dışarı tek bir adım bile atılmayacak. Kapıdaki güvenlik sayısı iki katına çıkarıldı. Siber ekip internetteki tüm fotoğrafları temizleyene kadar sosyal medya hesaplarınızı tamamen dondurmanız gerekiyor."
"Peki ya okul?" diye sordum çaresizlikle. "Finallerim başlıyor diyorum Vedat. Sınavlara girmem lazım."
"Taha Bey, rektörlükle bizzat görüştü," dedi Vedat. Beni şok eden o soğukkanlılıkla devam etti. "Sizin ve İrem Hanım’ın sınavları için özel bir prosedür hazırlanıyor. Gerekirse sınavlara holding binasındaki özel bir odada, gözetmen eşliğinde gireceksiniz. Güvenliğiniz tam olarak sağlanmadan kampüste adım atmanız intihar olur."
İrem, yanıma gelip kolumu tuttu. "Doğa, adam haklı," dedi. Sesi bu kez gerçek bir dost endişesi barındırıyordu. "Magazindeki o fotoğrafı ben gördüysem, o manyak hayli hayli görmüştür. Taha eniştem şu an resmen tüm dünyayı karşısına alıyor seni korumak için."
"Biliyorum," diye mırıldandım. Mutfağın o devasa camından dışarıdaki Boğaz manzarasına bakarak derin bir iç çektim.
Dün gece o mermer masanın üzerinde Taha’ya "Sen benim babam mısın?" diye bağırırken ne kadar haksız olduğumu şimdi anlıyordum. O benim babam değildi, evet. O, benim için kendi dünyasındaki o sarsılmaz tahtını, o kırk üç katlı holdingindeki mutlak otoritesini bir kalemde harcayabilecek kadar tehlikeli, o dipsiz gözlerinde sadece bana özel bir şefkat barındıran asıl adamdı. Ve ben, o Yunan tanrısı kılıklı sarsılmaz adama, o yeraltı dünyasının Taktikçi’sine her geçen saniye biraz daha fazla çekildiğimi, bu tehlikeli krallığa tamamen ait olmak istediğimi fark ediyordum. Fırtına çok yakındı, bunu net bir şekilde görebiliyordum ama Taha Kurtiz’in o sarsılmaz göğsü üzerimde olduğu sürece, o fırtınanın kopması artık umurumda bile değildi.
Bölüm etkileşimi
