1. bölüm / 25
Serüvenin BaşlangıcıKoruyucu'nun Yükselişi
Bölümler 25Şu an: Koruyucu'nun Yükselişi
- 1 Koruyucu'nun Yükselişi759 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Gün Batımı Mağarası702 kelime
- 3 Taht Odası662 kelime
- 4 Tanrıların Merhameti816 kelime
- 5 Herokles'in Çöküşü930 kelime
- 6 Ateşin ve Gölgenin Buluşması807 kelime
- 7 Hatırlayış – Kırılan Mühür871 kelime
- 8 Sessiz Çığlıklar961 kelime
- 9 Kontrol781 kelime
- 10 Kan Bağı951 kelime
- 11 Kaderin Eşiği837 kelime
- 12 Gajın Boyutu1.089 kelime
- 13 Zincirlerin Ardındaki Ses632 kelime
- 14 Deniz Ejderhası Sergei692 kelime
- 15 Kaybedecek Bir Şey Kalmadığında404 kelime
- 16 Gücümüz Bedeli639 kelime
- 17 Sürgün965 kelime
- 18 Güç, İhanet ve İnsanlık613 kelime
- 19 Sessizlik417 kelime
- 20 Pelerinli Adam413 kelime
- 21 Herakles'in Planı629 kelime
- 22 Sessiz Fırtınalar276 kelime
- 23 Kırılan Zincirler662 kelime
- 24 Açığa Çıkan Plan717 kelime
- 25 Son973 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Antik çağlardan beri süregelen güç arzusu, insanlığın sonunu hazırlayan ilk kıvılcımdı. Kimse bunu o günlerde böyle adlandırmıyordu; herkes sadece “ilerleme” diyordu. Simyacılar ve büyücüler, sınır tanımayan bu isteği taşıyabildikleri kadar ileriye götürdüler. Yeni türler yarattılar, doğayı ve insan bedenini dönüştürdüler, varoluşun yasalarıyla oynadılar. Onlar için her şey tek bir hedefe hizmet ediyordu: sonsuz yaşam.
Bu uğurda kimileri kendi bedenlerini bir yaratığa çevirdi, kimileri ise büyülerle ve başkalaşımlarla günümüzde “yalnızca masallarda olur” dediğimiz varlıklara dönüştü. O günlerde bu masallar henüz masal değildi; kanlı, gerçek ve geri dönüşsüzdü.
Sonsuz yaşam ve güç, insan aklını yavaş yavaş kemirmeye başladı. Başlangıçta bilgelik gibi görünen şey, zamanla bir deliliğe dönüştü. Gücü tek başına taşımak ağır gelince, onu başkalarıyla paylaştılar; yalnızlıklarını çoğaltarak gidermek ister gibi… Böylece yeni türler doğdu. Vampirler, elfler, kurt adamlar, periler ve adı henüz konmamış nice varlık… İçlerinden en güçlü olanlar kendi türlerinin lideri sayılırken, bu türleri yaratan, açıklanamaz kudrete sahip olanlar “Tanrı” ilan edildi. Tanrılar birbirlerine “kardeşim” diye hitap ediyordu; ama her kardeşliğin içinde gizli bir üstünlük savaşı vardı.
Yıllar geçtikçe insanlar ve bu yeni türler aynı dünyada yaşamaya devam etti. Ancak aynı dünyayı paylaşmak, aynı kalbi paylaşmak anlamına gelmiyordu. Türler, insanlardan gizlenmenin yollarını aradı. Masal olmak istediler; görülmeyen, bilinmeyen, dokunulmayan… Fakat ne kadar farklılaşmış olurlarsa olsunlar, duygular değişmemişti. Korku, kıskançlık, nefret ve arzu her iki tarafta da aynıydı. Ve her duygu, bir gün kanla yazılacak bir hikâyeye dönüşüyordu.
Kendi türlerinden olmayanlar birbirleriyle evlendiğinde, ortaya baş döndürücü güçte melezler çıktı. Ne tam bir tarafa aitlerdi ne de diğerine. Halk onları “uğursuz” ilan etti. Farklı olan her şey gibi dışlandılar. Ve dışlanmışlık, zamanla öfkeye dönüştü. Melezlerin kurduğu bir tarikat, bütün türlere meydan okumaya başladı. Amaçları yalnızca var olmak değildi; hükmetmek istiyorlardı.
Sonunda sözde tanrılar, çağrılara cevap vermek zorunda kaldı. Daha fazla kan dökülmesin, daha fazla melez çocuk doğmasın diye boyutlar yaratıldı. Halk bunu merhamet olarak gördü. Tanrıların şefkatli bir lütfu… Oysa gerçek çok daha karanlıktı. Melez tarikatı tanrıların kapısına dayanmıştı. Ve Tanrı Moon’un tahtı, ilk kez gerçekten sallanıyordu.
Herokles, Moon’u defalarca uyarmıştı. Melezleri küçümsemenin bedelini ödeyeceklerini söylemişti. Fakat Moon, sarsılmaz egosuna yenildi. Kendisinden başka hiçbir varlığın gerçek bir güce sahip olamayacağına inanıyordu. Bu kibir, tanrıların arasındaki ilk çatlağı oluşturdu.
Herokles, sessizce hareket etti. En başından beri melez tarikatının içine ajanlar yerleştirmişti. Onlara bir vaat verdi:
“Artık kimse sizi dışlamayacak. Ailelerinize ben bakacağım.”
Bu söz, dışlanmış ruhlar için bir kurtuluş gibiydi. Ve onlar Herokles adına casusluk yapmayı kabul etti.
Ayaklanma başladığında, Herokles hazırdı. Melez ajanlar sayesinde tarikatı içeriden çökertti. Ardından kardeşi Moon’u tahttan indirdi. Kan döküldü, ama tarih bunu “düzenin yeniden kurulması” diye yazdı. Herokles, melezlerin yardımıyla sayısız boyut kapısı açtı; her tür için ayrı bir düzen, ayrı bir dünya kurdu. Halk bu boyutlara kendi isteğiyle girecekti. Bu, Herokles için kutsal bir ilkeydi. Girmeyenler… ölecekti. Ya da biz öyle sanıyorduk.
Herkes boyun eğdi. Herokles, tüm tanrıların kralı oldu.
Boyutların asla yok olmamasını istiyordu. Bunun için kendisine sadık, olağanüstü güçlü bir melezi Koruyucu ilan etti. Görevi açıktı: Boyutlardaki maddi hasarı onarmak, aşınmayı durdurmak, yıkımı engellemek. Bu melez, yarı tanrı gibiydi. Adı Afsuni idi.
Herokles, ona uyması gereken kuralları tek tek bildirdi:
Evlilik ve aile kurmak yasaktı.
Ölüleri diriltmek yasaktı.
Halka verilen emirler dışında, halklarla iletişim kurmak yasaktı.
Bu kurallar, bir varlığın yalnızlığını mühürlemek demekti.
Afsuni, bin asrı aşkın süredir bu görevi sürdürdü. Boyut kapılarından geçebilmek için kullanılan sihirli parşömenlere ihtiyaç duymadan boyutlar arasında dolaşabilen tek kişiydi. Parşömenler yalnızca tanrılar ve boyut krallarının elindeydi; başkasında bulunması idam sebebiydi. Krallar tanrılara hesap veriyor, düzen bu korku üzerine ayakta duruyordu.
Afsuni görevini kusursuz yerine getirdi. Ta ki Güney Elfleri ile Kuzey Elfleri arasındaki savaş patlak verene kadar.
İki taraf arasındaki tek fark kullandıkları güçlerdi. Güney Elfleri doğanın tüm güçlerine hükmederken, Kuzey Elfleri yalnızca dört elementi kullanabiliyordu. Başlangıçta küçük anlaşmazlıklar vardı. Sonra gurur devreye girdi. Güç yarışı başladı. Kuzey Elfleri yeni elementler keşfettikçe üstünlük iddiaları arttı. Ve sonunda kaçınılmaz olan oldu: savaş.
Kadınlar, çocuklar, Herbisler… Masumlar birer birer toprağa düştü. Kuzey Elfleri bağımsızlığını ilan edip yeni bir krallık kurduğunda, geriye yalnızca yanmış topraklar ve susturulmuş çığlıklar kalmıştı.
Koruyucu Afsuni, Herokles’in emriyle savaşın merkezine, Norvey adlı Elf köyüne ulaştı. Toprak hâlâ kan kokuyordu. Yıkılmış duvarlar, yarım kalmış hayatlar gibi ayakta duruyordu. Afsuni, her savaş sonrası söylediği sözleri bir kez daha fısıldadı. Ama bu kez sesi, yalnızca bir emir değil; bir ağıt gibiydi:
“İnsanların güç arayışı onları ne hâllere getirdi…
Yine de doymadılar.
Bir güç uğruna milyonları ölüme gönderdiler, yine doymadılar.
Bugün buraya, yıktığınız duvarları, masumların kanıyla kirlettiğiniz toprakları temizlemek için geldim.
Kaybettiğiniz arkadaşlarınız, karınız, aileniz geri gelmeyecek.
Bir hiç uğruna gözünü kırpmadan ölüme sürdüğünüz askerler de…
Bu sözler, vicdanınız size rehber olsun diye.
Ve bu savaş…
asla unutulmasın diye.”
Bölüm etkileşimi
