MASKELER l kitap kapağı

17. bölüm / 24

MASKELER l

BÖLÜM XlV - SAKLI ZARF

Vaveyla Yazarı: İremora 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 24Şu an: BÖLÜM XlV - SAKLI ZARF

SAYFA 1

17 numaralı kapının önüne geldiğimizde hava hâlâ karanlıktı.

Koridorun sonundaki ışık birkaç saniyede bir yanıp sönüyordu.

Kapının önünde durdum.

Elimde eski anahtar vardı.

Bu kapıyı daha önce defalarca açmıştım.

Ama bu kez farklıydı.

Çünkü artık içeride ne aradığımı biliyordum.

Zarf.

Babamın bana bıraktığı zarf.

Yıllardır sakladığım ama hatırlamadığım şey.

Eylül yanıma geldi.

“Hazır mısın?”

“Hayır.”

“Yine de açacaksın.”

“Evet.”

Anahtarı kilide yerleştirdim.

Çevirdim.

Kapı açıldı.

İçeri girdiğimizde odanın havası değişmiş gibiydi.

Masaya baktım.

Duvara.

Yere.

Sonra gözlerim odanın köşesindeki eski dolaba takıldı.

Bir an durdum.

“Orada.”

Emir bana baktı.

“Nerede?”

“Zarfı oraya koydum.”

Dolaba doğru yürüdüm.

Kapısını açtım.

İçerisi boştu.

Kaşlarımı çattım.

“Yok.”

Deniz yaklaştı.

“Emin misin?”

“Evet.”

Ama içimde bir ses başka bir şey söylüyordu.

Dolabın alt kısmına eğildim.

Tahtanın kenarında küçük bir çizik vardı.

Parmağımla bastırdım.

Alt panel açıldı.

İçinde küçük bir boşluk vardı.

Ve o boşluğun içinde beyaz bir zarf duruyordu.

Üzerinde tek bir kelime vardı.

MERT.

SAYFA 2

Zarfı elime aldığımda odadaki herkes sustu.

Kâğıt eskiydi.

Kenarları sararmıştı.

Ama üzerindeki yazı yeniydi.

Sanki biri zarfı uzun süre önce hazırlamış, sonra son anda üzerine bir şey eklemişti.

“Bunu sen yazmışsın.”

Eylül'ün sesiyle ona baktım.

“Ne?”

“İsmin.”

Zarfın üzerindeki yazı benim el yazımdı.

Ama bunu hatırlamıyordum.

Zarfı çevirdim.

Arkasında mühür vardı.

Mührün üzerinde 23.40 yazıyordu.

Emir yanıma geldi.

“Onu burada açma.”

“Neden?”

“Çünkü ne olduğunu bilmiyoruz.”

“Tam da bu yüzden açacağım.”

Mührü kaldırdım.

Zarfın içinden üç şey çıktı.

Bir fotoğraf.

Bir anahtar.

Ve katlanmış bir kâğıt.

Önce kâğıdı açtım.

Üzerinde sadece şu yazıyordu:

“BUNU OKUYORSAN, SONUNDA HATIRLADIN.”

Altında:

“AMA HÂLÂ BİR ŞEYİ UNUTUYORSUN.”

Kağıdın devamını çevirdim.

“BABANIN KAYBOLDUĞU GECEDE SADECE BİR KİŞİ YOKTU.”

Deniz kağıda baktı.

“Bir kişi yoktu?”

“Evet.”

“Kim?”

Cevap vermeden fotoğrafı elime aldım.

Fotoğrafta eski istasyon vardı.

Babam peronda duruyordu.

Ben birkaç metre gerisindeydim.

Emir yanımdaydı.

Ama fotoğrafın sağ tarafında başka bir kişi daha vardı.

Bu kez yüzü karalanmamıştı.

Fotoğrafı görünce nefesim kesildi.

“Bu…”

Eylül fotoğrafa baktı.

“Kim?”

Adını söyleyemedim.

Çünkü onu tanıyordum.

SAYFA 3

Fotoğrafa tekrar baktım.

Adam babamın hemen arkasında duruyordu.

Selim değildi.

Kaan değildi.

Arda değildi.

Deniz değildi.

Emir değildi.

Ama yüzü bana tanıdık geliyordu.

“Bu kim?”

Emir fotoğrafı aldı.

Uzun süre baktı.

Sonra yüzü değişti.

“Sen de tanıyorsun.”

“Kim?”

“Bilmiyorum.”

“Yalan söyleme.”

“Yalan söylemiyorum.”

“Emir.”

“Gerçekten bilmiyorum.”

Fotoğrafı tekrar aldım.

Adamın yüzüne baktığım anda başım ağrımaya başladı.

Bir görüntü geldi.

Çocukluğum.

Bir sınıf.

Pencerenin önünde duran aynı adam.

Bana bakıyordu.

“Beni tanıyor musun?”

Çocuk hâlim başını sallıyordu.

“Hayır.”

Adam gülümsüyordu.

“Bir gün tanıyacaksın.”

Görüntü kayboldu.

Duvara tutundum.

Eylül yanıma geldi.

“Mert.”

“Onu çocukken gördüm.”

“Evet.”

“Kim olduğunu biliyor musun?”

Eylül cevap vermedi.

Bu kez Deniz konuştu.

“Fotoğraftaki adam…”

Durdu.

“Ne?”

“Babanın çalıştığı merkezde görevliydi.”

“Adı?”

Deniz başını eğdi.

“Bilmiyorum.”

“Kimse bilmiyor mu?”

Emir:

“Adını kimse kullanmazdı.”

“Peki ona ne derdiniz?”

Deniz'in cevabı kısa oldu.

“Doktor.”

O kelimeyi duyduğum anda içimde başka bir kapı açıldı.

Doktor.

Çocukluğum.

Hastane.

Kayıtlar.

Ve babamın dosyaları.

Hepsi aynı kişiye bağlanıyordu.

SAYFA 4

“Bu adam babamın çalışmalarını biliyordu.”

Deniz başını salladı.

“Evet.”

“Selim de biliyordu.”

“Evet.”

“Peki bu adam Selim'den farklı.”

“Çok farklı.”

“Nasıl?”

Deniz cevap vermedi.

Arda fotoğrafı aldı.

“Arkasında bir numara var.”

Fotoğrafı çevirdi.

Arkasında:

17 - 03.17 - 23.40

yazıyordu.

Altında da bir isim.

Ama isim yarım kalmıştı.

Sadece ilk üç harf okunuyordu.

“Dok…”

Emir fotoğrafı görünce bir anda geri çekildi.

“Hayır.”

“Ne oldu?”

“Bunu görmemeliydik.”

“Niye?”

“Çünkü baban bu fotoğrafı saklamamı istedi.”

“Sen bu fotoğrafı daha önce gördün mü?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Yıllar önce.”

“Ve bana söylemedin.”

“Çünkü baban söylememi istemedi.”

“Artık babam burada değil.”

Emir bana baktı.

“Baban hâlâ bir şeyleri yönetiyor olabilir.”

Bu cümle beni durdurdu.

“Ne demek?”

“Bizi buraya getiren bütün yollar onun bıraktığı izlerle dolu.”

“Yani?”

“Belki de kaybolmadı.”

“Bunu daha önce de söyledin.”

“Bu kez farklı.”

Emir fotoğrafı gösterdi.

“Bu fotoğraf, babanın kaybolmadan birkaç dakika önce çekilmiş.”

“Kaç dakika?”

Arda saate baktı.

“23.37.”

“Üç dakika sonra…”

Deniz tamamladı.

“23.40.”

SAYFA 5

Anahtarı elime aldım.

Üzerinde küçük bir işaret vardı.

Aynı işareti daha önce görmüştüm.

Babamın eski çalışma odasında.

“Bu anahtar neyi açıyor?”

Emir cevap verdi.

“Bilmiyorum.”

“Yine bilmiyorum.”

“Gerçekten bilmiyorum.”

Anahtarı çevirdim.

Arka tarafında küçük bir numara vardı.

“8.”

“Sekiz numara.”

Eylül bana baktı.

“Sekiz numaralı oda.”

“Burada mı?”

“Hayır.”

“Eski hastanede.”

Hepimiz birbirimize baktık.

“Oraya daha yeni gittik.”

Arda başını salladı.

“Evet.”

“Demek ki orada bir şey bıraktılar.”

Deniz:

“Ya da bizi oraya geri göndermek istiyorlar.”

“Bunu kim yapıyor?”

Kimse cevap vermedi.

Telefonum titredi.

Bilinmeyen numara.

Mesaj:

“ZARFI BULDUĞUNU BİLİYORUM.”

İkinci mesaj:

“AMA FOTOĞRAFTAKİ KİŞİYİ HÂLÂ HATIRLAMADIN.”

Üçüncü mesaj:

“8 NUMARALI ODAYA GİT.”

Telefonu kapattım.

Eylül:

“Bu bir tuzak olabilir.”

“Biliyorum.”

“Gitmemeliyiz.”

“Gitmeliyiz.”

“Niye?”

“Çünkü ilk kez biri bize nereye gideceğimizi söylüyor.”

“Bu iyi bir şey değil.”

“Hayır.”

Anahtarı cebime koydum.

“Ama artık kaçmak da istemiyorum.”

Emir bana baktı.

“Bu kez ben de geleceğim.”

Deniz başını salladı.

“Ben de.”

Arda kapıya yöneldi.

“Öyleyse hepimiz gidiyoruz.”

SAYFA 6

Eski hastaneye tekrar döndüğümüzde saat 04.12'ydi.

Bina ilk gelişimizden daha sessizdi.

Giriş kapısı açıktı.

Koridora girdik.

8 numaralı odayı bulmak zor olmadı.

Kapının üzerinde eski bir tabela vardı.

8.

Anahtarı çıkardım.

Kilide taktım.

Kapı açıldı.

İçerisi boştu.

Masanın üzerinde yalnızca bir kayıt cihazı vardı.

Yanında da küçük bir kâğıt.

“ÖNCE DİNLE.”

Kayıt cihazını çalıştırdım.

Cızırtı.

Sonra babamın sesi.

“Mert, eğer bunu dinliyorsan, 17 numaralı odadaki zarfı buldun.”

Bir an durdu.

“Şimdi sana söylemem gereken şey şu.”

“Selim seni takip ediyor.”

“Fakat Selim tek başına değil.”

Emir başını kaldırdı.

Kayıt devam etti.

“Onun arkasında başka biri var.”

“Ben o kişiyi bulmaya çalışırken kayboldum.”

“Eğer bu kaydı dinliyorsan, hâlâ hayattasın demektir.”

Babamın sesi biraz daha alçaldı.

“Ve sana en önemli şeyi söylemeliyim.”

“Doktorun kim olduğunu öğren.”

Kayıt kesildi.

Oda sessizleşti.

“Doktor.”

Bu kelimeyi tekrar ettim.

Eylül:

“Fotoğraftaki adam.”

“Evet.”

Arda kayıt cihazının arkasını çevirdi.

“Burada bir tarih var.”

“Ne?”

“12 yıl önce.”

Deniz kağıdı aldı.

“Bir isim daha var.”

“Kim?”

Deniz okudu.

“Dr. Kerem.”

SAYFA 7

“Kerem.”

İsim zihnimde bir yere dokundu.

Bir hastane koridoru.

Beyaz önlük.

Çocuk hâlim.

Bir adamın sesi:

“Bana güvenebilirsin.”

Görüntü kayboldu.

“Onu tanıyorum.”

Eylül:

“Evet.”

“Çocukken beni o mu muayene etti?”

“Babanın isteğiyle.”

“Ne yaptı?”

“Senin hafızanı inceledi.”

“Başka?”

“Bazı testler yaptı.”

“Ve?”

Eylül sustu.

“Ve ne?”

“Bir gece sonuçları değiştirdi.”

“Ne sonuçlarını?”

“Seninle ilgili raporları.”

Arda dosyalara baktı.

“Burada bir rapor var.”

Dosyayı açtı.

“Denek Mert Yanar.”

Altında:

“Hatırlama kapasitesi normal.”

Bir sonraki sayfada başka bir sonuç vardı.

“Denek, bazı anıları bilinçli olarak kapatıyor.”

Sonra:

“Denek, dışarıdan verilen anıları gerçek kabul etmeye yatkın.”

Son satır:

“En büyük risk: Dr. Kerem.”

Hepimiz sustuk.

“Babam Kerem'den korkuyormuş.”

Deniz:

“Evet.”

“Peki neden onu durdurmadı?”

Emir cevap verdi.

“Çünkü Kerem çoktan senin hayatına girmişti.”

“Ne zaman?”

“Çocukken.”

“Yani beni yıllarca izledi.”

“Evet.”

“Peki Selim?”

“Selim onunla birlikte çalıştı.”

Arda:

“Demek ki ikisi de aynı taraftaydı.”

Eylül başını salladı.

“Başta.”

“Sonra?”

“Sonra ayrıldılar.”

SAYFA 8

“Niye ayrıldılar?”

Eylül dosyayı açtı.

“Selim senin üzerindeki çalışmanın devam etmesini istedi.”

“Kerem?”

“Kerem de istedi.”

“Babam?”

“Karşı çıktı.”

“Sonra?”

“Baban seni korumaya başladı.”

“Peki Kaan?”

Deniz cevap verdi.

“Kaan babanın tarafındaydı.”

“Emir?”

“Senin.”

“Deniz?”

“Gerçeğin.”

Arda:

“Ben ise seni bulmak için görevlendirildim.”

Bütün bunları düşündüm.

Yıllardır herkesin farklı bir görevi vardı.

Ama benim görevim neydi?

“Ben ne yaptım?”

Kimse cevap vermedi.

“Ben bütün bunların içinde ne yaptım?”

Emir yanıma geldi.

“Sen gerçeği aradın.”

“Başka?”

“İnsanları korudun.”

“Başka?”

Emir gözlerimin içine baktı.

“Ve en sonunda kendini unuttun.”

Bu cümle içime oturdu.

“Bunu ben mi seçtim?”

“Evet.”

“Niye?”

“Çünkü birini kurtarmanın tek yolunun bu olduğunu düşündün.”

“Emir'i.”

“Evet.”

“Peki Eylül?”

Eylül gözlerini kaldırdı.

“Sen beni de korudun.”

“Nasıl?”

“Babanla Selim arasında olanları öğrendiğim için.”

“Sen de hedef oldun.”

“Evet.”

“Ve ben seni korumaya çalıştım.”

Eylül başını salladı.

“Beni değil.”

“Ne?”

“Beni değil, bildiğim gerçeği korudun.”

SAYFA 9

Masanın altındaki çekmeceyi açtım.

İçinde eski bir dosya vardı.

Üzerinde:

“KEREM”

yazıyordu.

Dosyayı açtım.

İlk sayfada fotoğraf vardı.

Dr. Kerem.

Aynı adam.

Altında tarih.

18 EKİM.

Bir başka sayfa.

“Kerem, merkezden ayrıldı.”

Sonraki:

“Selim ile görüşmeye devam ediyor.”

Bir sonraki:

“Babanın kaybolmasından üç gün önce Kerem son kez görüldü.”

“Sonra?”

“Bilinmiyor.”

Arda dosyanın son sayfasını çevirdi.

“Burada bir adres var.”

Adrese baktım.

“Bu…”

Deniz:

“Neresi?”

“Benim eski evim.”

Eylül şaşırdı.

“Çocukluğunun olduğu ev mi?”

“Evet.”

Dosyanın altında bir not daha vardı.

“KEREM GERİ DÖNERSE, ÇOCUKLUK ODASINI KONTROL ET.”

Kalbim hızlandı.

“Çocukluk odam.”

Emir başını salladı.

“Oraya dönmemiz gerekiyor.”

“Şimdi.”

“Evet.”

Hastaneden çıkmak üzereyken kayıt cihazı tekrar çalıştı.

Kimse dokunmamıştı.

Babamın sesi duyuldu.

“Eğer buraya kadar geldiysen, Mert…”

Hepimiz durduk.

“Son bir şeyi bilmelisin.”

“Kerem'i bulduğunda ona hemen güvenme.”

“Çünkü o sana geçmişini anlatacak.”

“Fakat geçmişinin tamamını değil.”

Kayıt kapandı.

SAYFA 10

Çocukluğumun evine gittiğimizde sabah olmak üzereydi.

Kapının önünde durdum.

Yıllardır görmediğim bir yere yeniden dönmek garipti.

Kapıyı açtım.

İçeri girdiğim anda anılar geri gelmeye başladı.

Merdiven.

Salon.

Eski masa.

Ve yukarıdaki oda.

Çocukluk odam.

Kapıyı açtım.

Her şey neredeyse aynıydı.

Duvarın köşesinde eski çizimlerim vardı.

Masada kırık bir kalem.

Dolabın yanında küçük bir kutu.

Kutuyu elime aldım.

Üzerinde:

“EMİR'E”

yazıyordu.

Emir yanıma geldi.

Kutuyu ona uzattım.

Açtı.

İçinden küçük bir kaset çıktı.

Emir kaseti görünce sustu.

“Bunu hatırlıyor musun?”

“Evet.”

“Ne?”

“Bunu sana ben vermiştim.”

“Ne zaman?”

“Buradan ayrılmadan önce.”

Kaseti eski cihazın içine yerleştirdik.

Çocuk hâlimin sesi duyuldu.

“Emir, eğer bunu dinliyorsan…”

Kısa bir sessizlik.

“Ben korkuyorum.”

Emir'in gözleri doldu.

Çocuk hâlim devam etti.

“Biri beni izliyor.”

“Babam biliyor.”

“Doktor Kerem de biliyor.”

“Selim'i de gördüm.”

“Üçü aynı şeyi istiyor.”

“Beni.”

Kayıt birkaç saniye sustu.

Sonra çocuk hâlim fısıldadı.

“Eğer bir gün beni unutursan…”

“Bana inanma.”

Emir'in yüzü değişti.

Kayıt devam etti.

“Çünkü unutursan, onlar kazanmış olacak.”

SAYFA 11

Kaset bitti.

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

“Ben bunu neden kaydettim?”

Emir cevap verdi.

“Çünkü bir gün unutacağını biliyordun.”

“Kimden öğrendim?”

“Bilmiyorum.”

“Bana kim söyledi?”

Emir sustu.

Tam o sırada odanın kapısında bir gölge belirdi.

Hepimiz döndük.

Kimse yoktu.

Ama yerde bir zarf vardı.

Üzerinde:

“KEREM'DEN.”

yazıyordu.

Zarfı açtım.

İçinden bir fotoğraf çıktı.

Fotoğrafta ben çocukken odada oturuyordum.

Karşımda Dr. Kerem vardı.

Ve aramızdaki masada küçük bir kayıt cihazı duruyordu.

Fotoğrafın arkasında:

“BUNU HATIRLADIĞINDA BENİ BUL.”

yazıyordu.

Altında bir adres vardı.

“ESKİ ARŞİV.”

“Eski arşiv nerede?”

Arda adresi inceledi.

“Şehrin dışında.”

Deniz:

“Oraya gitmemiz gerekiyor.”

Eylül:

“Bu kadar kolay olamaz.”

“Ne demek?”

“Kerem bizi oraya çağırıyor.”

“Belki de.”

“Bu bir tuzak.”

“Olabilir.”

Emir fotoğrafı aldı.

“Hayır.”

“Ne?”

“Bu bir tuzak değil.”

“Nereden biliyorsun?”

“Çünkü Kerem bizi çağırmıyor.”

“Kim çağırıyor?”

Emir fotoğrafın arkasındaki yazıyı gösterdi.

“Bu yazı Kerem'in değil.”

Hepimiz sustuk.

SAYFA 12

Yazıyı tekrar inceledim.

Gerçekten de Kerem'in el yazısına benzemiyordu.

“Bunu kim yazdı?”

Emir:

“Bilmiyorum.”

Arda:

“Bir dakika.”

Fotoğrafı ışığa tuttu.

Arka tarafta silik bir işaret vardı.

“K.”

Kaan.

“Bu Kaan'ın işareti.”

Deniz başını salladı.

“Evet.”

“Demek ki Kaan bunu bırakmış.”

Eylül:

“Kaan hâlâ bizi yönlendiriyor olabilir.”

“Yaşıyor mu?”

Kimse cevap vermedi.

Telefonum titredi.

Bilinmeyen numara.

“KAAN'I ARAMA.”

Sonra:

“ÖNCE ARŞİVE GİT.”

Bir mesaj daha:

“ORADA BABANIN SON KAYDINI BULACAKSIN.”

Bu kez mesajın sonunda tek bir isim vardı.

Kaan.

Emir telefonu görünce başını salladı.

“Bu gerçekten onun mesajı olabilir.”

“Nasıl?”

“Kaan'ın kullandığı eski bir şifre var.”

“Ne?”

“Mesajların sonunda ismini bırakırdı.”

“Bunu neden daha önce söylemedin?”

“Çünkü Kaan'ın öldüğünü düşünüyorduk.”

O cümleden sonra herkes sustu.

“Kaan ölmedi.”

Deniz:

“Bilmiyoruz.”

“Eğer bu onun mesajıysa…”

Eylül tamamladı.

“Hayatta olabilir.”

Arda kapıya yöneldi.

“Öyleyse arşive gidiyoruz.”

Çantamı aldım.

Ama odadan çıkmadan önce çocukluk masama son kez baktım.

Masada küçük bir çizim vardı.

Dört kişi.

Ben.

Emir.

Deniz.

Ve başka biri.

Altında tek kelime:

“K.”

SAYFA 13

Arşive giden yol boyunca kimse fazla konuşmadı.

Aklımda tek bir soru vardı.

Kaan hayattaysa neden yıllardır ortaya çıkmamıştı?

Ve eğer gerçekten yaşıyorsa, neden beni buraya yönlendiriyordu?

Arşiv binasına vardığımızda kapı açıktı.

Bu kez şaşırmadım.

Çünkü artık biri bizi bekliyordu.

İçeri girdik.

Koridorun sonunda eski bir masa vardı.

Masada bir dosya duruyordu.

Üzerinde:

“BABA”

yazıyordu.

Dosyayı açtım.

İlk sayfada babamın fotoğrafı vardı.

İkinci sayfada bir tarih.

18 EKİM.

Üçüncü sayfada:

“SON GÖRÜLDÜĞÜ YER: ESKİ İSTASYON.”

Dördüncü sayfada:

“SON KONUŞTUĞU KİŞİ: MERT.”

Bir sonraki sayfada hiçbir şey yoktu.

Sadece küçük bir cümle.

“BUNDAN SONRASINI MERT YAZACAK.”

Kalem masanın üzerindeydi.

Elime aldım.

“Ne yazacağım?”

Emir:

“Hatırladığını.”

Kalemi kâğıda koydum.

İlk kelimeyi yazdım.

“Selim.”

Sonra:

“Kerem.”

Sonra:

“Kaan.”

Sonra:

“Babam.”

Kalem durdu.

Bir isim daha vardı.

Yıllardır zihnimin kenarında duran.

Ama tam olarak çıkaramadığım bir isim.

Başım ağrımaya başladı.

Kalemi tekrar bastırdım.

“…”

Bir harf çıktı.

“E…”

Sonra ikinci.

“R…”

Emir bana baktı.

“Devam et.”

Üçüncü harfi yazdım.

“İ…”

Bir anda her şey durdu.

SAYFA 14

“Erin…”

Bu isim nereden gelmişti?

Kimdi?

Neden onu hatırlayamıyordum?

Eylül yanıma geldi.

“Devam et.”

Kalemi tekrar hareket ettirdim.

“Erin.”

Deniz'in yüzü değişti.

“Sen bu ismi biliyorsun.”

“Ben de bilmiyorum.”

Arda dosyaları karıştırmaya başladı.

“Burada bir şey var.”

Bir belge çıkardı.

Üzerinde:

“ERİN — GÖZLEM NOTU”

yazıyordu.

“Erin kim?”

Belgeyi okudukça nefesim daraldı.

“Çocukluk döneminde Mert ile aynı merkezde bulunmuştur.”

Bir sonraki satır:

“Mert'in anılarını etkileyen olayın tek tanığıdır.”

“Tek tanık…”

Emir fısıldadı.

“Demek bu yüzden adını unutturdular.”

“Erin yaşıyor mu?”

Dosyanın son sayfasını çevirdim.

“Durumu: bilinmiyor.”

Altında bir adres vardı.

Ama adresin yanında kırmızı bir çizgi çekilmişti.

“Bu adres silinmiş.”

Arda:

“Birisi özellikle kaldırmış.”

Telefonum titredi.

Bu kez gelen mesaj farklıydı.

“ERİN'İ HATIRLADIN.”

Ardından:

“ŞİMDİ NEDEN UNUTTUĞUNU HATIRLA.”

Son mesaj:

“BUNUN İÇİN 23.40'I BEKLE.”

Telefonu yavaşça indirdim.

“Yine 23.40.”

Eylül bana baktı.

“Bu artık bir saat değil.”

“Ne?”

“Bir buluşma zamanı.”

Emir başını salladı.

“Ve bir sonraki gerçeğin başlangıcı.”

SAYFA 15

Arşivden çıkarken elimde babamın dosyası vardı.

İçindeki her sayfa başka bir soruya dönüşüyordu.

Selim.

Kerem.

Kaan.

Erin.

Babam.

Ve ben.

Hepsi aynı gecede birleşmişti.

18 Ekim.

23.40.

Arabaya bindik.

Kimse konuşmadı.

Dosyayı tekrar açtım.

Son sayfada küçük bir not fark ettim.

Daha önce görmemiştim.

Notun üzerinde babamın el yazısı vardı.

“Eğer buraya kadar geldiysen, artık seni durduramam.”

Altında:

“Çünkü gerçek düşmanımın kim olduğunu öğrenmenin zamanı geldi.”

Bir sonraki cümle daha küçüktü.

“Fakat dikkat et.”

“Erin sana gerçeği anlatacak.”

“Benim anlatamadığımı.”

“Ve o konuştuğunda, kimin yanında olduğunu seçmek zorunda kalacaksın.”

Notun en altında tek bir isim vardı.

“Eylül.”

Başımı kaldırdım.

Eylül bana bakıyordu.

“Ne yazıyor?”

Cevap vermedim.

Çünkü ilk kez babamın bıraktığı bir notta onun adı geçiyordu.

Ve bu kez soru artık sadece Selim'in, Kerem'in ya da Kaan'ın kim olduğu değildi.

Asıl soru şuydu:

Babam neden Eylül'ü gerçeğin merkezine koymuştu?

Telefonum tekrar titredi.

Yeni mesaj:

“BİR SONRAKİ KAPIDA YALNIZ GEL.”

Altında:

“ÇÜNKÜ EYLÜL'E GÜVENİYORSAN, GERÇEĞİ HİÇBİR ZAMAN ÖĞRENEMEYECEKSİN.”

Ekrana baktım.

Sonra Eylül'e.

İlk kez onun yüzünde de sakladığı bir şey olduğunu düşündüm.

Ama bu kez hemen suçlamadım.

Çünkü artık biliyordum.

Bu hikâyede herkes bir şey saklıyordu.

Ve bazen gerçeğe ulaşmanın en zor yolu, kime güveneceğini seçmekti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 11beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.