25. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Uykusuz bir gece
Mardin’in akşam serinliği avluya çökmüş, asmaların
altındaki büyük masada çaylar doldurulmuştu. Konak
sakinleri akşamın huzuruna çekilmişken, dışarıdan
gelen ani bir fren sesi ve korna yankısı sessizliği bozdu.
Hepimiz kapıya yöneldik. Tozlu bir taksinin içinden,
üzerinde modern kıyafetleri, omzunda sırt çantası ve
yüzünde kocaman bir gülümsemeyle genç bir kız indi.
Bu, Boran Ağa’nın İstanbul’da tıp okuyan kız kardeşi
Elif’ti.
Alya’nın Dilinden
Gelen kızı gördüğümde nefesim boğazımda
düğümlendi. Elif... Benden sadece birkaç yaş büyüktü
ama aramızda uçurumlar vardı. O, hayallerimin canlı
kanlı hali gibiydi; özgürce okuyan, tıp fakültesi
amfilerinde dirsek çürüten, geleceği kendi ellerinde olan
bir genç kadın. Ben ise daha lise ikiye giderken, on yedi
yaşımda boynuma takılan bu ağır takılarla bir konağın
içinde hapsolmuştum.
Zümrüt Hanım, "Kızım! Elif’im gelmiş!" diyerek kollarını
açıp koştu. Az önceki o sert, kuralcı kadın gitmiş, yerine
şefkatli bir anne gelmişti. Elif annesine, abilerine tek tek
sarıldı. O kadar hayat doluydu ki, onun gelişiyle konağın
kasvetli havası bir anlığına dağıldı.
Elif, en son bana döndü. Gözleri şaşkınlıkla kısıldı;
üzerimdeki elbiseye, boynumdaki altına ve benim
çocuksu yüzüme baktı.
Elif: "Anne? Kim bu güzel kız? Misafirimiz mi var?"
Zümrüt Hanım’ın yüzündeki gülümseme biraz dondu,
sesindeki o gururlu ton geri geldi. "Yengen olur Elif.
Boran abinin helali, Zelal Ağa’nın kızı Alya."
Elif’in yüzündeki şaşkınlık bir an için hüzne bıraktı yerini.
Bakışlarındaki o "daha çok küçük" acımasını hissettim
ama hemen kendini toparladı. Hiç beklemediğim bir
sıcaklıkla bana doğru bir adım attı ve kollarını uzatıp
bana sımsıkı sarıldı. İstanbul kokuyordu; kitap, deniz ve
özgürlük kokuyordu.
Elif: "Memnun oldum Alya. Ama... Sen çok küçüksün.
Daha çocuksun sen..." (Bana sarılmayı bırakıp ellerimi
tuttu.) "Kaç yaşındasın?"
Alya: (Sesim titreyerek) "On yedi..."
Elif: "On yedi mi? Daha lise öğrencisisin yani... Ben de
tıp fakültesi ikinci sınıftayım. Okulu ne yaptın? Devam
ediyor musun?"
Zümrüt Hanım araya girdi, sesi keskin bir bıçak gibiydi.
"Bitti o işler Elif! Alya artık bu konağın hanımıdır. Dersle,
kitapla işi kalmadı. Sen okulundan bahset bize, nasıl
gidiyor derslerin? Doktor olunca buralara dönecek
misin?"
Elif annesine cevap vermedi, gözlerini benden ayırmadı.
Ellerimi bırakmadı; parmaklarımdaki o deterjan
yanıklarını, bulaşıktan kızarmış ellerimi fark ettiğini
biliyordum.
Elif: (Sessizce, sadece benim duyabileceğim bir şefkatle)
"Gözlerin öyle demiyor ama Alya... Gözlerin hâlâ
sınıflarda, kitaplarda kalmış gibi. Merak etme, ben
geldim. Biraz dertleşiriz, olur mu?"
Gözlerim doldu, sadece başımı sallayabildim. Elif’in
gelişi benim için sadece bir görümce ziyareti değildi; o,
benim ulaşamadığım hayatımın bir yansımasıydı. O
gece masada herkes Elif’in başarılarını konuşurken,
Boran’ın bana kaçamak bir bakış attığını fark ettim.
Elif’in bana gösterdiği bu yakınlık, konaktaki tüm
dengeleri sarsacak gibiydi.
