26. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Gece Yarısı Sınavı
Güneş Mardin dağlarının arkasına çekilmiş, konağın
avlusuna o zifiri karanlık çökmüştü. Ama benim için
mesai bitmemişti. Mutfaktaki o devasa kazanlar, yağlı
tepsiler sanki birer canavar gibi üzerime geliyordu.
Dilşan abla ise tepemde bir gardiyan gibi dikilmiş,
öfkesini kusmak için en ufak bir leke arıyordu.
Alya’nın Dilinden
"Daha sert sürt Alya! O elindeki yağ çıkmamış, bak hâlâ
parlıyor!" diye bağırdı Dilşan abla. Sesi mutfağın
kubbeli tavanında yankılanıp kulaklarımda patlıyordu.
"Okumuşsun ama bir tencereyi ovmayı
beceremiyorsun. Yazık o harcanan emeklere!"
Parmaklarımın ucu artık uyuşmuştu, hissetmiyordum.
Soğuk su kemiklerime işliyor, sabunlu köpükler çatlayan
derimi yakıyordu. Başımı önüme eğmiş, sessizce
gözyaşlarımın bulaşık suyuna karışmasını izliyordum.
Tam o sırada mutfağın ağır ahşap kapısı açıldı. İçeriye,
bu konağın mutfağında ömrünü tüketmiş, herkesin
çekindiği ama saygı duyduğu Daya Hatun girdi.
Daya Hatun, Dilşan ablanın o tiz sesini duyunca
duraksadı. O keskin, her şeyi gören gözlerini üzerimize
dikti.
Daya Hatun: "Yeter Dilşan! Bu neyin hırsıdır, bu neyin
bağırtısıdır?"
Dilşan: (Şaşırarak geri çekildi) "Daya Hatun... Ben
sadece işi öğretiyordum. Alya gelin biraz nazlı da..."
Daya Hatun: (Sert bir adımlarla yanımıza geldi) "İş
öğretmek böyle olmaz. Sen bu kıza iş değil, eziyet
ediyorsun! Bırak o süngeri Alya, bırak kızım."
Daya Hatun, ellerimi o yağlı suyun içinden çekip çıkardı.
Dilşan abla şok içinde bize bakıyordu; konağın en
kıdemlisi, düşman kızını koruyordu.
Dilşan: "Ama Daya Hatun, Zümrüt Hanım tembihledi..."
Daya Hatun: (Sözünü kesti) "Zümrüt Hanım’a cevabı
ben veririm! Haydi, çık mutfaktan. Kalan işi kızlar
halleder. Çık dedim!"
Dilşan abla, sinirden kıpkırmızı bir halde, ayaklarını yere
vura vura mutfaktan çıktı. O gidince mutfak bir anda
sessizleşti. Daya Hatun, o nasırlı ama ana şefkatiyle
dolu sıcak elleriyle benim buz kesmiş ellerimi kavradı.
Kendi avuçlarının içine aldı, ovalayarak ısıtmaya
başladı.
Daya Hatun: (Yumuşak bir sesle) "Bak hele şu ellere...
Buz tutmuşsun be güzel kızım. Bu eller tencere karası
için mi yaratıldı sanırsın?"
Alya: (Hıçkırarak) "Ben... Ben sadece okumak
istiyordum Daya Hatun. Kimse beni duymuyor, kimse
halimi görmüyor."
Daya Hatun: (Gözlerimin içine baktı, bakışlarında yılların yorgunluğu ve bir sır vardı)
"Ben görüyorum Alya. Bu taş duvarlar çok ah işitti, çok
gözyaşı sakladı. Ama sen onlar gibi olma. Ellerin soğuk
olabilir ama yüreğini soğutma. Sen o kitaplarını oku,
Elif kızımızla dertleş. Ben burada olduğum sürece o
Dilşan senin kılına dokunamaz."
Alya: "Neden yardım ediyorsun bana? Ben düşman kızı
değil miyim?"
Daya Hatun: (Hafifçe gülümsedi, ellerimi bırakmadı)
"Burada düşman yok Alya. Burada sadece savrulan
kadınlar var. Sen tıp okuyacaksın, can kurtaracaksın...
Belki bir gün bu yaşlı Daya Hatun’un da dermanı sen
olursun, ha? Sil gözyaşlarını, dik dur. Bu konak dik
durmayanı çabuk yutar."
Daya Hatun’un sıcaklığı ellerimden kalbime doğru aktı.
İlk kez, bu koca taş binanın içinde bir "ana" eli değmiş
gibi hissettim. O gece yukarı çıkarken, Elif’in notlarına
çalışmak için içimde yeni bir güç bulmuştum.
