16. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI

Düşman Eşiği

Berfin Nayci

Bölümler
1 Mühürlenen Sessizlik 2 Konakta Soğuk Rüzgarlar 3 Fırtınadan Önceki Çığlık 4 Hayallerin Kırılışı 5 Yarım Kalan Rüya 6 Yıkılan Hayaller 7 Yıkım 8 Gelin Çıkışı 9 Sınıftaki Eksik Sıra 10 Yarım Kalan İsyan 11 Kapıdaki Cellat 12 Beyaz Kefen 13 Beyaz Kefen devamı 14 Beyaz Kuşak ve Kanlı Düğün 15 Düşman Eşiği 16 Kızıl Duvak, Kara Yazı 17 Kimssesiz bir savaş 18 Avludaki Soğuk Savaş 19 Mirasın Gölgesinde 20 Veliaht Müjdesi 21 Zehirli Lokmalar 22 Mutfakta İlk Çatışma 23 Silenen göz yaşları 24 Uykusuz bir gece 25 Gece Yarısı Sınavı 26 Avludaki İsyan 27 Kadınlar Meclisi 28 Neşeli Kalabalık 29 Kuzen Desteği 30 Genç Tayfa 31 Mirza ve Hazal: Sessizliğin Dili 32 Meydandaki Gerginlik 33 Meydandaki Tesadüf 34 Gönüldeki Gizli Aşkın Yükü 35 Kanun mu? Töre mi? 36 Kanun ve Töre Arasında 37 Gözlerde Sönmeyen Ateş 38 İstanbulun Keskin Nefesi 39 Töre ve Kanunlar 40 Töreye karşı kanun 41 Sabah Kahvesi ve Adalet 42 Meydanda Kanun Ordusu 43 Mardinfe kopan fırtına 44 Törenin Sarsılan Surları: Yeni Anayasa 45 Pelin’in Gözyaşları ve Kanun Kalkanı 46 Adaletin Işığı 47 Parçalanan Umutlar 48 Göz yaşlarının bedeli 49 Boran’ın İsyanı: 50 Kafesteki Serçe 51 Gölgenin Gücü 52 Fırtınadan Sonraki Sessizlik: Odadaki İki Yabancı 53 Masadaki Mucize: Boran Ağa’nın Gizli Hediyesi 54 Kayanın Yumuşadığı An: İlk Sarılış 55 Kitaplardan Hayata: Alya’nın İlk Müdahalesi 56 Fırtınadan Doğan Mucize: Hoş Geldin Atlas Bebek 57 Ağanın Hediyesi: Alya’nın Çalışma Odası 58 Şeref Ziyafeti: Konak Avlusunda Büyük Kutlama

Güneş, Mardin’in damlarına vurduğunda benim için

hiçbir zaman uyanmak istemediğim o karanlık sabah

başlamıştı. Odama giren ışık huzmeleri, sanki üzerime

çökecek olan tavanın habercisiydi. Yatağımın kenarında

asılı duran o bembeyaz gelinliğe baktım. Her genç kızın

rüyası dedikleri o kumaş, benim gözümde umutlarımı

saracakları beyaz bir kefenden farksızdı.

Alya’nın Dilinden

Annem ve yengelerim odaya girdiğinde ruhumun

bedenimden çekildiğini hissettim. Beni bir kukla gibi

ayağa kaldırdılar. Kat kat tülleri üzerime geçirdiler,

saçlarımı tarayıp o ağır tacı başıma iliştirdiler. Aynadaki

aksime baktığımda kendimi tanıyamadım. O pırıl pırıl

gözlerle tıp fakültesi hayali kuran kız gitmiş, yerine feri

sönmüş bir yabancı gelmişti.

Gelinliğimin içine, tam göğsümün üzerine, kızların

getirdiği o küçük tıp kitabını sakladım. Kalbimin

üzerinde o kitabın sertliğini hissetmek, bu vahşi

dünyada tutunabileceğim tek daldı.

Aşağıdan davulun o güm güm sesi gelmeye

başladığında kalbim yerinden çıkacak gibi çarptı. Kapı

açıldı, babam Zelal Ağa içeri girdi. Elinde o kan kırmızısı

kuşak vardı. Gözlerime bakamıyordu, biliyordum; o da

suçluydu. Yanıma gelip kuşağı belime doladığında eğilip

elini öptüm. Ama o öpücük bir hürmet değil, bir

vedaydı.

"Baba," dedim fısıldayarak, sadece onun duyacağı bir

sesle. "Bugün beni gelin etmiyorsun, bugün beni kendi

ellerinle toprağa veriyorsun. Bu kuşak benim belime

değil, hayallerimin boynuna dolandı."

Babamın eli titredi, dudakları mühürlenmiş gibi tek

kelime etmedi. Alnımdan öptü ve beni koluna takıp o

sönmek bilmeyen davul sesine doğru yürüttü.

Konağın kapısından çıktığım an, tüm mahalle oradaydı.

Ama benim gözlerim sadece okul arkadaşlarımı aradı.

Nehir, Defne, Deniz... Yolun kenarında, birbirlerine

sarılmış ağlayarak bana bakıyorlardı. Onların yanından

geçip giderken sırtımdaki okul çantasını değil, geri

dönüşü olmayan bir yolun yükünü taşıyordum.

Siyah arabaların en önünde, bir dağ gibi dikilen o adam

ı gördüm: Boran Ağa.

Üzerindeki siyah damatlıkla, güneşin altında parlayan o

sert bakışlarıyla tam karşımdaydı. Araba kapısını

benim için açan Azat'ın yüzündeki ciddiyet, yaklaşan

fırtınanın sessizliği gibiydi. Boran Ağa bana bakmadı,

ben de ona. Onun için ben bir zafer madalyasıydım,

benim içinse o, özgürlüğümü çalan gardiyan.

Arabaya bindiğimde, arkamda bıraktığım baba evinin

kapısının sertçe kapandığını duydum. Motor gürültüsü,

arkadaşlarımın hıçkırıklarını bastırdı. Araba hareket

ettiğinde, ellerime sürdükleri kınanın kokusu

gelinliğimin beyaz tüllerine karıştı.

Gidiyordum. Kendi şehrimde, kendi toprağımda, hiç

bilmediğim bir sürgüne doğru...

Konvoy, toz duman içinde Haşim Ağa’nın konağına

doğru ilerliyor.