16. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Düşman Eşiği
Güneş, Mardin’in damlarına vurduğunda benim için
hiçbir zaman uyanmak istemediğim o karanlık sabah
başlamıştı. Odama giren ışık huzmeleri, sanki üzerime
çökecek olan tavanın habercisiydi. Yatağımın kenarında
asılı duran o bembeyaz gelinliğe baktım. Her genç kızın
rüyası dedikleri o kumaş, benim gözümde umutlarımı
saracakları beyaz bir kefenden farksızdı.
Alya’nın Dilinden
Annem ve yengelerim odaya girdiğinde ruhumun
bedenimden çekildiğini hissettim. Beni bir kukla gibi
ayağa kaldırdılar. Kat kat tülleri üzerime geçirdiler,
saçlarımı tarayıp o ağır tacı başıma iliştirdiler. Aynadaki
aksime baktığımda kendimi tanıyamadım. O pırıl pırıl
gözlerle tıp fakültesi hayali kuran kız gitmiş, yerine feri
sönmüş bir yabancı gelmişti.
Gelinliğimin içine, tam göğsümün üzerine, kızların
getirdiği o küçük tıp kitabını sakladım. Kalbimin
üzerinde o kitabın sertliğini hissetmek, bu vahşi
dünyada tutunabileceğim tek daldı.
Aşağıdan davulun o güm güm sesi gelmeye
başladığında kalbim yerinden çıkacak gibi çarptı. Kapı
açıldı, babam Zelal Ağa içeri girdi. Elinde o kan kırmızısı
kuşak vardı. Gözlerime bakamıyordu, biliyordum; o da
suçluydu. Yanıma gelip kuşağı belime doladığında eğilip
elini öptüm. Ama o öpücük bir hürmet değil, bir
vedaydı.
"Baba," dedim fısıldayarak, sadece onun duyacağı bir
sesle. "Bugün beni gelin etmiyorsun, bugün beni kendi
ellerinle toprağa veriyorsun. Bu kuşak benim belime
değil, hayallerimin boynuna dolandı."
Babamın eli titredi, dudakları mühürlenmiş gibi tek
kelime etmedi. Alnımdan öptü ve beni koluna takıp o
sönmek bilmeyen davul sesine doğru yürüttü.
Konağın kapısından çıktığım an, tüm mahalle oradaydı.
Ama benim gözlerim sadece okul arkadaşlarımı aradı.
Nehir, Defne, Deniz... Yolun kenarında, birbirlerine
sarılmış ağlayarak bana bakıyorlardı. Onların yanından
geçip giderken sırtımdaki okul çantasını değil, geri
dönüşü olmayan bir yolun yükünü taşıyordum.
Siyah arabaların en önünde, bir dağ gibi dikilen o adam
ı gördüm: Boran Ağa.
Üzerindeki siyah damatlıkla, güneşin altında parlayan o
sert bakışlarıyla tam karşımdaydı. Araba kapısını
benim için açan Azat'ın yüzündeki ciddiyet, yaklaşan
fırtınanın sessizliği gibiydi. Boran Ağa bana bakmadı,
ben de ona. Onun için ben bir zafer madalyasıydım,
benim içinse o, özgürlüğümü çalan gardiyan.
Arabaya bindiğimde, arkamda bıraktığım baba evinin
kapısının sertçe kapandığını duydum. Motor gürültüsü,
arkadaşlarımın hıçkırıklarını bastırdı. Araba hareket
ettiğinde, ellerime sürdükleri kınanın kokusu
gelinliğimin beyaz tüllerine karıştı.
Gidiyordum. Kendi şehrimde, kendi toprağımda, hiç
bilmediğim bir sürgüne doğru...
Konvoy, toz duman içinde Haşim Ağa’nın konağına
doğru ilerliyor.
