32. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Mirza ve Hazal: Sessizliğin Dili
Konağın avlusunda akşamın ilk gölgeleri uzarken, Mirza
elinde Boran Ağa’nın toprak meseleleriyle ilgili
dosyalarla içeri girdi. Omuzlarındaki yük, sadece o
kağıtların ağırlığı değil, koca bir aşiretin
sorumluluğuydu. Tam o sırada Hazal, avlunun sessiz bir
köşesinde elindeki kitabı dizine koymuş, uzaklara
dalmış bir halde oturuyordu.
Mirza, her zaman olduğu gibi stratejik adımlarla
ilerlerken, Hazal’ın yanından geçerken duraksadı. Bu
konakta herkes bağırarak konuşurdu ama Mirza ile
Hazal arasında kelimelerden daha güçlü bir sessizlik
vardı.
Mirza: (Alçak ve güven veren bir sesle) "Hazal... Bu
saatte burada yalnız oturman hayra alamet değil. Yine
Alya’nın dertlerini mi yüklendin?"
Hazal: (Başını kaldırıp Mirza’nın yorgun gözlerine bakarak)
"Dert yüklenmek değil de Mirza, bir çıkış yolu
aramak diyelim. Gökyüzü geniş ama bu duvarlar çok
dar."
Mirza: (Dosyaları bir elinden diğerine alarak hafifçe gülümsedi)
"Bilirim. O duvarların dışındaki fırtınaları da ben
göğüslerim. Ama sen böyle kederli bakınca, insanın
bütün stratejileri alt üst oluyor."
Hazal, Mirza’nın bu nadir gelen iltifatıyla hafifçe kızardı
. Mirza, Boran Ağa’nın en sadık adamıydı; duygularını
belli etmesi için dünyanın durması gerekirdi.
Hazal: "Eğer başım sıkışırsa... Eğer Alya için
kurduğumuz bu hayal Zümrüt halamın gazabına
uğrarsa, senin o soğukkanlılığına ihtiyacım olacak
Mirza."
Mirza: (Hazal’ın gözlerinin içine derin bir sadakatle bakarak)
"Senin başın sıkışmasın Hazal. Ama olur da bir rüzgar
eserse, o rüzgarın önünde ilk ben dururum. Bunu sakın
unutma."
Mirza, başka bir şey söylemeden Boran’ın odasına
doğru yöneldi. Arkasında bıraktığı sadece bir söz değil,
Hazal’ın kalbinde ilk kez hissedilen o sarsılmaz güven
duygusuydu.
Alya’nın Dilinden: Kapıdaki Kıvılcım
Ben ise mutfaktan çıkmış, elimdeki tepsiyi odaya
götürürken kapıda bambaşka bir sahneye şahit oldum.
Cemo, nöbet yerinde heyecandan yerinde duramıyor,
Şilan’ın az önce getirdiği çöreği sanki dünyanın en
kıymetli hazinesiymiş gibi yiyordu. Şilan ise kapının
arkasına saklanmış, kıkırdayarak Cemo’yu izliyordu.
Şilan: (Fısıldayarak) "Cemo! Boğazında kalacak, yavaş
ye. Bak, eğer Zümrüt halam görürse ikimizi de
bahçedeki kuyuya atar!"
Cemo: (Ağzı dolu dolu, gözleri parlayarak) "Atsın be
Şilan! Bu çöreğin hatırına o kuyuda ömür geçer. Sen
yeter ki böyle gülerek gel kapıya."
Şilan utancından kıpkırmızı olup içeri kaçarken
Cemo’nun arkasından nasıl hayranlıkla baktığını
gördüm. Bir yanda Mirza ve Hazal’ın o ağırbaşlı, derin
sevdası; diğer yanda Cemo ve Şilan’ın o çocuksu, ateşli
heyecanı...
Konağın her köşesinde gizli bir aşk yeşeriyordu. Ben ise
Boran’ın odasına doğru yürürken, bu kadar sevginin
olduğu bir yerde belki benim hayallerimin de bir gün
çiçek açabileceğine ilk kez inandım.
