24. bölüm · MARDİNİN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Silenen göz yaşları
Elinin tersiyle gözyaşlarını sildin ama o deterjanlı su
yüzüme bulaşınca gözlerim daha çok yanmaya başladı.
Dilşan ablanın sesi mutfağın taş duvarlarında
yankılanırken, her kelimesi sırtıma inen bir kırbaç
gibiydi.
Alya’nın Dilinden
"Tamam," dedim fısıltıyla. "Yıkıyorum işte, görmüyor
musun?"
Ama görmüyordu. Daha doğrusu görmek istemiyordu.
Dilşan abla, Zümrüt Hanım’dan yediği her lafın, çocuk
sahibi olamamanın verdiği o derin yaranın acısını
benden çıkarıyordu. En zayıf halka bendim; çünkü ben
hem düşman kızıydım hem de henüz canı yanmamış,
hayalleri olan o "okumuş" kızdım. Benim umudum, onun
en büyük düşmanıydı.
"Daha sert!" diye bağırdı başımda dikilerek. "O narin
parmaklarına kıyamıyor musun? Bak, bu lekeler
çıkmazsa o tabağı senin önünde kırarım Alya! Burası
üniversite amfisi değil, burası ağa konağı. Adamı böyle
hizaya getirirler!"
Ellerim soğuktan uyuşmuştu, parmaklarımı
hissetmiyordum. Gözümün önüne Başak öğretmenimin
getirdiği o anatomi kitabı geldi. O kitapta ellerin
mucizesinden bahsediyordu; iyileştiren, hayat veren
ellerden... Şimdi ise o eller, yağlı kazanların içinde yok
olup gidiyordu. İçimden bir çığlık yükseldi ama
dudaklarımdan sadece derin bir hıçkırık kaçtı.
"Neden böyle yapıyorsun?" dedim aniden, başımı
kaldırıp gözlerinin içine bakarak. "Ben sana ne yaptım
Dilşan abla? Seninle aynı kaderi paylaşmıyor muyuz?
Sen de bu kapıya gelin gelmedin mi?"
Dilşan abla bir an duraksadı, gözlerinde şimşek çaktı.
Tam ağzını açıp daha ağır bir şey söyleyecekti ki,
mutfak kapısında o devasa gölge belirdi.
Boran Ağa.
Gölgesi mutfağın zeminini kapladı, hava bir anda buz
kesti. Dilşan abla hemen toparlanıp geri çekildi,
yüzündeki o sert ifade yerini suçlu bir sessizliğe bıraktı.
Boran’ın bakışları önce yerdeki köpüklere, sonra benim
kızarmış ellerime, en son da gözlerimdeki yaşlara
değdi. O an kalbim korkuyla tekledi; beni zayıf gördüğü
için mi kızacaktı, yoksa bu haksızlığa mı?
Boran hiçbir şey söylemeden yaklaştı. Aramızdaki o
birkaç adımlık mesafe sanki kilometrelerce sürdü. Gelip
tam yanımda durdu, o sert ve nasırlı eliyle benim buz
kesmiş, köpüklü elimi suyun altından çekip çıkardı.
"Yeter," dedi Boran. Sesi öyle derinden ve öyle emredici
gelmişti ki, mutfaktaki tencere tıkırtısı bile kesildi.
Dilşan abla kekeleyerek, "Boran ağa, ben sadece işi
öğretiyordum... Mutfak düzeni malum..." dedi.
Boran, Dilşan’a bakmadı bile. Gözleri hâlâ benim
titreyen ellerimdeydi. "İş öğretmek başka, zulmetmek
başka yenge," dedi soğuk bir sesle. Sonra bana döndü,
bakışları her zamanki gibi kapalı bir kutu gibiydi ama
elini bırakmıyordu. "Bırak şunları. Yukarı çık, üzerini
değiştir."
Şaşkınlıktan nefesim kesilmişti. "Ama... Bulaşıklar
bitmedi," diyebildim sadece.
Boran elimi bıraktı, cebinden bir mendil çıkarıp
parmaklarıma tutuşturdu. "Sana yukarı çık dedim Alya.
Sözümü ikiletme."
Dilşan abla öfkeyle mutfaktan çıkıp giderken, ben
elimdeki mendille öylece kalakaldım. Boran kapıya
yöneldiğinde durup arkasına bakmadan ekledi:
"Kitabın... Yastığının altındaki. Onu bir daha oraya
saklama. Zümrüt Hanım odaya girerse yakar. Daha
güvenli bir yer bul."
Donup kalmıştım. Kitabımı biliyordu. Gece
uyumadığımı, o koltukta kitap okuduğumu biliyordu
ama sustu. Arkasına bakmadan mutfaktan çıktı,
tarlalara gitmek üzere avluya yöneldi. Ben ise o mendili
sımsıkı tutarken, bu koca konakta ilk kez birinin, en
beklemediğim kişinin beni gördüğünü hissettim.
