9. bölüm / 32
Koyu Kestane: Ekim (TAMAMLANDI)8. Bölüm: Ufak Bir An
Bölümler 32Şu an: 8. Bölüm: Ufak Bir An
- 1 Giriş224 kelime
- 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
- 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
- 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
- 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
- 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
- 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
- 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
- 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
- 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
- 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
- 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
- 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
- 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
- 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
- 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
- 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
- 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
- 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
- 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
- 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
- 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
- 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
- 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
- 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
- 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
- 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
- 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
- 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
- 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
- 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sanki hissetmiştim de ona göre giyinmiştim. Çiçekler üzerime bezense ancak bu kadar keyif alabilirdim sanırım geldiğim yerden. Araba bir patika yolda durunca etrafta kimsenin olmaması başta biraz ürkütmüştü. Telefonla Alpay abiyi aramak istesem de Oğuz beni hiç sallamadan arabadan inip devasa büyüklükteki çınar ağacının yanına gidince çantamı arabada bırakıp ben de indim. Buraya neden geldik bilmiyordum ama manzarası oldukça güzeldi ve bu güzellik neden geldiğimizi sorgulamama engel olmuştu. Çimenler o kadar uzundu ki ayaklarımda onların serinletici hissiyle gıdıklanmıştım ama endişelenmiştim de aynı zamanda.
"Oğuz, burada böcek var mıdır sence?" diye bağırdığımda Oğuz bağırtımla durdu. Daha ağaca varamadan bana döndüğünde sorduğum soruda ciddi olup olmadığımı düşünüyordu sanki. Gayet ciddiydim ve endişeliydim. Böceklerden korkardım ben. Buraya basıyorduk ama çimenler uzundu ve burası çayırlık alandı. Böcek kesin vardı, hatta belki de yılan. Düşüncesi bile yürümeme engel olurken zıplayarak arabaya bindim tekrar. Isırılırsam ne yapardım o zaman?
"Böcek varsa gelemem ben! Kene filan, yılan ya da! Isırırsa hastanelik oluruz bak!" Tekrar bağırmamla Oğuz gülerek yanıma geldi ve tam önümde durdu.
"Tamam prenses, omuzlarımızda taşırız seni gerekirse. Gel bakalım. Seni böcekler yılanlar ısırmasın aman," diyerek kolumdan tuttuğu gibi kucağına çekti. Çığlık atarak boynundan tutunduğumda aniden kucağında oluşum beni bir şoka sürükledi. Kalbim gümbürdemeye başladı benden izinsiz ya da durmuş da olabilirdi.
"Geri zekâlı..." diye mırıldandığımda Oğuz gülmeye devam etti. Yavaş yavaş geri çekildim biraz ama hala çok yakındık. Nasıl keyif alabiliyordu bu durumdan? Sırtına bir tane yapıştırınca yalandan inledi ama nihayet beni çınar ağacına yapılan salıncağa getirdi ve oturttu. Terliklerimi yere çıkarıp ayaklarımı serbest bıraktım ve halatlardan tutundum sıkıca.
"Benden izin almadan bana dokunamazsın yalnız. Konuşmuştuk!" diye çıkıştığımda Oğuz arkama geçip yine bana sormadan sırtımdan ittirmeye başlamıştı. Çok hızlı değildi ama yavaş da değildi.
"Yahu ne yapayım? Ne istiyorsun sen de? Sana dokunmadan seni nasıl taşımamı bekliyorsun? Allah Allah ya! Âlemsin kızım sen," dedi bir kere daha kuvvetle sırtımdan ittirirken. Gözlerimi devirdim bir şey diyemeyince. Haklı olabilirdi ama hani biz piknik yapacaktık bugün, Oğuz neden kimseyi beklemeden beni buraya getirmişti ki?
"Biz piknik yapmayacak mıydık Oğuz? Neden buraya geldik ki?" dediğimde Oğuz beni sallamaya devam etti. Her ittirişinde rüzgârlar bana kucak açıyordu ve sanki sıkı sıkı sarıyorlardı. Geriye doğru geldiğimdeyse uzun saçlarım yüzümü örtüyordu ve bu döngü devam ediyordu. Hemen aşağısı yuvarlanmak için ideal çiçek ekili bir tarlaydı. Sonu görünmüyordu ama aklıma Heidi çizgi filmi gelmişti. Tabii o kadar dik bir yerde değildik, ovamsı bir yerdeydik.
Oğuz ona yaklaşınca, "Anı yaşamak diye bir şey var, duydun mu sen onu hiç?" diye bağırınca kahkahama engel olamamıştım artık. Kıkırdayarak Oğuz'a döndüm ancak hızım arttığı için net göremiyordum.
"Var da!" dedim çığlıklarımın arasından. "Annenler merak ederler sonra!" Bir çığlık daha attığımda artık gökyüzüne uçabiliyordum. Bu yayla evinin arkasına kurduğumuz salıncaktan daha büyük ve sağlamdı. Daha yukarıya çıkabiliyordum bununla. "Bu çok güzel!" Çığlığım tarladan aşağıya pare pare yayıldığında kasabayı kaplayan sisi görebiliyordum. Aşağıya göre daha serindi, üşütüyordu ama yine de o kadar özgür hissettiriyordu ki hep bu anda kalmak mümkün olsaydı bu anda kalmak isterdim. Sanki bir kuştum ve uçmayı öğreniyordum.
"Sevdin mi?" Oğuz'un keyifli sorusunu duyunca gözlerimi kapatıp yüzümü sıktım istemsizce. Adrenalinin ve heyecanın her zerresi damarlarımda eşlik ediyordu sanki bana.
"Çok!" diye yanıt verdim yine çığlıklarım ve gülüşlerim arasından. Yayladayken ayağa da kalkardım salıncakta. Başımı yukarıya kaldırıp ağaca baktığımda kalkabilirdim aslında. Çok uzun bir salıncaktı ve halatlar çok kalındı. Oğuz'un kahkahaları da bana eşlik ederken bacaklarımı toplayıp salıncağın hızına ayak uydurarak bir çırpıda ayağa kalktım.
"Dur!" diye bağırdı Oğuz ama bana engel olamazdı bu kadar hızlı sallanırken. Zaten olamamıştı da. Artık ayağa kalktığımda yeniden avaz avaz bağırdım.
"Bu! Çok! Güzel!"
Özgürlük rüzgârla yarışmak demekti sanki. O ne kadar hızlıysa ben de onun kadar hızlı olmaya ve gökyüzüne dört kolla sarılmaya çalışıyordum. Halbuki gökyüzü sarılamayacağım kadar kocamandı. Uzun zamandır tatmadığım bu hisle kalbim heyecana doymazken saçlarımı sıkı sıkı tutan tokayı dikkatlice çıkarıp yakama tutturdum. Lastiği de söküp bileğime geçirdim beceriksizce ve saçlarımı da özgürlüğüne kavuşturdum.
Sizi hep çektiler, tel tel yoldular canımın içleri ama artık özgürsünüz. Tıpkı benim gibi özgürce savrulun rüzgârda ve hep güçlü kalın. Daha çok yolumuz var çünkü.
Hayatımda herhalde hiç bu kadar gülüp eğlenmemiştim. Altı üstü bir salıncaktı lakin işte özgürlüğü bununla tadıyordum. Uçabiliyordum sanki kuşlar gibi. Sanki uçsam yuvamı da bulabilecekmişim gibi her şey bana aitti işte burada. Çiçekler önüme serilmişti kötü yolların bitti Samyeli der gibi. Samyeli gibi değil, poyraz gibi. Tıpkı kar getiren poyraz serinliğine artık kavuşmuştum, sıcakları getiren ve can yakıcı ateşleri yakan samyeli bitmişti.
Çiçeklerden yayılan kokuyu soluduktan sonra arkama dönüp Oğuz'a baktım. Elleri ceplerinde bana baktığını fark edince gülümseyerek önüme döndüm ve salıncağa oturdum sakince. Bana biraz yaklaşıp sırtımdan ittirince bir kere daha göğe yükseldim ve geriye doğru geldim. Kendimi hazırladım. Tam yükseleceğim anda tam yükselmeden kendimi çiçeklerin arasına bıraktım ve tarladan aşağıya doğru hızla yuvarlandım. Oğuz'un bağırtısı kulağıma gelirken ben kendimi ancak frenledim ve durup çiçeklerin içine oturdum. Her yerime kopan sarı çiçekler batmıştı ve darmaduman olmuştum.
"Kızım ne yapıyorsun sen? Öyle atlanır mı salıncaktan manyak!"
Oğuz hızını alamayıp hemen yanıma poposunun üstüne düşünce gülerek elinden tuttum ve onu kaldırdım.
"Manyak mı? Çok güzeldi. Bence sen de denemelisin. Hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Müthişti," diyerek önüme döndüm ve çiçeklerin içine yatıp kolumu başımın altına aldım. Oğuz bana laf yetiştirmek yerine gülüp sadece yanıma uzandı ve çiçeklerin içine gömüldük.
Gökyüzü pürüzsüzdü. Bulut bir tane bile yoktu. Güneş kim bilir neredeydi, nereyi yakıyordu? Bizi yakmadığı kesindi. Saatin kaç olduğu ise ilk defa gerçekten umurumda değildi ya da diğerleri. Aklıma gelmiyordu o saniyelerde.
"Bak işte, seveceğini bildiğimden getirdim seni buraya. Burası bizim gizli yerimiz. Salıncağı babamla ben kurduk. Buraya ilk geldiğimiz yıllarda yaptık. Gelen geçen sallanıp zarar vermeden terk ediyor ama çoğunlukla biz geliriz arkadaşlarımızla." Oğuz'un açıklaması ile gözlerimi usulca kapatıp açmaya devam ettim. Az önceki şiddetli rüzgâr soğuk bir meltemle yer değiştirince uykum gelmişti yine.
"Hmm..." diye mırıldandım ve maviliğe diktim gözlerimi. Eşsizdi. Uçsuz bucaksızdı. Muhteşemdi. Gökyüzü kadar muhteşem bir şey görmemiştim daha önce.
"Muhteşem..." Oğuz'un sesiyle zihnimden geçenler uyuşunca başımı sağa çevirip yüzüne baktım.
"Ne?"
"Muhteşem," dedi Oğuz bana bakarak. Sanki bana diyordu.
"Öyle," diyerek önüme döndüm ve gökyüzüne baktım ama nedense kızarıp bozardığımı hissediyordum yine. Gözleri ise hala üzerimdeydi. Dikkatle bana bakıyormuş gibi hissediyordum ve evet, bu doğru bir histi. Dönüp baktığımda tamamen bana dönmüş koluna yaslanarak beni izliyordu Oğuz. Bu adam acaba bir miktar sapık olabilir miydi?
"Ne var? Niye öyle bakıyorsun bana?" dediğimde Oğuz yine o sırıtışı yapmıştı. Nedense böyle sırıttığında tam bir çocuk gibi tüm sorunlar sona eriyordu. Şey gibiydi onun gülümsemesi. Hallederiz demek gibi gülüyordu karşımda ve ben, her şeyi halledebilirmişim gibi geliyordu.
"Merak ediyorum," deyince dudaklarımı büzerek gözlerimi kırpıştırdım. Gözümün önünden bir bulut geçerken yine ona dönüp suratına baktım.
"Neyi merak ediyorsun?"
"Hikâyeni," dedi uykusu gelmiş gibi. Çiçeklerin arasında kendine resmen yer yapıp iyice kıvrılınca başımın altında uyuşan kolumu indirip iki elimi de karnımda birleştirdim.
"Hikâyemi mi? Bir hikâyem yok benim. Anlatmıştır hem Alpay abi. Annemden kaçıyorum. Bu kadar," diyerek omuz silktim. Sanki biraz burkulmuştum. Hikâyen deyince... Hikâyem var mıydı gerçekten anlatmaya değer, dinlemeye değer? O küçük buluta sabitledim gözlerimi ve onu seyrettim.
"Alpay abi senin hikâyenin tamamını bilemez ki. Senin neler yaşadığını senden daha iyi kimse bilemez prenses. Ben senden duymak istiyorum. Bir yaylada mı yaşıyordun ne?" diye sordu meraklı bir sesle. Kafamı salladım ve farkında olmadan tırnaklarımla oynamaya başladım.
"Samyeli adında bir yayla. Adımla aynı bir yaylada, etrafında hiçbir şey olmayan, iki katlı, kutu gibi, ahşaptan yapılma, derme çatma bir evde kalıyordum. Başka?" diyerek ona dönünce az önceki keyifli hali artık yoktu. Ciddi gibiydi ya da değil, çözememiştim ama ilgili olduğunu söyleyebilirdim.
"Peki, oraya nasıl gittin? Oradan önce başka bir evde mi yaşıyordun, yani ailenle mi?" Sesinin, sonbaharda kuruyan bir dal kadar titrediğini ve solduğunu hissedince ondan alamadım gözlerimi. Ne amaçlıyordu bu sorularla? Öğrense ne olacaktı ki? Acıyacaktı sadece ya da en iyi ihtimalle merhameti artacaktı, daha sıcak davranacaktı ama bunlar beni iyileştirmeyecek olan fuzuli şeylerdi. Beni hiçbir şey iyileştiremezdi ki. Kendimden başka bana kimse yardım edemezdi. Düştüğüm bu çukurdan tırnaklarımla kazıya kazıya ancak ben kendimi çıkartabilirdim.
"Bir yıl ailemle yaşadım bir evde fakat hastaydım. Yani... O zamanlar öyle olduğuma inandırıldım. Aslında hasta değildim, sağlıklıydım ama annem beni ablam ve abimden ayırıp o yaylaya kapattı ve bir daha da çıkışım olmadı. Hastane ve yayla evi arasında hep gidip gelirken Alpay abi yanımdaydı bir tek. Kaçamayayım diye korumalarla sıkıca donatılırdı o ev ancak korumalar benim iyiliğim için çalışınca, tıpkı Alpay abi gibi, kaçabildim işte. Merak ettiğin buysa açıkladım her şeyi."
Önüme döndüm ve buluta baktım lakin gitmişti ve onun yerine küme küme gri yağmur bulutları gelmişti. Az önceki neşem ise tıpkı o bulut gibi gitmişti artık. Küçükken yaşadıklarımı net hatırlamıyordum elbet ama işte o yaşatılan sevgisizlik nasıl unutulurdu ki? Unuttuğum ve bir daha da hatırlayamadığım babamın acısı kalbimde bir yerde yine sızlamıştı. O hayatta olsaydı onu hatırlamayan küçük kızını korurdu belki.
"Annen bu hikayedeki zalim karaktermiş. Abin ve ablan nasıl insanlardı?" diye sordu Oğuz.
"Bilmiyorum," dedim tekdüze bir sesle. "Bir yıl onları gördüm, hatırlamıyorum pek. Süeda ablam evlendi. Taylan abim de evlendi. Çocukları var mı nerede yaşıyorlar bilmiyorum. Ben o yayla evinden başka hiçbir yer bilmiyorum Oğuz. Bu kadar bendeki hikâye. Beni sevmeyen bir annenin elinde oyun hamuru olmaktan kurtulma çabası. Hikâyem işte bu kadar," diyerek tek cümle ile özetlediğimde Oğuz kabul etmedi.
"Hikâyen bu kadar değil prenses? Hatırlamadığın bir geçmişin var, hatırlaman gerekiyor artık yoksa çocukluğun sana küsecek ve sonsuza dek kaybolacak."
Bu da ne demekti şimdi?
"Hatırlamak istemiyorum." Kesin ve netti. Hatırlamak bana ıstıraptan başka bir şey vermiyordu. Annemin en çok merak ettiği, bana eziyet çektirdiği geçmişimi hatırlamak istemiyordum. Orada olmaması gereken bir şey olmalıydı ki bunca işkenceye yıllarca maruz kalmıştım.
Oğuz kaşlarını havalandırıp, "Hiç merak etmiyor musun?" diye sorunca sıkıntılı bir şekilde nefes alıp verdim. Oğuz kurcalamakta inat ediyordu. "Gerçekten geçmişinde, çocukluğunda ne yaşadığını hatırlamak istemiyor musun? Bu hale nasıl geldiğini hiç mi merak etmiyorsun? Annem beni sevmiyor, diyorsun da ya annen seni geçmişinde çok seviyorsa ve sen hatırlamak istemediğin için bunu hiçbir zaman bilemeyeceksen ne olacak prenses? Bu ihtimalin altında kalkabilir misin?" Ciddiyeti karşısında başımı çevirip ona baktım öylece.
Bu kadar abartılacak bir şey yoktu. Bu kadar detaylandırılacak, ince eleyip sık dokunacak hiçbir şey yoktu hayatımda. Annem beni sevmemişti ve benim ailem hiçbir zaman Oğuz'un veya Alpay abinin ailesi gibi olmamıştı. Eğer böyle bir ailem olsaydı hatırlamaz mıydım bunu? Böyle bir aile unutulur muydu hiç? Annemin geçmişimde beni sevdiğine ise asla inanmazdım.
"Oğuz nereye varmak istiyorsun bilmiyorum ama annem beni geçmişimde çocukken bile sevmiş olamaz anlıyor musun? Bunu sana inandırmak saçma geliyor ama yok öyle bir şey. Annem beni hiçbir zaman sevmedi, o hep böyleydi." Hararet basmıştı sinirlenince. Bağırdığımı susunca anladığımda sinirle önüme dönüp gökyüzünü yakıp kül edercesine bakmaya başladım.
Oğuz da en az benim kadar, "Buna nasıl bu kadar körü körüne inanıyorsun sen!?" diye bağırıp oturur pozisyona gelince ben de oturdum ve kızgın bakışlarımı ona diktim.
"Çünkü ben yaşadım da ondan! Sen dedin ya hikâyeni bir tek sen yaşadın sen bilirsin, diye! Bu da öyle işte, neden diretiyorsun ki? Annemi hayatın boyunca görmedin bile. Zehra Şah benim annem. Neden dokuz ay karnında taşıdı bilmiyorum ama doğurdu işte. Nasıl oldu inan bilmiyorum ama annem sevmedi beni Oğuz. Beni doğurdu, baktı, büyüttü ama sevmedi işte. Bunun açıklaması yok! Ben kabullendim bunu, seni de buna inandıracak değilim şimdi. Geçmişi hatırlamaya gelince de orada hiçbir şey yok. Buna eminim. Eğer olsaydı, on bir yaşındayken unutmayı seçmezdi beynim. Umarım yeterince açıklayıcı olmuştur!" diyerek ayağa kalkmaya yeltendim ancak elime damlayan yağmur damlası ile durdum.
İlk başta yanıldım sandım ama yanılmadım. Çok geçmedi ki sağanak yağmur bastırınca bir anda ıslanmaya başladık. Oğuz telaşla ayağa kalkınca benim de kalkmamı bekledi ama kalkmadım. Bacaklarım hissizleşti sanki yağmur damlaları tenime dokununca. Yere uzandım yeniden. Yağmur damlaları suratıma darbeler indirdi. Her damlanın yüzüme vurması beni bir karanlığa sürükledi. Meltem yok oldu. Poyraz geldi. Sert bir poyraz üzerimden geçip gitti. Her damlada karanlığın süresi uzadı ama ne olduğunu anlayamadım. Poşet hışırtıları doldu zihnime. Sakin kalmaya çalışıp derin nefesler aldım yalnızca. Titredim soğuktan. Çığlıklar geldi bir yerden. Kafamı çevirip etrafıma baktığımda Oğuz'un ayaklarını gördüm ama o ayaklar gitti yerine siyah botlar geldi. Yağmur damlalarının çalıları hışırdatan sesleri kulağımı sağır edecek gibi baskılarken bir ses yankılandı zihnimde.
"Yaşıyor hala. Hastaneye götürelim hemen."
"Başına iş alırsın! Bırak kaza gibi görünsün! Bırak!"
"Yaşıyor hala diyorum sana! Yaşıyor!"
Gözbebeklerimin titrediğini hissediyordum. Gökyüzü o kadar karanlığa gömülmüştü ki az önceki güzellikten bir zerrecik bile kalmamıştı. İrkilerek gözlerimi yumduğumda içime çektiğim derin nefesle yeniden yaşama bağlandım sanki. Kalbim gümbürdüyordu göğüs kafesimde lakin zihnim durmuyordu. Bu sesler, annemin sesleriydi. O ayaklar neydi bilmiyorum ama annemin ve başka birinin sesiydi. Annemdi. Yaşıyor hala diyen annemdi. Hastane diyen yine annemdi. Yerde yatan bedense bana aitti. Tıpkı şimdi yattığım gibi.
Gözlerimi aralayıp gri semaya baktığımda şimşek çaktı o semayı yararak. Çığlığım boğazımdan kaçıp gökyüzünde dalga dalga yayıldığında Oğuz'un kollarımdan tuttuğunu anladım.
"Samyeli kalk!" diyordu ama beni kollarının arasına alıyordu. Çığlıklarım, korkunç düşüncelerim gözyaşlarına dönüşüyordu. Araba olmalıydı. Ters dönmüş, dumanlar çıkan bir araba olmalıydı ileride.
"Oğuz dur! Araba!" Yutkunarak kollarından kurtuldum ve emekleyerek, elime batan otu çöpü umursamadan ellerimden destek alarak gittim. Tepenin aşağısına bakmam gerekiyordu. Orada kaza yapan bir araba olmalıydı ya da... Olmamalıydı.
"Ne arabası Samyeli! Dur!" Oğuz'un sesiyle annemin sesi aynı anda yankı yaparken tepeden aşağıya baktım lakin yoktu. Ne araba ne başka bir şey. Oracıkta durup ellerimi kucağıma bıraktım ve tepeden aşağıya bakakaldım.
Çok karanlık bir gece hatırlıyordum. Şiddetli yağmur, rüzgâr esiyordu. Canım yanıyordu. Başım çok ağrıyordu. Ağrıyan yere başımı koyduğumda elime gelen çok eskilerden kalma dikiş iziyle gözlerim boş boş bakmaya başladı. Bu hiçbir zaman nasıl oluştuğunu bilmediğim derin yara izim ve o karanlık gecenin arasındaki boşlukta ne vardı?
"Prenses iyi misin? Sana dokunmama izin var mı? Gerçekten fena yağıyor hasta olacağız bu gidişle." Oğuz'a döndüm. Gerçekten izin mi istiyordu ya da hasta olup olmamak umurumda mıydı şu anda? Bu yağmur... Ben bu yağmuru hatırlıyordum.
"Götür beni," diye mırıldandım Oğuz'un boynuna kollarımı dolarken. Hatırladığım şey o kadar korkunçtu ki tekrar unutmak istiyordum. Ne hatırladığımdan tam emin değildim ama sanırım o hep merak ettiğim şakağımdaki yara izine ait bir şeydi hatırladığım. Ben bir kaza geçirmiştim çocukken ve annem başımda dikilmiş, beni hastaneye götürmek istemişti lakin birisi vardı ki ona engel olmak istemişti. Kaza değildi bu yara izi... Kaza gibi görünsün demişti tanımadığım bir ses. Ben kaza geçirmemiştim ki. Birisi beni öldürmeye mi kalkmıştı o halde? Nasıl olmuştu bu?
Oğuz beni kucağına alıp bu tepeden götürdü ve arabaya bindirdi. Baştan aşağıya sırılsıklam olmuştum. Üşüyordum. Tir tir titriyordum ama beni titreten, üşüten şey yağmur değildi. Hatırladığım bu ufak andı.
🍂
Türkiye, İstanbul
"Ateş topu gibi kadın Nurten. Allah aşkına iki haftadır burnumdan getiriyor. Bıktım yemin ederim!"
Kadın, perdeleri sıkı sıkı örtülmüş olan ofise bakıp bıkkın bir şekilde arkadaşına döndü yeniden. Öğle arasına girmişlerdi şirket olarak ancak bu öğle arasından hiç çıkmak istemiyordu. Mesai başladığında yaşayacağı şeyler kadın için artık taşınmaz bir yük olmuştu.
"İşin zor valla Helin. Bu aralar bir şeyler dönüyor ama hayırlısı. Normalde bu kadar sinirli birisi olmazdı, bence bir olay var. Baksana, sık sık şirket dışına çıkıyor. Avukatlar gelip gidiyor. Acaba batıyor muyuz?" diye tahmin yürüttü Nurten, biraz da işi şakaya vurarak. Helin umursamaz bir şekilde omuz silkerek bisküvisinden bir ısırık aldı. Çalıştığı şirketin batıp batmaması kadının umurunda bile değildi.
"Yerin yedi kat dibine batsın bu şirket de Zehra Hanım da! Ne derdi varsa bundan bize ne ya? Günlerdir izin bile yaptırmıyor! Gargamel kılıklı şeytan! Ben istifa edeceğim galiba..." diyerek kendini koltuğa biraz daha sert atınca Nurten arkadaşının kolundan tutarak kaldırdı. Tam o esnada finansmanda çalışan Yalçın gelmişti yanlarına.
Kısa boylu adam, "Kızlar dedikodum var!" diyerek masaya yıldırım gibi düşerken Helin oflayarak elini salladı Yalçın'a. Şu anda Yalçın ve dedikodularını dinleyemeyeceklerdi.
"Valla şimdi hiç sırası değil Yalçın! Başım çatlıyor zaten bilgisayara bakmaktan." Nurten, Helin'e içi acıyarak bakarken yönünü Yalçın'a çevirdi. Genç adam Helin'in hareketlerini umursamadan Nurten'in tam karşısına oturdu ve heyecanla anlatmaya başladı.
"Zehra Hanım'ın gayrimeşru bir çocuğu varmış!" dedi fısıltıyla. Helin tam o esnada karıştırdığı saçlarını daha fazla dağıtmayarak durdu ve kafasını kaldırdı. Bir de bu eksikti, diye geçirdi içinden.
"Ne dedin sen?" Yalçın, Helin'in de ilgisini çekmenin verdiği başarı hissiyle gülümsedi ve gözlerini kıstı keyifle.
"Hani ilgilenmiyordun sen kız? Zehra Hanım deyince zıpladın birden," diye sitem yapınca Helin kaşlarını çatarak göz devirdi.
"Oğlum gebertirim seni! Şunu doğru dürüst anlatsana sen bir. Ne çocuğu bu? Nereden öğrendin?" Yalçın yediği azarla dudaklarını yalayıp önüne döndü.
"Bizim kat çalkalanıyor. Şirketin girdilerinde bir sıkıntı var kaç haftadır. Şaheser Giyim'le olan ortaklığı da etkiliyor bu durum. Açıkçası neden etkiliyor bilmiyorum. Şaheser Giyim, Zehra Hanım'ın kayınpederinin şirketi değil mi? İsteseler şak diye birleşirler ama hissedarlarla ilgili bir sıkıntı var sanırım. Bir kişinin eksikliğinden bahsediyorlardı. Ben de onların yalancısıyım lakin Zehra Hanım'ın Süeda Hanım ve Taylan Bey dışında bir çocuğu daha olduğunu söylüyorlar. En büyük hisseye sahip kişi yokmuş ve o kişinin de gayrimeşru çocuk olduğunu söylediler!"
"Kes şunu çünkü Gargamel kılıklı şeytan ufukta..." diye mırıldandı Nurten, ela gözleri ile gelenleri takip ederken. Yalçın merakla arkasına döndüğünde Zehra peşinde bir tane adamla içeriye giriyordu. Helin isyan bayraklarını çekerken Nurten arkadaşına üzülerek baktı.
"Benim çilem başladı arkadaşlar. Size iyi çalışmalar," diyerek eşyalarını toparladı. Doğrudan Zehra'nın odasına girdiğinde Zehra üzerindeki ceketi dilsiz uşağa asıyordu.
"Helin, sen bugün erken çık tatlım. Evde devam edersin işlerine. Yarına iş bırakmıyorsun anlaştık mı?" diyerek koltuğuna oturduğunda genç kadın şaşkınlık içinde kaşlarını çattı. Bunu beklemiyordu işte.
"Zehra Hanım ama öğleden-"
Zehra sabırsız bir iç çekişle masaya yaklaştı ve ellerini çenesinin altında tor top etti. "Helin, arkadaşlarınla dedikodu yapman için zaman veriyorum tatlım. Gıcık patronunu dinle ve çık. Hadi. Ne duruyorsun hala?" dedi umursamaz, sabrı kalmamış bir şekilde.
Helin, gözlerini devirse de sessizce iyi günler dileyerek odadan çıktı. Geriye sadece Zehra ve Devrim kalmıştı. Kadın, Helin çıkınca başını bilgisayardan kaldırıp uzun uzun ofladı. Keskin gözlerinde bariz bir sabırsızlık ve nefret vardı.
"Yemin ederim o kızı elime geçirirsem lime lime edeceğim Devrim, beni durdurmana asla izin vermeyeceğim bu defa! Beni bu duruma getirmek ne demekmiş, göstereceğim..." diye hırsla soludu. Ellerini ovuştura ovuştura bir hal olmuştu.
Devrim bu sözlere dirayet kazanmış bir halde koltuğa oturdu ve gri uzun saçlarını eliyle arkaya yatırdı. Ayak ayak üstüne atarak elini çenesine dayadı ve düşünmeye başladı. İki haftadır en fazla nereye gitmiş olabilirdi ki bu kız? O ilaçları almadan çok uzun süre dayanamayacaktı.
"Sakin kalıp düşünmezsen sen bu kızı daha çok ararsın Zehra. Biraz relaks ol. Şu düşen hisse fiyatlarını filan bırakıp bu işe odaklan. Nereye gitmiş olabilir? Alpay nereye götürebilir bu kızı?"
Zehra düşündükçe nefretle dişlerini gıcırdattı ve elinin altındaki fareyi parçalayacakmış gibi sıktı. İsimleri duyunca bile çıldıracakmış gibi oluyordu. Onca yıl... Onca yıl tıkırında giden bir planı yirmi yedi yaşındaki birisi gelip bozamazdı. O çocuğa bu fırsatı o vermişti üstelik. Çok basit bir hataya düşmeyi nasıl başarmıştı?
"Sakin ol deyip durma bana ya! Lanet olasının bir işe yaradığı da yok ki!" Hırsla işaret parmağını doğrulttu ve tehditkâr bir halde salladı. "Ben bu öfkeyi diri tutacağım Devrim. Diri tutacağım ve o kızı kıskıvrak yakaladığım an bütün öfkemle onu böcek gibi ezeceğim! Onu o gün öldürmeliydik işte, o gün!"
Dişlerinin arasından kükrercesine kelimeler savrulurken Devrim tahammül edemeyerek masaya vurdu ve Zehra, irkilerek kendine geldi. Sakince arkasına yaslanırken hala derin ve sık nefesler almaktan göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Artık insanlara her şey normalmiş gibi rol yapmaktan çok yorulmuştu. Hiçbir şey yolunda değildi Samyeli kaçıp gittiğinden beri. Acilen bu işi çözmesi gerekiyordu.
"Kes artık Zehra! Sen böyle davrandıkça hiçbir şey elde edemeyeceğiz farkında mısın? Alpay nereye götürmüş olabilir kızı iyice düşün. İstanbul'un altını üstüne getirdik yok işte! Belli ki şehir dışına kaçırdı kızı."
Zehra titrek bir nefes alarak ellerini saçlarına daldırdı. İki haftadır o kadar bıkmıştı ki her şeyden, uzun yıllardır sahip olduğu saltanatı sarsılınca adeta deliye dönüşmüştü.
"Devrim bilmiyorum, bilmiyorum! Evi araştırdık, her yeri didik didik ettim ama o şerefsiz abisi kızı hiçbir iz bırakmadan kaçırmış. Hayır, ona yardım edenler de... Asker yani! Hem de Payam. Orası büyük balık biliyorsun," dedi keskin gözlerini Devrim'e dikerek. Devrim sıradan bir kabullenişle başını salladı.
"Alpay bunu tek başına sadece Payam'ın askerleriyle yapmış olamaz Zehra," diyerek itiraz etti Devrim. Kulağa mantıklı gelmiyordu. "İlla ki ona birisi içeriden yardım etti. Dışarıdaki desteği sıkıştıramıyorsak korumalara yöneleceğiz. Evi taramışlar Zehra, mantıklı düşün. Ölüsü bile yoksa kızın Alpay tek başına yapamaz. Sence yurt dışına gitmiş olabilirler mi?" dediğinde Zehra kafasını kaldırıp Devrim'e baktı komik bir ifadeyle.
"İmkânsız. Samyeli'nin pasaportu bile yok. Alpay'ın da yok ayrıca. Çıkmalarına imkân yok. Üstelik oralardan da haberim var. Ülkeye kim girip kim çıkıyor ulaşmam tek tuşa bakar."
Devrim bu söylenene keyifle güldü ve kahkahası odanın dışına taşarken arkasına yaslandı.
"Âlemsin Zehra. Kayınbaban da olmasa..."
"Devrim kes. Kayınbabanın sırası mı şimdi? Şu lanet kızı bulamazsam her şey mahvolacak. Şimdiden her yere dedikodular yayılmış bile. Gayrimeşru çocuğum olduğunu düşünüyorlar!"
Devrim, umursamaz bir şekilde tırnaklarıyla ilgilenmeye başladı. Zehra'nın karşısında deliriyor olmasına aldırmıyor gibiydi lakin kafasında binlerce ihtimal vardı.
"Zehra sana bir şey diyeyim mi? Bak çok işine yarayacak ve ufkunu açacak bu," diyerek masaya yaklaştı usulca. Kenarları kırılan gözlerinde her zamanki sinsilik yatıyordu. Zehra ise gözlerini devirerek arkasına yaslandı.
"Devrim direkt söyle bak sen lafı dolandırdıkça ben kanser oluyorum. Ne var?" diye isyan etti. Devrim aldırmadan aklından geçenleri dile getirdi.
"Doğrusunu söylemek gerekirse Samyeli'ne verdiğin ilaçları ben özel olarak hazırlıyordum. Kısacası Samyeli o ilaçlardan almazsa Alpay onunla baş edemeyecek. İlla ki bize gelecekler. Kasma bu kadar..." Adamın kalın dudaklarını keyifli bir tebessüm sarınca Zehra kısacık bir an bu fikri düşündü.
"Alpay onunla baş edecektir Devrim. Sonuçta öz kız kardeşi. Alpay'ın onu görmek uğruna annesini nasıl terk ettiğini bilmiyorsun anlaşılan. Ama bir konuda haklısın. Dediğin gibi gelecek olan o kız olmasa bile abisi gelecektir fakat benim bekleyecek vaktim yok anlıyor musun? Hisseler git gide düşüyor ve ben Samyeli'nden öğrenmem gereken şeyi hala öğrenemedim. Kusura bakma ama yer yarılsa da o kızı bulup bin beter işkence edeceğim ona!"
Zehra büyük bir güçle masaya vurup ayağa kalktığında Devrim onu gözleriyle takip etti.
"Nereye?" diye sorduğunda Zehra ceketini giyip çantasını aldı ve hışımla kapıya doğru gitti.
"Nereye olacak? Herhangi bir ülkeyle bağlantıları var mı onu öğrenmeye. Asaf'ı uyandırıp öğreneceğim. Benimle gel. Yanına Samyeli'ne verdiğin morfin karışımından da al."
.
.
.
.
.
Bölüm etkileşimi
