11. Bölüm: Kalp Kırılınca

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 11. Bölüm: Kalp Kırılınca
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime · Okuduğun bölüm
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

Yollar insanların hayatlarını sorguladıkları ilk yer oluyordu sanırım ya da yolculuk mu demeliydim? En iyi tabir buydu sanırım. Yolculuklar... İnsanları kendilerine getiren, belki de en sevdiğimiz, kafayı toplamak için en gerekli şeydi. Asfalttaki beyaz işaretlere ne zaman dalıp gitsem baş ağrılarım diniyordu. Bunu birkaç defa tecrübe etmiştim ve anlamıştım ki yolculuklar en iyi seçenekti. Hayatım boyunca kaç defa yolculuk yapmam gerekecekti bilmiyorum ama herhalde sonsuza dek gezdi dense bu hoşuma giderdi.

İspanya'ya geleli üç hafta olmuşken geldiğim üçüncü şehir Barselona olmuştu. Saat dokuz buçuğu geçerken bir pansiyonda durdu araç. Arkadakiler çoktan uyumuştu. Ben de uyumuştum aslında ama kafamı çarpmamam pahasına Oğuz beni saçma sapan bir şekilde tutunca kıyafetimin yakasının acıtmasıyla uyanmıştım. Dünyadaki en saçma uyanma şekliydi bu. Kıyafetim tarafından boğuluyordum ve bunun baş sorumlusu Oğuz'du! Boynumu ovalaya ovalaya camdan dışarıya baktığımda İspanyolca yazılar bana gülümsüyordu. Hiçbirini anlamıyordum tabii ki. Serpil teyze biraz öğretmek için girişse de pek becerememişti ve ben de pek yanaşmamıştım öğrenmeye.

"Kızları uyandır sen, ben yer var mı diye soracağım. Umarım vardır," diyerek arabadan indi Oğuz aksi bir tavırla. Arkasından esneyerek, ters ters baktım sırtına.

Yolun yarısında iyiydi ama beni uyandırdığından beri soğuktu. Gelmemden memnun olmamış mıydı, olmadıysa neden olmamıştı anlamıyordum. Kendisi teklif etmişti bana en başında. Alpay abiden sonra Oğuz'un da evden gitmesi moralimi bozmuştu, evet. Üstelik Alpay abinin doğum gününe birkaç gün kalmıştı. Ona hediye almak istiyordum ama kasabada hediyelik eşya bulamayacağıma emindim. Alpay abiye ne alacağımı da bilmiyordum hem. Barselona'da kesin vardır bir şeyler diye düşünmüştüm ve bu düşüncem hala sapasağlam kafamdaydı. Oğuz'un teklifine ise evet demem saçma gelmişti başta, korkmuştum ama yanımda daha fazla güvenebileceğim insan olursa gidemeyeceğim yer yoktu. Yani sabah öyle düşünüyordum.

Bunları düşünmeyi keserek kemerimi çıkardım ve arkaya dönerek Beyza'yı dürttüm. O kendine gelirken İpek'i kaldırdım ve çığlık atarak uyanınca herkesi ufak çaplı bir korku sardı. Tam o esnada Oğuz gelince yüzümüze bakmadan kapımı açtı ve yere bıraktığım çantasını alarak diğer kapıyı açtı.

"Hadi gelin," diyerek pansiyona önden gidince İpek ve Beyza sersem sersem arkasından baktılar. Ben daha çok boş boş izledim. Bana kırılmış olması imkansızdı. Onu kıracak bir şey yapmadığıma emindim.

"Ergen..." diye söylendi İpek, abisinin arkasından giderken. Beyza'nın koluna girip yavaş yavaş yürütmeye başlayınca pansiyona girmeden hemen önce durdu. Ona döndüm esneyerek.

"Samyeli, bir ara onunla konuş tamam mı? Sadece ikiniz ama," deyince aval aval yüzüne baktım. Ne olmuştu ki şimdi? Oğuz'la neden baş başa konuşmam gerekiyordu?

"Neden? Niye? Yani neden ikimiz, o ve ben sadece konuşalım ki?" diyerek Oğuz'la kendimi gösterirken telaşlandığımı hissettim. Beyza buna nereden varmıştı? Ne görmüştü? Ne sanmıştı?

Beyza usul usul kafasını salladı. "Konuşunca anlarsın güzelim. Çok uykum var girelim mi? Yarına enerji lazım," deyince kafamı sallayarak gittim. İpeklere yetişince asansöre bindik bir adamla. Neyse ki asansör dar değildi. Dar olsaydı mutlaka merdivenle çıkardım.

Birkaç saniyelik beklentimiz adamın İspanyolca konuşması ile bölündü. Ne dediğini anlamadım ama sanırım geldik gibi bir şey dedi. Oğuz çantasıyla önden çıkarken tek sıra halinde birinci sınıf öğrencileri gibi ilerledik. Adam iki oda gösterdi bize. Yine İspanyolca konuşunca ben hangisine gireceğimi şaşırdım. Birinin önünde Oğuz dururken diğerine Beyza ve İpek hiç yadırgamadan çoktan girmişlerdi. Eee ben nereden kalacaktım?

Beyzaların girdiği odaya gireceğim esnada kapı suratıma kapanınca Oğuz kolumdan tutup odaya soktu beni. Kalakaldım girişte. Aynı odada mı kalacaktım ben bununla? Oğuz önden odaya girince gözlerim kocaman kocaman açıldı. Bununla aynı odaya düşmüş olamazdım öyle değil mi? Bu saçmalık olurdu. Hiç kimlik kontrolü yok muydu burada? Oğuz'la beni nasıl aynı odaya koymuşlardı?

Kapı sesi geldiğinde yerimden sıçradım. Oğuz, çantasıyla banyoya girince yavaşça odaya daha çok sokuldum ve kısacık alana baktım. Tek kişilikten az biraz büyük bir buçuk kişilik yatak, iki basit komodin, ağır bir duvar kağıdı ile kaplanan dört duvar, basit bir TV ve karşıda iki kişilik minnacık bir kanepe vardı. Nereden bakarsan bak bir otel değil pansiyondu ve Oğuz gerçekten sinirliydi. Bunu anlayabiliyordum ama sebebini bilmiyordum. Bileğimden tutup ilk defa çekiştirdiğine bakacak olursam bir şey yapmıştım ya da yapmıştık...

Koltuğun üzerindeki yastıkları çekince koltuk biraz daha genişledi. Gidip pike var mı diye bazayı açtığımda paketli beyaz yastık ve elyaf yorganı gördüm. Hemen kucakladım ve bazayı indirip onları koltuğa bıraktım. Pencereye gidip kapıları açtığımda içeriye bir gram rüzgar dahi girmedi. Daha çok sıcaklayarak üzerimdekilere baktım. Bordo renk efil efil esen eteğim ve beyaz tişörtüm vardı. Altında ise şortum! Bu şortu eteklerin altına giydiğime sanırım hiç bu kadar sevinmemiştim. Eteğimi bir çırpıda çıkarıp tişörtümün eteğine attığım düğümü çözdüm ve bacaklarımdan aşağıya indirdim. En azından tişört kalçamı kapatmıştı, şort ise dizimin bir karış üzerinde kalmıştı. Bununla idare edeceğimi düşünüp saçlarımı bağladığım tokayı da çıkardım ve terden ölsem de elyaf yorganın içine gömüldüm. Yorganın içinden sadece kafamı çıkardığımda banyo kapısı açıldı.

"Sıcaklayarak ölmeye çok meraklısın," diyerek çıktı Oğuz. Sesi hala aksiydi ve huysuzdu.

Gözlerimi şak diye açıp onu takip ettim. Üzerine bir tişört ve rahat bir pijama giymişti. Komodinin üzerindeki kumandayı alıp yatağın üzerinde duvara gömülen klimaya tutunca anladım klima olduğunu. Gidip açtığım pencereyi kapatıp perdeyi sıkı sıkı örttü. Yorganı gerginlik içinde sıkmaya bir son verip rahat bir nefes aldım ve sırtüstü döndüm. Klima doğrudan bana soğuk hava üflemeye başlamıştı ve bu çok güzeldi.

"Buraya gelmeme bu kadar sinir olacağını bilsem gelmezdim. Sen gelir misin, diye sorunca gelmemde gerçekten sorun olmayacağını düşünüp kızlarla gelmek istedim. Olmadı mı?" diye sorunca göz ucuyla ona bakıyordum. Yatağa uzanmak yerine başımda zebani gibi dikilmeyi seçince önüme döndüm ve şehrin ışıklarına bakmaya başladım.

"Yatağa geç, ben yatarım koltukta," dedi. Tekrar Oğuz'a döndüm. Sinirlerim bozuluyordu artık. Neyi vardı böyle? Neden bana tavır yapıyordu ki? Gelmemi en başından teklif eden oydu, bagaja girdim diye miydi bunca tantana? Evden kaçabilmek içindi o. Serpil teyzeler eminim ki izin vermezlerdi Oğuz'la yedi saat uzaklıktaki bir şehre gitmeme.

Aklıma gelen şeyle ağzımı açtım. "Bana sinir olduysan neden yatakta ben yatıyorum? İyiyim hem böyle, klima tam bana vuruyor," diyerek koltuğa daha çok sinince Oğuz bıkkın bir şekilde kafasını arkaya yatırıp değişik sesler çıkardı. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda kafasını indirip bana döndü yeniden. Az öncekinden çok farklı bakıyordu. Öfkeliydi.

"Sorun da o ya zaten, klima tüm gece sana vurursa geberirsin sabaha kadar! Alpay abiye bir de bunun hesabını veremem!" diye kükredi adeta.

Susup gözlerine bakakaldım öylece. Koltuğa daha çok gömülmüştüm bağırmasıyla. Sanırım yanlış yapmıştım. Buraya hiç gelmemeliydim. Oğuz sevinir sanmıştım, geldiğime sevinir zannediyordum çünkü onunla eğlenebiliyordum ki o da buna istinaden gelip gelmeyeceğimi sormuştur diye düşünüyordum ama ben yine yanılmıştım. Belki Alpay abinin doğum günü için buradan bir şeyler de alırdık, plan yapardık demiştim ama hataydı işte. Kocaman bir hata. Annemde yaptığım hata gibi...

Onun yanında kendim olabiliyordum ama sanırım bir sınır vardı. Bu kadar sert çarptığım bir şey varsa o da sınırın ta kendisiydi. Tıpkı annemin sınırı gibi. Bir duvara çarpsam daha az canım yanardı herhalde. Boğazıma dikenli teller batınca daha fazla tartışmamak için doğruldum ve elyaf yorganı sırtıma atarak sıkıca sarıldım.

"Samyeli-"

Eteğimi koltuğun üzerinden alarak banyoya girdim ve kapıyı kapatıp kilitledim. Her şey birkaç saniyede gerçekleşmişti, tıpkı kalbimin birkaç saniyede kırılması gibi. Sahi, ben neden bu kadar hızlı kırılıyordum? Neyim vardı benim böyle? Beni sevmek zorunda değiller ya... Ya da ben bu kadar sevilmek zorunda değildim ya. Ah canım kalbim, neden her defasında inatla aynı yerden kırılıyorsun sen?

Kurumuş dudaklarımı yalayarak elyaf yorganı iyice toparladım ve duvardaki askıya astım zorla. Klozetin üzerine tünedim kuş gibi. Hemen yanımdaki musluğu açıp su sesi oluşturdum. Oğuz duymasın diye değildi bu su sesi. Ben artık kendi ağlamamın sesini duymak istemiyordum. Kalbim çok çabuk kırılıyordu, defalarca aynı yerden üstelik. Aptal gibi, salak gibi...

Sanki küfreder gibi, "Samyeli!" diye bağırdı kapıyı nazikçe açmaya çalışarak ama açamadı. Şimdi eski kıvamına dönse de zaman geriye sarılan bir şey değildi işte. Olan olmuştu... Kalbim artık Oğuz tarafından da kırılmıştı.

Annem gitmişti şimdi sahibim olma sırası Alpay abiye geçmişti herhalde. Birileri artık anneme değil Alpay abiye hesap vermek zorundaydı. Ben kendi başıma kararlar almak istesem de beceremiyordum, birileri nasıl isterse öyle yaşamak zorundaydım. Burada da öyleydi. Özgür değildim. Burada da özgür olamayacaktım. Burası da bir kafesti benim için öyle değil mi? Özgürlükmüş... Kafes özgürlüğü müydü neydi bu?

"Prenses ben öyle demek istemedim, bak... Kapıyı aç hadi konuşalım," dedi kedi gibi yumuşak bir sesle. Dudaklarım daha da büzüldü.

Oğuz'u duymazdan gelerek elimle yüzümü kapatıp içli içli ağladım çünkü kalbim yaralı yerinden incinmişti. Biraz daha rahatladıktan sonra eteğin cebindeki telefonu çıkardım. Alpay abiden, Nilüfer teyzeden ve diğerlerinden sayısız arama vardı. Alpay abi salak değildi neticede. Telefonumda bir takip cihazı olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Her zaman böyle temkinli olurdu o. Yutkunarak rehbere girip Alpay abinin telefonunu buldum. Burnumu çekerek onu aramaya başladım. Çok geçmeden elbette yanıt geldi. Ne demem gerektiğini bile bilmiyordum.

"Küçük Hanım, iyi misiniz?"

Hıçkırdım, gözlerimden yaşlar boşalırken.

"Senden bir şey isteyeceğim. Yapar mısın?" dedim boğuk boğuk. Alpay abi tabii ki anlamıştı sesimden ters giden bir şeyler olduğunu.

"Ağlıyor musun? İyi misin sen? Oğuz yanında değil mi? Bir şey mi oldu?" diye sordu art arda ama sorularını umursamadım. Gözümden akan yaşı silip burnumu çektim daha net konuşabilmek için.

"Oğuz'u arayıp beni yalnız bırakmasını söyler misin? Şu an yalnız kalmak bana daha iyi gelecek. Oğuz kapıda sürekli kapıya vuruyor, ben de banyodayım ama dışarı çıkıp konuşmak istemiyorum. Zaten nerede olduğumu kesin biliyorsundur o yüzden sen de bana başka zaman patla. Kalbim kırıldı zaten!" diyerek telefonu suratına kapattım ve karnımda topladığım bacaklarımı açarak elyaf yorgana baktım. Ona uzanıp yere serdim ve musluğu kapatıp üstüne uzandım.

Ne o odaya girecektim bu gece ne de Oğuz beni görüp sesimi duyacaktı. Eğer elimde olsaydı şimdi giderdim buradan ama hayat bana bir kere daha hatırlatma yaptı. Kendi hayatımın ipleri benim elimde değildi.

"Abi!"

Oğuz'un aniden bağırması ve duvardan gürültü gelmesiyle irkilsem de gözlerimi açmadım, biraz daha sıktım. Yorganın üzerinde cenin pozisyonu alırken Oğuz'un sakince, tamam dediğini duydum. Sonrası yoktu. Gözlerimi yumdum ve uyudum. Uyursam geçerdi.

🍂

Kalp kırılması öyle basit bir şey değildi. Benim için kalp kırılması demek parçalanmak demekti. Fiziksel anlamda bana acı veren o iğneleri olmak gibi bir şeydi ya da anestezisiz ameliyattan pek bir farkı yoktu. Bu defa ruhumuzu anestezisiz ameliyat ediyorlardı. Ruh hisseder mi demeyin, ruhumuz olmasa bedenimizin bir vasfı yoktur. Kalp kırılması da işte ruhun anestezisiz ameliyatıdır.

Dün geceki inadımın meyvesi olarak gözlerimi bir banyoda açacağımı tahmin etmemiştim. Allah'tan banyo temizdi, koku yoktu ve beraberinde böcek de yoktu. Havalandırması dün gece iyi çalışmış gibiydi. Çok terlememiştim. Belimdeki ağrılar dışında hiç sorun yoktu. Esneye esneye kalktığımda gözlerimin ağrıdığını hissediyordum. Ağlayarak uyumanın bedeli buydu. Klozetten tutunarak ayağa kalkınca aynadaki aksimle yüzleştim. Saçım başım birbirine girmişti ve yüzüm dupduru duruyordu. Yağlanmıştı yani.

Kendi suratıma çocuk gibi dudak büzüp musluğu açtım ve yüzüme su çarpıp dolapları kurcaladım. El sabunu dışında sabun yoktu ben de sıvı sabunla yüzümü yıkayıp bin pişman olduktan sonra kâğıt havluya kuruladım. Onu da klozete atıp sifonu çektikten sonra terlikleri giydim. Yorganı toplayacağım esnada gördüğüm kâğıtla kaşlarım havalandı. Merakla kâğıdı aldım ve içine açıp okudum.

Resim çizilmişti. Özür dilerim, benimle gel desem? Resme tekrar baktığımda Cin Ali ellerini iki yana açmış mutsuz bir suratla bana bakıyordu.

Oğuz'un benden dört yaş büyük olduğunu duymuştum İpek'ten. Yani yirmi dört yaşında bir gençti. Bundan ne kadar emindik acaba?

Kâğıdı en küçük hale gelene kadar katladım ve eteğimi giyip kâğıdı cebime attım. Sonra saçlarımı dağınık topuz yaptım. Tarak da yoktu yanımda, evden kaçar gibi çıktığımdan... İyice alışkanlık haline getirmiştim herhalde. Yorganı toplayıp odadan çıktığımda Oğuz ayaklandı direkt. Bu saatte uyanık olmasını beklemiyordum. Ona aldırmadım ve yorganı bir köşeye fırlatıp dün gece çıkardığım sandaletleri giydim.

"Gü-günay-"

Onu dinlemedim ve odadan çıkıp kapıyı arkamdan kapattım. Yan odada hemen kızlar kaldığından gergin bir şekilde kapılarına vurdum. Oğuz da tam o sırada odadan çıkınca İpek kapıyı açtı. Onu iterek telaşla odaya girdim ve kapıyı örttüm. Şimdi rahat bir nefes alabilirdim.

"Samyeli?" diye mırıldandı İpek, uyku sersemi. Ona dönüp özür dileyerek ellerimi çenemde birleştirdim.

"Affet, öküz abine sinirlendiğim için kendimi buraya atmaktan başka çarem yoktu. Beyza?" dediğimde İpek işaret parmağını ağzına bastırdı.

"Şşşttt... Uyuyor. Gel biz..." İpek etrafına bakındığında tek odadan oluşan yerle şaştı kaldı. "Gidecek de başka yer yok ki. Kısık sesle söyle. Ne öküzlük yaptı?" diye sorunca gülerek yüzüne baktım. Çok tatlı duruyordu. Yanaklarını sıkarak onu uyuduğu koltuğa gönderdim.

"Yat da uyu hadi, saat erken. Ben oyalanırım," dedim. İpek zaten ayakta uyuduğundan kafasını sallayarak koltuğa gitti. Uykuya kaldığı yerden devam edince ben de pencereye çıktım ve perdeyi aralayıp Barselona denen yere baktım.

Hemen karşımda bina vardı bir tane ve muhtemelen ya pansiyon ya da apartmandı. Sokakta pek kimse yoktu. Yüzümü okşayan sevimli sıcak rüzgârı kucaklarken telefonum çalmaya başladı. Sesi kısıp hemen cevap verdim. Alpay abi arıyordu.

"Efendim?" dedim fısıldayarak. Sonra hemen hızlıca banyoya girdim. Sanırım yuvam, banyoydu.

"Günaydın, bugün nasılsın Küçük Hanım?" Sesi her zamanki gibiydi.

"İyiyim. Dün için teşekkür ederim. İlk defa söyletmedin beni."

Koltuğum olan klozete oturdum güzelce ve dirseğimi lavabonun kenarına yaslayıp başımı kaşıdım. Yüzüm ruh halimden daha da gergindi. Bu ne demek biliyor musunuz? Ucuz bir pansiyondayız demek...

"Seni sorguya çekmeyeceğim. Telefonunda bir program var. Kredi kartı gibi kullanabilirsin telefonu, merak etme güvenli bir ödeme şekli. İçerisine az önce para yükledim. Dört gün boyunca eğlen orada ama Oğuz'un yanından ayrılmamak şartıyla. Oraları en iyi Oğuz bilir," deyince şaşırdım. Kaşlarım havalanmıştı bu söylediğine. Evden teknik olarak kaçmıştım aslında ve Alpay abi buna bir şey demiyor muydu? Ya da dün gece ağladığım için mi böyleydi?

Kuşkuyla, "Neden?" diye sorduğumda Alpay abi de afalladı.

"Ne neden?"

"Neden böyle bir iyilik yaptın? Azarlamanı beklerdim. Orada ne işin var, ya sana bir şey olursa ne olacak, geliyorum seni almaya, eve döneceğiz gibi gibi şeyler demeni bekliyordum ama sen para harca eğlen diyorsun, neden? Ne oldu?" dedim açıkça.

Bunu yapacak birisi miydi aslında emin değildim ama yapmıştı işte. Önce beni hapsedip sonra uç diyorlardı. Ben bunu nasıl yapacaktım şimdi? İçimde uçmaya dair bir istek dahi yoktu artık. Eğlenmek mi? Ben artık burada eğlenemezdim. Eve dönüp yatağımda uyumak istiyordum. Hevesim kırılmıştı.

"Bunu istemiyor muydun? Evde sıkılmadın mı hiç? Gezmek iyi gelir hem yanında Oğuz ve kızlar var. Yalnız değilsin. Yalnız olsan-"

"Yalnız olsam başaramam değil mi Alpay abi?" dedim sıkılgan bir şekilde. "Yapamam, gezemem, dolaşamam, var olamam ben tek başıma değil mi?" Üzülüyordum. Düşündükçe çok aptalca, kulağa çok acizce geliyordu böyle şeyler. Ben yirmi yaşındaki kendime çok üzülüyordum...

"Küçük Hanım, durumunu-"

"Durumum..." diye mırıldandım yüzüm düşerken. "Tabii ya, şu meşhur durum. Alpay abi, sen beni o durumdayken tanımış olmalısın. Dokuz yıl... Dile kolay dokuz yıl boyunca annenden benim için ya da başka bir sebepten ötürü artık her neyse ayrı kaldın ama gerek yok daha fazlasına. Teşekkür ederim, her şey için. Ben artık gezmek istemiyorum bir yerleri filan. İçimde o istek kalmadı yani. Şu anda bana Oğuz'un yanından ayrılma diyorsun ya, o da gelip bana ben Alpay abiye hesap veremem filan diyor ya... Yani ben..."

Kelimelerim tükenmişti.

"Kendimi evcil bir hayvan gibi hissediyorum desem çok mu abes kaçar yoksa cuk yerine mi oturur karar veremiyorum şu anda. Ben duramam zaten burada, hiç oralarda değilim haberin olsun. O parayı da eve dönmek için harcayacağım. Teşekkürler," diyerek telefonu kapatıp beyaz ekrana baktım.

Altı tane numara... Tanıdığım ve bildiğim altı yabancı insanın telefon numarası. Bu insanların kalbi miydi gerçekten ait olduğum yer? Yoksa bunlar da esaretimin bir başka versiyonu muydu? Bilmiyordum.

Telefonu sessize alıp kapattım ve banyodan çıktım. Tam o sırada Beyza'yı koridorun başında görünce omuzlarım düştü. Ayaklarını yerde sürüye sürüye bana geldi ve kollarını bana sardı. Hissiz gibi çenemi omzuna yaslayıp gözlerimi kapattım. Bir anneden farksız sırtımı sıvazlayıp birkaç dakika öylece bekledikten sonra benden ayrıldı ve omuzlarımdan tutup salladı.

"Elimi yüzümü toparlayıp geliyorum. Konuşalım mı?" dediğinde iç çekip kafamı salladım.

"Harika, beş dakika bekle o halde," diyerek banyoya girdi.

Sırtımı dar koridordaki duvara yasladığım esnada İpek'e baktım. Onun yaşlarındaki halimi hatırlıyordum az buz. On dört yaş, en çok kırıldığım yaş...

Çok düşüncelere dalamadan Beyza banyodan çıktı. Az önceki halinden eser yoktu. Toparlanmıştı gayet güzel. O da benim gibi dünkü kıyafetleriyle olduğundan gel dercesine kafasını yatırdı. Birlikte odadan çıktığımızda kapıda Oğuz'u görmemle irkilerek geriye çıktım. Bizim çıkmamızla doğruldu hemen.

"Yakınlarda market tarzı bir yer var mı Oğuz?" dedi Beyza düz bir sesle. Ona baktığımda markette ne yapacağını düşündüm.

Oğuz bana kaçamak bakışlar atarak, "Var, götüreyim ben sizi," dedikten sonra önümüzde ilerlemeye başladı.

Beyza ve ben arkadan giderken koluna canı yanmayacak şekilde çimdik attım. Beyza sus dercesine koluma girip kahverengi gözlerini belertince asansöre bindik. Aşağı inip pansiyondan çıktığımızda Oğuz beş altı adım önümüzde ilerliyordu. Bizi duyar mıydı hiç emin değildim.

"Önce hepimiz birer diş macunu, diş fırçası ve idareten bir krem alsak?" dediğinde yüzümü buruşturdum ve güldüm. Krem konusunda tüm oy hakkımı kullanıyordum. Yüzüm doksan derecelik suda yıkanmış çamaşır gibiydi.

"Yüzüm berbat durumda." Beyza beni desteklercesine kafasını sallayıp sesli bir şekilde güldü.

"Benim de! Hem alışveriş kızların ruhuna iyi gelen bir şey. Gel bakalım, İspanya'daki ilk alış verişimizi yapalım. İpek bize kızacak ama dün gece geç uyudu kız uyandırmak istemedim."

Başımı mahcup bir edayla eğdim. "Sabah da ben uyandırdım tabii..." dediğimde Beyza yanağımdan bir makas alıp omzuma yaslandı. Oğuz'a baktım. Sessizce ellerini ceplerine atmış önden giderken sık sık sağına soluna bakıyordu.

"Takma kafana, şu an dua et ki Türkiye'deki gibi her şeyi bulalım markette," deyince sinirle güldüm. Türkiye'de hiç markete gitmemiştim daha önce.

Fısıldayarak Beyza'ya yaklaştım. "Bende para var. Oğuz'dan sakın bir şey isteme," diyerek Oğuz'u gösterince Beyza kafasını kaldırıp bana baktı.

"Asıl planımı öğrendin!" deyince suratına baktım aval aval.

"Ne planın vardı ki?" diye sorunca Beyza daha derin gülümsedi.

"Paranı harcayıp gitmek için kullanacağın miktarı bitirmekti. Tüh ya! Yakalandım!" dediğinde önüme dönüp utanarak güldüm. Konuşmamı duymuştu demek. O kadar sesli konuştuğumdan haberim yoktu.

"Kusura bakma, seni uyandırmışım resmen."

"Saçma sapan konuşma kız, valla terlikle döverim seni. Hem ben yatağı yadırgadım, uzun süre uyuyamam öyle." Başımı anladım dercesine salladıktan sonra Oğuz durdu. Otomatikman biz de durunca bizi getirdiği marketi gördük.

"Burası. Sizinle geleyim mi?" diye sordu. Ben cevap vermeden içeriye girdiğimde Beyza konuştu Oğuz'la. Çok kısa bir süre sonra da yanıma gelince ben bakım ürünlerinin olduğu bir yer bulmuştum.

"Oğuz'la çok garip bir ilişkiniz var sizin. Buraya geldiğimden beri sanki Oğuz seni uzun süredir tanıyormuş gibi hiç yadırgamadı ve sanki sen onunla uzun süredir tanışıyormuşsun gibi arkadaş oluverdiniz. Sence de ikiniz biraz garip değil misiniz? Şu anda da kavgalı iki sevgili-"

"Bu nasıl? Pembe kutulu bence güzel duruyor, alalım," diyerek içeriye girdiğimde aldığım ufak sepete elimdeki kremi attım. Üzerindeki İspanyolca yazıları okuyamıyordum zaten ama krem olduğu kesindi.

Beyza gülümseyerek peşimden gelince iki tane de diş fırçası bulup attım sepete. Fiyatlarına baksam da TL bazında hesaplayamıyordum. Buranın para birimi ne onu da bilmiyordum ya...

"Aranızda ne oldu bilmiyorum ama Oğuz çok üzgün duruyor. Kedi gibi baksana sustu kaldı çocuk. Sen de Alpay'a gitmekten bahsediyorsun. E biz buraya eğlenmeye gelmedik mi? Üstelik Alpay'a doğum günü hediyesi bakacaktın sen ona ne oldu?" diye sorunca bir tane de diş macunu bulup attım sepete ve Beyza'ya döndüm.

"Sorun ne biliyor musun Beyza? Benim başımda sürekli birilerinin olması, birilerinin sürekli birilerine benim için hesap verecek olması, evden kaçıp geldiğim bu yeni evde istediğim gibi yaşayamamam veya ne bileyim bunun gibi şeyler. Ben eğleniriz diye gelmek istedim, hediye almak için geldim, hayatımda ilk defa bir yere istediğim için gitmek istedim ama ne oldu biliyor musun işin sonunda? Bir de bunun için Alpay abiye hesap veremem oldu. Ya sen benim bakıcım değilsin ya da ben bebek değilim. Bakıma muhtaçmışım gibi... Sürekli birilerine emanet yaşıyorum. Bu ne tam olarak? Özgürlük mü bu? Annemin yaptığı şeyin maviye boyanmış hali. Ben kendime kızıyorum aslında var ya, kendime!" diyerek diğer rafları da gezmeye başladım sinirle. Tek nefeste konuştuğuma inanmıyordum.

Üzerinde face gibi şeyler yazan İngilizce şişeyi de alıp attım sepete. Çok hararet yapmıştım sanırım çünkü terlemeye başlamıştım ama hava iyiydi.

"Tamam..." diye mırıldandı Beyza sessizce. Elleri havadaydı ve bana teslim olmuştu. "Ben bu kadar biriktiğini bilemedim ama Oğuz'da bir şey var Samyeli. İkinizin baş başa konuşması gereken bir şey var ve bu şey ne, az çok tahmin ediyorum ve asıl sorunu da bence bu oluşturuyor ama..." Beyza ağzında sözcükleri geveleyince çatık kaşlarımla ona döndüm.

"Aklında ne varsa dümdüz söyle de anlayayım Beyza. Ne var Oğuz'da?" dediğimde Beyza etrafına bakıp beni bir köşeye çekti.

Makyaj malzemeleri satılıyordu ve Beyza kalemlere bakıyormuş gibi kısık sesle konuşmaya başladı. Burada bizi zaten kimse anlamıyordu ki neden köşede gizli saklı konuşuyorduk?

"Tecrübe konuşuyor bak burada. Seni de yanlış yönlendirmek istemiyorum ama Oğuz, ne bileyim... Senden hoşlanıyormuş da bu yüzden böyle karnı ağrıyormuş gibi geliyor bana. Dün bagajdan seni çıkarırken ki halini görmedin çocuğun. Deliye dönmüştü seni öyle görünce. Gözlerinden okunuyordu yani. Sonra ben biraz daha düşündüm. Terasa çıkma fikri, piknik yapma fikri... Hepsi Oğuz'dan çıkan fikirlerdi ya da en basit kahvaltılar, akşam yemekleri. O vakitlerde bile bir adamda olmaması gereken dikkati taşıyor. Hem senin şu kriz geçirdiğin. O günü hatırlıyor musun?" deyince hangisi olduğunu düşündüm.

İlkinde Beyza yoktu ve sabaha karşıydı. İkincisini ise yarım yamalak hatırlıyordum.

"Pek hatırlamıyorum."

"Sen Alpay'a bağırıyordun beni bırak, diye ve Alpay da bırakmıyordu. Oğuz müdahale etti hepsinde. Bırakman için Alpay'ı ittirdi seni arkasına aldı. Sonra sen kendini odana attığında Oğuz aşağıya indi çünkü sen kendini camdan aşağı bıraktın. Aşağıda Oğuz tuttu seni, yukarı çıkaran oydu filan başında bekledi dört gün," deyince ağzım açıldı bir anda. Sonra geri kapanıverdi ve ne tepki vereceğimi bilemedim. İçim kaynıyordu ve taşmak üzereydi.

"Camdan mı?" dediğimde Beyza omuzlarını düşürüp gözlerini devirdi.

"Kızım geçti gitti, camdan atlamak deliceydi ama boş ver bunu. Sen hatırlamıyorsun ama en büyük olay buydu. Camdan atladığında o kadar korkmuş görünüyordu ki... Yani hepimiz korkmuştuk ama Oğuz'unki biraz farklıydı işte Samyeli, benim demek istediğim o. Gözlemledim açıkçası yalan yok ve herkesten farklı bir şeyler döndüğü kanaatine vardım. Oğuz bence sana karşı hiç boş değil bence dopdolu da sen biraz..."

"Ben biraz ne?" dedim gözlerimi devirerek. Beyza kıkır kıkır gülerek sepete bir şey daha ekledi.

"Sen biraz farkında değilsin o kadar. Tabii bu normal bir şey. Şu anda hayatında çok büyük bir değişiklik oldu ve sen buna alışmaya çalışırken Oğuz'un sana olan ilgisini anlamamış olabilirsin ama ben anlayabiliyorum. Sonuçta bir evlilik geçirmiş, zamanın birinde delicesine âşık olan bir kadındım. Bu hisleri benden iyi kimse görüp tanıyamaz."

Gergin yüzümün kaşınması ile gözlerimi ovaladım ve derin bir nefes aldım. Oğuz benden hoşlanıyor olabilir... Bu biraz korkutucuydu. Üç haftadır onunla yaşadıklarımı düşündüğümde nedense buna ihtimal veremiyordum. O birisini kazandığı için ağlamıştı omzumda ve o birisine âşık olduğuna emindim. Benden hoşlanması ihtimal dâhilinde olamazdı.

Kaşlarımı çatarak gözlerimi Beyza'ya sabitledim. "Oğuz'un kalbinde başka birisi olduğunu düşünüyorum ben Beyza," dediğimde parfümleri koklayan Beyza durup bana döndü aniden.

"Saçmalama. Kendi mi söyledi?" deyince kafamı salladım aşağı yukarı ve yanına gittim.

"Kazandığım birisi var dedi. Direkt söylemedi ama ben birini mi kaybettin diye sorunca kazandığım birisi var dedi. Aklıma başka bir şey gelmedi. Oğuz o kişi için yanımda ağlamıştı çünkü," dediğimde Beyza büyülenmiş bir şekilde gözlerini araladı ve hayranlıkla konuştu:

"Senden hoşlanıyor Oğuz. Artık bundan yüzde bir milyon eminim! Erkekler öyle kolay ağlamazlar Samyeli, hem de bir kızın yanında. İnanılmaz," dedi hayranlıkla. Ona garip garip baktım. "Kazandığı birisi bence sensin Samyeli. Senin dostluğun arkadaşlığın olabilir. Sıra kalbinde bence. İzleyip göreceğiz şu dört gün boyunca o yüzden bir yerlere kaçmak yok. Sandığımdan daha eğlenceli geçecek bu dört gün kızım, hazırlan! Sen de anneciğim," diyerek karnına eğilip konuşunca gözlerimi devirerek gülümsedim ve sepete son olarak tarak attım.

Ama hâlâ korkuyordum.
.
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

301okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.