28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri

Vaveyla Yazarı: Feride Y. Z.

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 32Şu an: 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri
  1. 1 Giriş224 kelime
  2. 2 1. Bölüm: Bir Ait Oluş Hikâyesi4.084 kelime
  3. 3 2. Bölüm: Ölü Bir Kimlik3.708 kelime
  4. 4 3. Bölüm: Kocaman Bir Boşluk3.549 kelime
  5. 5 4. Bölüm: Kalabalıklar3.474 kelime
  6. 6 5. Bölüm: Bıçakların Keskin Hissi3.460 kelime
  7. 7 6. Bölüm: Sessiz Kriz4.106 kelime
  8. 8 7. Bölüm: Yaralayıcı Bir İyileşme3.132 kelime
  9. 9 8. Bölüm: Ufak Bir An3.609 kelime
  10. 10 9. Bölüm: Birini Kazanmak3.246 kelime
  11. 11 10. Bölüm: Yolculuk ve Sürpriz4.253 kelime
  12. 12 11. Bölüm: Kalp Kırılınca3.779 kelime
  13. 13 12. Bölüm: Güzel Anılar3.222 kelime
  14. 14 13. Bölüm: Kara Delik4.504 kelime
  15. 15 14. Bölüm: En Büyük Mutluluk4.683 kelime
  16. 16 15. Bölüm: Güzeller Güzeli4.108 kelime
  17. 17 16. Bölüm: Uçuşan Kuşlar4.192 kelime
  18. 18 17. Bölüm: Mühürlenmiş Sözler3.544 kelime
  19. 19 18. Bölüm: Kestane Aşığı Kız4.098 kelime
  20. 20 19. Bölüm: Kafese Kapatılan Serçe4.527 kelime
  21. 21 20. Bölüm: Acıta Acıta4.631 kelime
  22. 22 21. Bölüm: Geçmişimin Demir Çubukları3.421 kelime
  23. 23 22. Bölüm: Şövalye ve Prenses4.111 kelime
  24. 24 23. Bölüm: Sıcak Bir İklim3.638 kelime
  25. 25 24. Bölüm: Hissizlik4.228 kelime
  26. 26 25. Bölüm: Kelebek Fırtınası3.507 kelime
  27. 27 26. Bölüm: Kesif Bir Tat3.927 kelime
  28. 28 27. Bölüm: Karanlık Ufuklar3.916 kelime
  29. 29 28. Bölüm: Boynu Bükük Kader Pareleri3.552 kelime · Okuduğun bölüm
  30. 30 29. Bölüm: Olması Gereken İhtimaller3.965 kelime
  31. 31 30. Bölüm: Eve Dönüş2.342 kelime
  32. 32 Sevgili Vaveyla Kuşlarına...377 kelime

"Yarın kampa gideceğim."

İpek'in aramıza sızan ürkütücü sesiyle daldığım düşüncelerden sıyrılıp usulca sağıma döndüm. Hemen yanımda bacaklarını karnına toplamış vaziyette oturuyordu ve son birkaç saattir hesap etmediğimiz bir süredir sahilde oturuyorduk. Kimsecikler yoktu. Gökyüzü, deniz ve üçümüz vardık sadece. Bu bize yetiyor gibiydi. Birkaç saniye öncesine kadar da sessizdik, bir tek rüzgârın kulaklarımıza fısıldadığı o acı müziğin tınısını işitiyorduk.

"Ne kampıymış bu?" diye sordu Oğuz, İpek'e doğru eğilerek.

İpek abisine bakmadan öylesine omuz silkti ve kapüşondan fırlayan birkaç tutam saçı içeriye tıkıştırdı.

"Öyle, okul açılmadan önce bir kamp yapacağız arkadaşlarla. Benim pek gidesim yok ama," dedikten sonra bana daha sonra abisine baktı. "Gitmesem mi bu defa? Hiç tadım yok. Okulun açılmasına çok az bir zaman kaldı. Derslerimi tekrar ederim belki..." deyip dudaklarını büzdü.

İpek her zaman neşeli, deli dolu, sağı solu belli olmayan ve genelde de hazırcevap bir kızdı. Zekice tavırlarıyla herkesten soyutlanıyordu bazen. Tüm bunların yanı sıra cana yakındı da. Şimdi bu durgun ve isteksiz halleri beni ürkütüyordu. Onu böyle görmeye alışık olmadığımdan benim de canım istemeden sıkılıyordu. Bu konuda ne yapabilirdim bilmiyorum fakat bir şey yapmak istediğimden emindim.

"Sen böyle şeyleri seversin..." diye mırıldandı Oğuz, denize dönerek. "Neden gitmeyesin? Git tabii. İstersen ben bırakayım," diye teklif edince yeniden İpek'e döndüm. Abi kardeş her zaman didiştikleri için şu anda bu tavırları dahi garipti. Birbirlerini böyle sessiz sessiz anlıyorlar ve destekliyorlardı.

Bacaklarımı öne doğru uzatıp ellerimi kuma batırdım. Biraz neşe serpiştiren ben olmalıydım sanırım. "Kamp kulağa güzel geliyor. Daha önce hiç gitmemiştim ama nasıl yapıldığını az çok biliyorum," dedikten sonra biraz daha İpek'e yaklaştım. "Eğer orada sevdiklerin de olacaksa bence gitmelisin. İyi gelir sana. Böyle tüm gün eve ya da derslere hapsetme kendini İpek. Karakterine ters. Korkmuyor da değilim," diyerek göz kırptım ona.

Sözlerimin üzerine İpek en mutsuz ifadesiyle bana döndü ve gözlerime baktı bir süre. Neden böyle baktığını sanki bir tek ben anlayabilirmişim gibi hissettim ve dudaklarıma o tanıdık, buruk tebessümü resmettim. Nefes almak da dâhil olmak üzere canı hiçbir şey yapmak istemiyordu ve aklında düşündüğü tek şey Beyza'nın yaptığı bu şeydi. Arkasında giderken bıraktığı A4 sayfasını eminim ki İpek de ezberlemişti. Tıpkı benim gibi.

"Sen de gelsene," dediğinde şaşkınlık içinde omuzlarımı dikleştim ve bağdaş kurup elime yapışan kum tanelerini silkeledim.

"Be-ben mi?" diye kekelediğimde İpek aldırmadan kafasını salladı ve tekrar dizlerinin arasına daldırdı başını.

"Hııı... Abimle sen de gel. Sıkılırım ben orada. Biz bize gidelim kampa." Ne cevap vereceğimi bilemeyip kafamı ağır ağır Oğuz'a çevirdiğimde bizimle hiç ilgilenmiyordu. Bu yüzden tekrar İpek'e dönüp gülümsemeye çalıştım. Bir cevap bekliyordu benden. Yüzüne yeryüzünün en umutsuz ifadesi resmedilmişti sanki.

"Arkadaşlarınla gitsen daha iyi olmaz mı? Bizimle sıkılırsın," dedim hafif bir gülmeyle. İpek başını iki yana sallayıp koluma sarıldı. Kolumdaki canlı sarmaşığı hissettiğimde içim gıdıklansa da denize bakarak gülümsemeyi yeğledim.

"Asıl onlarla sıkılırım Ekim. Ne olur gelseniz? Sizinle daha eğlenceli olur. Hem onlara anlatamam derdimi şimdi. Sürekli sorup dururlar..." diye mızmızlanınca iç çekip İpek'in başını göğsüme yasladım. O da kedi gibi sokuldu hemen. Sarılmak neden bu kadar büyülü geliyordu bana bilmiyorum ama çorak topraklarımdaki bir vaha gibiydi sarılmak.

"Merak ediyor musun?" diye sordum derdini anlatması için.

"Neyi?" dedi kafasını kaldırıp. Ona bakmadan elime gelen saçlarını okşadım bir süre. Bana gösterilmeyen o şefkati vermek nasıl oluyormuş görmek istemiştim.

"Beyza'yı, bebeğini, sağlığını filan..."

İpek beklemediğim bir tepkiyle, "Neyini merak edeceğim Allah aşkına?" diye tıslayınca bu kez anladım ki İpek çoktan sorgusuz sualsiz Beyza'ya bilenmişti. Görünen köy kılavuz istemez demişler. Eğer öyleyse Beyza'ya nefret beslemeliydim ama itiraf etmeliyim ki ben onu merak ediyorum. Bu nasıl oluyor bilmiyorum ama Beyza'ya hem kırgınım, hem üzgünüm, hem öfkeliyim ama hem de merak ediyorum.

"Sen merak mı ediyorsun?" Aramızdaki sessizlik haddinden fazla uzayınca Oğuz bana dönerek bu soruyu sormuştu.

Bir anda titreyerek ona baktığımda herkesin odak noktası olmam sandığımdan daha basit gerçekleşmişti. Ne diyeceğimi bilemeyip başımı çevirdim ve sessizliğime sığındım. Tam anlamıyla evet diyemezdim ama hayır demem de imkânsızdı. Ben sadece... Gün geçtikçe, zaman aldıkça bu olanların sebebini düşünüyordum ve şimdiden listem uzayıp gitmişti.

Hayal kırıklığı içinde, "Ekim?" diyerek doğruldu İpek ve bana baktı. Kolumun altı bir boşlukla dolduğunda sanki suç işlemişim gibi kollarımı dizime sarıp çenemi yerleştirdim. "Sen..."

Gözlerimi yumdum İpek'in yüzündeki ifadeyi görünce. "Zehra'yı benden daha iyi tanıyacak kimse yok. Zehra onu canıyla tehdit etmiş olabilir, Beyza da korkup bunu yapmış olabilir," dedim bir çırpıda. Ciğerlerimi sıkıştıran nefesi nihayet verdiğimde Oğuz bir anda sinirden gülmeye başladı.

"Canıyla tehdit etmiş olsa bile gelip bize söyleyebilirdi," deyince gözlerimi açıp ona baktım.

Oğuz canıyla tehdit edilmemişti ki hiçbir zaman. Nereden bilecekti bu hissin insanı nasıl da kıskıvrak yakalayıp sonra da deli cesaretine sürüklediğini? Bunlar tasvir etmesi güç şeylerdi. Bunu daha önce yaşamamış birine anlatamazdım. O kuaför salonunda hepsinin canı için kendi canımı hiçe saymıştım. Bu sadece bir anlık faaliyetle yapılabilir bir şeydi ve Zehra bana o faaliyetlerin hepsini göstermişti. Bu yüzden Zehra'nın sınırlarının olmadığını çok iyi biliyordum. Bir noktada belki Beyza'ya da bana bulaştığı gibi bulaşmış olabilirdi.

Kalbime oturan ağırlığı gideremeyince gözlerimi kapatıp denizin kokusunu ciğerlerime çektim uzun uzun. Sonra gözlerimi aralayıp Oğuz'a döndüm. Yüzündeki binlerce şaşkınlık emaresiyle beni seyrediyordu.

"Bu söylenecek bir şey değil Oğuz," deyip oturduğum yerden üzerimdeki battaniyeyi silkeleyerek kalktım.

Yüzündeki o öfke, sesindeki o sinir, İpek'in yaptığı yorumlar... Hiç mi düşünmüyorlardı, ya olanlar sandığımız gibi değilse? Beyza mektubunda da yazmıştı, isteyerek yapmamıştı ki bunları. Burada geçirdiğimiz süre boyunca da gözyaşlarımla gözyaşı akıtmıştı. Bunların hepsinin sahte olması imkânsızdı. Buna inanmak istemiyordum. Beyza bu kadar düşüncesiz hareket etmiş olamazdı. İlla ki geçerli bir sebebi olmak zorundaydı. Onu bir anda yargılamak istemiyordum artık.

Kumlara bata çıka ilerledikten sonra kaldırıma çıktım ve kasaba merkezine doğru giden yolu tırmandım. Nereye gideceğimi bilmeden yürüyordum sadece. Oğuz arkamdan bağırıp İpek arkamdan koşsa bile durmayıp adımlarımı elimden geldiğince hızlandırdım.

Yaşadığım her şey, çektiğim işkenceler, Zehra'nın saçımdan tutup da yüzüme savurduğu tehditler ve elini kana buladığı birkaç an gözlerimin önüne gelirken Beyza'ya karşı yargısız infaz yapamıyordum. Ya ben çok salakça düşünüyordum ya da onlar henüz hiçbir şey yaşamamıştı. Tek bildiğim bu sözler kalbimi kırıyordu o kadar.

Arkamdan artık gelmediklerini, nefes nefese koşmamın işe yaradığını anladığımda bir tane kaldırıma çöktüm kaldım. Bu kasabada gece hayatı canlı olduğundan sokaklardaki üç beş insanın dikkatini çekmiştim bile. Yanıma yaklaşıp birkaçı İspanyolca bir şeyler sorsalar da cevap veremeyip sadece elimi kalbime götürdüm ve hıçkıra hıçkıra içine düştüğüm cendereye ağladım.

Bu memlekette durdukça çıldıracaktım sanki. Duvarlar yine üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Kalabalıklar hala en büyük düşmanımdı ve ben bu insan güruhuna dur diyemiyordum.

"Kurtulmak istiyorum..." dedim yer yer bulutların kapladığı yıldızlara bakarak. Gözlerimden boğazıma bir yol çizen sıcak gözyaşlarım bu yolları defalarca arşınlamışlardı. "Üzülmekten bıktım ben, kurtulmak istiyorum bundan..." Ama yakarışımın bir karşılığı yoktu. Gökyüzündeki milyonlarca yıldız bana göz kırpıyordu ama içimdeki kasvet hala yerli yerindeydi.

Dirseklerimi dizime yaslayıp içime derin derin nefes çektim ve bir süre boyunca sarı sokak lambasının aydınlattığı loş sokakta kaldırımı seyredip durdum. Kalabalıklar ben sustukça benden uzaklaştı. Onların uzaklaşmasıyla daha rahat nefes almaya başladım. Kimsenin umurunda bile olmamak bazen çok güzeldi.

Düşüncelerim birbirine geçerken kafamı kaldırdım ve yeniden usul usul boşalan sokağa baktım. Hayat burada akıp gidiyordu ama ben olduğum yerde durmuş akıp giden hayatı seyrediyordum. Artık kılımı kıpırdatacak halim yoktu. Eğer bir yolu olsaydı, bir şeyler yapabileceğimden emin olsaydım o zaman halim olurdu belki ama artık ne yapabilirim onu da bilmiyordum.

Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip başımı sağa çevirdiğimde sokağın girişinde kalabalıktan bana doğru gelen iki tane izbandut kılıklı, siyah takım elbise giyen adam fark ettim. İkisi de keldi ve bunlar... Tam yüreğimin ortasına düşen korku tohumunu saniyeler içinde filizlendirip büyütürken sadece onlara kilitlenip kalmıştım. Zehra hala buradaydı sanırım. Beni takip ediyordu ve beni alacak zamanı kolluyordu. Eğer yanlış görmüyorsam bu tipteki adamlardan Zehra'da çok vardı.

Nefesimi tuttum sokağa uzun uzun bakarken. Onlar bana adım adım yaklaşmaya devam etti. Çöküp kaldığım kaldırım köşesinden kımıldamadım. Adamlarla göz göze geldiğimde onlar da duraksadılar bir anda. Kaçıp kaçmayacağımı gözlemlediler sanırım ama ben olduğum yerde oturup boş gözlerle onları seyretmeye devam ettim.

Sanırım İstanbul'a dönüş yolumu bulmuştum. Zehra henüz istediğini alamamıştı bu yüzden peşimde dolanmaya devam edeceğini tahmin etmeliydim ve bunu Beyza için kullanmalıydım. Hem Beyza için hem de babam için. Sanırım hayat bana işte şimdi tam da bu anda bir şans veriyordu. Hamle sırası bendeydi. Zehra'ya oyun oynama sırası bendeydi ve bu fırsatı kaçıramazdım.

Başımdaki kapüşonu çıkardım daha iyi görebilmeleri için. Beni görüp ya şimdi alırlardı ya da ben onlara gitmenin bir yolunu bulurdum. Işık tam karşımdaydı ve beni meydanda sergilenen bir tablo gibi sunuyordu. Burası bir vitrin değildi ancak ben cansız bir eşya idim. Beni almak isteyense çoktu... Bunu biliyordum. Bir kere daha sevdiklerimin canı için kendi canımı hiçe saymalıydım belki de. Bunu Oğuz ve İpek anlamayacaktı ama ben anlayacaktım.

Bana doğru gelen iki adamın adımları tekrar hızlandığında gözlerimi sımsıkı yumdum. Bir saniye sonrasını hesap edemediğim hayatımda bu gece eve gitmek yoktu sanırım. Umarım son defa değildir. Umarım onları son defa görmüyorumdur.

Yüreğimin ortasındaki korku kendini iyice belli ederken kasım kasım kasılan parmaklarımı dizlerime geçirdim. Nefesimi gergin bir şekilde verdikten sonraysa gözlerimi araladım. Ölümü bekleyen bir hasta gibi son nefesimi vereceğim o anı beklemeye devam ettim lakin caddede duyduğum tanıdık sesle dünyam o kasvetten sıyrıldı.

"Ekim!"

Oğuz'un gür sesi tüm caddede yankılanınca aniden soluma döndüm. Tek tük insanların arasından sıyrılıp geldiğini gördüğümde anında sağıma döndüm. Bana doğru gelen adamlara bakıp ne yaptığımı bilmeden elimi kaldırdığımda garip bir şekilde durdular ve beni izlemeye başladılar.

Korka korka yerimden kalkıp saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdığımda Oğuz çoktan koşarak bana yetişmiş ve kolumdan tutmuştu. Bana doğru gelen adamların amacını ilk defa anlayamadığım için afallamış bir halde bir İpek'e bir de Oğuz'a bakıyordum. İkisi de nefes nefeseydi ama ben onlardan daha beter halde hissediyordum.

Bu adamlar Zehra'nın adamları değildi. Zehra'nın adamları böyle davranmazdı bana. Ne olursa olsun beni yaka paça da olsa alırlardı.

Oğuz hiddetle, "Nereye gidiyorsun sen öyle kızım? Delirtecek misin beni? Deli gibi her yerde seni arıyoruz biz!" diye bağırınca sokaktaki herkes söylenerek yanımızdan geçiyor, bazıları da oturup izliyordu.

İçimdeki gerilimi boşaltamamanın verdiği saçmalıkla sadece susup ona baktım. Adamlar neden elimi kaldırınca beni dinleyip durmuşlardı? Kimin adamlarıydı bunlar? Allah'ım... Ben nasıl bir tehlikenin içine sürükleniyordum?

İpek yere oturup iyice nefeslenirken bir an olsun endişeyle arkama döndüm. İki adam da gözden kaybolmuştu. Nereye gittiklerini bilmesem de her an bir yerden çıkabilirlerdi ve onlara zarar verebilirlerdi. Ya da vermezlerdi. Az önceki gibi yalnız kaldığım bir anı beklerlerdi belki? Olabilir miydi böyle bir şey?

"İyi misin Ekim?" Oğuz'un elimden tutup beni sarsmasıyla etrafa bakmayı kesip kan ter içinde ona döndüm. Endişeli gözlerle yüzümü tarayıp duruyordu. "Betin benzin atmış senin. Ne oldu?" diyerek elini yanağıma götürünce çattığım kaşlarımı düzeltip derin bir nefes aldım.

"Bi-bir şey yok..." dedim kekeleyerek. Nefesim bilmediğim bir kara deliğe çekilmiş gibi hissediyordum. "Eve gidelim artık. Benim... Midem... Bi-biraz..."

Elimi ekşiyen mideme götürdüm ve baskı yaptım hafifçe. Stresten olsa gerek ağzıma kadar bir safra tadı ve genzimi yakan bir ekşime peyda olmuştu.

Oğuz çok fazla diretmeden İpek'i de yerden kaldırıp ileriyi gösterdi. Yanımda yürürken bana milyonlarca kelimeyi sıralasa dahi dediklerini duyuyor lakin anlamıyordum. Tek ilgim o adamların şu anda nerede olduğu ve bir daha ne zaman ortaya çıkacakları idi.

***

Bir hafta geçmişti. O olayın üzerinden tam bir hafta geçmişti ve bugün eylül ayının son günüydü. Takvim yaprakları bugün 30 Eylül 2023'ü gösteriyordu. Bir haftadır evden çıkamamıştım. Korkuyor muydum emin değildim lakin çıkmak istemiyordum. Bir yere hapsedilmek hep alışık olduğum şeylerdi o yüzden bir hafta su gibi akıp geçmişti.

İpek kampa gitmişti, Serpil teyzeyle Servet amca da her gün işlerine gidip geliyorlardı, annem de bahçesiyle uğraşıp kendi işini yapıyordu. Oğuz ise... Başımda nöbet tutuyordu sanırım. Ben nasıl evin içine kendimi hapsettiysem o da kendini bir nevi bana hapsetmişti. Odama sürekli girmiyordu lakin her saniye sesini duyuyordum.

Yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu sezmişti ancak konduramadığı aşikârdı. Ben bile konduramıyordum ki o nasıl konduracaktı? Aklımdan geçen her şeyden ben korkuyordum eğer o bilseydi korkmaz mıydı?

Penceremin kenarına sinmiş elimde Beyza'nın giderken bıraktığı mektubu vardı. İpek gibi okuya okuya ben de ezberlemiştim. Bir kere daha havaya kaldırıp mektuba yarım yamalak baktım lakin o sırada kapım çalınca irkilerek mektubu katladım ve minderin altına sıkıştırdım. Oğuz gel dememi beklemeden elinde bir tepsiyle içeriye girip kapıyı arkasından kapattı.

Elindeki tepsiyi hafifçe havaya kaldırıp, "Nilüfer teyze taze limonata sıktı. İçer miyiz?" dedi gülümseyerek. Yüzüme saçma sapan bir tebessüm yerleştirip istifimi bozdum ve pencere kenarında ona da yer ayırdım.

"İçmez miyiz..." deyip daha geniş tebessüm ettiğimde Oğuz istediği tepkiyi almanın verdiği gurur ve neşeyle yanıma gelip tepsiyi aramıza yerleştirdi. Ben de sırtımı pencereye dönüp bardağı elime aldım ve biraz limonatan içip masaya bıraktım.

"Annem nerede?" dedim, sessizliğin aramıza girmesine izin vermek istemediğimden. Oğuz da bardağını tepsiye bırakıp eliyle arka bahçeyi gösterdi.

"Kendi botanik bahçesinde. Birkaç siparişle ilgileniyordu."

Ağır ağır başımı sallayarak limonatamı yine elime aldım ve bu defa daha büyük bir yudum içip yerine bıraktım. Şekerli tadı acı bir tada dönüşüyordu her defasında.

"İpek de okulda mı?" diye sorduğumda Oğuz yine başını salladı.

"Boş ver şimdi İpek'i, neyin var senin? Bir haftadır çok durgunsun. Benim yüzümden mi? Benim sahilde dedik-"

"Hayır," deyip sözünü kestim aniden. Kafamı kaldırıp yüzüne baktım. "Hayır öyle düşünme. Alakası yok. Sadece evde otur dediniz... Oturuyorum işte."

Omuzlarımı küskün bir edayla silktiğimde Oğuz beklemediğim bir anda çenemden kavrayıp yüzümü yüzüne sabitledi. Elini çenemden çekmeyip gözlerimin içine baktığında kendime kaçacak delik arıyor lakin bulamıyordum. Bu kadar yakından bakarsa, bu kadar ilgili bakarsa kafamdaki düşünceleri okuyabilirmiş gibi geliyordu. Ve son istediğim şey, Oğuz'un kafamdan geçenleri okumasıydı.

"Evde oturmamak için kavga ediyordun bizimle. Hiç normal değilsin prenses. Bir şeyler var sende ama..."

Gülümsemek en iyi silahım olduğu için dişlerimi gösterecek kadar gülümsedim. Çenemdeki elini usulca çektim ve tekrar önüme dönüp ayaklarımı ve ara sıra da kilimin desenini izlemeye başladım.

"Siz de hiçbir şeyi beğenmiyorsunuz canım... Gitmiyorum işte, sizinle oturuyorum. Neden öküz altında buzağı arıyorsunuz?" dediğimde Oğuz anladığım kadarıyla omuzlarını silkip ellerini önünde birleştirdi.

"Estağfurullah prenses hazretleri. Haddimize değil buzağı öküz ama insan endişeleniyor işte... Fazla sessizsin." Başımı yerden kaldırıp sevimli bir tebessümle baktım yüzüne. Yalandan gülüşlerimi anlamaması ne kötüydü. Onu bunu bilmem ama Oğuz anlasın isterdim. Ben ağzımı açmadan bakışlarımdan beni anlasın isterdim.

"Boş ver şimdi bunları, aklıma daha iyi bir fikir geldi. Benimle bir gün programı yapar mısın?" dedim elimi uzatıp. Oğuz hoş bir gülümsemeyle ve aynı zamanda yeterli düzeydeki şaşkınlığı ile bir elime bir de gözlerime baktı. Bunu reddetmeyeceğine emindim. Çok güzel bir günümüz olsun ve hiç unutmayayım istiyordum.

"Yaparım," deyip kısa sürede elimi daha sıkı tutunca içimdeki kelebek ordusu bir anda gürültüyle kanat çırparak karanlık ufkuma doğru yol aldılar. Ellerimizi ayırmadan ayaklarımı sallamaya başladım çocuksu bir heyecanla.

"Ben güzel anılarımızdan destek alıyorum Oğuz, onları hafızamda tutup hatırladıkça acı almıyorum. Senin de destek alacağın, hep hatırladıkça gülümseyeceğin bir gün anımız olsun olur mu? Henüz öğlen saatlerindeyiz," dedim duvarımdaki saate bakarak. "Yarın öğlene kadar birlikte gezelim. Program yapalım yani. Nereden başlayalım? Aklında bir fikir var mı?" dediğimde Oğuz elimi daha sıkı kavrayıp kısacık bir an düşündü.

"Güzel fikir... Bisiklet turuna ne dersin? İlk geldiğin günlerde kasabaya inmiştik birlikte. Bisiklet turu yaparız, akşam güneş batarken buradaki seyir terasından günbatımını izleriz daha sonra."

Heyecanla ışıldadığını hissettiğim gözlerimi kırptım. Onunla tüm bu güzel anıları yaşama fikri bana güç veriyordu.

"Harika olur. Önce bisiklet sonra seyir terası ertesi gün erkenden şafak daha sökmeden salıncağa gidelim ama. Kahvaltımızı da o salıncakta yaparız. Olur mu?" diye sorduğumda Oğuz gülerek yanağımı okşadı ve başını salladı.

"Sen yeter ki iste her şey olur güzelim. Hem ekim ayına da birlikte gireriz," dediğinde gülüşüm daha da derinleşti. Ekim ayına birlikte girmek... İçimdeki küçük kız çocuğu hala her şeyi Kestane Gözlü Çocuk'la yapmak istiyordu.

Burada nereden baksam üç aya yakın bir süre kalmıştım. Tek kelime İspanyolca öğrenememiştim ama en önemli şeyi bulmuştum. Ailemi... Ait olduğum evim onların kalbiydi. Abimin de dediği gibi. Ben ait olduğum yeri bulmuştum. Peki, her şey burada son mu buluyordu? Hayır, son bulur sandığım hiçbir şey ait olduğum yeri keşfetmemle son bulmamıştı.

***

Beyaz kazağımın üstüne Barcelona gezimizde çok severek aldığım kot tulumu giyip saçlarımı ensemde atkuyruğu yaptım. Burada geçirdiğim süre zarfında satın aldığım tek eşya bu kot tulum olmuştu.

Öne düşen perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırıp ufak çantamı da yanıma alarak odadan ayrıldım. Hoplaya zıplaya merdivenlerden inerken Oğuz her zamanki gibi vestiyere yaslanmış beni bekliyordu. Onu her zamanki yerinde görünce yüzüme yerleşen sahici tebessümü hissettim ve zıplayarak son basamağı indim.

"Ben geldim!" diye bağırdım tam önünde durarak. Oğuz da telefonunu anında cebine yerleştirip omuzlarımı sıvazladı ve kazağın kalınlığına baktı.

"Aferin aferin bu defa söz dinlemiş prensesim de kalın giyinmiş," deyince gözlerim şaşkınlıktan açıldı. Ne demişti az önce? Prensesim mi?..

Omuzlarımı hızlıca sıvazlayıp ayakkabılığa yöneldi ve benim sporlarımı çıkarıp kendi sporlarına uzandı. "Hadi gidelim," dediğinde üzerimdeki tuhaf şaşkınlıktan sıyrılıp ayakkabılarımı giymeye başladım.

"Gidelim şövalye."

Oğuz sesli bir şekilde gülerken ayakkabı bağcıklarımı seri bir şekilde bağlayıp onun açtığı kapıdan çıktım. Hava bugün parçalı bulutluydu. Biraz nemli bir hava vardı bu yüzden mont giyme gereksinimi duymamıştım.

Bisiklet bahçenin bir kenarında durduğu için Oğuz bu defa bodruma inmedi. Birlikte bisikleti yerinden çıkarıp bindik. Gözüme güneş gözlüklerimi takıp telefonumu çıkardım. Hiç yaptığım iş değildi ama Oğuz ile küçüklük dışında neredeyse hiç fotoğrafımız yoktu. Biraz anı biriktirmekten kastım da buydu. Fotoğrafımız olsun istiyordum.

"Buraya bak ve Ekim de," diyerek kamera açısını ayarladım.

"Ekim mi?" diye sordu Oğuz bana bakarken. Saniyelik olarak birkaç poz çekip ona döndüm ve gözlüğümü burnumun ucuna kadar indirdim.

"Ekim, evet. Bir iki üç!" diye bağırıp kameraya döndüm yine. Hafifçe ona yaklaştığımda Oğuz kolunu boynuma dolayıp kulağımın dibinde bağırdı.

"EKİİİMMM!" Sesimiz bahçede yankılanırken gülerek birkaç poz çektim.

İstediğimden daha güzel olmuştu bu pozlar. Birkaç tanesinde Oğuz yanağımdan öpmüştü birkaç tanesinde de gözleri kapalı çıkmıştı. İkimiz de çok sersem duruyorduk fotoğraflarda. Geriye kalan pozlardaysa saçlarımı dağıtmıştı. Telefonu artık çantama atıp saçlarımı düzenlerken o da bisikleti sürmeye başlamıştı.

Yokuş aşağıya akıp giden asfalt yoldan son sürat giderken sesimi tüm kasaba halkı işitmişti. Hiç çekinmeden bağırıp, neşeli kahkahalar savurabildiğim son günlerimmiş gibi geliyordu nedense.

Oğuz bisikleti nihayet kasaba girişinde durdurup demirlere bağlarken ayakta kaldım ve memnuniyetle onu izledim bir müddet. O zaman orada anladım ki ben o olmadan bu şekilde bir daha gülüp bağıramazdım. Oğuz bana nefes aldıran bir kaynaktı sanki. Sadece bana aitmiş gibi gelen özel bir kaynak. Onunlayken hayatımda sıradan olan hiçbir şey yoktu. Her şeyiyle en özeldi benim için. En sıradan şeyler bile özeldi.

Kasabayı daha önce detaylı gezmemiştim bu yüzden güneş batana kadar kasabada gezmeye başlamıştık. Hatta Valeria'nın dükkânına uğrayıp bana ufak bir demet çiçek almış, eşi Samuel'e de selam vermiştik.

Elimde hayatım boyunca aldığım ilk çiçek hediyesiyle dolaşırken ayaküstü bir yerde balık yemiştik. Balık o kadar lezzetliydi ki burada yediğim balığı asla unutamayacaktım mesela. Karnımızı haddinden fazla doyurduktan sonra yürüyüş yolundan bahsetmişti. Seyir tepesine giden bir yürüyüş yoluydu bu.

Sahile inen başka bir yürüyüş yoluyla birleşiyormuş ve turistler arasında da epey popülermiş. Oraya doğru yürümek için kasabanın merkezinden ayrılıp yürüyüş yolunu takip etmeye başladık. Bisikleti de orada bağlı halde bırakmıştık.

Oğuz sürekli burada yaşadığı anılarla ilgili şeyleri anlatıp duruyordu. Hepsini hafızamda tutup bir yere kaydetmek istiyordum ve bunu başarıyordum da. Burada edindiği ilk arkadaşlarından, ona İspanyolca küfürler öğreten okuldaki zorba arkadaşından, gittiği birkaç okuldan ve kurslardan bahsetti durdu hep. Benim anlatacak pek bir şeyim olmadığı için buradaki yaşamı hakkında istemediğim kadar bilgi edinmiştim ve onu biraz daha tanımıştım. Her şeye rağmen ailesi sayesinde düzenli bir hayatı olmuştu ve ben ne yazık ki o düzenli hayatın bir parçası olamamıştım.

"Yarın sana bir sürprizim vardı aslında," dedi Oğuz konuyu aniden değiştirerek. Yüzüme gelen saçlarımı çekip ona baktım şaşkın şaşkın.

"Neymiş?" dedim tedirgin bir merakla. Neden sürpriz yapacaktı ki? Hem yapacaksa neden bunu bana söylüyordu. Merak ederdim yarına kadar.

"İşte, sürpriz söylenmez ama senin bu bir gün programınla çakışacak. O yüzden seyir terasından sonra eve gitmeyip sahile gidelim mi? Eğer evde olsaydık terasta olurduk ama sahil daha güzel olur."

Bu garip teklifi karşısında tek kelime etmedim ve kafamı salladım.

"Annemler merak eder haber vereceksin değil mi?" diye sorduğumda kafasını salladı.

"Tabii ki haber vereceğim. Merak etmeyip uyusun onlar."

"O zaman tamam, sahile de gece uğrarız ama ben merak ederim. Ucundan söylesen olmaz mı ya da ipucu versen?" deyip parmağımın azıcık ucunu gösterdiğimde Oğuz kati suretle kaşlarını kaldırdı ve kafasını iki yana salladı.

"Asla... Söylersem büyüsü bozulur. Çok beğeneceksin," dedi. Merakım daha da artınca oflayarak önüme döndüm.

Seyir terasına kadar yalvarsam da tek kelime etmedi. Hava usul usul kararıp güneş yok olurken arkasında bıraktığı izlerle sakin bir yere oturduk. Havalar serinlediği için bu saatlerde çok nadir insanlar oluyordu. Biz de o nadir insanlardan biriydik işte. Gün batarken Oğuz'un sipariş ettiği dumanı üzerinde tüten kahvelerimiz gelmişti.

Hemen kupayı elime alıp üşüyen parmaklarımı ısıtmaya başladım. Dilimi yakmadan bir yudum da içtiğimde balığın üzerine ne kadar iyi gittiğini anlamıştım.

"Beğendin mi?" diye sordu Oğuz, küçük iskemlesini biraz daha bana yaklaştırarak.

"Beğendim," dedim kafamı sallayarak.

Kahvemden biraz daha içtiğimde önce parlak ufka baktım sonra da Oğuz'a. Yüzüne damlayan o turuncu kızıllığın kendisine ne kadar yakıştığından habersizdi. Yanağımın içini kemirdim ona öylece bakarken. Bizim bir mutlu sonumuz olacak mıydı acaba? Yoksa temelli mi birbirimizi kaybetmek üzereydik?

"Ben lavaboya gideyim," diyerek kahvemi aramızdaki masaya bıraktım.

Oğuz anında bana dönerek lavabonun yerini tarif etti. Onun gösterdiği yere doğru yürüdüm. İçim sıkılıyordu ara sıra. Bu anıları bu iç sıkıntısıyla mahvetmek istemiyordum. Lavaboya girip yüzüme soğuk sudan çarptım hızlı hızlı. Kalp atışlarım üşümeyle birlikte artınca yüzümdeki ıslaklığı peçeteyle alıp çantamdan parlatıcımı çıkardım. Dudaklarıma sürüp kaşlarımı düzelttim ve saçlarımı yeniden toparladım.

"Sakin olmalıyım... Sakin olursam en doğru kararı veririm. Sakin olmalıyım, güzel anılar biriktirmeliyim... Lütfen Ekim, lütfen. Eziyet etme kendine."

Aynaya yansıyan yorgun aksime bakıp zorla tebessüm ettim ve lavabodan ayrıldım. Masamıza doğru ilerlerken bizden sadece birkaç masa uzakta olan iki kişiyle tüm savaşım kana bulandı. Zorla sakinleştirdiğim kalp atışlarım yine arşa çıktığında bir hafta önce caddenin ortasında gördüğüm iki adamı gördüm. Onlar beni görmüyordu ama oturduğumuz masaya bakıyordu.

Demek beni izliyorlardı.Peki neden? Bunlar kimdi ve benden ne istiyorlardı?
.
.
.
.
.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

287okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.